BİZ CAHİLLER KAPİTALİZME BAĞIRMAKTAN ÖFKELENMEKTEN VAZGEÇMELİYİZ.

BİZ CAHİLLER KAPİTALİZME BAĞIRMAKTAN ÖFKELENMEKTEN VAZGEÇMELİYİZ.

UMUT İLERİ

Sosyal Medyada bir paylaşımda bir cümle geçiyor”Kapitalizme ve kapitalistlere kızmak,öfkelenmek ,bağırıp çağırmak Marxizmden uzak bir cahillikten başka bir şey değildir. Unutmayalım. Kapitalizm olmasaydı, komünizm gelmezdi.”


Hadi hep beraber, Komünizm’in önünü açtığı için Kapitalizme teşekkür edelim!
Hatta işçilere, emekçilere, içinde olduğunuz bu açlık ve sefalet nedeniyle sakın Kapitalizme kızmayın, ona öfkelenmeyin, onun sayesinde sınıfsız, sömürüsüz Komünist Topluma varacağız diyelim!

Aslında bu arkadaşın ifade etmek istediği Komünizme varmak için Kapitalist aşamadan geçmek zorunluluğunda olduğumuz.
Ama bu ifade etmek istediğini çok yanlış bir cümle ile dile getirmiş.

Bir kere Kapitalizm kendiliğinden, bir Devrimci müdahale olmadan Komünizme “evrilmez”.
Biz Evrimci değil, Devrimciyiz.
Yığınların bu soygun ve talan düzenine karşı olan öfkesini, onları işçi sınıfının öncülüğünde örgütlemeden, onları DEVRİMCİ bir Politik Müdahaleye yöneltmeden Komünist Topluma varmak olası değildir.
 
Komünist Toplum yoksulluğun değil zenginliğin paylaşıldığı bir toplumdur.
Zenginlik derken kast edilen Üretici Güçlerin gelişmişliğidir.
Komünist Toplum, Üretici Güçlerin gelişmişlik düzeyinin üretici güçlerin gelişmişlik seviyesinin herkesin ihtiyacına göre almasına yetecek düzeyde olduğu bir toplumdur.

Kapitalizmde Üretici Güçleri geliştirmiştir ama kendi kar kıskacında.
Kapitalizm artık üretici güçlerin Özgürce gelişiminin önünde engel haline gelmiştir.
O nedenle Kapitalizmin bağrında gelişen Komünist Toplumun maddi  öncülleri ÖZGÜRLEŞTİRİLMEYİ beklemektedir.

Aslında Marks Kapitalizmle ilgili Komünist Manifesto da dile getirdikleri konuyu daha da iyi açıklamaktadır.
“Ve burjuvazinin artık toplumda egemen sınıf olarak kalacak ve kendi varlık koşullarını topluma belirleyici yasa olarak dayatacak durumda olmadığı burada açıkça ortaya çıkıyor. Egemen olacak durumda değildir, çünkü kölesine köleliği çerçevesinde bir varlık sağlayacak durumda değildir, çünkü kölesini, onun tarafından besleneceği yerde, onu beslemek zorunda kaldığı bir duruma düşürmeden edemiyor.
Toplum bu burjuvazinin egemenliği altında artık yaşayamaz, bir başka deyişle, onun varlığı toplumla artık bağdaşmıyor.”(Karl Marks-Komünist Manifesto )

Marks burada Toplum Burjuvazinin egemenliği altında yaşayamaz, onun varlığı Toplumla bağdaşmıyor derken, 173 yıl öncesinden  Kapitalizme son noktayı koymuştur.

VEDA

15 Mayıs 2021

İBRAHİM KAYPAKKAYA ANISINA… SAYGIYLA !!

İBRÂHİM KAYPAKKAYA ANISINA..

SAYGIYLA!!!

UNUTMA! 18 Mayısı !!!

Selam olsun Türkiye proleteryasının büyük Kumandanına. Selam olsun büyük direnişe. Selam olsun silahsız kazanılan Diyarbakır iskencehanelerinde ki muharebeye…Selam olsun Türkiye topraklarında direnen komünistlere, devrimcilere, Sosyalistlere…

İDEOLOJİK YENİDEN ATILIM VE DEVRİMCİ ALTERNATİFLERİMİZ…

Revizyonist, neo-liberal ideolojik çürümüşlükten beslenen Avrupa merkezli revizyonist kast, emek mücadelesine devrim coğrafyası dışına çıkarak sırtını dönmüş ve emperyalist ideolojik merkezlerden ihanetin teorisini yapmaktadır. Bütün ideolojik köklerinden kopmuş, tamamen karşı tarafa geçmiş bir burjuva ihanetin, Marksizm’in dünyayı devrimci yorumlayan bilimsel anlayışına, yani somutun tahlili ilkesine karşı, burjuva revizyonist çizgiyle karşı koymaya çalışıyorlar.

Kapitalist-emperyalist dünya sisteminin Markisizm düşmanlığı, bu akımlarda ideolojik mücadelenin esasını oluşturmaktadır. Dünyayı değiştirme pratiğinden yoksun revizyonist dönek akımların iktidarsızlık doktrini, onların burjuva parlamenter bataklıklarda çare araması boş bir hayal, ve bu hevesleri hep kursaklarında kalacaktır, bundan sonra da öyle olacaktır.

Devrimi, ideolojik bir devrimci önderlikle kitlelerin eşsiz devrimci birikimi ve pratiğinden çıkarmaya çalışanların devrimci kitle çizgisi ve devrimci programı çok nettir. Paralize olmuş ve aynı silahlarla devrime saldıran revizyonist burjuva paryalar, kaybettikleri zamana hayıflanarak geçmişten öç almak için bütün kin ve nefretlerini kusmaktalar…

Devrimin bugünkü temel sorunu ideolojik olarak, Marksizm’in bugün geliştiği noktadan daha ilerisini geliştirerek aşılması sorunudur. Bu ideolojik mücadelede devrimci şiddetin yerine kesinlikle ideolojik devrimci mücadele konulmalıdır anlayışındayız. Türkiye’de İdeolojik mücadele, devrimci sınıflar ve akımlar arasında şiddet düzleminde yürümüş ve bu şiddet çoğu zamanlar karşı devrimci şiddete dönüşerek, büyük örgütsel tasfiyeler yaşanmıştır. Hatta bu şiddetin meşruiyetini savunan ve bu konuda tamamen karşı devrimci araç ve yöntemlerle devrimcilere ve komünistlere yönelen bir pratiğin teorisini yapan provokatör, karşı devrimci süreçler yaşandı.

