BİZ CAHİLLER KAPİTALİZME BAĞIRMAKTAN ÖFKELENMEKTEN VAZGEÇMELİYİZ.

BİZ CAHİLLER KAPİTALİZME BAĞIRMAKTAN ÖFKELENMEKTEN VAZGEÇMELİYİZ.

UMUT İLERİ

Sosyal Medyada bir paylaşımda bir cümle geçiyor”Kapitalizme ve kapitalistlere kızmak,öfkelenmek ,bağırıp çağırmak Marxizmden uzak bir cahillikten başka bir şey değildir. Unutmayalım. Kapitalizm olmasaydı, komünizm gelmezdi.”


Hadi hep beraber, Komünizm’in önünü açtığı için Kapitalizme teşekkür edelim!
Hatta işçilere, emekçilere, içinde olduğunuz bu açlık ve sefalet nedeniyle sakın Kapitalizme kızmayın, ona öfkelenmeyin, onun sayesinde sınıfsız, sömürüsüz Komünist Topluma varacağız diyelim!

Aslında bu arkadaşın ifade etmek istediği Komünizme varmak için Kapitalist aşamadan geçmek zorunluluğunda olduğumuz.
Ama bu ifade etmek istediğini çok yanlış bir cümle ile dile getirmiş.

Bir kere Kapitalizm kendiliğinden, bir Devrimci müdahale olmadan Komünizme “evrilmez”.
Biz Evrimci değil, Devrimciyiz.
Yığınların bu soygun ve talan düzenine karşı olan öfkesini, onları işçi sınıfının öncülüğünde örgütlemeden, onları DEVRİMCİ bir Politik Müdahaleye yöneltmeden Komünist Topluma varmak olası değildir.
 
Komünist Toplum yoksulluğun değil zenginliğin paylaşıldığı bir toplumdur.
Zenginlik derken kast edilen Üretici Güçlerin gelişmişliğidir.
Komünist Toplum, Üretici Güçlerin gelişmişlik düzeyinin üretici güçlerin gelişmişlik seviyesinin herkesin ihtiyacına göre almasına yetecek düzeyde olduğu bir toplumdur.

Kapitalizmde Üretici Güçleri geliştirmiştir ama kendi kar kıskacında.
Kapitalizm artık üretici güçlerin Özgürce gelişiminin önünde engel haline gelmiştir.
O nedenle Kapitalizmin bağrında gelişen Komünist Toplumun maddi  öncülleri ÖZGÜRLEŞTİRİLMEYİ beklemektedir.

Aslında Marks Kapitalizmle ilgili Komünist Manifesto da dile getirdikleri konuyu daha da iyi açıklamaktadır.
“Ve burjuvazinin artık toplumda egemen sınıf olarak kalacak ve kendi varlık koşullarını topluma belirleyici yasa olarak dayatacak durumda olmadığı burada açıkça ortaya çıkıyor. Egemen olacak durumda değildir, çünkü kölesine köleliği çerçevesinde bir varlık sağlayacak durumda değildir, çünkü kölesini, onun tarafından besleneceği yerde, onu beslemek zorunda kaldığı bir duruma düşürmeden edemiyor.
Toplum bu burjuvazinin egemenliği altında artık yaşayamaz, bir başka deyişle, onun varlığı toplumla artık bağdaşmıyor.”(Karl Marks-Komünist Manifesto )

Marks burada Toplum Burjuvazinin egemenliği altında yaşayamaz, onun varlığı Toplumla bağdaşmıyor derken, 173 yıl öncesinden  Kapitalizme son noktayı koymuştur.

VEDA

15 Mayıs 2021

KARL MARX BUGÜN DE YAŞIYOR

KARL MARX BUGÜN DE YAŞIYOR

Yıldırım Koç

Karl Marx 5 Mayıs 1818 günü doğdu ve 14 Mart 1883 tarihinde öldü.
Gerçekten öldü mü; çünkü bir insan ancak adı en son anıldığında gerçekten ölür. Bugün, doğumunun 203. yıldönümünde hâlâ Marx’ın adını anıyorsak, yapıtlarından yararlanıyorsak, Marx’ın hâlâ hayatta olduğundan ve her türlü sömürücünün korkulu rüyası olmaya devam ettiğinden söz
edebiliriz.
Ne kadar doğru olduğunu bilmiyorum, ama 12 Mart 1971 sonrasında bir olay anlatılırdı. Emniyet güçlerinin sol hareketler konusundaki bilgileri o tarihlerde sınırlıydı. Bir öğrenci evini polis basmış.Evde arama yapıyorlarmış. Duvarda da Karl Marx’ın o ünlü bol saçlı ve sakallı resmi varmış. Polis, evi aranan öğrenciye resmi gösterip, “kim bu?” diye sormuş. Öğrenci de, korkuyla, “dedem” diye yanıtlamış. Bunun üzerine polis, öğrenciyi dövmeye başlamış. Bir taraftan da, “böyle muhterem nur
yüzlü bir dedenin torunusun, utanmadan anarşitlik yapıyorsun,” diyormuş. (O yıllarda birçok kişi henüz “anarşist” diyemiyor, “anarşit” diyordu.)
O yıllarda bir başka benzer hikaye de Lenin’in bir kitabına ilişkindi. Bilindiği gibi, Lenin’in gerçek adı Vladimir Ilyiç Ulyanov’dur. Ancak kitaplarının çoğunda V.I.Lenin olarak geçer. Bir ev basılıyor. Tutanak
tutuluyor. Polis, el konan kitaplardan birini tutanağa “Altıncı Lenin” (V.I.Lenin) diye yazdırıyor.

MARX BİR DAHİYDİ
Marx’ın yakın arkadaşı Frederick Engels, 1886 yılında yayımlanan Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesi’nin Sonu kitabındaki bir dipnotta şunları yazıyordu:

“Şunu reddedemem ki, Marx ile kırk yıllık işbirliğim süresinde ve öncesinde, teorinin temellerinin oluşturulmasında ve özel olarak da geliştirilmesinde belirli bir bağımsız payım vardı. Önde gelen
temel ilkeler (özellikle ekonomi ve tarih alanında) ve herşeyden önce nihai açık formülasyon Marx’a aittir. Bazı özel çalışmalar dışında benim katkılarımı Marx ben olmasam da çok iyi bir biçimde yapardı.
Marx’ın başardıklarını ise ben gerçekleştiremezdim. Marx, geride kalan hepimizden daha yüksekteydi, daha öteleri görüyordu ve daha geniş bir kavrayışa daha hızla erişebiliyordu. Marx bir dahiydi; bizler ise en iyisinden bir ifadeyle yetenekliydik. O olmasaydı, bu teori bugünkü haliyle olmazdı. Bu nedenle haklı olarak onun adını taşımaktadır.”
Marx’ın dahi, kendisinin ise yalnızca yetenekli bir kişi olduğunu söyleyen F.Engels, askerlik ve doğa bilimleri başta olmak üzere çeşitli alanlarda uzmandı. Ayrıca 25 dili konuşabiliyordu; diğer bir deyişle, mükemmel bir “polyglot” idi. Bazen arkadaşlarına yazdığı mektuplarda aynı metin içinde Almanca, Latince, Yunanca, İtalyanca, İspanyolca, Portekizce, Fransızca, İngilizce, Felemenkçe ve diğer dilleri kullanıyordu (Yevgenia Stepanova, Engels, A Short Biography, Progress Pub., Moscow, 1988, s.9).

MARX’IN BİLİME BÜYÜK KATKISI
Engels, 17 Mart 1883 günü Londra’da Highgate Mezarlığı’na defnedilen Marx’ın mezarı başında yaptığı konuşmada şunları söyledi: “Darwin’in organik doğanın gelişim yasasını keşfetmesi gibi, Marx da insanlık tarihinin gelişiminin yasasını keşfetti.”

Engels, 17 Mart 1883 günü Marx’ın defnedilmesi sırasında yaptığı konuşmayı şöyle bitirmişti:
“Onun ismi çağlar boyunca yaşayacak ve çalışmaları da öyle.”

Marx hâlâ yaşıyor.

Ancak Marx’ı kaç kişinin okuduğunu gerçekten merak ediyorum. Daha doğrusu, evinde Marx’ın kitapları bulunanlardan, 12 Mart ve 12 Eylül dönemlerinde bu yüzden başı derde girenlerden kaçının
bu kitapları okuduğu da bence sorulmadı.

1990-91 yıllarında İslamcı Milli Görüş Teşkilatı’nın üst düzey yöneticilerinden bir tanıdığım vardı.
Mantıklı, zeki ve hoşsohbet birisiydi. Bir sohbetimizde, “ben Marx’ın bütün eserlerini okudum, Marx’ı iyi bilirim” türü bir söz söylemişti. Yüzüne vurmadım ama daha sonra epey gülmüştüm.
Karl Marx ve Frederick Engels’in Toplu Eserleri 49 cilt. 49 ciltlik Toplu Eserler, Londra’daki Lawrence & Wishart Ltd., New York’taki International Publishers Co.Inc. ve Moskova’daki Progress Publishers ve Sovyetler Birliği Komünist Partisi Merkez Komitesi Marksizm-Leninizm Enstitüsü’nün
işbirliğiyle hazırlanmış. Bir de Progress Publishers tarafından yayımlanmış 3 ciltlik Seçme Eserleri var. Benim Marx ve Engels’den okuduklarımı toplasam bu 49 cildin herhalde ancak 6-7 cildini bulur.

