Umut İLERİ : LENİNİZM, OPORTÜNİZMDEN VE REVİZYONİZMDEN DEVRİMCİ KOPUŞTUR!

LENİNİZM, OPORTÜNİZMDEN VE REVİZYONİZMDEN DEVRİMCİ KOPUŞTUR!

REFORMİZM; Komün yenilgisinin ardından Marksizm içersinde egemen olan görüştür (ki bu görüş İkinci Enternasyonalin de düşünsel temelini oluşturur).
Komünizm’in maddi ve teknik öncüllerinin oluşmadığı, Kapitalizmin yeterince olgunlaşmadığı bir ortamda Devrimin başarısız olacağı saptamasına dayanarak, mücadelenin siyasal olarak Devletin “Demokratikleştirilmesi” temeli üzerinden yürütülmesi gereğidir.
Bunun somut ifadesi Devrim yerine, politikanın BARIŞÇIL bir geçiş dönemini işaret etmesidir.
Bugün hala politikasını bu temel üzerinden yürüten, Devletin “Demokratikleştirmesini” amaç edinen siyasi yapıların olması aslında şaşırtıcı değildir.

OPORTÜNİZM ise, Genel anlamda işçi sınıfının uzun erimli çıkarlarını, günü kurtarma adına kolay yolu tercih ederek, her türlü ilkesellikten yoksun biçimde, günlük çıkarlara ve günlük başarılara feda eden bir anlayıştır.
Öyle ki bir adım ötesinde Oportünizm, günlük çıkarlar adına teoriye uymayan politikaları teoriye uydurmak için, teori sana uymuyorsa teoriyi kendine uydur mantığıyla hareket ederek teoriyi revize etmeye kalkar.
Buradan Oportünizmin sonuçta Revizyonizme yol açacağı saptamasını çıkarabiliriz.

Lenin Marksizm Ve Revizyonizm adlı kitabında Oportunizm ile Revizyonizm arasındaki ilişkiyi şöyle açıklar.
“Tavrını mevcut durumlara göre ayarlamak, güncel olayların ve küçük politik hesapların doğrultusunda bir uzlaşma yoluna gitmek (…) kapitalist sistemi bütünüyle ele almadan ve sistem özelliklerini doğru değerlendirmeden, Kapitalizmin geçirdiği evrimlere ayak uydurmak, birincil amacı anlık çıkarlar uğruna feda etmek. lşte revizyonizmin izlediği politika yöntemi.” (Lenin,Marksizm Ve Revizyonizm)

Tarihte her dönem sol içersinde rastlanan Oportünizm, günümüzde de sol içersinde görülmektedir.
Özellikle sınıfı küçümseyen, sınıf içersindeki çalışmanın zorluğundan yılan çevrelerin kolay yolu seçerek yığınları peşlerinden sürüklemek yerine, yığınların peşinden sürüklenmesi ve sınıfın uzun erimli iktidar mücadelesini, yığınların günlük çıkarlarına tabi kılması çok sık rastlanılan bir durumdur.
Örnek vermek gerekirse, Yığınların yaşanan gelişmeler sonucu AKP’ye karşı tepkisini, işçi sınıfının iktidar mücadelesinin önüne koyanların, içi boş sınıfsal bağlamından kopartılmış bir DEMOKRASİ tanımı üzerinden politika yaparak, günlük çıkarlar üzerinden, asıl hedef olan Sermaye İktidarını görmezden gelerek, işçi sınıfının uzun erimli çıkarlarını ifade eden İktidar Olma perspektifini yitirmeleri kaçınılmazdır.

Görüldüğü gibi Oportünizmle, Revizyonizm bir bütünün, nedensellik içeren, birbirini takip eden iki parçasıdır.
İşte Leninizm, Marksizm içerisinde ki bu SAPMALARDAN Devrimci kopuştur.
Leninizm Devrimin koşullarını üretici güçler, üretim ilişkileri çatışması temelinde görmesine karşın, olabilirliğini bu çatışmadan bağımsız ama bu çatışmanın dolaylı etkilediği bir krizden DEVRİMCİ VAZİFE çıkartmaya bağlar.
Ekim Devrimi, Burjuvazinin içine düştüğü genel kriz içersinden Bolşeviklerin çıkarttığı DEVRİMCİ GÖREVİN sonucudur.
Bu krizden yararlanarak, direkt olarak sınıfsal iktidara yönelik POLİTİK MÜDAHALEDİR.

Leninizm’de Devrim, Sermayenin üretim araçlarının özel mülkiyeti sahipliğini kullanarak emeği tahakkümü altına alması sürecinde içinde düştüğü krizleri, toplumsal bir karşıtlığa dönüştürecek POLİTİK MÜCADELEYE DAYANIR.

Umut İLERİ.

Umut İleri : Kapitalizm’in SONUNUN varacağı yerin Sosyalizm olabilmesi…

Özgür Şen ne denli doğru söylemiş “Daha İyi Bir Kapitalizm Midemizi Bulandırıyor” başlıklı yazısında!”Yaşadığımız tüm sorunları devrimci bir zeminde ele almanın vakti geldi de geçiyor bile.

Mide bulantısı bir yana, daha iyi bir kapitalizmi, kapitalizm içindeki çözümleri tartıştıkça zaman kaybediyoruz.

Telafisi çok zor bir zaman bu.”(Özgür Şen)

İşte bugün bizde eksik olanda bu!

Ne yazık ki sorunların çözümünü, o sorunları yaratan, o sorunlara neden olan, vurgun ve talan düzeni Kapitalizm içerisinde arıyoruz.O nedenle diyoruz siyasetimizi, Burjuvazinin belirlediği, sınırlarını çizdiği alanın dışına çıkartmamız gerekiyor diye.