Bu süreçlere ideolojik olarak önderlik eden sözde illeri kadrolar ve örgütlerin Merkez Komitelerini işgal eden, ve tamamen revizyonist karşı devrimci ideolojiden beslenen, örgüt içi varlığını ve konumunu bu karşı devrimci yöntemlerle pekiştirmek isteyen insanlara tanıklık ettik. Örgüt ve Parti içi ideolojik mücadelede, farklı düşünen ve farklı duranları ” ihanet ve hainlikle ” işkenceli karşı devrimci sorgu yöntemleriyle asılsız itiraflara zorlayan, suçlanarak ve sonrasında kılıfına uydurarak katledilen onlarca, yüzlerce devrimcinin ölümüne bu süreçleri yaşayan her devrimci tanıktır.

Bu süreç sol hareketler içinde 1970’lerin sonlarında başladı. Sonrasında bu tür cinayetler, sol içi ideolojik mücadeleyle kılıflanarak, tamamen büyük örgütsel tasfiyelere dönüştü. Amacımız bu süreci burada anlatmak değil, sadece kısa bir bellek tazelemek, kaybolmaya yüz tutmuş bu süreci belleklerde yeniden geriye çağırmak…Bu süreçte kılıç kuşananlar, kelle alanlar, sonra bir baktık ki hepsi emperyalist merkezlere sığınmış ve oralarda devrim pazarlıyorlar.

”On bin fersahlık yürüyüş durduğun yerden başlar” M. Zedung…

İbrahim Kaypakkaya, Türkiye hinterlandında tarihsel devrimci sürecin ürettiği bir devrimcidir, bir komünisttir. Yiğit bir devrimci, bir komünist. Çok kısa bir pratikten sonra yakalanarak Diyarbakır işkence hanelerinde ser verip sır vermeyerek katledildi. Ancak o Türkiye proletaryasına büyük şeyler miras bıraktı. Öncelikle bir komünist parti geleneği ve devrimin strateji, taktik yönlerini çalışarak, bütün bu strateji ve taktiklerini sosyo-ekonomik bir tahlil- bir analiz üzerinden gerekçelendirmişti.

Bu süreç ilk 1973 yenilgisinden sonra kesintiye uğramış, ve daha sonra dar bir kadronun çabasıyla yeniden inşa edilen TKP/ML, Süleyman Cihan ve Sonrası çok kısa bir tarihsel süreç hariç, Mülkiyetçi küçük burjuva köylü kökenli gruplarca kuşatılmış ve ideolojik olarak Marksizmden uzaklaşılmıştır. Bu süreçlerin devamında, TKP/(ML) yi tasfiye ederek, Türkiye topraklarıyla alakası olmayan bir devrimci pratiği ve onun önderliğini yapan Mao Zedung adını kullanarak MKP ( Maoist Komünist Parti) ye dönüştüren İblisçe Revizyonist, sol sekter karşı devrimci bir çizgi partiye hakim olmuş, bu karşı devrimci burjuva çizgi, kısa bir süre sonra emperyalist ideolojik merkezlere sığınmış olan revizyonist bir kast tarafından tamamen tasfiye edilmiştir. MKP artık bu süreçle birlikte emperyalist ideolojik merkezlere teslim olmuş üç beş revizyonistin oyuncağı olmuştur. Bu süreci örgütleyen ve kirli işlerden beslenen Aydın Hanbayat ve partiyi ele geçiren bir kast, bir kliktir. Bu klik MKP 1’ncı kongre sonrası yurtdışı klik tarafından tasfiye edilmiştir.

Bu süreçle birlikte İbrahim Kaypakkaya önderliğinde kurulan TKP/ (ML)’nin bütün program, strateji ve devrimin taktik bütün sorunları, içi boşaltılarak, sosyo-ekonomik tahlil, devrimin yolu, çelişmeler, ittifaklar, işçi köylü temel ittifakı, Kemalizm anlayışı, Devrim anlayışı, faşizm ve burjuva parlamentarizmin faşist maskesi, ters yüz edilerek, TKP/(ML) nin devrimci sınıf programı tamamen içi boşaltılarak, ideolojik uluslararası revizyonist merkezlerle entegrasyonu tamamlanmaştır…

İbrahim kaypakkaya, toplumsal bir gerçeği doğru saptayarak, o gerçeği örgütlemeye çalıştı ve bir takım subjektif tespitler nedeniyle süreç yenilgiyle sonuçlandı.

Sınıfın tarihe müdahalesi, öncüsüyle başlar ve süreç ilerledikçe kendi kitlesiyle buluşarak kitleselleşir. Devrim, tarihe müdahalenin zirvesidir ve bu aşama sürecin tamamlanmasıyla devrim tarihe mal olur ve yeniden kendisini üreterek, tarihe devrimci bilimsel müdahale devam eder.

Ezilen ve baskı altında tutulan emekçi halkların devrime katılması, devrimin niteliğine ve onun devrimci pratiğiyle ilişkilidir. Burada öncü ile devrim, öncü ile kitleler arasındaki bağ süreklidir ve stratejide yapılacak her hata, telafisi zor sorunlara yol açarak, öncü devrim ve öncü kitle mücadelesin de ağır tahribatlar yaratır. Öncü, sınıfın arkasına düşerek, süreci yönetemez, öncülük misyonu, sınıfın önünde ve doğrularını hayattan çıkaran bir pratiğin ürünüdür…

Öncü, sınıf içinde ileri derecede politize olmuş ve ideolojik olarak Marksizmin devrimci özünü kavramış insanların örgütsel düşünsel, pratik, ideolojik birliğidir.

İbrahim Kaypakkaya’nın savunduğu parti anlayışı bu gerçeğin kendisidir. Öncünün buradaki tarihsel misyonu öncülük misyonudur. Devrimi sınıflar, kitleler yapar, ve öncü burada öncü rolünü oynar… Devrimi, kimi revizyonistlerin iddia ettiği gibi, üç beş öncü partili yalnız başına yapamaz, tarihte bunun örnekleri yoktur…

Uluslararsı emperyalist merkezlere sığınmış, oralarda yarattıkları basit dünyalarında teori ürettiklerini zanneden budalalar o kadar fütursuzlaşmişlar ki, ” ….geleceğin dünyasını bugünkü kapitalist emperyalist dünyanın temsilcileriyle de konuşmalıyız, onları da çağıralım konuşalım, dinleyelim, bakalım onlar ne istiyorlar, onlarla da tartışalım” diyecek kadar şuurlarını bilinçlerini kaybetmişler. “Devrimi, devrimci sınıflar değil, üç beş öncünün, Parti’nin yapacağını” savunarak sınıf dışı, deklase bir devrim teorisi yaratmak çabasındalar…Bu bir sapma değil, bilinçli bir tercih. Komünist partilerde bu tür unsurlar her zaman, devrim öncesi de devrim sonrası da çıkabilir…