İŞÇİ NEYİ SATIYOR?
Marx ve Engels’in kitaplarının epeyce bir bölümü Türkçe’ye de çevrildi. Ancak bunların da yaygın bir biçimde okunduğunu sanmıyorum. Sosyalist gelenekten gelenlerin ve hatta kendisini genel olarak “solcu” sayanların evlerinde Marx ve Engels’in kitapları vardır; ancak bunların birkaçı dışında
okunduğuna tanık olmadım. Okunanların ne ölçüde anlaşıldığı ve içselleştirildiği de ayrı bir konu.

Bunun en basit örneği, Engels’e göre Marx’ın iki büyük katkısı konusunda ortaya çıkıyor.
Engels, 17 Mart 1883 günü Marx’ın defnedilmesi sırasında mezarı başında yaptığı konuşmada, Marx’ın ilk katkısı olarak, insanlık tarihinin gelişim yasasını keşfettiğini belirttikten sonra, ikinci katkısı olarak da, “artık-değerin keşfedilmesi, hem burjuva ekonomistlerinin ve hem de sosyalist
eleştirmenlerin tüm geçmiş araştırmalarının karanlıkta el yordamıyla çözmeye çalıştıkları sorunu birdenbire aydınlatmıştır” diyordu.
Artık-değer konusu, Marksizm’in temel tezlerinden biridir.
Bu konunun özü ise, işçinin işgücünün meta haline gelmesi ve işverene işgücünü veya emekgücünü satmasıdır. Kapitalist sömürünün özü, işçinin işverene sattığının “emeği” değil, “emekgücü” veya “işgücü” olmasıdır. Kapital’in Birinci Cildinin “meta” ile başlamasının nedeni de
budur.
Etrafınıza dikkatle bakın. Marx’ı okuduğunu, anladığını ve benimsediğini ileri süren bir kişi eğer işçilerin emeğini satmalarından söz ediyorsa, o kişi okuduklarını anlamamıştır.

KOMÜNİST MANİFESTO
Marx ve Engels’in en yaygın ve belki de birçok kişinin tek okuduğu kitapları, Komünist Parti Manifestosu veya Komünist Manifesto’dur.
Marx’ın henüz 30, Engels’in 28 yaşındayken yazdıkları bu metin, her ikisinin de Marksizmin temel ilkelerini daha geliştirmedikleri bir dönemin ürünüdür. Ancak buna rağmen, son derece önemli bir kitaptır. Marx ve Engels’in, bu kitabın 1872 yılında yayımlanan Almanca baskısının önsözünde belirttikleri gibi, “Manifesto artık bizim değiştirme hakkımızın olmadığı bir tarihsel belge olmuştur.”

MARX VE ENGELS GİBİ DÜŞÜNMEK
Engels’i 1893 yılında ziyaret eden A.M.Voden, anılarında, Engels’in, “Rusların ve diğerlerinin, Marx ve Engels’den alıntılar derlemekten vazgeçip, eğer Marx ve Engels onların yerinde olsalardı ne düşüneceklerini düşünmeye başlamalarını tercih ettiğini” söylediğini aktarmaktadır. (Georges Haupt,
“Marx and Marxism,” Eric J. Hobsbawm (ed.), The History of Marxism, Vol.I, Indiana University Press, Bloomington, 1982, s.282) Aynı kaynağa göre, Marx, geliştirdiği kuramı “eleştirel materyalist sosyalizm” olarak
isimlendirmeyi tercih ediyormuş. Engels’in tercihi ise “eleştirel ve devrimci sosyalizm” veya “bilimsel sosyalizm” imiş. Günümüzdeki biçimiyle “Marksizm” kavramını kullanıp yaygınlaştıran kişi ise Karl Kautsky.
Marx ve Engels’in bence en önemli özelliklerinden biri gerçekçilikleriydi. 23 yaşındaki genç Mustafa Kemal, “Evvela sosyalist olmalı; maddeyi anlamalı” dediğinde, Marx’ın izinde yürüyordu.

MARX’I ENTERNASYONALİST YAPAN KOŞULLAR

MARX’I ENTERNAYONALİST YAPAN KOŞULLAR

Yıldırım Koç

İngiltere’nin ünlü Marksist tarihçilerinden E.P.Thompson, 1831 ve 1832 yıllarının İngiltere’sini şöyle anlatmaktadır: “1831 sonbaharında ve ‘Mayıs günleri’nde İngiltere’de bir devrime ramak kalmıştı ve eğer devrim bir kez başlasaydı, hızlı radikalleşmesiyle, kolaylıkla 1848 devrimlerinin ve Paris Komünü’nün önceden hayata geçirilmesi olabilirdi.” (Thompson, E.P., The Making of the English Working Class, Victor Gollancz Ltd., London, 1965, s.817) 1848 devrimleri ise, kıta Avrupası’ndaki ülkelerin çoğunu etkiledi. Hobsbawm’a göre, “1848, potansiyel olarak ilk küresel devrimdi.” Rusya’nın batısındaki ülkelerin hemen hemen hepsinde eski yönetimler aşağı yukarı aynı dönemde devrildi. 1848, “halkların baharıydı.” Devrim, bir ülkeyle sınırlı değil; Avrupa ölçeğindeydi. (Hobsbawm, E.J., The Age of Capital, 1848-1875, New York, 1975, s.10) 1820 yılında doğan Frederick Engels, daha 1845 yılında, 22 Eylül 1792 günü Fransız Cumhuriyeti’nin kurulmasını kutlamak amacıyla yapılan şenlik hakkında yazdıklarında işçi sınıfının ulus-devleti aşan enternasyonalist bir anlayışı olduğuna ilişkin görüşlerini şöyle ifade ediyordu:

“Son olarak, bugün uluslar arasında kardeşleşme, her zamankinden daha fazla, tümüyle toplumsal bir öneme sahiptir. Bir Avrupa Cumhuriyeti, siyasi örgütler sayesinde sonsuza kadar sürecek barış konusundaki fantezi, evrensel serbest ticaret sayesinde ulusları birleştirme ifadeleri kadar komiktir; ve bu tür hayali duygusallıklar tümüyle etkisiz kalmışken, tüm ulusların proleterleri, fazla bir tören olmaksızın çoktan komünist demokrasinin sancağı altında birbirleriyle kardeş olmaya gerçekten başlamaktadırlar. Ve bunu gerçekten yapabilecek olanlar yalnızca proleterlerdir; çünkü her ülkenin burjuvazisinin kendi özel çıkarları vardır, ve bu çıkarlar onun için en önemli şey olduğundan, hiçbir zaman ulusalcılığı aşamaz; ve birkaç teorisyen de tüm güzel ‘ilkeleriyle’ bir şey elde edemezler, çünkü bu çelişkili çıkarların, diğer her şeyde olduğu gibi, devam etmesine izin verirler ve konuşmaktan öteye gidemezler. Ancak tüm ülkelerdeki proleterlerin bir ve aynı çıkarı, bir ve aynı düşmanı, bir ve aynı mücadelesi vardır. Büyük proleter kitleleri, doğaları gereği, ulusal önyargılardan uzaktır ve tüm eğilimleri ve hareketleri temelde insancıldır, ulusalcılığa karşıdır. Milliyetçiliği yalnızca proleterler yok edebilir, farklı uluslar arasında kardeşleşmeyi yalnızca uyanmakta olan proletarya yaratabilir.” (Engels, F., “The Festival of Nations in London,” Marx-Engels, Collected Works, Vol.6, s.6)

İşçi sınıflarının enternasyonalist eğilimi konusunda Engels’in saptamaları o yıllar için hayalci değildir, çünkü 19. yüzyılın ortalarında gerçekten Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde işçiler arasında milliyetçi duygular genellikle gelişmemişti. Milliyetçilik, İtalya ve Almanya gibi ülkelerde ulus-devletlerin kurulma sürecinde, İngiltere ve Fransa İşçi sınıflarının enternasyonalist eğilimi konusunda Engels’in saptamaları o yıllar için hayalci değildir, çünkü 19. yüzyılın ortalarında gerçekten Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde işçiler arasında milliyetçi duygular genellikle gelişmemişti. Milliyetçilik, İtalya ve Almanya gibi ülkelerde ulus-devletlerin kurulma sürecinde, İngiltere ve Fransa gibi ülkelerde de sömürgeciliğin yeniden canlanması ve emperyalizm dönemlerinde gelişti.

MARX VE ENGELS: ENTERNASYONALİST ÖRGÜTLENMELER

Marx ve Engels, 1840’ların ortalarına doğru sosyalizmi benimsedikten sonra, dünya ölçeğinde devrimci güçleri örgütleyebilmek amacıyla “komünist haberleşme komiteleri” oluşturdular. İlki 1846 yılında Brüksel’de kurulan bu komiteler, Alman, Fransız ve İngiliz sosyalistleri arasında kalıcı bağlar oluşturmayı amaçlıyordu. Bu ilişkiler içine giren kişilerin birçoğu daha sonraki yıllarda çeşitli ülkelerdeki sosyalist örgütlenmelerde önemli görevler üstlendi. (Ponomarev,B.N. ve diğerleri, The International Working-Class Movement, Vol.1, The Origins of the Proletariat and its Evolution as a Revolutionary Class, Progress Pub., Moscow, 1980, s.385) Marx ve Engels, 1847 yılının başlarında Adiller Birliği isimli örgütün Londra’daki önderlerinin teklifi üzerine bu örgüte katıldı. Adiller Birliği, 1834 yılında kurulan diğer bir uluslararası devrimci örgüt olan Kanundışılar Birliği’nin (Sürgün Edilenler Birliği) devamıydı.