Kimileri, Kapitalizmin sona yaklaştığı bu evrede, kendini yeniden üretmekte zorlanırken, ağır bir ekonomik kriz altında gün geçtikçe yoksullaşan kitlelerin öfke ve hoşnutsuzluğunun artarak bu tepkilerindüzen dışına taşmaması için, onları sistem içerisinde boğmak için yığınlara sistem içi “çözümler” önerirler.

Kimilerinin NİYETİNE bağımlı, kimilerinin de NİYETİNDEN bağımsız süren bu çabanın temel nedeni, solun bir türlü güç olamaması ve bu nedenle de yığınlarda oluşan ÇARESİZLİK.

Oysa geçmişten bu yana bu yönde çabalar, ne sorunları çözdü, ne de durumu eskiye göre iyileştirdi.

Milyonları alanlara toplayan Cumhuriyet Mitingleri, Hak, Hukuk, Adalet Yürüyüşleri ve mitingleri yapıldı.

Peki sonuç ne oldu, yığınların öfke ve isyanını düzen içerisinde boğmaktan başka!

Her geçen gün gerek ekonomik, gerekse siyasal olarak her şey çok daha kötü gitmekte.

Belki yüzlerce defa yazdık; Kapitalizm artık Tarihsel Sınırlarının Sonuna Gelmiş Dayanmıştır.

Artık geri dönüş, bu SONDAN kurtuluş yoktur.

Önemli olan bu SONUN varacağı yerin neresi olacağıdır.

Eğer bu sürece müdahil olacak, bu süreçten Devrimci bir vazife çıkartacak bir ÖZNE ortaya çıkmazsa bu SONUN varacağı yer kopkoyu bir KARANLIK, BARBARLIKTIR.

Kısaca Kapitalizm’in SONUNUN varacağı yerin Sosyalizm olabilmesi, bizlerin vereceği mücadeleye, var olan nesnelliğe müdahil olacak bir ÖZNELLİĞİ ortaya koymaya bağlıdır.

O nedenle Özgür Şen, Kapitalizm içerisinde çözüm aramak ZAMAN KAYBIDIR demiş.

O nedenle Özgür Şen, yaşadığımız sorunları ele almamız gereken yer DEVRİMCİ BİR ZEMİNDİR demiş.Devrimci Zeminde çözümleri aramadığımızda, ortaya çıkan boşa zaman kaybı, enerjinin boşa heba edilmesidir.

Bugüne kadarda hep böyle olmuştur.

Umut İleri.

DR.MUSTAFA PEKÖZ: BİDEN-ERDOĞAN GÖRÜŞMESİ NASIL OKUNMALI

Dışişleri bakanlarının da hazır bulunduğu iki liderin görüşmesi yaklaşık bir saat sürdü. Ankara’nın böyle bir görüşmenin gerçekleşebilmesi için Washington üzerinde ısrarlı bir diplomatik baskı kurduğu ABD medyasında yer aldı.  Biden’in  cumhurbaşkanı Erdoğan ile yakın bir ilişki kurmak istemediği çok açık. Bu nedenle görüşmeleri daha çok ABD dışında yapmaya dikkat ettiği görülüyor.  Biden, ABD başkanı seçildikten yaklaşık 6 ay sonra 24 Nisan 1915 olayları nedeniyle ‘Ermeni Jenosidi’ tanımını kullanacağını 23 Nisan’da arayarak bir bilgilendirdi. Haziran 2021’de Brüksel’de NATO zirvesinde ilk yüz yüze görüşme gerçekleşti. Eylül 2021’de New York’ta yapılan Birleşmiş Milletler Genel Kuruluna katılan cumhurbaşkanı Erdoğan, Biden ile görüşmek istemesine rağmen bu istek gerçekleşmedi. 31 Ekim 2021’de Roma’da G-20’ler zirvesinde yani ABD toprakları dışında ikinci kez Biden-Erdoğan görüşmesi yapıldı.

Cumhurbaşkanı görüşmeye psikolojik bir rol yüklemeye çalıştı.

Erdoğan, Biden ile yapılan buluşmaya psikolojik bir misyon yükledi. Öyle ki ABD’nin öncülük ettiği 10 ülkenin Büyükelçileri tarafından kamuoyuna sunulan ‘Kavala Bildirisi’ne karşı cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Dışişleri Bakanıma talimat verdim: ‘Bunlar derhal istenmeyen adam ilan edilsin.’ Büyükelçilerin gönderilmeyeceği ve Erdoğan’ın ilan ettiği talimatın uygulanmayacağı biliniyordu. Sanıldığı gibi Büyükelçiler geri adım atmadılar ama Erdoğan ‘istenmeyen adam ilan edin’ gibi çıkışı uluslar arası ilişkilerde baskı oluşturmaya yönelik bir hamle olması dışında bir anlam ifade etmiyordu. Biden ile görüşmenin bir aracı haline getirmeye çalıştığı söylenebilir. 

Biden ile görüşülmenin iktidar tarafından hem iç politikada hem de bölgesel ilişkilerde ABD ile ilişkilerin başkanlar düzeyinde kesintisiz devam ettiği mesajını vermeye çalışılıyor. Muhalefetten  ‘iktidarın izlediği dış politika nedeniyle Türkiye’nin bölgesel ve uluslar arası ilişkilerinde yalnızlaştığı, politik etki gücünü kaybettiği’ biçimindeki eleştirilere karşı en önemli hamle, Biden ile görüşmek bir bakıma bir fotoğraf çektirebilmekti. Biden ile görüşmek için zorlamaya dayanan diplomatik çabaların, sorunların çözümünde ciddi bir etki yaratmadığı sadece kamuoyuna yapılan birkaç açıklamanın ötesine geçmeyeceği çok açıktır. Ortak açıklmanın yapılmamış olması, cumhurbaşkanı tarafından gazetecilere yapılan değerlendirme ve sorulan sorulara verilen cevaplar, sorunların çözümüne dair ciddi bir kararlılığın ve ortak irade birliğinin oluşmadığını anlayabiliyoruz.