Devrim öncesi ve devrim sonrası öncü, sınıfa karşı azınlıktır, bu azınlık öyle bir an gelir ki kendi zıddına dönüşebilir ve nihayetinde bunu sosyalizm deneyimi yaşamış ülkelerin pratiğinden öğrendik. Ancak bütün bu süreçlerin ileri aşamalarında öncü de bir ihtiyaç olmaktan çıkacaktır ve bu bir ütopya değil, tarihsel ve diyalektik bir gerçektir. Sınıfların sonu ideolojilerin sonu, öncünün de sonu olacaktır. Bu süreç kitlelerin tamamının öncüleşmesiyle tamamlanır.Bugün ideolojik olarak sınıf değişmiş, revizyonist ideolojik merkezlerden bütün teorik çıkarımlarını alan ve oradan beslenen bir ihanetin, teorideki yetersizliği İbrahim Kaypakkaya ve sürecin doğrularına saldırarak, revizyonist ihanetlerine kılıf arıyorlar.

”Sosyalist devrim” diyerek, Avrupa revizyonizminin ”üretici güçler ” teorisine sığınıyorlar. Devrimi üretici sınıfların geliştiği coğrafyalarda arıyorlar. Bu çoğrafyalar yüz yıldır devrim coğrafyası dışına çıkmış , bağımlı, yarı bağımlı, sömürge ülkelerin işçi sınıfı ve emekçilerinden ve onların alın terinden sömürülen sömürüden besleniyorlar ve keyifleri gayet yerinde…”Sosyalist devrim” söylemi devrimi inkar eden bir devrimsizlik doktrinidir, revizyonist sahte bir söylemdir…Küçük sömürücü azınlıkların, büyük sömürülen emek dünyasını ve onların üretim içindeki aslan payını çalarak ülkeler kurmuş, sanayileşmiş emperyalist dünya ve onun işçi sınıfı, yüz yıldır bu rantla beslenerek susturulmuştur. Bu teorinin temsilcisi revizyonist ihanetçilerin buluştukları merkez aynı merkez. Hepsinin toplandığı yer Avrupa, yani aynı merkez. Yemleyerek çekiyorlar…

Devrim, sömürülen ülke emekçilerinin sorunlarını aşmak için başvurdukları bir toplumsal değişmedir, buna ihtiyaç olduğu için devrimcidirler. Devrimler geliştirir. Kapitalizm, burjuva demokratik devrimlerden sonra gelişti, burjuvazi ilerici tarihsel rolünü inkara yöneldiğinde ise, gericileşti ve devrimlerin karşısına geçti, gelişme durdu, geriledi. Şimdi revizyonist döneklerin tamamı bu adreslerde bir araya geliyorlar. Sorun ne kadar açık değil mi!? Kendi Demokratik devrimlerini yapamayan ülkeler ve dünyanın büyük çoğunluğu, emperyalist merkezler tarafından sömürülmekten kurtulamadı ve bağımlı, yarı bağımlı, çoğunluğu sömürge ülkelere dönüşerek, özgürlüklerini yitirdiler…

Yüz yıllardır ekonomileri sömürülüyor ve gelişimleri engelleniyor emperyalist merkezler tarafından. O nedenle buradaki emekçiler devrimcidir, devrime en yakın ülkeler bu tür ülkeler ve geçmişte sosyalizm açmazına girmiş ve yeniden daha ileri devrimlerle devrim arayışında olan ülkeler.

Bu gerçeği ters yüz ederek, geri bıraktırılmış ülkelerin demokratik devrim süreçlerini inkara yönelerek, Avrupa’da ”sosyalist devrim” arayışına çıkmış revizyonist bezirganlar, birde bunun savaş teorisini yapmışlar,

”Sosyalist Halk Savaşı” Halk savaşı, bütün stratejisi ve taktik süreçleri kırk yıllık Çin deneyiminden ve onun pratiğinden çıkarılmış bir savaş stratejisi ve biçimidir. İbrahim Kaypakkaya’ ya saldırmakla yetinmediler, Çin’in kırk yıllık pratiğinden çıkmış Halk Savaşı stratejisinin içini boşaltarak, Mao Zedung’a saldırıyorlar revizyonist dönekler… Ancak hayat herkesi, her gelişmeyi ve her ihaneti tarihin bir yerine oturtarak kaydediyor.

” Teorik çelişmelerin çözümü yalnızca pratik araçlarla; yalnızca insanın pratik enerjisi aracılığıyla mümkündür” Marx *

Liberal süreçlerin kaymak tabakası revizyonist burjuva baylar, ideolojik alanda kazandıklarını zannettikleri bu sürecin, aslında altında kaldıklarının farkındalar. Ancak tarihsel süreç onlara bu misyonu yüklemiştir, ego; süper egoya hükmetmiş ve devrimci bilinç ve ideolojik duruş devre dışı edilmiştir. Bilinçleri ters yüz olmuş bir burjuva aymazlığı. Üç beş kaçkınla Yurt dışında, Avrupa’da sırtını emperyalist ideolojik merkezlere dayamış, devrimin karşısına geçmiş bir kast’ın, devrim coğrafyası dışında devrim arayışlarına kim ya da kimler inanır?..

⁸Kongre ve konferans reçetelerinin sosyal medyada Fecebok’ta lansman edildiği, tarihin en berbat hileleriyle kitlelerin umudu devrimle alay etmek haddine mi bu döneklerin? Bütün devrimci niteliklerini tüketmiş, sınıf mücadelesinin ve devrimci coğrafyanın dışına çıkmış bir ihanet şebekesinin ihaneti bütün çıplaklığıyla açığa çıkmıştır. Doğrulara saldırarak, İbrahim Kaypakkaya ve yoldaşlarının Türkiye halklarına bıraktığı mirası hovardaca kullanarak bir yerlere yaranmak çabasındalar.

Bilimsel sosyalistler, devrimci marksistler, teorilerini yaşadıkları coğrafyadan ve o coğrafyanın toplumsal pratiğinden çıkarırlar.İbrahim Kaypakkaya’ da böyle yapmıştı, eksik ve hatalarıyla bütün teorisini 20 li yaşlarda bu coğrafyadan ve bu coğrafyanın toplumsal geçmiş ve güncel pratiğinden, 15-16 haziran işçi direnişinden, geçmişin köylü isyanlarından, yakın tarihimizin büyük kalkışmalarından çıkarmıştı.