Adiller Birliği 1836 yılında Paris’te Alman göçmenler tarafından kurulmuş ve Büyük Fransız Devrimi sürecinde komünizan görüşler savunan Gracchus Babeuf’ün anlayışına yatkın enternasyonalist gizli bir örgütlenmeydi. Örgütlenmenin ana sloganı, “Bütün İnsanlar Kardeştir” idi. (Cole, G.D.H., Socialist Thought , the Forerunners, 1789-1850, Macmillan, London, 1959, s.228-229)

Londra’da 1847 Haziran’ında toplanan kongresinde, Adiller Birliği ile Marx ve Engels’in önderlik ettiği Komünist Haberleşme Komiteleri birleşti. Engels’in de katıldığı bu kongrede Adiller Birliği’nin adı Komünistler Birliği’ne dönüştürüldü. Bu örgütün üyeleri arasında Almanlar, Fransızlar, İngilizler, İsviçreliler, Belçikalılar, İskandinav ülkelerinden kişiler, Hollandalılar, Macarlar, Çekler, Ruslar ve diğer Slavlar vardı. (Kuczynski, Jürgen, The Rise of the Working Class, World University Library, 1967, s.132-133) Bu enternasyonalist örgütün temel sloganı da, “Bütün Ülkelerin İşçileri, Birleşin!” oldu. Örgütün amacı, tüzüğünün birinci maddesine göre şöyleydi: “Birlik, mülkiyetin toplumsallaştırılması kuramının yaygınlaştırılması ve bunun mümkün olan en hızlı biçimde pratikte uygulanmasıyla insanlığın kurtuluşunu amaçlamaktadır.” (“Rules of the Communist League,” Marx-Engels, Collected Works, Vol.6, s.585) Komünistler Birliği’nin 29 Kasım-8 Aralık 1847 günlerinde yapılan ikinci kongresinde, Marx ve Engels’in önerileri üzerine, örgütün amacı şu şekilde değiştirildi: “Birliğin amacı burjuvazinin devrilmesi, proletaryanın iktidarı, sınıfların çatışmasına dayanan eski burjuva toplumunun ortadan kaldırılması ve sınıfsız ve özel mülkiyetin olmadığı yeni bir toplumun kurulmasıdır.” (“Rules of the Communist League,” Marx-Engels, Collected Works, Vol.6, s.633)

Marx ve Engels’in önerileri üzerine 1847 yılında Komünistler Birliği’nin sloganı haline getirilen “bütün ülkelerin işçileri, birleşin!” çağrısı, Komünist Manifesto’nun sonunda da yer aldı ve sosyalistlerin enternasyonalizminin ve işçi sınıfından bekledikleri ve umdukları enternasyonalizmin ifadesi oldu. Manifesto şöyle bitiyordu: “Komünistler görüşlerini ve amaçlarını gizlemeye tenezzül etmezler. Açıkça ilan ederler ki amaçlarına ancak tüm mevcut toplumsal koşulların şiddet kullanılarak devrilmesiyle ulaşabilirler. Hakim sınıflar bir Komünist devrim karşısında titresinler. Proleterlerin zincirlerinden başka kaybedecekleri bir şeyleri yoktur. Kazanacakları bir dünya vardır. Bütün Ülkelerin Proleterleri, Birleşin!” (“Proletarier aller Länder, vereinigt euch!”).”

Komünist Manifesto’nun sonunda tüm ülkelerin işçileri birleşmeye çağrılırken, birleşecek işçilerin programı da açıklanıyordu. Bu program, kapitalizmin yıkılması, komünizmin kurulmasıydı. 1864 yılında Birinci Enternasyonal’de de tüm ülkelerin işçileri birleşmeye çağrılıyordu, ancak başlangıçta önerilen, işçilerin uluslararası düzeyde işbirliği ve dayanışmasıyla sınırlıydı. Birinci Enternasyonal ancak 1868 yılından itibaren üretim araçları üzerinde kamu mülkiyetini adım adım savunabilmeye başladı.

Bütün ülkelerin işçilerinin enternasyonalist mücadelesi önce ulusal düzeyde sürdürülecekti:

“Proletaryanın burjuvaziyle mücadelesi, özünde olmasa da biçim olarak, önce ulusal bir mücadeledir. Her ülkenin proletaryası, tabii ki, önce kendi burjuvazisiyle hesaplaşmalıdır. (…)

“Komünistler diğer işçi sınıfı partilerinden yalnızca şu noktada ayrılırlar: (1) Farklı ülkelerin proleterlerinin ulusal mücadelelerinde, tüm proletaryanın, tüm uluslardan bağımsız olarak ortak çıkarına işaret ederler ve bunu öne çıkarırlar.” (Marx-Engels, “Manifesto of the Communist Party,” Marx-Engels, Collected Works, Vol.6, s.495, 497)

Marx, 1875 yılında yazdığı (ve ancak Marx’ın 1883 yılında ölümünden 8 yıl sonra 1891 yılında yayımlanabilen) Gotha Programının Eleştirisi çalışmasında da aynı anlayışı sürdürüyordu: “Şurası son derece açık ki, işçi sınıfı, herhangi bir biçimde mücadele edebilmesi için, kendi ülkesinde kendisini bir sınıf olarak örgütlemelidir ve ülke içi, onun mücadelesinin öncelikli alanı olmalıdır. Bu çerçevede onun sınıf mücadelesi, içerik anlamında olmasa da Komünist Manifesto’nun dediği gibi, ‘biçim olarak’ ulusaldır.” (Marx, K., “Critique of the Gotha Programme,” Marx-Engels, Collected Works, Vol.24, s.89-90) Marx ve Engels, tüm yaşamları boyunca, sosyalistlerin uluslararası düzeyde birliğinin sağlanmasının ötesinde, işçi sınıflarının uluslararası düzeyde işbirliği ve dayanışmasını geliştirerek kader birliği yapmasını sağlamaya çalıştı. 1864 yılında kurulan Birinci Enternasyonal bu amaç doğrultusunda bir girişimdi; ancak başarısız kaldı. 19. yüzyılın ikinci yarısında, işçi sınıflarının uluslararası düzeyde birliği veya kaderlerinin ortaklaştırılmasının nesnel koşulları artık yoktu.

ENTERNASYONALİZMİ ZORUNLU KILAN KOŞULLAR

ENTERNASYONALİZMİ ZORUNLU KILAN KOŞULLAR
Yıldırım Koç
Çeşitli ülkelerin işçi sınıflarının kapitalist baskı ve sömürüden kurtuluşta kaderlerini birleştirmeleri “enternasyonalizm”dir. Çeşitli ülkelerin işçilerinin, bazı sorunlarına çözüm ararken işbirliği yapmaları
veya dayanışma içinde olmaları, enternasyonalizmden farklıdır. Kapitalizmin gelişmesinin belirli bir aşamasında gelişmiş kapitalist ülkelerin işçi sınıfları, yaşatıldıkları cehennemden kurtulabilmek için,
kaderlerini birleştirmek zorundaydı. Marx ve Engels, 1848 yılı Şubat ayında Komünist Manifesto’yu yayımladıklarında böyle bir dönem yaşanıyordu. Ancak daha sonra şartlar değişti.
Birinci Sanayi Devrimi genellikle 1780’li yıllarda başlatılır. Sanayi Devrimi sonrasında işçilerin çalışma ve yaşama koşullarında büyük bir gerileme yaşandı.
Kentlere göç hızlandı. Çok sayıda işçinin çalıştığı büyük fabrikalar kuruldu. Kentlerin kanalizasyon, su, çöp toplama gibi hizmetleri çok yetersizdi. İşyerlerinde de işçi sağlığı konusunda gereken önlemler genellikle
bilinmiyor ve alınmıyordu. Gelişmiş kapitalist ülkelerin işçi sınıfları için, 19. yüzyılın ilk yarısı bir cehennemdi.
Kapitalizmin yarattığı bu cehennemin bir göstergesi, doğumda yaşam beklentisidir. 1828 yılında bir Prusya generali (von Horn) Prusya kralına
başvurarak, genç işçilerin sömürülmeleri ve sağlıklarının kötü durumda olması nedeniyle gerekli sayıda askerin temin edilemediğini bildirdi. (Grebing, H., The History of the German Labour Movement, A Survey, Oswald Wolff, London, 1969, s.18; Schuster,D., The German Labour
Movement, DGB, 1973, s.9-10) 1850’li yıllardan itibaren işçi ücretlerinde ve çalışma/yaşama koşullarındaki gelişmeye karşın, İngiltere’de 1870 yılında doğumda ortalama yaşam beklentisi 41,3 yıldı ve bu rakam 1913 yılında 53,4’e yükselmişti. 2001 yılında ise 78,1 yıldı. (Crafts,N., “Living Standards,”
Crafts,N.-Gazeley,I.-Newell,A. (ed.), Work and Pay in 20th Century Britain, Oxford University Press, New York, 2007, s.24) 1880’li yıllarda Avrupa’nın “gelişmiş” bölgelerinde doğumda ortalama yaşam beklentisi 43-
45 yıldı, Almanya’da 40 yılın altındaydı, İskandinav ülkelerinde 48-50 yıl dolaylarındaydı. İngiltere’de 1870 yılında canlı doğan her 1000 bebeğin 145’i ölüyordu.
Bu sayı 1913 yılında 108’e, 1950 yılında 30’a, 1973 yılında 17’ye ve 2001 yılında da 5’e düştü. (Crafts,N.,
a.g.k., 2007, s.24)