Erdoğan, özellikle Trump döneminde ilişkileri kurumsal düzeyden değil daha çok kişisel ilişkiler üzerinde yürütmeye özen gösterdi. Bundan da nispeten başarılı oldu. Aynı yöntemi Biden ile yapmaya çalışsa da bugüne kadar başarılı olamadı. Biden devletler arasındaki politik ilişkilere kurumsal bir çerçeveden bakıyor. Bu da Cumhurbaşkanı’nın alışık olmadığı bir tarzdır.  Ayrıca Biden’in hem kişisel görüşlerinin hem de yönetiminin Ankara’ya politik bakış açısının negatif olduğu biliniyor.

Biden ile görüşmek neden önemseniyor

Görüşmenin sonuçları özellikle Ankara’nın gelecekte belirleyeceği ve uygulayacağı bölgesel politikalar bakımından önem arz ediyordu.  ABD ile politik ilişkilerdeki gerginliğin ve artan görüş farklılıklarının sadece ABD ile sınırlı olmadığı, olmayacağı NATO ve AB ile de sorunların devasa boyutlara ulaşacağı anlamına geliyor. Bu nedenle ABD ile olası sorunların çözümündeki ilerleme kaçınılmaz olarak Brüksel’deki bütün ilişkilerin çözümünde önemli bir rol oynayacaktır. Tersten ABD’nin  bölgesel politikaları ve stratejileriyle uyumlu olmayan yönelimlerin Brüksel’deki karşılığı düşündüğümüzden daha negatif olacaktır ve bunun bölgesel yansımaları Ankara’yı daha fazla sarsacaktır. Bu nedenle Biden ile görüşmelerde ortaya çıkacak pozitif bir tablo, Ankara’nın belirlediği politikaların yönünü ve geleceğini etkileyecek hatta ciddi oranda belirleyici olacaktır.

Görüşmeden sonra diplomatik dille yapılan açıklamaların politik özeti

Birincisi,  ABD tarafı Türkiye’de hukukun üstünlüğüne, demokrasi ve insan halkları konusundaki hassasiyete yeniden dikkat çekmiş. Osman KAVALA’nın serbest bırakılmasına ilişkin on Büyükelçinin yapmış olduğu ortak açıklamanın organizatörünün ABD Büyükelçiliği olduğu dikkate alındığında ABD’nin genel yaklaşımı çok daha net anlaşılıyor. Bu nedenle Türkiye’de insan hakları ve hukuksal sorunların Kasım ayı içerisinde Avrupa Konseyi’nin önüne geleceği dikkate alındığında çok daha ciddi sorunların oluşacağını söyleyebiliriz. Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş  için önemli gelişmelerin yaşanması dahası serbest bırakılmaları sürpriz sayılmaz.

İkincisi, Ankara’nın özellikle üzerinde durduğu son derece önemsediğini her fırsatta dile getirdiği Suriye’de PYD merkezli Suriye Demokratik Güçler’inin varlığıdır.  Ankara için PYD’nin Suriye’deki Özerk yapısı ‘Milli Güvenlik Sorunu’dur. ABD için SDG ittifak gücüdür. Biden yönetiminin inisiyatif almasıyla SDG’ye karada kullanılacak  top, tank, füze savunma sistemlerinin sayısal oranlarını arttırdıkları hatta SDG militanlarına helikopter eğitimi verdikleri, özel kuvvetler gibi seçici bir güç oluşturmaya başladıkları da iddia edilmektedir. Ankara’nın bütün ısrarlarına rağmen ABD’nin SDG’den vazgeçmeyeceği, bölgesel stratejisi açısında birlikte hareket ederek desteklemeye devam edecekleri görülüyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu konuda sorulan bir soruya verdiği yanıt meselenin gündeme geldiğini ve ABD’nin SDG’yi desteklemelerine dair ‘üzüntülerini’ dile getirdiklerini söyledi. Yani askeri ve politik yaptırım veya olası hamlelerin mümkün görünmediği, sadece bu konuda üzüntülerini dile getirdikleri anlaşılıyor.

Üçüncüsü, S-400’ler ve Rusya ile ilişkiler meselesidir. ABD’nin S-400’ler konusundaki tutumunun değişmediği, değişmeyeceği çok açıktır. Ankara’nın bu yönlü çabalarının sorunun çözümünde bir etkisi olmayacağı, ABD için tek çözümün ‘S-400’lerin ya Rusya’ya iadesi ve kullanılmayacak şekilde ABD/NATO güçlerinin kontrolünde tutulması’ olarak belirlenmiş bulunuyor. Ankara’nın ‘biz kararımızı verdik geri adım yok’ açıklamaların gelecekte özellikle ekonomik ve politik ilişkilerde ciddi sorunlar yaratacağı açıktır. Biden-Erdoğan görüşmesinde ABD’nin tutumundan bir değişiklik olmadığı tarafların aynı pozisyonu korudukları anlaşılıyor.