Şimdi bu teorik miras üzerinden, teoriyi derinleştirerek, süreci aşmaya çalışmaktansa, var olanın da içini boşaltarak emperyalist ideolojik merkezlerde İbrahim’cilik oynuyorlar. Kendi maddi zeminlerinden kopmuş, etkin olmayan, edilgen revizyonist teorik zırvalarla uzaklaştıkları ve dışına çıktıkları bir devrim coğrafyasının teorik izahatında bulunmak budalalığı, revizyonizmin şizotipal ruh halidir…

Marksizm, sizin durduğunuz yerden savunulamaz ve Marksizm, emekçilerin kurtuluş yolu olmaya devam ediyor, revizyonist reçetelerinizle tarihe gömüleceksiniz.

Marksizmin, sosyal bilimlerde çığır açan toplum bilim ve doğa bilim anlayışı bugün daha da büyük bir ihtiyaç halini almıştır. Kapitalizmin yıkıcı şiddetini ve onun doğasının bütüncül bir eleştirisini ancak Marksizmin bilimsel yöntemiyle yapabiliriz. Postmodern ve postmodernizm sonrası saldırılar bilimsel, bütüncül ve kapitalizme eleştirel bütün bilimsel araştırma ve çalışmaları bulanıklaştırarak, kapitalizmin ömrünü uzatmaktadır. Uluslararasılaşan küresel sermaye toplumsal olarak, bütün siyasi, hukuki ve ekonomik alanları altüst ederek, ideolojik olarak büyük bir toplumsal çöküş ve dönüşüm yarattı. Perde kaldırıldığında, bu ideolojik dönüşümün toplumsal alanda yarattığı tahribatları görüyor ve onun toplumları bölüp parçalayan, yutan canavarlığına tanık oluyoruz. O perdenin önünde ve arkasında revizyonizm var…

Kapitalizm insanı fiziksel, zihinsel-düşünsel olarak böldü ve bu bölünme bilinçlerde muazzam bir bilinç bulanıklığına yol açtı ve devrimci saflarda bunun etkileri daha vahim boyutlarda kendisini gösterdi…Bu durum dünyanın çeşitli ülkelerinde devrimci komünist hareket, örgüt ve partileri derinden etkileyerek bugünkü süreci yarattı.Türkiye’de yaşanan süreç bu sürecin bir sonucudur.

Parti toplumsal bir olgudur ve toplumsal olgunun tarihsel, bütüncül, ve onun eleştirel açıklanması, tarihsel bir metodolojiyle mümkündür. Öncelikle bugün ”Marksizmin Krizi, yetmezliği, ve aşılması” olarak açıklanan önermenin bilimsel tuttarsızlığını, Marksizmi bilimsel zenginleştirerek, geliştirerek mahkum etmekle mümkündür. Bunun cevabı, Marksizmin Toplumsal alanı açıklama, ve onu değiştirme iddiası bilimsel ve güçlü bir iddia olarak sürmektedir…İBRAHİM KAYPAKKAYA’nın ortaya koyduğu program bazı hata ve eksikliklerine rağmen, Türkiye devriminin devrimci programı olmaya devam ediyor.

Dünyamız 1640 İngiliz Devrimiyle birinci devrimler sürecine girerek,1871 Paris Komüni deneyimi ve Avrupa’da ki burjuva Demokratik Devrimlerle, birinci devrimci sürecini tamamlamış, ikinci ve daha farklı bir devrimci sürece girmişti. Dünya genelinde devrimlerin birinci dalgası, kapitalizmin erken geliştiği Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’da yaşandı. Bu coğrafyadaki devrimler süreç içinde söz konusu kapitalist ülkeleri diğer ulusları sömüren konuma soktu ve bu ülkeler gericiliğin ve saldırganlığın merkezine dönüştüler.

Dünyamızda devrimler sürecinin ikinci dalgası, kapitalistleşme sürecine girememiş, geri feodal ülkelerde başladı ve Rus, Çin, Meksika ve Türkiye’de 1905-1917 yılları arasında gelişen kısmi Burjuva Demokratik Devrimler başarısızlığa uğrayarak tamamlanamadı. 19.yy ve öncesinde köylülüğü yedeğine alan batı burjuvazisi, Burjuva Demokratik Devrimler yaparken, 20 yy.da bu ülkelerin burjuvazisi ve ülkeler artık gericiliğin merkezi olmuşlardı. Geri kalmış ülkeler ise devrimlerin merkezi olmuşlardı. Bu ülkeler kapitalizm aşamasına geçememiş geri ülkelerdi. Bu süreç birinci dünya savaşına kadar devam etmiş, savaş sonrası dünya devrimi, büyük atılımlarla yeni ve daha büyük bir devrimci sürece girmişti.

1917 Ekim devrimi çağımızın ilk proleter devrimi idi. Sovyet Devrimiyle dünyamız, emperyalizm ve proleter devrimler çağına girerken, kapitalizmi gelişmiş ve Burjuva Demokratik Devrimlerini tamamlamış batı ülkeleri emperyalizm aşamasına girerek dünya gericiliğinin merkezi olmuşlardı. Bu ülkeler artık sermaye ihraç ediyor ve bağımlı ülkelerde milli olan her şeyi tahrip ediyor ve geri ulusları boyunduruk altına alıyorlardı. Bu sömürgecilik ya direk işgaller şeklinde gerçekleşiyordu, ya da sermaye ihracı yoluyla oluyordu.

1900′ ler öncesi burjuva devrimci süreçler yaşanıyorken, söz konusu ülkelerde, ilerleyen süreçlerde devrimci süreçler dibe vurarak, gericiliğin ve sömürgeciliğin merkezi oldular. Feodal despotizmin ve gericiliğin merkezi Rusya ise, 1917 Ekim devrimiyle dünya devriminin ön cephesi oldu. Kapitalizmi gelişmiş ülkeler ise dünyanın geri ve ezen ülkeleri oldular. Lenin, o dönemde Rus devriminin demokratik muhtevasını doğru kavrayarak, bütün oklarını feodal Çarlığa çevirmişti. Devrimin hedefi feodal Çarlık’tı ve bunun için işçi köylü ittifakını savundu; ve devrimin kuvvetlerinin bu iki sınıf olduğunu tespit ediyordu.

Dünyanın batı Avrupa’sında gelişen birinci Burjuva Demokratik Devrimler süreci, feodal despotik ve Krallıkları tarihin dışına atıyordu ve ilerici idiler. İkinci demokratik devrim dalgası, anti emperyalistti ve bağımsızlığı hedefliyordu. Dünyamız bu süreçlerde iki farklı devrimci dönem yaşayarak, feodalizme karşı gelişen Demokratik Devrimler sürecinden, emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı Milli ve Demokratik Devrimler sürecine girmiştir.