18. yüzyılda ve hatta 19. yüzyılın ilk on yıllarında birçok ülkede görülen bir uygulama, işçiler için özel çalışma kartlarının hazırlanmasıydı. Böylece işçiler çalıştıkları fabrikadan kendi istekleriyle ayrılamıyorlardı. Ayrıca bu kartlar aracılığıyla polisin işçileri gözetim altında tutması da sağlanıyordu.
Bu dönemde bazı ülkelerde serflere uygulanan dayak cezası işçiler için de geçerliydi. İşçiler, polis tarafından kırbaçlanıyordu. (Ponomarev,B.N. ve diğerleri, The International Working-Class Movement, Vol.1, The Origins of the Proletariat and Its Evolution as a Revolutionary Class, Progress
Publishers, Moscow, 1980, s.186, 187)
İngiliz sanayisi 19. yüzyılda bile çok sıkı fabrika kuralları, cezalar, ücret kesintileri veya işten çıkarmalar yoluyla baskı, kötü çalışma koşulları, uzun çalışma günü, çalışmaya bağlı hastalıklarla ve kazalarla işçileri eziyordu. (Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz. Engels,F., The Conditions of the WorkingClass in England, Penguin Classics, London, 1987; Cobden, J.C., The White Slaves of England,
Compiled from Official Documents (1860), reprint, Irish University Press, Shannon, 1971) 19. yüzyılın ilk yarısında İngiltere’de parlamento komitelerinin işçilerin çalışma koşullarına ilişkin tespitleri korkunç tabloyu ortaya seriyordu: Kadınlar günde 18 saat çalıştırılabiliyordu. Çocuklar, dört saatlik bir uykudan sonra yarı uykulu bir biçimde sağlıksız fabrikalara sokuluyordu. Çocuklar, çalışma temposuna
ayak uyduramazlarsa, kayışla dövülüyordu. Ücretler o denli düşüktü ki, birçok ailenin ayakta kalabilmesi için herkesin çalışması gerekiyordu. Charles Dickens’ın ve bazı başka çağdaş yazarların romanlarında anlatılan sefalet bu dönemin gerçek yaşam öykülerinin yansıtılmasıydı. İngiltere’nin ünlü başbakanlarından Benjamin Disraeli (1868 yılında ve 1874-1880 döneminde başbakandı) 1845 yılında yayımlanan Sybil veya İki Ulus isimli romanında, zenginleri ve yoksulları kastederek,
İngiltere’de “aralarında hiçbir ilişki ve sempati bulunmayan; sanki değişik bölgelerde yaşayan veya farklı gezegenlerin yaşayanları imişler gibi bir diğerinin alışkanlıkları, düşünceleri ve duyguları konusunda cahil olan” “iki ulus” bulunduğundan söz ediyordu. (Semmel, B., Imperialism and Social Reform, English Social-Imperial Thought, 1895-1914, George Allen and Unwin Ltd., London, 1960, s.19-20) Frederick Engels de 1844 yılında yayımlanan İngiltere’de İşçi Sınıfının Durumu kitabında bu ülkede burjuvazi ile proletaryanın ayrı birer ırk, ayrı birer ulus olduğunu belirtiyordu: “Bütün bunlar dikkate alındığında, bir süreç içinde işçi sınıfının İngiliz burjuvazisinden tümüyle ayrı bir ırk olmuş
olması şaşırtıcı değildir. Burjuvazinin, yeryüzündeki her bir ulusla, ortasında yaşadığı işçilerden daha fazla ortak noktası vardır. İşçiler, burjuvazininkilerden farklı lehçeler konuşmakta, farklı düşünce ve
ideallere, başka geleneklere ve ahlaki ilkelere, farklı bir dine ve diğer politikalara sahiptirler. Buna göre, (işçiler ve burjuvazi, Y.K.) ancak ırk farklılığının onları farklı kılabileceği kadar radikal bir biçimde
birbirine benzemeyen iki ulustur.” (Engels, F., a.g.k., 1987, s.150)
İngiltere’de 1840’lı yıllarda kapitalizmin yarattığı cehenneme bir de tarımda yaşanan kıtlıklar eklendi. 1840’lı yılların başlarında üst üste kötü hasat oldu. Ancak bu yıllarda tahıl ithalatında uygulanan vergiler nedeniyle buğday fiyatları yükseldi. Ayrıca 1845 yılında patates üretiminde, yaygın küf hastalığı nedeniyle, büyük düşme yaşandı. İrlanda’da 1845 ve 1846 yıllarında, halkın temel gıda maddesi olan patateste küfün yol açtığı büyük tahribat bir felakete neden oldu. İrlanda’da 1846-1847 yıllarında tifo salgını ve açlıktan 350 bin kişi hayatını kaybetti. 1846-1851 döneminde İrlanda’da açlıktan ölenlerin sayısının bir milyon olduğu ve bu dönemde yaklaşık bir milyon kişinin de ABD’ye ve diğer ülkelere göç ettiği tahmin edilmektedir. Bu döneme “Aç Kırklı Yıllar” denmektedir. (Bu yıllarda yaşanan büyük sıkıntılara ilişkin mektuplar ve gözlemler için bkz. Unwin, C., The Hungry Forties, Life Under the Bread Tax, Descriptive Letters and Other Testimonies From Contemporary Witnesses, T.Fischer Unwin, London, 1904)
Fransa’da ve İngiltere’de 19. yüzyılda kapitalist sanayileşme, özellikle dokuma, metalurji ve kömür madenciliğinde işçi kitlelerinin acımasız bir biçimde sömürülmesiyle gerçekleştirildi. “1815 ile 1848 arasında çalışan yoksulların durumunun dehşet verici olduğu makul hiçbir gözlemci tarafından inkar edilmemektedir. (…) Hiç kuşkusuz gerçek yoksulluk kırsal bölgelerde ve özellikle topraksız ücretliler, kırsal kesimde ev hizmetlerinde çalışanlar ve tabii ki az topraklı köylüler veya verimsiz topraklar üzerinde yaşayanlar arasında en kötü durumdaydı.” (Hobsbawm, E., The Age of Revolution, 1789- 1848, 1996, s.205) “Özgür bir adamın fabrikaya yalnızca bedenen çalışacak bir işçi olarak girmesi,
kölelikten ancak biraz daha iyi bir durumdu. (…) 1830’larda ve 1840’ların bir bölümünde fabrika proletaryasının maddi durumu bile kötüleşme eğilimindeydi.” (Hobsbawm, E., a.g.k., 1996, s.208)
Almanya’da 1850 öncesinde birçok fabrika uluslararası rekabet karşısında ayakta kalabilmek için büyük çaba göstermek zorundaydı. Bu koşullarda en büyük yük de işçilerin omuzlarına yüklenmişti.
Günlük çalışma süresi 13-14 saatti. Bu süre 1840’lı yıllarda günde 17 saate kadar çıkarıldı. Gerçek ücretler düşüyordu. Bu durumda giderek daha fazla sayıda kadın ve çocuk çalışma hayatına atılmak zorunda kaldı. İşsizliğin arttığı bir dönemde işgücü piyasasına bu yeni katılımlar ücretleri daha da düşürdü. Çalışma koşulları çok kötüydü. İşçilerin yaşadıkları konutlar, en temel insan gereksinimlerini karşılamaktan uzaktı. Hastalık, iş kazası, meslek hastalığı, sakatlık ve ölüm gibi durumlarda işçiyi ve ailesini koruyacak herhangi bir düzenleme yoktu. Özellikle eve-iş-verme sistemi içinde köylerde çalışan dokuma işçilerinin durumu daha da dayanılmazdı. (Grebing, H., a.g.k., 1969, s.17)