Dördüncüsü, Biden yönetimi Türkiye’nin F-35 projesinden çıkartıldığını resmen açıkladı. Olağanüstü politik gelişmeler olmadığı takdirde bugünkü iktidar döneminde 5.nesil F-35’lerin Türk ordusuna verilmeyeceği artık netleşmiş durumda. Ankara bu kez 40 adet F-16 savaş uçağı almak istiyor. Böylelikle hem ABD ile askeri ilişkileri devam ettirmek, hem hava askeri ihtiyacını karşılamak hem de ödenen 1,4 milyar doların karşılığını almış olacak. Yunanistan’ın yakında ABD’nin F-35 uçaklarına sahip olması  ve Fransa’nın 4.nesil 18 adet Rafale uçağının dört tanesini teslim etmiş olması hava üstünlüğü bakımından önemli bir avantaj elde edecektir.. Bu nedenle Ankara en azından askeri ve politik sorunların çözümüne kadar F-16’larla bir denge kurmak istiyor. ABD Ankara’yı F-35’ler projesinden çıkartmasına rağmen 1,4 milyar doları ödemek istemiyor. Peki neden? ABD’de devam eden Halk Bank davası var. Eğer Mahkemeden Halk Bankasının ambargoyu deldiği kararı çıkarsa, milyar dolarlarla ifade edilen bir para cezası verileceği kesin. ABD’nin F-35’ler için ödenen paranın iadesini geciktirmesinin nedenlerden birinin bu paraya el koymak gibi bir planı olduğu iddia ediliyor.

Beşincisi,  Erdoğan-Biden görüşmesine saatler kala ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsünün ‘ Ankara’nın ilişkileri istikrarsızlığa yol açabilecek davranışlardan uzak durması’ gerektiği uyarısını yaptı. Bir bakıma cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dahası Ankara’nın rotasını çizdi denebilir. ABD’nin uluslar arası ve bölgesel çıkarlarına aykırı davranırsa mevcut yaptırımların daha da ağırlaştırılacağı mesajını vermiş oldular.

Ankara’nın açmazları

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Biden ile görüşmesinde sorunların çözümüne dair çok küçük bir adım dahi atılmadı. Ankara’nın hem iç politikada bir inisiyatif alması hem de bölgesel ilişkilerde belirlediği stratejiye bir hareketlilik kazandırması mümkün olmadı. Hatta  Washington tarafının Doğu Akdeniz, Kafkasya, Afganistan, Suriye meselelerin konuşulduğunu açıklamasına rağmen Ankara tersine bunların gündeme gelmediğini söylemekle yetindi. Bütün bu meselelerin gündeme geldiği yapılan analiz ve değerlendirmelerde anlaşılıyor. Bu nedenle Ankara’nın özellikle bölgesel politikalarını istediği gibi uygulama şansı bulunmuyor.  Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın daha önce ‘Taliban ile aynı İslami inanca sahibiz’ biçiminde yaptığı açıklamanın aksine bu kez ‘Taliban ile aynı sosyolojik zeminde bulunmuyoruz’ dedi. Suriye’de SDG’nin desteklenmesi ‘nedeniyle üzüntülerimizi dile getirdik’ açıklaması Suriye’de yeni bir askeri maceraya girilmemesi uyarısı olarak algılandı.

Sonuç: Ankara’nın Biden ile yapılan görüşmeye özel bir önem vermesinin politikaların uygulanabilirliği için ciddi bir karşılığının olmadığı bir kez daha görüldü. Bu nedenle ABD’de gerekli desteği ve onayı alamayan Ankara’nın kasım ayı içerisinde AB tarafından alınacak bir kısım kararları da etkileyeceği kesin. Suriye’de Rusya’nın Esad güçlerine verdiği desteği arttırdığı ve sadece İdlib bölgesi değil El Bab ve Afrin’in çatışma alanına gireceği artık netleşmiş bulunuyor.

Bölgesel ilişkilerde dengelerin değiştiği ve Ankara’nın askeri harekat alanının giderek sınırlandığı bu nedenle sorunların çözümünde daha objektif ve gerçekçi politikalarla sürece dahil olması gerekir. Bunun yolu bölgesel çatışma değil uzlaşı ve diplomatik-politik ilişkilerin geliştirilmesidir. Bu nedenle iktidar bölgesel ve küresel çaptaki politik gelişmeleri doğru okuyarak ne bölgesel çapta bir maceraya atılmalı ne de iç toplumsal ilişkilerde gerilim ve çatışma politikasına yönelmelidir.

Dr Mustafa Peköz.

Küresam’dan alınmıştır.

Umut İleri : “SELAHATTİN DEMİRTAŞ’TAN, ‘TÜRKİYE SOLUNA’ 9 SORU”

Politika Gazetesi “SELAHATTİN DEMİRTAŞ’TAN, ‘TÜRKİYE SOLUNA’ 9 SORU” başlıklı bir yazı paylaşmış.

Sn Demirtaş’ın öncelikle bu soruları sorduğu özneyi, yani SOL u tanımlaması gerekiyor.

SOL, Sn Demirtaş’a göre ne olmalıdır.Sol, içerisinde yaşadığımız Sistemi karşısına alıyor mu, almıyor mu?Tabi öncelikle bu soruyu soranın ve içerisinde yer aldığı siyasal oluşumun Sistemi karşısına alıp almadığı önemli.

Biz Komünistler’e göre; Sistemi Karşısına Almayan SOL, bu bağlamda SOL değildir.

Bizim SOL tanımımızla, Sistemin Efendilerinin en üst örgütü TÜSİAD ı, ellerinde çiçeklerle ziyaret edenlerin tanımı dolayısıyla da Sn Demirtaş’ın SOL tanımı çok farklı.

Sn Demirtaş’ın yazısında “SOL” a seçimlerle ilgili tavırlarının ne olacağını soruyor.

Aslında bu sorular bir anlamda HDP çatısı altında mecliste güçlü bir “SOL” muhalefet oluşturma çağrısını da içeriyor.