Gelişmiş kapitalist batıda, Demokratik Devrimlere burjuvazi önderlik etmişti ve bu devrimler burjuva demokratik devrimlerdi, geri kalmış ezilen ülkelerde ise küçük sermaye, aydınlar, eşraf Milli Demokratik Devrimlere önderlik etmeye çalışmış ise de bu devrimlerin önemli bir kesimi başarısızlığa uğrayarak tamamlanamamıştır. 1917 Büyük Ekim Devrimine kadar bu süreç devam etmiş, Ekim Devrimiyle birlikte dünyamız farklı devrimler sürecine girmiştir. İkinci devrim dalgasıyla birlikte, proletarya önderliğinde sosyalizm mücadelesine yönelen devrimlerin hemen hemen hepsi, yeniden Demokratik Devrimler mevziine çekilerek kendilerini buradan savunma sürecine girmişlerdir. Lenin,1917 Ekim Devrimiyle dünyamızın ” emperyalizm ve proleter devrimler çağına ” girdiğini söylemişti. Mao, Sovyetlerde ki geriye dönüşü doğru tahlil ederek ”devletler bağımsızlık, milletler kurtuluş, halkalar devrim istiyor” diyerek insanlığın yeniden Milli ve Demokratik Devrimler sürecine geri çekildiğini doğru analiz ediyordu. Ekim Devrimiyle sosyalist devrimler sürecine giren dünyamız, bugün yeniden Milli ve Demokratik Devrimler mevziine geri çekilmiştir. Sosyalist Devrimler dalgası bugün dünya genelinde geri çekilmiş ve dünyamızın bağımlı, yarı bağımlı ülkeleri Demokratik Devrimler süreci mevziine girmiştir.

Dünya genelindeki devrimci mücadeleler, gelişmiş kapitalist emperyalist ülkeler hariç,1848 tarihinden bu yana, hala Demokratik Devrimler mevziinde gelişmektedir. Emperyalist kapitalist ülkelerde ise tamamen karşı devrimci süreçler yaşanmaktadır. Asya, Afrika ve Latin Amerika halkları hala Demokratik Devrimler mevziinde kendi ülkelerini savunma süreci yaşamaktalar. Çünkü, insanlık önüne çözebileceği sorunlar koyar, onun dışındaki tespitler ütopik ve hayalcidir. Dünyamız bugün emperyalizm, Demokratik Devrimler ve sosyalizme yönelim ve sürdürülebilirlik sürecinde olup devrimlerin üçüncü aşaması, toplumsal kolektif devrimler önümüzdeki sürece damgasını vuracaktır…İbrahim kaypakkaya, bu sürecin ürettiği bir komünisttir. Onun, geliştirmek istediği devrim programı kesintiye uğrasa da, kitlelerin bilincinde devrimci derinlik kazanarak yoldaşları tarafından geliştirilerek savunulmaktadır.

ÖNÜMÜZDEKİ GÖREV, DEMOKRATİK DEVRİMİ TAMAMALAMA GÖREVİDİR. Bu gerçeği revizyonist bir kast karartamaz..

Görevin üstlenicisi TKP /(MLM) dir… Devrimin yolu tarihsel devrimci zor ve halk savaşı stratejisidir. İşçi sınıfı önderliğinde, işçi- köylü temel ittifakı stratejik temel halkadır…

İbrahim Kaypakkaya Ölümsüzdür!!!

Yaşasın Devrim ve Sosyalizm!!!

Yaşasın Sınıfsız Toplum Komünizm!!!

Kahrolsun Revizyonist Tasfiyeci Kast…

Kahrolsun İşbirlikçi Komprador Faşist Devlet Ve Her Türden Orta Çağ Gericiliği…

Kahrolsun Emperyalizm Ve Her Türden Yerli Gericilik…

17 Mayıs 2021

SAİNT SİMON’DAN ERİCH FROMM’A GÜNÜMÜZDE ÜTOPİK SOSYALİZM

Saint Simon’dan Erich Fromm’a günümüzde Ütopik Sosyalizm

11/05/2021 Kaan Polatlar

Karşımızda şimdiye kadar alışkın olduğumuzdan daha farklı bir yaklaşım var. Erich Fromm, hatta ileride insanların sosyalizm veya kapitalizm arasında bir seçim yapmak zorunda olmalarından ziyade “totaliter bir sosyalizm ile Marksist bir hümanizm” arasında seçim yapmak zorunda kalacaklarını söyleyerek bizi şaşırtmaya devam eder.

KAAN POLATLAR

Friedrich Engels, kendisi ve yol arkadaşı Marx’tan önceki sosyalizm birikimini “ütopik” olarak nitelendirerek yeni bir sürecin başladığını ilân etmiştir. Gerçi kendilerinin fikirsel yaratıları da, aslında “ütopik” olarak sınıflandırdığı bu düşünürlere dayanıyordu. Onların alana kattığı birikimler olmasa elbette Marksizm de olamaz ya da şimdikine göre hayli güdük kalırdı. Dolayısıyla Engels’in amacı, bu eserleri küçük düşürmek ya da önemsizleştirmek değildi. Ama kendisinin ve özellikle Marx’ın alana yaptığı katkının altını çizmek, kendinden öncekilerle farkını belirginleştirmekti. Marksizm’in, kendinden önceki sosyalist teorilerden en önemli farkı sınıf temelli olması, bir sınıfa dayanmadan veya bir sınıfı kurtarmadan bütün insanlığı kurtarmanın hayaline kapılmamasıydı. Marksizm; gerçekçi, ayağı yere basan bir ideoloji olarak çıktığına göre, öncekilerin iyi niyetli çalışmaları ancak bu konunun meraklısına yönelik bir alan olarak kalıyordu. Fakat sosyoloji biliminin gerçek kurucusu olan E. Durkheim, onlardan daha sonra doğmuş olsa da,  Marx ve Engels’le aynı dönemde yaşayıp Marksizm’in ideolojik başarılarına tanık olduğu halde, sosyalizm hakkında yazdığı eserinde onlar yerine Saint-Simon’un sosyalist anlayışına yer verince, gerçekte bu “ütopik” sosyalizmin pek de öyle tarihte kalmış, konunun meraklısına yönelik bir tür hatırat olmadığı sezilir gibi oldu. Ama Durkheim’ın yaşamının son yılı, 1917 Ekim devrimine denk geldiği için, Marksizm’in, Marx ve Engels’in bıraktığı aşamadan bile bambaşka bir noktaya evrildiğine tanık olmuştu. Dolayısıyla Durkheim’ın sosyalizm hakkındaki eski “ütopik” geleneğe bağlı fikirleri, o sıralar gerçekten de önemini yitirdi. Fakat bence Durkheim’ın bu çalışması, ileride yeniden ve bambaşka argümanlarla ortaya çıkacak “ütopik” sosyalist fikirler için bir bağlantı hattı oluşturmuş olmaktadır.