19. yüzyılın önemli iktisatçılarından biri Nassau Senior (1790-1864) idi. Senior’un görüşlerinin köklü bir biçimde değişmesinde İngiltere’de işçilerin insanlıkdışı çalışma ve yaşama koşullarına gösterdikleri sert tepki belirleyici oldu. İktisadi düşünce tarihçisi E.K.Hunt bu süreci şu şekilde anlatmaktadır:
“1829 ile 1842 yılları arasında İngiltere çalışma yaşamına ilişkin uzun bir dizi zorluk yaşadı. Sanayileşme İngiliz işçi sınıfını hemen hemen insanlık düzeyinin altında bir sömürüye ve rezalete sürüklemişti. İşçi sınıfı
1820’lerde ve 1830’larda mücadeleyle karşılık verdi. 1829 yılından sonra işçileri örgütlemek için birçok kitlesel çaba gösterildi ve bunlar çoğunlukla sert baskıyla karşılaştı. Bunun sonucu ise yaygın grevler,
ayaklanmalar ve endüstriyel sabotajdı ve bunların tümü Senior’u ciddi biçimde korkuttu. Görüşlerinin bazılarının değişmesinde özellikle önemli olan, kendisinin ‘1830 yılının korkunç sonbaharında İngiltere’nin
güneyine korku salan yangınlar ve ayaklanmalar’ dediği olaylardı.” (Hunt, E.K., History of Economic Thought: A Critical Perspective, Wadsworth Pub.Com., Belmont, 1979, s.123)
“Nassau Senior’da işçi sınıfının kitle eylemleri konusunda büyük bir dehşet yaratan ‘1830 yılının korkunç sonbaharı’, işçilerin, endüstri devriminin kendilerine ve ailelerine yaptığına karşı nefretlerini ifade ettikleri bir dizi grev, ayaklanma ve isyanın yalnızca biriydi. Endüstrileşme, işçilerin geleneksel yaşam biçiminin tümüyle
tahrip edilmesi sonucunu doğurmuştu. Bir iş bulmanın ve işe sahip olmayı sürdürebilmenin meyveleri, fabrikalardaki katı disiplin ve kentlerdeki acınacak yaşama koşullarıydı. Yüksek oranlı işsizlik, bir iş
bulabilmeyi ve elinde tutabilmeyi son derece belirsiz kılıyordu. Ayrıca, üretken teknolojideki birçok önemli değişiklikle birlikte, çok sayıda işçi için zorunlu ve teknolojiyle bağlantılı iş kayıpları geliyordu. Buna göre,
birçok işçi direnişini ortaya çıkaran üç kötülük, düşük ücretler, kötü çalışma ve yaşama koşulları ve ekonomik güvencesizlikti.” (Hunt, E.K., a.g.k., 1979, s.135)
Özellikle sanayi devriminin ilk dönemlerinde makinelerde çalışan işçilerin büyük çoğunluğunu kadınlar ve çocuklar oluşturuyordu. Kapitalizm, sermaye birikimini bu kesimlerin acımasız sömürüsü üzerinde hızlandırdı.
Bu kötü koşullarda çalışan işçilerin diğer bir sorunu, güvencesizlikti. Ücretler belirsizdi; işin ne kadar süreceği belirsizdi; işten çıkarılanın ne zaman nerede iş bulabileceği belirsizdi. Özellikle ekonomik bunalım dönemlerinde işsizliğin anlamı açlıktı. Hiçbir sosyal güvenlik sistemi yoktu.
Ayrıca, özellikle belirli sektörlerde çalışanlar toplumdan dışlanıyordu. İmalathanelerde çalışan kızlara, sokak kadını gözüyle bakılıyordu. Maden işçileri ve ağır sanayi işçileri ise toplumun diğer kesimlerinin dışında bir vahşi ırk olarak görülüyordu.

İşçilerin yaşadıkları konutlar çok kötüydü. Hızlı sanayileşme sürecinde kentler ve endüstri bölgeleri, herhangi bir plan veya denetim olmaksızın hızla büyüdüğünden, kentsel yaşamın gerektirdiği hizmetler hemen hemen hiç yoktu. Sokaklar çöp
doluydu. İçme ve kullanma suyunun sağlanmasında sorunlar yaşanıyordu. Kanalizasyonlar yetersizdi.
Temizlik önlemleri alınmıyordu. Bunların sonucunda yaygın salgın hastalıklar yaşanıyordu. 1831-1832 yıllarında tüm Avrupa’yı kasıp kavuran kolera salgını bu hızlı ve sağlıksız kentleşmenin ürünüydü. (Hobsbawm, E., a.g.k., 1996, S.203; Hobsbawm, E., The Age of Capital 1848-1875, Charles Scribner’s Sons, New York, 1975, s.212)
Bu kötü koşullar, 19. yüzyılda Avrupa’nın dört bir yanında işçiler arasında alkol bağımlılığının kitlesel boyut kazanmasına yol açtı.
Bu dönemde bazı ülkelerde kölelik varlığını sürdürdü. Ayrıca, alınan borçların ödenmesine kadar işçileri bir işyerine bağlı kılan ilişkiler de söz konusuydu.
Bu koşullar 1850’li yıllarda değişmeye başladı. Ekonomik canlanmayla birlikte işsizlik azaldı, ücretler arttı. 1857 yılında yaşanan ekonomik kriz bile işçilerin durumunu çok kötüleştirmedi ve krizden devrimci bir dalga bekleyenleri hayal kırıklığına uğrattı.
Ancak İngiltere’de 19. yüzyılın ortalarına ve bazı ülkelerde de 19. yüzyılın sonlarına kadar, kapitalizmin işçi sınıfı açısından anlamı, cehennemdi.
İşçiler bu kötü ve kötüleşen çalışma ve yaşama koşullarına, yaygın kitlesel eylemlerle yanıt verdiler. Özellikle İngiltere’de 19. yüzyılın ilk yarısı, Ludizm’den, Kaptan Swing Hareketi’ne, Çartist Hareket’ten Londra’nın işgaline kadar çok etkili, militan ve radikal eylemler gerçekleşti.
Kapitalizmin yarattığı cehennem, yukarıda özetle ele alındığı biçimde, Avrupa’nın önde gelen ülkelerinde yerel ayaklanmalara, düzen-dışı ve/veya düzen-karşıtı örgütlenmelere ve eylemlere yol açmıştı. Bunların yanı sıra, 1815-1848 döneminde Avrupa’da üç önemli devrim dalgası yaşandı.
İlk dalga 1820-1824 döneminde gerçekleşti. İspanya’da ve Napoli’de 1820 yılında, Mora Yarımadası’nda 1821 yılında ayaklanmalar oldu. Bunlardan yalnızca Osmanlı’ya karşı gerçekleştirilen Yunan ayaklanması, Avrupalıların desteğiyle, başarıyla sonuçlandı. İkinci devrimci dalga 1829-1834 döneminde gerçekleşti. 1830 devrimci dalgası Batı Avrupa’da burjuvazinin aristokrasiyi kesin yenilgiye götürmesi sonucunu getirdi. İlk kez bu dönemde İngiltere ve Fransa’da işçi sınıfları bağımsız birer hareket olarak ortaya çıktı. Üçüncü devrimci dalga 1848 yılında patladı. Fransa, İtalya, Alman devletleri, Habsburg İmparatorluğu’nun büyük bölümü ve İsviçre’de (1847) ayaklanmalar oldu. Bu gelişme, İspanya, Danimarka ve Romanya’yı da etkiledi. İrlanda, Yunanistan ve İngiltere’de de olaylar oldu. Kendiliğinden doğan ve hızla Avrupa’nın büyük bölümünü etkileyen bu ayaklanma dalgasında
işçi sınıfı belirleyici rol oynadı. Ancak işçi sınıfı, harekete geçtiği hızda yenilgiye uğradı. (Hobsbawm, E., a.g.k., 1996, S.109-112) Marx 18 Mart 1852 tarihinde şunları yazıyordu: “Paris proletaryası öylesine
yenilmiş, imha edilmiş ve bozguna uğratılmıştı ki, bugüne kadar kendilerine gelemediler.” (Kuczynski, J., The Rise of the Working Class, World University Library, 1967, s.190)

19.yüzyılın ilk yarısında bunlar yaşanıyordu. Ayrıca bu tarihlerde henüz Almanya ve İtalya devletleri yoktu. Milliyetçi akımlar henüz yeterince güçlü değildir. Diğer taraftan, bu dönemde Avrupa’nın herhangi bir ülkesindeki işçi, çalışma izni ve oturma izni konusunda fazla zorluk
yaşamadan, bir başka ülkeye gidip ve hatta yerleşip, çalışabiliyordu. İşçilerin bölgeler arasındaki hareketliliği, yaşanan ortak sorunlar karşısında yakınlaşma da sağlıyordu. Örneğin, 1848-49 devrimlerinin ardından bu nitelikte yaygın göçler yaşandı. Buna ilave olarak, bir ülkedeki işverenler, diğer ülkelerdeki işverenlerle işbirliği yapabiliyor ve kendi ülkelerindeki işçilerin ücretlerini düşürmede başka bölgelerden getirdikleri işçileri kullanıyorlardı. Ayrıca, bir ülkede grev olduğunda
işverenlerin diğer ülkelerden grevkırıcı getirme uygulaması da vardı. Örneğin, İngiltere’de 1859 yılında Londra’daki büyük inşaat işçileri grevinde kıta Avrupası’ndan grevkırıcı ithal edildi. Bu koşullar,
işçiler arasında ülkelerin sınırlarını aşan bir işbirliğini ve dayanışmayı zorunlu kılıyordu.
Büyük Fransız Devrimi’nin yenilgisinin ardından 1815 yılında toplanan Viyana Kongresi sonrasında Rusya, Prusya ve Avusturya arasında Kutsal İttifak oluşturuldu. Ardından, Osmanlı İmparatorluğu, İngiltere ve Vatikan dışındaki tüm Avrupa ülkeleri Kutsal İttifak’a katıldı. Avrupa ülkelerinden herhangi birinde ilerici bir hareketin gelişmesi durumunda, başta Rusya olmak üzere Kutsal İttifak’a dahil ülkeler bu girişimi engelleyecekti. Daha sonraki yıllarda da benzer antlaşmalar yapıldı. (Bkz. Thomson, David, Europe Since Napoleon, Penguin Books, Great Britain, 1970, s.240-241) 1872 yılı Eylül ayında Almanya, Avusturya-Macaristan ve Rusya İmparatorları Berlin’de toplandılar ve devrimci hareketlere karşı geleneksel Kutsal İttifaklarını yeniden oluşturmayı görüştüler.
Macarlar 1849 yılında Avusturya’ya karşı ayaklandılar ve bağımsızlık ilan ettiler. Rus orduları, bu nitelikteki antlaşmalara dayanarak, 1849 Ağustos’unda Macarlara saldırdı ve bu girişimi engelledi.
Macarların önderi Kossuth da Osmanlı’ya sığındı. (Thomson, D., a.g.k., 1970, s.224)