Sn Demirtaş’ın çağrısı, Seçimlere yönelik, Cumhur İttifakını hedef alan bir çağrıdır.

Gerekirse Sistemin diğer partileriyle de uzlaşı sağlayacak bir çağrıdır.

Sonuçta da ikinci tura kalacağı anketlerden belli bir Başkanlık seçiminde, Millet İttifakının desteklenmesini son tahlilde isteyecek bir çağrıdır.

Bu çağrının muhattapları aslında bugünden bellidir. Şimdiden milletvekili pazarlıkları HDP ile sürdürülmektedir.

Bu tür bir çağrı, bizim tanımladığımız türde bir SOLA yönelik bir çağrı değildir.

Bizim çağrımız, artık sona gelmiş dayanmış, kendini ekonomik ve siyasal olarak üretemeyen Kapitalizmi tarihin çöplüğüne gönderecek, bir yapılanmanın ön adımı olan KOMÜNİSTLERİN BİRLİĞİDİR.

Umut İleri.

Umut İleri : Siyaset

Siyaset gerçekten önemli ve üzerinde durulması gereken bir olgu.Yığınlarla bağ kurmada, onlara ulaşmada, ülkede ve dünyada olup biteni yorumlayıp bunu kitlelere aktarabilmekte önemli bir araç SİYASET.

Amaç Sömürünün ve Savaşların olmadığı bir Dünyaya ulaşmaksa ve SİYASET bu dünyayı yığınlara anlatmak ve onları bu yolda harekete geçirmek için bir araçsa, o zaman soralım bu SİYASET neye göre belirlenecek?

Tabi ki yukarıdaki amaca uygun, bu sorunun Komünistlere göre DOĞRU yanıtı İŞÇİ SINIFININ BAĞIMSIZ SINIF SİYASETİ olmalıdır.

Hiç kimsenin kuyruğuna takılmadan, kimsenin peşinden gitmeden, kitleselleşeceğim diye kimselere mavi boncuk dağıtmadan ve en önemlisi de, ideolojik ve örgütsel bağımsızlıktan taviz vermeden, işçi sınıfının ulusal ve uluslararası çıkarları doğrultusunda yapılacak olan SİYASETTİR, İşçi Sınıfının Bağımsız Sınıf Siyaseti.

İşçi Sınıfının Bağımsız Sınıf Siyasetinden tavizler vermek, İşçi Sınıfının İktidar Hedefli çıkarlarını, günü kurtarma adına kolay yolu tercih ederek, her türlü ilkesellikten yoksun biçimde, günlük çıkarlara feda etmektir.

Bu gidişin Marksist Literatürde ki adı Oportünizmdir.

Siyaset kadar, Siyasetin yapılacağı alan, bu alanın sınırları ve bu sınırları kimlerin belirlediği de önemlidir.

Bugün Egemen Sınıf varlığını sürdürebilmek için sınırlarını kendinin çizdiği bir SİYASET ALANI belirlemiştir.

Burjuva Siyaset Sahnesi olarak ta nitelediğimiz bu alan da, belirlenen sınırların dışına çıkılmadığı sürece bir sorun yoktur.

Ta ki Sistemi Hedefleyen, onun tüm kurumlarıyla birlikte karşısında yer alarak, onu ortadan kaldırmaya yönelik her hareket, belirlenen alanın sınırlarına çıkmak olduğu için, kim buna kalkışırsa, sistem tüm kurumlarıyla bu hareketin tepesine çöker.

Bugün solun bir kesimi SİYASET yapacağım diyerek, Egemenlerin belirlediği Burjuva Siyaset Sahnesinde yer almaktadır.Yığınlarla bağ kuracağım diyerek, yığınların geçmişte egemenler tarafından oluşturulmuş geri bilinçleri( Yurt, Bayrak) üzerinden siyaset yapanlar bile ortaya çıkmıştır.

Dünya da ve Ülkede olan biteni, bu belirlenen sınırlar içerisinde açıklayan bir Siyaset Üretilmiştir.Ne yazık ki bazı sol kesimler, müdahil olacağım derken, güç olamadıkları için, ayakta kalabilmek için Burjuva Siyaset Sahnesinde figüranlık yapmaya bile rıza göstermişlerdir.

Oysa sorunların asıl kaynağı içerisinde yaşanılan Sistemidir ve bu sorunların Sistem içerisinde çözümleri yoktur.Sistem için Deniz bitmiş, artık sona geldiği, dayandığı, kendisini ekonomik ve siyasal olarak üretemediği için, yığınlara verecek hiç bir şeyi kalmamıştır açlıktan, sefaletten, baskı ve zordan başka Çözüm, bu sistemin efendilerinin, sınıfsal iktidarı elinde tutan sınıfın elinden siyasi iktidarı alarak, sorunların asıl çözüm yeri olan bir başka dünyayı, gündüzlerinde sömürülmeyen, gecelerinde aç yatılmayan dünyayı, insanlığın önüne koyabilmektir.

Artık tarihsel sınırlarına gelmiş dayanmış, kendini ekonomik ve siyasal olarak üretemeyen bu sistemi, layık olduğu yere tarihin çöplüğüne göndermekten başka bir yol yoktur.

Bunun aksini düşünmek, Siyaseti Egemenlerin belirlediği alanın dışına çıkartmak yerine o belirlenen alanda siyaset yaparak, sistem içi çözümleri yığınların önüne koymak, niyetten bağımsız da olsa onları aldatmaktan öte bir anlam içermez.

Umut İleri.