Freud’un neden bir Hitler veya Nazizm analizi yapmadığı bir muammadır. Onun eksiğini, ardıllarından biri olan Wilhelm Reich ve sonraları da Erich Fromm yapmıştır.

Aslında “ütopik sosyalist” fikirler, yeni ismiyle Marksizm-Leninizm’le birlikte ve genellikle ona karşı duruşunu devam ettirerek günümüze kadar geldi. Bu fikirleri teşhis etmedeki tek sıkıntı, kendilerine, Engels’in kategorisini kullanarak, “ütopik” yaftasını yapıştırmıyor olmalarıydı. Hatta kendilerini çoğu zaman “sosyalist” olarak bile adlandırmıyorlardı. Dolayısıyla onların “ütopik sosyalizm” geleneğinden geldiklerini aslında ben söylemiş oluyorum. Ama eminim ki sunduğum kanıtları görünce ikna olacaksınız. Şimdi Saint-Simon’dan itibaren bu geleneğin hangi noktaya evrildiğine bir göz atalım:

Kitaplarında, Saint-Simon’a pek bir atıfta bulunmamasına karşın, gerçekte o geleneği sürdürmeye aday en önemli teorisyenin Erich Fromm olduğu görülmektedir. Fromm, her ne kadar Freud ve psikanaliz ekolünden geldiğini iddia etse de, Freud’un yakın çevresinden ve bizzat onun tarafından oluşturulan çalışma ekibinden değildir. Üstelik siyasete her zaman mesafeli olmuş Freud’un aksine, Fromm, sık sık siyasi analizler yapmaktan geri durmamıştır.

Freud’un neden bir Hitler veya Nazizm analizi yapmadığı bir muammadır. Onun eksiğini, ardıllarından biri olan Wilhelm Reich ve sonraları da Erich Fromm yapmıştır. Ama II. Dünya Savaşı’nın kazanılıp Hitler ve Nazizm’in büyük çapta dünyadan tasfiye edilmesinden sonra, Hitler’in hastalıklı kişiliğini tahlil etmek aslında çok da büyük bir çaba ya da psikanalize büyük bir bilimsel katkı sayılamazdı. Çünkü zaten bu konuda sayısız eser yazılmaya başlandı ve Hitler’in kötücül hisleri her yönüyle ele alındı. Aslında Erich Fromm’un eserleri arasında bunlardan daha cesur ve ilginç olanı Marx hakkında yazdıklarıdır.

Fromm’a göre Avrupa dünyası 13. yüzyıldan Birinci Dünya Savaşı’na dek “bir umut ilkesi” üzerine kurulmuştur.

E. Fromm’a göre Marx, Spinoza’dan başlayarak, Fransız ve Alman Aydınlanma Çağı düşünürleri, Goethe ve Hegel’den devam eden hümanist felsefe geleneğinin bir devamıdır. Bu silsile içinde Marx’ı diğerlerinden ayıran ya da ortaya çıkaran koşullar, sanayi devriminin sebep olduğu yabancılaşmadır. Çünkü bu dönemde insan kendisi gibi olamamakta, koşulların eğip büktüğü tatminsiz bir varlığa dönüşmektedir. Bu durumda “Marx’ın felsefesi bir başkaldırı felsefesidir.” İnsanın en büyük görevi, kendi potansiyellerinin peşinden gitmek zorunda olmasıdır ve Marx da aslında bunu vurgulamıştır. Fromm, Marx’ın çalışmalarından çıkardığı sonucu şu şekilde özetler:

“Toplum, insanların gelişimlerini destekleyebildiği gibi aynı zamanda köstekleyebilmektedir de. İnsanın kendini tam anlamıyla gerçekleştirebilmesi ve özgür kılabilmesi için bu toplumsal kösteklerden kurtulması ya da en azından kendini biçimleyen bu dinamiğin nasıl işlediğini anlaması gerekmektedir.”[1]

Bu tanımlarla Marx, Sovyetler Birliği veya Çin’de anlaşıldığından çok daha farklı, “yepyeni ümit, kavrayış ve aydınlanmaların kaynağı olarak” karşımıza çıkmaktadır. Tabii ki bütün bunlar elbette psikolojinin sınırları içerisinde kalabilecek ifadelerdir ama daha inandırıcı hale gelebilmesi için Marx’ı var eden sebepleri, sosyolojik olarak da tahlil etmesi gerektiği açıktır. İşte bu noktada Fromm, Avrupa kültürünü yekpare bir hale getirir ve simgesel kavramlarla açıklamayı tercih eder. Hatta bu simgesel kurguya bir de tarihler eklemeyi ihmal etmez. Ona göre Avrupa dünyası 13. yüzyıldan 19. yüzyıla, daha doğrusu 1914 yılında başlayan Birinci Dünya Savaşı’na dek “bir umut ilkesi üzerine kurulmuştur. Ancak bu umut ilkesinin yüzyılımızda (20. yüzyıl –y.n.) tükenmiş olduğunu ve hemen her alanda yaygın bir kötümserliğin kol gezdiğini görmekteyiz.”[2]

Tabii ki bu tür tanımlar bilimsel ya da nesnel olmak bir tarafa, sadece Fromm’un sosyalizme bakışını yansıtan bir öznellik sergiler.

Bu umutsuzluğa çare olunmadığı takdirde insanlık maddi ve manevi bir felakete doğru sürüklenecektir. Fromm’a göre Marx’ın felsefesi bu umutsuzluğa bir çare olabilecek önemli bir kaynaktır. Fromm’un bir çare olarak gördüğü Marx, o tarihte (1961), en azından dünyanın yarısına rehber olarak kabul ediliyordu. Ama Fromm bunu da pek önemsemez. O dönemin dünyasında iki sosyalist ekol olan Sovyetler Birliği ve Çin’i şu sözlerle tanımlar:

Sovyetler Birliği tutucu bir devlet kapitalizmini, Çin ise hiçbir zaman Marksçı olduğu iddia edilemeyecek olan bir anti-bireyciliği uyguladığı halde bazı Afrika ve Asya devletlerine şirin gözükebilmek için sosyalizmin mistik çekiciliğinden faydalanmıştır.[3]