19. yüzyılın büyük bölümünde Avrupa’da gericiliğin merkezi, her türlü ilerici girişimi ezmeye hazır durumdaki Rusya idi. Diğer bir deyişle, Avrupa’nın herhangi bir ülkesinde cumhuriyetçi ve devrimci bir
girişim, karşısında, yalnızca kendi ülkesinin hakim sınıflarını değil, aynı zamanda dönemin gericiliğinin merkezi gücü olan Rus ordularını bulacaktı. Avrupa’da hakim olan gerici ittifaka karşı direnebilme ve
bu ittifakı geriletebilme, ancak ülke sınırlarını aşan bir bakış açısıyla sürdürülen mücadeleyle, enternasyonalist bir ruhla mümkündü. Gerici güçlerin kader birliği, gericiliğe karşı direnenlerin de kader birliğini gerektiriyordu.
Sosyalistler sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya için uluslararası düzeyde işbirliği ve dayanışma çabası içindeyken, işçiler de ücretlerini ve çalışma koşullarını korumak ve iyileştirmek çabası içinde uluslararası düzeyde işbirliği ve dayanışmaya zorlanıyordu.
Ülkelerin büyük çoğunluğunda işçilerin sendikalaşma ve oy hakkının bile bulunmadığı koşullarda daha iyi bir yaşam ve temel hak ve özgürlükler için verilen bir mücadelede çeşitli ülkelerin işçilerinin
ortak çıkarları söz konusuydu.
İşçi sınıflarını uluslararası düzeyde işbirliğine zorlayan diğer bir etmen, savaşlardı. Savaşların yükünü halk çekiyordu. Halk sınıf ve tabakaları içinde savaşlardan en çok zarar gören de işçilerdi.
Yaşamlarını işgücü satışıyla sağlayan işçilerin askere gitmesi ve özellikle savaşlarda ölmesi, işçi ailesinin felaketi anlamına geliyordu. 19. yüzyılın ikinci yarısında yaşanan savaşlarda asker ölümleri geçmiş dönemlerle kıyaslanamayacak kadar arttı. 1854-1856 yıllarında yaşanan Kırım Savaşı’nda 300 bin Rus, 100 bin Fransız ve 60 bin İngiliz askeri öldü. 1861-1865 yıllarındaki Amerikan İç Savaşı’nda 700 bine yakın insan hayatını kaybetti. 1858-1859 yıllarında Fransa ve İtalya ile Avusturya arasında, 1864 yılında Prusya ve Avusturya ile Danimarka arasında, 1866 yılında Prusya ve İtalya ile Avusturya arasında, 1870-1871 yıllarında Prusya ve diğer Alman prenslikleriyle Fransa arasında savaşlar yaşandı.
1863 yılında Polonya’da yenilen bir ayaklanma oldu. Hindistan’da 1857 yılındaki Sepoy ayaklanmasında da onbinlerce insan yaşamını yitirdi.

19. yüzyılın ikinci yarısının başlarında işçi sınıfları savaşların bedelini ödüyor; ancak savaşlar sonrasında kazanan tarafça elde edilen yararlardan pay alamıyordu. Bu koşullarda işçi sınıfları barıştan yanaydı. İşçiler arasında uluslararası düzeyde işbirliğini zorlayan diğer bir etmen de barış talebiydi.
Bu dönemde, özellikle milletleşme sürecinde önemli bir araç olan eğitimin yaygınlaştırılması da işçilerin dünyadaki gelişmeler konusundaki duyarlılığını artırdı.

19. yüzyılın ikinci yarısında demiryolu ve buharlı gemilerin artması ve telgrafın yaygınlaşması, işçiler açısından ülkeleri dışındaki gelişmeleri izleme olanağını da artırdı. Dünyada demiryolu uzunluğu 1846 yılında yalnızca 17,4 bin km. iken 1876 yılında 309,6 bin km. oldu. Aynı dönemde buharlı gemilerin toplam tonajı 140 bin tondan 3293 bin tona yükseldi.
Seyahatin ve haberleşmenin gelişmesi ve kolaylaşması, hem çeşitli ülkelerdeki işçiler arasındaki ilişkileri geliştirerek işçilerin uluslararası düzeyde işbirliği ve dayanışmasının artmasına katkıda bulundu, hem de kapitalizmin yarattığı sorunlardan kaçışta kolaylaşan göçle bir çıkış kapısını araladı.
Tüm bu etmenler dikkate alındığında, 1948 yılı Şubat ayında yayımlanan Komünist Manifesto’nun “Bütün ülkelerin işçileri, birleşin!” çağrısı, günün koşullarında doğru bir slogandı. Avrupa ülkelerinin işçi sınıfları, kapitalizmin sonuçlarına ve kapitalizme karşı ancak birlikte mücadele ederek, ancak kaderlerini birleştirerek, ancak somut koşulların zorlamasıyla enternasyonalist olarak bu cehennemden kurtulabilirlerdi. Marx ve Engels ve dönemin birçok devrimcisi, bu somut koşulların
zorunlu kıldığı anlayışı savunuyordu. Ancak, sermayedarlar ve onların devletleri de bu tehlikenin farkındaydı ve işçi sınıflarını kendi saflarına çekebilmek ve devletler arasındaki mücadelede işçi sınıflarını etkili bir biçimde kullanabilmek amacıyla, özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren çok etkili yöntemler geliştirdiler. Böylece, Manifesto’da “kapitalizmin mezar kazıcıları” olarak doğru biçimde nitelendirilen işçi sınıflarını, kapitalizmin payandalarına dönüştürdüler. Önümüzdeki
günlerdeki yazılarımda bu süreci özetleyeceğim.

EMPERYALİST ÜLKELERİN İŞÇİLERİ SAĞA MI KAYIYOR?

EMPERYALİST ÜLKELERİN İŞÇİLERİ SAĞA MI KAYIYOR?
8 Mayıs 2021
Yıldırım Koç
Geçen gün Almanya’dan bir arkadaş bir ileti gönderdi. Almanya’da Eylül ayında bir seçim olacağını anlattıktan sonra, emekçilerin artık sosyal demokrat veya sosyalist partilere oy vermek yerine, sağ ve hatta aşırı sağ partilere oy verdiklerini söylüyor ve Türkiye’de de böyle olduğuna ilişkin bir gözlemini aktarıyor. Almanya’da bu konu çok tartışılıyormuş.
Türkiye’deki duruma ilişkin düşüncelerimi dünkü yazımda özetlemiştim.
Peki, Almanya’daki durum ne? Diğer emperyalist ülkelerdeki durum Almanya’dan farklı mı?

Bu sorunun yanıtı ikili.
Birincisi, hangi örgüt ve çizgi, “sol”, hangi örgüt ve çizgi, “sağ”? Bu soruya yanıt verirken mihenk taşı veya turnusol kağıdı ne?
İkincisi, emperyalist ülkelerin işçi sınıflarının siyasal tercihlerinin ne zaman nasıl değiştiği.
Bence “sol”, sömürüye ve baskıya karşı olmak; “sağ” ise sömürüye ve baskıya karşı olmamak ve hatta (bundan yarar sağlıyorsa) sömürü ve baskıyı desteklemek. Bu kavramların dini inançla bağı olmadığı kanısındayım. Bu kavramlar 1789 Büyük Fransız Devrimi sürecinde ortaya çıktı; ancak anlayış binlerce yıl önceye kadar gidiyor.
Örneğin, Hz.Muhammed’in en yakınındaki kişilerden olan ve 653 yılında ölünceye kadar İslamiyetteki eşitlikçi anlayışı ve sade yaşamı savunan Ebuzer (Ebû Zerr-i Gıfârî), bu anlayışa göre, “solcu”dur.
Hıristiyanlığın ilk çıkışını ve dönüşümünü düşünün.
İsa, Tanrının krallığının bu dünyada olmadığını, bu dünyada yaşananların geçici olduğunu söylüyordu. Ancak Hıristiyanlığın ilk üçyüz yılında büyük baskı yaşayan Hıristiyanlar varlıklarını sürdürebilmek amacıyla ortak mülkiyetçi bir anlayış geliştirdiler. Bu zorunlu uygulamanın kaynağını
İncil’de de buldular. İncil’in Elçilerin İşleri Bölümünde şöyle deniyordu: “İmanlıların tümü bir arada bulunuyor, her şeyi ortaklaşa kullanıyorlardı. Mallarını mülklerini satıyor ve bunun parasını herkese ihtiyacına göre dağıtıyorlardı.”
Rosa Luxemburg, 1905 yılında yayımlanan “Sosyalizm ve Kiliseler” yazısında, Hıristiyanlığın ilk yüzyıllarında, tüketim komünizmini savunduğunu anlatmaktadır. R.Luxemburg önce İncil’den bir alıntı
yapmaktadır: “Bir devenin bir dikiş iğnesinin deliğinden geçmesi, zengin bir adamın Cennet Krallığı’na girmesinden daha kolaydır.” R.Luxemburg daha sonra şunları yazıyor:

“Bugün ‘komünizm’ ile mücadele eden papazlar
gerçekte ilk Hıristiyan havarilerini lanetlemektedir. Çünkü bu havariler coşkulu komünistlerden başka birşey değillerdi.”
“İlk Hıristiyanlar sahip olunanların ortaklaşa olması talebini, komünizmi, savunuyorlardı. Hıristiyanların ortak mülkiyet talebi üretim araçlarına değil, tüketim araçlarına ilişkindi. Arazinin, atölyelerin ve çalışmada kullanılan aletlerin ortak mülkiyette olmasını talep etmiyorlardı; her
şeyin, evlerin, giysilerin, yiyeceğin ve yaşam için en gerekli olan üretilmiş ürünlerin kendi aralarında eşit biçimde bölüşülmesi gerektiğini savunuyorlardı.
Hıristiyan komünistleri bu zenginliklerin kaynağını sorgulamamaya özen gösterdiler.”
Rosa Luxemburg, ilk dönem Hıristiyanların yaşantısını o dönemdeki bir yazarın aşağıdaki gözlemleriyle aktarmaktadır: “Bunlar servete inanmazlar ve ortak mülkiyeti savunurlar ve onların arasında hiçbiri, diğerlerinden daha fazla bir şeye sahip değildir. Onların içine girmek isteyen kişi sahip
olduğu serveti onların ortak mülkiyetine katmak zorundadır. Aralarında yoksulluk veya lüks olmamasının nedeni budur. Kardeşler gibi her şey herkesin mülkiyetindedir.”
Rosa Luxemburg
Kazanılan para ortak bir kasaya konuyor ve ihtiyaca göre bölüşülüyordu. Yemeklerin birlikte yenmesi de genel kuraldı. “Bu nedenle birinci ve ikinci yüzyılların Hıristiyanları komünizmin coşkulu destekçileriydi. Ancak bu komünizm çalışmaya değil, üretilmiş ürünlerin tüketimine dayanıyordu ve
toplumu dönüştürmeye, insanlar arasındaki eşitsizliğe bir son vermeye ve zengini yoksuldan ayıran engelleri yıkmaya yetmedi.”
Rosa Luxemburg’un anlattığı uygulama, baskıya ve sömürüye karşı birlikteliktir ve (günümüz terminolojisini kullanacak olursak) “solculuk”tur.
Daha sonraki dönemde Hıristiyanlık sömürü ve baskı düzeninin bir parçası ve aleti haline dönüştü.
Ortaklaşmacı anlayış manastırlarda devam etti ve dönem dönem ilk yüzyıllardaki Hıristiyanlığı canlandırma girişimleri olduysa da, bu çabalar başarısızlıkla sonuçlandı. Bu çabalardan birinde “cenneti yeryüzünde yaratma” çabası da açıkça ifade ediliyordu.
Max Beer, “Hıristiyanlık, Roma proletaryasının komünizmiydi” demektedir. “İsa’nın şehit edilmesini hemen izleyen yıllarda hemen hemen tümüyle Musevi proleterlerden oluşan ilk topluluklar ya komünist temelde yönetiliyordu, ya da komünistlik ideali ruhuyla.” Hıristiyan topluluklara katılan kişi tüm varlıklarını satıyor ve topluluğa bağışlıyordu. Her şeyleri ortaktı. Zenginlik ahlaksızlık olarak kabul ediliyor, servet peşinde koşanlar aşağılanıyordu. Ancak daha sonraki yüzyıllarda Hıristiyanlık devlet dini haline getirildi. Ortak mülkiyetçi anlayış bazı manastırlarda sürdüyse de, Hıristiyanların yaşantısı sınıflı topluma uygun hale getirildi.
“Solculuğu” tanımlamada mihenk taşımız, baskı ve sömürüye, insanın insanı ezmesine ve kullaştırmasına karşı çıkmaksa, emperyalist ülkelerin “sosyal demokrat” veya “sosyalist” partileri kimden yana?
Önce bir kavram netleşmesi. Gelişmiş kapitalist ülkelerde “sosyal demokrat” ve “sosyalist” kavramları birbirinin yerine kullanılır. Örneğin, sosyal demokrat partiler, Sosyalist Enternasyonal’e üyedir. Komünistler onlardan ayrıdır. Türkiye’de ise, Türk Ceza Kanununun 1991 yılı Nisan ayında yürürlükten kaldırılan ünlü 141 ve 142. maddeleri nedeniyle, komünistler kendilerini hep “sosyalist” olarak nitelendirdiler ve “sosyal demokratlar”dan ayrı olduklarını vurguladılar. Türkiye’de kendisine
“sosyalist” diyenlerin çok büyük bölümü gerçekte bilimsel sosyalizmi veya Marksizmi ve komünizmi savunur.
Emperyalist ülkelerdeki “sosyal demokrat” veya “sosyalist” partiler, baskı ve sömürüye, insanın insan tarafından ezilmesine ve kullaştırılmasına karşı mıdır? Karşı mıydılar? Emperyalizme karşı mıdırlar? Kapitalizme karşı mıdırlar? Yoksa kapitalizmin kendi ülkelerinin işçileri açısından yarattığı sorunları azaltarak kapitalizmi korumaya, bu amaçla da emperyalist sömürüden yararlanmaya mı çalışmaktadırlar? NATO’ya karşı tavırları nedir?
Bu soruları artırabilirsiniz. Verilen yanıt hep aynıdır. Bu siyasal partiler emperyalizmi desteklemektedir ve kapitalizmi, kapitalizmin olumsuzluklarını azaltma yoluyla savunmaktadır.
O zaman şu soru geliyor akla: Ebuzer mi, ilk Hıristiyanlar mı solcudur; Almanya Sosyal Demokrat Partisi mi? İngiliz İşçi Partisi mi? İsveç Sosyal Demokrat Partisi mi?
Almanya Sosyal Demokrat Partisi’nin tarihi ilginçtir. 1891 yılındaki Erfurt kongresinde bilimsel sosyalizm benimsenmiştir; ancak bu parti Birinci
Dünya Savaşı’nın başından itibaren, emperyalizmin ve kapitalizmin avukatlığına dönüşmüştür. Bunun nedeni de emperyalist ülkelerin işçi sınıflarının kapitalizmin mezar kazıcılığından kapitalizmin ve emperyalizmin payandalığına dönüşmesidir.
Ben Ebuzer’den, Kapodokya’da yeraltı şehirlerine sığınıp eşitlikçi bir düzen kuran ilk Hıristiyanlardan yanayım. Almanya Sosyal Demokrat Partisi ve benzerleri ise, baskı ve sömürü karşısındaki tavırları dikkate alındığında, solcu değil, sağcıdır. İşçilerin oylarının bu partiden başka bir partiye kayması, işçilerin sağcılaşması değildir.
Gelelim ikinci konuya.
Emperyalist ülkelerin işçi sınıfları sağcı mı, solcu mu? Emperyalist ülkelerin işçi sınıfları, emperyalist sömürüye karşı mı; yoksa ondan yararlandığını düşünüp bu sömürüyü destekliyor mu?
Fransız işçi sınıfı, Fransız emperyalizminin Cezayir’deki katliamlarına tepki gösterdi mi? Amerikan işçi sınıfı, Vietnam’a saldıran ve orada kimyasal ve biyolojik silahlarla katliam yapan Amerikan emperyalistlerine karşı çıktı mı? Yoksa Vietnam Savaşı’nda ölen 59 bin ve yaralanan 300 bin Amerikan
askerinin çoğu Amerikan işçisi miydi? Amerikan işçilerinden kaçı, Vietnam’a gitmeyi reddetme cesaretini gösterdi?
4 Mayıs 2021 günü kendi facebook sayfamda ve Haber2021’de yer alan “Emperyalist Ülkelerin İşçi Sınıfları: Mezar Kazıcılıktan Payandalığa” yazımda, gelişmiş kapitalist ülkelerin işçi sınıflarının kısa vadeli ekonomik çıkarlarının nasıl sömürgecilikten ve emperyalist sömürüden yana olduğunu anlatmaya çalışmıştım. Onları tekrarlamayayım. Ancak Marx ve Engels’in, 1858 yılından itibaren, bu dönüşümün farkında olduğuna ilişkin bazı alıntılar aktarmakla yetineyim.
Marx ve Engels 1858 yılından itibaren bu konuya eğilmeye başladılar. Bu yıllarda İngiltere’de Çartist hareketin devrimci kanadının önderlerinden Ernest Jones, işçi sınıfı ile orta sınıf reformcularının işbirliğini sağlamaya yönelik bir konferans çağrısı yaptığında, F.Engels, 7 Ekim 1858 tarihinde Marx’a yazdığı mektupta, İngiliz işçi sınıfının burjuva proletaryaya dönüşmesinden söz etti:
“İngiliz proletaryası gerçekte giderek daha fazla burjuva oluyor; öyle ki, tüm ulusların en burjuvası olan bu ulus, gözüktüğü kadarıyla, nihai olarak, bir burjuvazinin yanı sıra bir burjuva aristokrasiye ve bir burjuva proletaryaya sahip olmayı amaçlıyor. Tüm dünyayı sömüren bir ulus için tabii ki bu belirli bir ölçüde geçerli nedenlere dayanmaktadır.”
Marx, 16 Nisan 1863 tarihinde Engels’e yazdığı mektupta “İngiliz işçilerinin belirgin burjuva hastalığı” demektedir.
Engels, 12 Eylül 1882 tarihinde Kautsky’ye yazdığı mektupta da şunları belirtiyordu: “Bana, İngiliz işçilerinin sömürge politikası konusunda ne düşündüklerini soruyorsun. Ne diyeyim, genel olarak politika konusunda düşündüklerinin tam olarak aynısını: Burjuvaların düşündüğünün aynısını. Burada işçilerin bir partisi yok; yalnızca Muhafazakarlar ve Liberal-Radikaller var; ve işçiler de, İngiltere’nin dünya piyasasındaki tekelinin ve sömürgelerin sağladığı ziyafetten keyifle pay alıyorlar.”
Engels, aynı mektubunda, İngiliz işçilerinin sömürgeler politikası konusunda İngiliz burjuvazisi ile aynı düşüncede olduğunu ayrıca şöyle belirtiyordu: Hindistan, Mısır ve diğer İngiliz sömürgelerinde İngiliz sermayeli işletmelerde çalışan ve İngiltere’ye geri gelen işçiler, “şovenist ve sosyal-emperyalist duyguların” yayılmasına katkıda bulunuyorlardı. Gelişmiş kapitalist ülkelerin sömürgelerdeki yatırımlarında çalışan İngiliz işçiler, yerli işçilerle kıyaslanmayacak kadar yüksek ücret alıyorlar ve
büyük çoğunlukla, yerli işçilerle birlikte sermayeye karşı ortak bir tavra girmek yerine, İngiliz sermayedarlarının ve sömürgeci politikalarının yanında tavır takınıyorlardı.
Marx’ın 11 Şubat 1878 tarihinde Wilhelm Liebknecht’e yazdığı mektup, bu sürecin İngiliz işçi sınıfı üzerindeki etkisini özetlemektedir: “İngiliz işçi sınıfının ahlakı, 1848 yılından beri yaşanan çürüme döneminde, bir süreç içinde giderek daha da derin bir biçimde bozuldu ve (İngiliz işçi sınıfı, Y.K.)
sonunda büyük Liberal Parti’nin, yani kapitalistlerin uşağının kuyruğu olmaktan başka bir şey olmadığı bir noktaya geldi.”
Engels, İngiltere’de İşçi Sınıfının Durumu kitabının 1892 yılında yapılan İngilizce baskısına yazdığı önsözde, 1 Mart 1885 tarihli bir Londra gazetesinde yayımlanan “1845 ve 1885’te İngiltere” başlıklı makalesinden uzun bir bölüm aktarıyordu. Bu bölümde şu değerlendirme yer alıyordu: “İngiltere’nin endüstriyel tekel durumunun olduğu dönemde İngiliz işçi sınıfı, belirli bir ölçüde, bu tekelin yararlarından payını aldı. Bu yararlar (İngiliz işçi sınıfı, Y.K.) arasında çok eşitsiz bir biçimde dağıtıldı;
ayrıcalıklı azınlık çoğunu cebine attı, ancak büyük kitle de, en azından zaman zaman geçici bir pay aldı.
İşte Owenizmin ölümünden beri İngiltere’de Sosyalizmin hiç olmamasının nedeni budur. Bu tekelin parçalanmasıyla, İngiliz işçi sınıfı bu ayrıcalıklı konumunu yitirecektir; ayrıcalıklı ve önder konumdaki azınlık da istisna tutulmaksızın (İngiliz işçi sınıfı, Y.K.) kendisini genel olarak diğer ülkelerdeki işçi arkadaşlarıyla aynı düzeyde bulacaktır. Ve İngiltere’de Sosyalizmin yeniden var olacak olmasının nedeni budur.”
Emperyalist ülkelerin işçi sınıfları sağa kaymıyor; zaten sağdaydılar. Siyasal tercihleri, sağcı siyasal örgütler arasında, farklı nedenlere ve emperyalist ülkelerde yaşanan sorunlara ilişkin farklı çözüm önerilerine göre zaman zaman değişiklik gösteriyor. Bugün yaşanan yeni bir olay değil.