Erdoğan ATEŞİN : KAPİTALİST RESTORASYONUN EKONOMİK TEMELLERİ

Erdoğan ATEŞİN : KAPİTALİST RESTORASYONUN EKONOMİK TEMELLERİ

Sosyalist toplumun mülkiyet sistemi, sistemin ekonomiyi bölüşüm ilişkilerinde kullandığı yöntem model, dönüşümünde nasıl olacağını aşağı yukarı bizlere verir. Üretimin bütün unsurlarıyla, üretim araçlarıyla birlikte kolektifleştirilmesi, burjuvazinin bütün sebep ve sonuçlarıyla ortadan kaldırıldığı anlamına gelmez. Çünkü metalar hala bu aşamada parayla alınıp satılıyor ve para piyasa da hala bir dolaşım aracı ve meta ekonomisi geçerlidir. Burjuva hukuk, değişim ve bölüşüm sosyalist toplumda da devam eder.

Emekçiler emeğine ve yeteneklerine göre ücretlendirilirler. Yeteneği çok ve fazla olan, çok ücretlendirilmektedir. Bu kapitalist toplumun tipik bir uygulamasıdır. Ne kadar emek verirsen, o kadar karşılık alırsın. Değişen tek şey, kapitalist toplumda var olan artı değerin ortadan kaldırılmasıdır.

Üretilenler emeğe göre paylaşılır, ihtiyaca göre bölüşümün koşulları bu aşamada hala yoktur. O nedenle sosyalizm geriye dönüşün bütün unsurlarını bu aşamada hala içinde taşır. Sosyalizm süreç içinde, emekçilerin ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel ve hayatın bütün alanlarında ki süreçleri tamamen kontrol altına almasıyla sürdürülebilir. Sosyalizmin ilk kuruluş aşamalarında küçük üretim hala varlığını sürdürüyor.

Lenin, geriye dönüşün bütün esaslı tehlikesini küçük üretimden beklemiştir. Lenin, ”küçük üretim, her gün, her saat kendiliğinden ve büyük çapta kapitalizmi ve burjuvaziyi doğurur”der.

Kooperatifçilik bile toplumsal kolektif mülkiyetten geridir, çünkü sınıfsızlık toplumsal kolektifle gelecektir, kooperatifçilikle değil. Bütün üretim ve bütün üretim araçları emekçilerin kontrolüne geçtiğinde, komünizmin toplumsal temeli de yaratılmış olacaktır.

Kapitalist sistem ihtiyaçlarını, kendi pazar çıkarları ilişkisine göre düzenler. Sosyalizm de ise ihtiyaçlar, gerçek insan ihtiyaçları üzerinden belirlenecektir, pazar için değil. Kapitalizm pazar için üretim fazlası üretirken, hem insanı çok kötü kullanıyor, hem de doğayı. Sosyalist toplum, insanla doğa arasındaki ilişkiyi de düzenleyecektir. Sosyalizmin ileri aşamalarında bütün bu çelişkiler yavaş yavaş ortadan kalkar. Metalar piyasada dolaştıkça, para bir değişim aracı ve emeğe göre bölüşüm var oldukça, burjuva hukuk ta hala vardır anlamına gelir.

Sosyalist toplumda ,çalışamayan çocuklar, onların bakımı, kadın-erkek emeğinin ve eşitsizliğinin düzenlenmesi, yaşlıların korunması, bölgeler arasındaki eşitsizlikler, özgürlükler, eğitim, ulaşım, sağlık, konut v.s, hepsi sorun olarak devam edecektir. Bütün bu eşitsizlikler ortadan kaldırıldıkça, sınıfsızlığın önü de açılmış olacaktır. Bütün bu sıraladıklarımız, aynı zamanda geriye dönüşlerinde dinamikleridir.

Küçük üreticiler, küçük mülk sahipleri, bu dönüşümün her zaman temelini oluştururlar. Bu tür unsurlar partide de varlar ve oradan iktidarı kuşatma hevesindedirler. Sovyetlerde ve Çin’de kuşatma bu yöntemlerle oldu. Çünkü bu tür unsurlar işçi sınıfı içinde ,emekçiler içinde kooperatiflerde, devlet organlarında ,kısacası hayatın her alanında karşımıza çıkabilirler.

Demek ki sosyalizm koşullarında çelişkiler hayatın bütün alanlarında devam ediyor.Yine iç ve dış düşmana karşı sosyalizmi koruma göreviyle silahlandırılmış orduda da bu çelişkiler bütün şiddetiyle devam eder.

Erdoğan ATEŞİN

Erdoğan ATEŞİN : BİLİMSEL SOSYALİZM…

BİLİMSEL SOSYALİZM…

Bilimsel Sosyalizmin kaynağı tarihsel olarak toplumsal pratiktir. Marks öncesinin Ütopik Soyalizmi, daha sonra Marks ve Engels tarafından Bilimsel Sosyalist bilince ulaşarak hayatla ve toplumsal pratikle ilişkiye girerek bilimsel olma niteliğine kavuşmuştur. Bilimsel sosyalist süreç, yirminci yüzyılda milyonların özlemi olarak insanlığın bilincinde yer etmiş ve emekçilerin yeni dünyayı inşa etmelerinde ve onların toplumsal pratiklerinde doğrulanarak, bilimsel olma özeliğine kavuşmuştur.

Bilimsel sosyalizm bütün varlığını Ütopik Sosyalizmden farklı olarak, kendisini tarihsel pratik üzerinden ispatlamış ve pratikte kendisini doğrulamıştır. Yani bilimsel sosyalizmin tarihsel ve toplumsal dayanakları, toplumsal pratik, bilimsel yöntemdir ve bilimdir.