Tabii ki bu tür tanımlar bilimsel ya da nesnel olmak bir tarafa, sadece Fromm’un sosyalizme bakışını yansıtan bir öznellik sergiler. Örneğin “sosyalizmin mistik çekiciliği” tanımından ne anlamamız gerektiğinin açıklanması gerekmektedir. Karşımızda şimdiye kadar alışkın olduğumuzdan daha farklı bir yaklaşım vardır. Hatta ileride insanların sosyalizm veya kapitalizm arasında bir seçim yapmak zorunda olmalarından ziyade “totaliter bir sosyalizm ile Marksist bir hümanizm” arasında seçim yapmak zorunda kalacaklarını söyleyerek bizi şaşırtmaya devam eder. Bu sözler, sosyalizmin her türlüsünün dünyaya egemen olacağına inandığının zımnen ifadesidir. Hatta onun anladığı anlamda bir “Marksist hümanizmi” eski Batılı sömürgeci devletler, eski sömürgeleri olan yeni devletlere, para ve teknik yardımın yanı sıra bizzat kendileri götürmelidirler. Bu ifadelerden anlaşıldığı gibi o dönemin dünyasında, neredeyse tüm ülkelerin üçte birinde hüküm süren Marksizm-Leninizm yerine Marksist hümanizm adında bir siyaseti alternatif olarak ortaya koymaktadır. Bu idealin nasıl bir şey olduğunu merak ettiğimizde bizi daha fazla sıkıntıda bırakmaz ve şöyle tanımlar: “Marksist hümanizm insan özgürlüğüne önem veren, insanlara yalnızca bir şeyi yapmama değil aynı zamanda bir şeyi yapma özgürlüğünü tanıyan ve onlara becerilerini geliştirip gerçeğe dönüştürebildikleri bir ortam sunan bir yaşam tarzıdır. Burada esas alınan (tıpkı insanlık var olduğundan beri gelişen hümaniter dünya görüşünde ve hatta dinlerde yer aldığı gibi) onurlu ve kardeşçe bir yaşamdır.”[4]

Fromm’a göre, İnsan için önemli olan, dine geri dönmek ya da Tanrı’ya inanmak değil, sevgiyi yaşamak ve doğru düşünmektir.

Burada parantez içinde de olsa belirttiği gibi Marksizm, insanlık var olduğundan beri gelişen hümaniter dünya görüşünün ve hatta dinlerin devamıdır. Fromm’un ilk bakışta bizi şaşırtan ama başka kitaplarını da okudukça, neredeyse bütün olgulara aynı tespiti yapan sığ bir anlayışıyla karşılaştığımız izlenimini veren, işte bu durumdur. Yani Marksizm’i dinlerin devamı gibi görmek elbette şaşırtıcıdır ama ona göre dinler de, aslında her ne kadar farklı gibi görünseler bile gerçekte benzer türden bir işlevselliğe sahiptir. O halde neredeyse birbirlerinin devamı gibi görünen bütün bu olguların işlevselliğinin ne olduğunu tespit etmeliyiz. Fromm, bir kitabında bunu şu yalın sözlerle ifade eder:

İnsan için önemli olan, dine geri dönmek ya da Tanrı’ya inanmak değil, sevgiyi yaşamak ve doğru düşünmektir. Eğer böyle yaşanıyorsa, hangi dine ya da sembol sistemine bağlı olduğu, ancak ikinci derecede bir önem taşır. Ama eğer doğru yaşanmıyorsa, hangi düşünsel sisteme bağlı olduğunun da hiçbir önemi yoktur.[5]

Bu sözlerinden sonra onun aslında ne demek istediğine dair bir yol haritası ortaya çıkmaktadır. Tıpkı dini umdeler gibi basit bir şekilde sevgiyi yaşamak ve doğru düşünmekten bahsetmekte, ama bu denli basit ve yalın bir gerçekliği açıklamak için onlarca kitapta bu sözün ne anlama geldiğini tefsir etmeye çalışmaktadır.

Saint-Simon’un üzerinde en çok kafa yorduğu konu ahlaktır. Aslında siyaset de ahlakın bir sonucudur.

Bu noktada E. Fromm, sanki gerçekliği biraz fazlaca zorluyor gibi bir izlenim bırakır. Freud’un ya da Marx’ın dine inanmayışlarının ona göre hiçbir önemi yoktur. Çünkü bu filozofların fikirlerinin asıl özü, insan sevgisi ve hayatı doğru anlayacak, gerçeği araştıracak ve sorumluluklarını yerine getirecek bir insan idealinin yaratılmasıysa, ona göre Hıristiyanlık, Yahudilik, Budizm, Taoizm ve Konfüçyüsçülük de aynı ilkeleri savunduğu için söz konusu düşünürlerin fikirleriyle bu dinlerin inananları arasında ilkesel bir fark yoktur. Yani Marx ve Freud bu dinlerin inananlarıyla aynı ahlaki ilkeleri savunmakta ama bu ahlaki ilkelerle çeliştikleri takdirde bu dinlere de eleştirilerini yapmaktadırlar.[6]

Sanki sevgi ve doğru düşünmeye (ahlaki ilkelere) fazlaca önem atfetmeyi ve bütün felsefesini bu kavramlara bağlamayı daha önceki başka bir düşünürden devralıyor gibidir. Bu kişi, daha önce de üzerinde yazı yazdığım “ütopik” sosyalizmin kurucularından Saint-Simon’dan başkası değildir. Saint-Simon’un üzerinde en çok kafa yorduğu konu ahlaktır. Çünkü ona göre, “Ahlak, ikisi de mümkün olduğunca mutlu olsun diye bireyler ve toplum arasındaki ilişkileri yönetmesi gereken kurallar bilgisinden oluşur.” Aslında siyaset de ahlakın bir sonucudur. Bu konuda da şöyle söyler: Siyaset bu ilişkilerin biliminden ve onları organize edecek kadar önemli kurallardan başka bir şey değildir.”[7]

Saint-Simon, tıpkı bir fizikçi gibi toplumun da tabi olduğu birtakım kanunlar olduğunu düşünür. Ona göre bütün mesele bireysel çıkarların toplumun genel çıkarlarıyla uyumlu hale gelmesidir ama bu sorun da neredeyse kendiliğinden çözülür. Çünkü ortada insana çalışmayı emreden bir tür doğa kanunu vardır ve bu çalışma koşullarında bütün sorun, insanın egoizmine karşı savaşmak ya da engellemek değil, onun toplumun çıkarlarıyla uyum içinde işleyebileceği sosyal bir organizasyon bulmaktır.[8] Çünkü rahatlıkla öngörülebileceği gibi bireysel çıkarlar ve egoizm, toplumu bir arada tutmaktan ziyade onu böler, parçalar ve dağıtır.

Saint-Simon, yaşadığı çağın ahlak ilkelerinin yeni bir tarifini bulamadığı için Hıristiyanlığı söz ettiği yeni ahlakın bekçiliğine dikmeyi uygun görür.