BUGÜNLERDE ARTAN LENİN DÜŞMANLIĞI, HEMDE SOLDA GÖRÜNENLERDEN !

BUGÜNLERDE ARTAN LENİN DÜŞMANLIĞI, HEMDE SOLDA GÖRÜNENLERDEN!

Umut İleri

Bugünlerde sosyal medyada farklı guruplarda Lenin’e  karşı bir saldırı söz konusu.
Saldırı, çünkü yazılıp çizilenler eleştiri boyutunu aşmış vaziyette.
Özellikle Kapitalizm’in son geldiği dayandığı bu evrede, buradan Devrimci Vazife çıkartacak Leninlere ihtiyaç duyduğumuz bu günlerde.

Lenin’e saldıranların çıkış noktası Ekim Devrimi sonrası atılan bazı yanlış adımlardır.
Bu adımları bizde zaman zaman dile getiriyoruz ama saldırmadan, bu yanlışlardan günümüz için, bir daha aynı yanlışları yinelememek için dersler çıkarıyoruz.
Hep söylüyoruz; Ekim Devriminin Mimarının ve yol arkadaşlarının önünde, ondan yararlanacakları, ondan ders çıkarabilecekleri 71 gün yaşamış bir Komün deneyimi vardı.
Tabi ki yanlış yapılacaktı ve o yanlışları biz ancak bugünden görebiliyoruz.
O yanlışlara bakarken, o yanlışların ortaya çıkmasına neden olan nesnelliği nedense gözardı ediyoruz.

Bir taraftan yaşanan İç savaş, diğer taraftan Emperyalistlerce uygulan Ekonomik ambargo ve de Devrimin geleceğinin Avrupada gerçekleşecek Devrimlere bağlanmasının olumsuz sonucu.
İşte bu koşullarda Bolşevikler elde ettikleri iktidarı sürdürmek, halka verdikleri sözleri  gerçekleştirmek zorundaydılar.
Ellerinden geleni yapmalarına karşın, Nesnel zorunluluğu bir noktaya kadar aşabildiler.

Ekim Devrimi sonrası Lenin sadece 5 yıl sağlıklı bir yaşam sürebildi.
Zaten 1924 de öldü.
Bu beş yıl içerisinde, yoldaşları ile birlikte ellerinden geleni yaptı.
Tabi ki yanlışlar olacaktı, ama Lenin bu beş sene içerisinde içerisine düştükleri çıkmazları, yapılan yanlışları açık yüreklilikle ortaya koyarak, bugün bizlere çok önemli ip uçları bırakmıştır.

Tüm bunların ışığında geçmişe bakarken hoşgörüyü ve onların içersinde bulunduğu verili olumsuz koşulları unutmamalıyız.
Marks’ın dediği gibi insanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar, kendi keyiflerince değil, geçmişten devir aldıkları ve halen verili koşullar altında yaparlar.
Lenin ve yoldaşları da bu tarihi işte bu geçmişten ve içersinde yaşadıkları verili olan bu olumsuz koşullar altında yapmışlardır

O nedenle bir kez daha Rosa Luxemburg’un söylemlerine kulak vermek gerekiyor.
“Bolşevikler, gerçek bir devrimci bir partinin tarihsel olanakların sunduğu sınırlar içinde yapabileceği katkıyı her şeyiyle yapabileceklerini gösterdiler. Onlardan mucizeler yaratmaları beklenmiyor. Savaş tarafından tüketilmiş, emperyalizm tarafından boğazlanmış, uluslararası proletarya tarafından ihanete uğramış, yalıtılmış bir ülkede, örnek ve kusursuz bir proleter devrimi bir mucize olurdu. (Rosa Luxemburg)

“Bolşevik siyasette temel ve kalıcı olan budur. Bu anlamda Bolşevikler siyasal iktidarı feth etmek, sosyalizmin gerçekleştirilmesini pratik bir sorun olarak koymak ve bütün dünyada emekle sermaye arasındaki hesabın görülmesi davasını ilerletmek yoluyla uluslararası proletaryanın başını çekerek ölümsüz bir tarihsel hizmette bulundular. Rusya’da sorun sadece ortaya konabilirdi. Rusya’da çözülemezdi. Ve bu anlamda gelecek her yerde ‘Bolşevizme’ aittir.”(Rosa Luxemburg)

Şimdi birileri işi gücü bir yana bırakmış, Lenin’e olan düşmanlığını sosyal medyada ki guruplarda kusuyor.
Ne yazık ki o guruplarda, o gurupları yönetenler “Herkese Demokrasi” mantığıyla buna ses çıkartmıyorlar.
Tabi buna en çok sevinen, ellerini ovuşturan bu vurgun ve talan düzeninin sahibi, Komünizm hayaleti rüyalarına giren Egemenler.