Revizyonistler ise Mao’nun, bilime ve bilimsel sosyalizme yaptığı katkıyı kavrayamayarak, bilimden kopmuş ve kendi küçük burjuva egolarını tatmin etmekle meşgul olmuşlardır. Marks, sosyalist bilimin kendi adıyla anılmasına karşı çıkmıştır, yani Marksizm denilmesine karşı çıkmıştır. Mao, ” biz Marksizmi Çin’lileştirdik ” demiştir ve kendi ülke pratiğine uyarlamıştır bilimi. Yani onlarda öncelik toplumsal pratiğe ve bilime dayalıdır.

Bilimsel Sosyalizmin kaynağı bilimin ve toplumsal pratiğin kendisidir. Toplumsal pratiğin önemini anlamak çok zor değildir. Bilimsel sosyalizm, emperyalizmin en zayıf halkalarında hayat bulmaya çalıştı ve kendisini geliştiremediği için, toplumsal pratiğe ters düştüğü için yenilerek geri çekildi, ama süreç işliyor.

Batı ise, Burjuva Demokratik Devrimler ve kısa Paris Komünü deneyimi sonrası, devrim coğrafyası olmaktan çıkmış ve yeni dünyanın dışında kalmıştır. Bilimsel sosyalizmi besleyen, ona hayat veren toplumsal pratik batıda dibe vurmuş ve bilim gelişmiyordu bu coğrafyada. Çünkü bu coğrafya sömürgelerinden çaldıklarını kendi emekçileriyle paylaşıyordu ve onları susturmuştu. Toplumsal pratik bundan ötürü dibe vurmuş ve bilim gelişemiyordu bu coğrafyada.

İkinci enternasyonal dönekleri ve revizyonistleri bu koşullarda ortaya çıkmışlardı. Bütün bu saldırılara karşı Lenin ve Mao, kendilerini değil, kitleleri kahramanlaştıran, İnsanlığın büyük tarihsel yürüyüşüne ve davasına, devrimci bir bilinçle, emin adımlarla, sabırla yürüyen milyonların yüreği ve ortak aklı oldular. Mao Zedung bu pratiğin bir ürünüdür.

O, Çin devriminin, Uzun Yürüyüşün ve Büyük Kültür Devriminin yaratıcısı ve önderidir. Kapitalist-Emperyalist dünya, revizyonist, oportünist, liberal, dogmatik cephe, bu büyük dava adamını, büyük Ustayı ve Çin devrimini küçümsemek ve karalamak için çok uğraştı ama başaramadı. O, ölerek ölümsüzleşen ve bütün dünyanın ortasına gömülen insanlık abidesidir…Hiç bir güç, dogmatik, revizyonist, anti bilimsel anlayış ve anlayışlar bu bilimin içini boşaltarak karartamaz.

Marks, Engels, Lenin, Stalin Mao hiç taklit edilemezler. Onlar kendi süreçlerinin bilim adamlarıydı ve söz konusu süreçlere bilimsel yöntemlerle müdahale ettiler. Geçmişi taklit etse idiler, geçmiş onları Orta-Çağa götürürdü. Onlar bütün program ve geleceklerini toplumsal pratik üzerinden bilimsel yöntemlerle inşa ettiler.

Revizyonistler, anti bilimsel kafalar geleceğin dünyasını yaratmak iddiasında olamazlar. Bu büyük iddia, bu büyük sav ancak bilimsel yöntemlerle ve toplumsal pratik üzerinden gerçekleşir. 68, bu gerçekler, bu toplumsal pratikler üzerinde ortaya çıkmış bilimsel bir başkaldırıdır, gerici tarihe bir itirazdır. 68′ toplumsal pratiğin dayattığı Sovyet revizyonizmine ve liberalizme karşı mücadelenin zirvesidir.

Bu pratik geriye dönüşler üzerinden Çin pratiğinden ortaya çıkan Kültür Devriminin kaçınılmaz bir sonucudur. Bu pratik kitleleri hayatın her alanında eğitmiştir, öğreticidir. Kitlelere salt siyaseti değil, Felsefe öğretmiştir, sanat edebiyat öğretmiştir. Kafa ile Kol emeğini, Öncü ile kitle çelişmesini, bütün bu öğretilerden çıkararak aşmaya çalışmıştır.

Kitleleri, kitlelerle birlikte ve kitlelerle birleşerek harekete geçirmenin bilimidir 68. Geri bıraktırılmış üçüncü dünyanın ve milyonlarca emekçinin Bilimsel, toplumsal pratiğidir. O bilim rehberliğinde, emekçiler savaşıyor. Hurafe çökmüştür, kral çıplak, onlar bütün çirkin düşleriyle yıkılmışlardır ve ortadadırlar. Onlara göre bütün toplumsal süreçler ve pratikler, geçmişteki bütün toplumsal pratiklere uyar ve onların aynısı olur.

Oysaki hiç bir toplumsal süreç, genel teoriye uymaz ve bu yöntem anti bilimseldir. Hayatın bütün süreçlerinde uygulanacak ve o süreçlere uyarlanabilecek genel bir teori yoktur. Bilimsel yöntem somut süreçlerin bilimsel ve somut tahlilidir. Bu süreçte üretilen bütün yeni bilimsel bilgiler, tekrardan kendisini toplumsal pratik içinde dener ve doğruluğunu kanıtlar. Hayatın gerçeği teoride değil, olgulardadır.

Toplumsal pratiksiz bilim olamaz. Bilim tarihsel süreçler içindeki ilişkiyle açıklanan, bilgiye dönüştürülmüş toplumsal pratiğin kendisidir. Bu bizi asla salt deneyciliğe götürmemeli. Bütün bilimlerin teorisi vardır ve dayanağı toplumsal pratiktir. Felsefesi ve teorisi olmayan bilim, bilim değildir.