Erich Fromm’un önerisi, her ne kadar farklı gerekçelerle temellendirilse de bir noktada tam da Saint-Simon’un fikir ve önerilerine benzer. Saint-Simon’un asıl sorunsalı, toplumu dağıtma eğilimindeki insan egoizminin, toplumun genel çıkarlarıyla uzlaşması ve uyumlanması gereğidir ve bunun için şöyle bir öneri atar:

“Egoizmi sınırlamak için karşısına çıkarılması gereken insan sevgisidir ve ahlakın kuralı Hıristiyan özlü sözü, ‘Birbirinizi sevin,’dir. (…) Hıristiyanlığın ilahi yazarınca belirlenen temel ilke, tüm insanlara mümkün olduğunca işbirliği yapmalarını emreder. Bu ilke tüm sosyal ilkelerin en genelidir.”[9]

Demek ki Saint-Simon, yaşadığı çağın (sanayi toplumunun başları) yeni sorunları için ahlak ilkelerinin yeni bir tarifini yapmak ister. Fakat bunu belki de bulamadığı için eski çözümü (Hıristiyanlığı) yeni çağın ihtiyaçlarına göre uyarlayıp, söz ettiği yeni ahlakın bekçiliğine dikmeyi uygun görür. Tabii bu noktada, tadil edilmiş de olsa Hıristiyanlığa hiç yer vermeden doğrudan ahlak anlayışında bir ıslaha gidilebilir miydi, diye sorulabilir. Bunun yanıtını da Durkheim’in yorumu verir: “Saint-Simon’a göre ahlak esasen dünyevi bir şeydir. Geçici çıkarların ötesinde hiçbir şeyi amaçlamaz. Sadece örgütlülüklerin yasasıdır.”[10] Bu muğlâk ilkeyi insanların anlayıp sevebileceği bir hale sokmak icap eder. İşte bu yüzden yeni ahlakı, dinden ayırmayı göze alamaz. Çünkü ona göre, “Eğer Tanrı gerçekliğin kendisiyse, eğer o her şeyse, hepimiz onun üzerinden iletişim kurarız ve kardeşlik ilkesi kendiliğinden kurulmuş olur.”[11] Aslında dinin ya da Tanrı kavramının bu şekilde yorumu Durkheim’ın dine yaklaşımının da temelidir. Durkheim da dini hemen hemen bu şekilde tarif eder.

Aslında Fromm’un Marksizm’i bir tür din olarak görmesi, Durkheim’ın, ideolojileri de belli bir tarihsel aşamada din olarak görmesiyle paraleldir

Tekrar Fromm’a gelecek olursak, onun da söyledikleri bundan başka bir şey değildir. İster “hümaniter” dediği dinler olsun ister Marksizm, bütün bunlar, içinde evrensel bir ahlakı barındıran ilkeler sistemidir. Fromm’un, Marksizm’i de bir tür din olarak gördüğünü söylemiştik. Fikirlerini şu sözlerle ifade eder: “Bence Marx’ın felsefesi, ruhsal varoluşçuluğun laik bir terminolojiyle anlatımıdır.”[12] Hatta bu fikirler, “insan bireyselliğinin tam anlamıyla gerçekleşmesini amaçlayan peygamberlik benzeri bir Mesihçiliktir.”[13]

Bu ilginç tanımlamalardan sonra Fromm daha da ileri giderek Marx’ın fikirlerinin taşıdığı, “bu ruhsal içerik ve boyutundan dolayı maddeci pratiğe ve çağımızın maddeci felsefelerine karşı bir konumda yer aldığını” söyler.[14] Tabii böyle bir yorum, şimdiye kadar yapılanların en aykırısı olmaya adaydır. Fakat Fromm, bununla da yetinmez ve şu eklemeyi yapar: “Bu açıdan Marx felsefesinin ne bir idealizm ne de bir maddecilik felsefesi olduğunu ileri sürmek mümkündür. Marx, kendi felsefi sistemini idealizmin ve maddeciliğin bir sentezi olarak görmekte ve bunu ‘hümanizm’ ve ‘doğacılık’ olarak tanımlamaktadır.”[15]

Fromm’a göre Marx, “dini diyemeyeceğimiz ama oldukça spiritüel olan bir düşünce geleneği içinde yetişmişti. Bu düşünce geleneğini Spinoza, Goethe ve Hegel’de olduğu kadar Mesihçi Hıristiyan öğretisinde hatta Saint-Simon ve Moses Hess gibi sosyalistlerde görmek de mümkündü.”[16]

Aslında Fromm’un Marksizm’i bir tür din olarak görmesi, Durkheim’ın, ideolojileri de belli bir tarihsel aşamada din olarak görmesiyle paraleldir ama Fromm, Durkheim’dan bahsetmez. Fakat bu isimlerin fikirlerindeki pek çok benzerlikten anlıyoruz ki, aslında Avrupa’da “ütopik” denilebilecek bir sosyalizmi yaratan çok güçlü bir damar vardır ve bu damar günümüze kadar etkisini sürdürmeye devam etmektedir.

Fromm’un ileri sürdüğü tezlerin bilinçsiz, üstünkörü veya önyargılı olduğunu söylemek mümkün müdür? İşte bu nokta ilginçtir, çünkü bütün iddialarını hiç de boş olmayan, ciddi bir inceleme üzerine bina ettiği açıktır. Gerçi en büyük eksikliği, bu tezlerin Marx’ın bütün fikirleri içerisinden sadece “yabancılaşma” kavramıyla ilintili olanlardan derlemesidir. Öte yandan yabancılaşma kavramı da Marx’ın felsefesinin en tepe noktasını oluşturur, komünizmin gerekçelerinin açıklanmasıyla ilintilidir. Anlaşılması en zor, uygulanma biçimi en muğlâk mesele tam da budur. Hatta şimdiye kadar sosyalist hareketlerin pratiklerinden anlaşıldığı kadarıyla Marx’ın fikirlerinin en az dikkate alınan kısmıdır. Epey uzun olacağı için bu meselenin Fromm tarafından tahlilini başka bir yazıya bırakmak gerekir.


KAYNAKÇA

[1]Erich Fromm, Marx’ın İnsan Anlayışı, Say Yayınları, s. 8

[2]A.g.y., s. 9

[3]A.g.y., s. 10

[4] A.g.y., s. 11

[5] Erich Fromm, Psikanaliz ve Din, Arıtan Yayınları, s. 22

[6] A.g.y., s. 33

[7] Durkheim, Sosyalizm Dersleri, Pinhan Yayınları, s. 208

[8] A.g.y., s. 209

[9] A.g.y., s. 210

[10] A.g.y., s. 238

[11] A.g.y., s. 239

[12] Erich Fromm, Psikanaliz ve Din, Arıtan Yayınları, s. 19-20

[13] A.g.y., s. 18

[14] A.g.y., s. 20

[15] A.g.y., s. 29

[16] A.g.y., s. 112