Ancak toplumsal pratik, bilimin varlık nedenidir, bilimi doğrulama yöntemidir. Hurafe çökmüştür, devrimcileri, komünistleri, bilimsel sosyalistleri hiç bir güç, Orta-Çağ kuyularına atamaz. İnsanlık o kuyudan çıkmak için çok acı bedeller ödedi. Cadı kazanlarında kaynaya kaynaya bu günlere geldi.

Ağıtlar yakarak, duygu sömürüsü yaparak devrimci olunmuyor. Bu tarz, eski orta çağ insanının çaresizliğidir. İnsanlar o çağlarda karşılaştıkları acıları ve açmazlarını ağıt yakarak aşmaya çalışmışlardır. Bu gelenek hala bugünün bazı devrimci anlayışlarında, utanç verici bir duygu sömürüsüne dönüşerek devam etmektedir.

Devrimciler acılar üzerinde ağıt yakarak değil, bilimsel yöntemlere sarılarak, geleceğin utkun dünyasını nasıl yaratırlar üzerinden toplumsal pratiğe sarılırlar. Hayatın bütün gerçekleri pratik zeminlerdedir, bilimseldir, duygusal değil. Bilimsel olmak başarıya yöneltir, iktidar yapar emekçiyi, toplumu değiştirir. Hayatı ve yaşamı damıtarak, oradan çıkanları teorileştirerek gerçeğe varırız. Doğrular birleştirir, doğrular büyütür, doğrular toplumsal pratikten çıkar…

Erdoğan ATEŞİN

Umut İLERİ : SEÇİMLER- “TKH SEÇİM YETERLİLİĞİNİ SAĞLADI”..!

“TKH SEÇİM YETERLİLİĞİNİ SAĞLADI”..!

“TKH seçim yeterliliğini sağladı: Orak çekiç seçim pusulasında!Türkiye Komünist Hareketi (TKH), orak çekiçli logosuyla seçim pusulasında yer alacak.”(Gazete Manifesto)Ne diyelim….. Vatana, Millete Hayırlı Ve Uğurlu olsun!

Çok büyük iş başardılar!!!

Komünistlerin logosu olan Orak Çekiçli Kızıl Bayrak resmini, Burjuva Parlementosu için yapılacak Seçimlerde yer alacak Partilerin Seçim Pusulalarına astılar!!!

Sanki gören duyan da, TKH, Orak Çekiçli Kızıl Bayrağı, Ülkenin gönlerine çekti sanacak.

Seçimlere katılma konusunda tavrınız, katılmak ya da katılmamak yönünde olur, bunu anlarız.Ama bu heyecan niye!!!

Sanki seçimlerden sonra TKH, Bayrağı Parlemento Binasının çatısına da asacak!!!

Aslında bu logoyu seçim pusulasına koymak, AKP nin işine geliyor.Avrupada ki dostlarına “bakın birde bizde Demokrasi yok diyorsunuz, işte Komünistler de seçimlere katılıyor, seçim pusulasında logoları bile var” diyecekler.

Biz dünyanın geldiği bu ahvalde ülkede seçimlere katılmayı doğru bulmuyoruz.

Artık tüm işlevini yitirmiş, tek adamın noter katibi olma konumuna indirgenmiş bir Parlemento için yapılacak Seçimlere katılmak, bu konumu meşru kılmak anlamına gelir.

Lenin Sol Komünizm Çocukluk Hastalığı adlı eserinde Parlementoya katılmayı yadsıyan “Sol” ları eleştirmişti!Lenin’e göre Parlemento da legal alanda, Komünistlerin kitlelere ulaşmada kullanacağı, onlara kendi düşüncelerini açıklamada yararlanacağı bir araçtı.Ama aynı Lenin, Parlementoyu BURJUVAZİNİN AHIRI olarak da tanımlamıştı.

Lenin’in o dönemde söylediklerini, sözlerin yaşandığı tarihsel kesitten kopartır, Kapitalizmin kendini yeniden ne ekonomik ne de siyasal olarak üretemediği, geldiğimiz bu dönemden bağımsız ele alırsanız, Kuran Ezbercileri HAFIZLARDAN bir farkınız kalmaz.

Kapitalizm kendini siyasal olarak üretemiyor ama siz bu Seçimleri meşru kılarak ona bu konuda, kendini siyasal alanda yeniden üretebilmesi için yardımcı oluyorsunuz.

Darılmayın ama bunun BAŞKA BİR AÇIKLAMASI YOK!

Umut İLERİ.

Umut İLERİ : DÜZEN İÇİ MUHALEFET

DÜZEN İÇİ MUHALEFET

Düzen içi muhalefetin Cumhur İttifakı sonrası ortaya koyduğu senaryolarının maddelerinden birisi de DEVRİ SABIK YARATILMAYACAK olmasıdır.Demek ki geçmişe dönük, Siyasal suçlar, Ekonomik yolsuzluklar soruşturulmayacaktır.Kısaca herkesin yaptığı yanına kar kalacaktır.

Biz buna şaşırmadık. Geçmişte de Mesut Yılmaz’ın Mavi Akım Projesiyle ilgili sorumluluklarının o dönemin Başbakanı Tansu Çiller tarafından, aynı gerekçeyle soruşturulmaması gibi.

Buda çok normal, her gelen gidenin yaptıklarını soruşturmayacak ki, kendisi gittikten sonrada yerine gelen kendisini soruşturmasın.İşte Burjuva Siyaset Sahnesi böyle aldatmacalarla dolu bir alan.O nedenle diyoruz Gelen Gideni Aratmaz diye.Sonuçta bu düzen bir SOYGUN VE TALAN düzeni, bu partiler de bu SOYGUN VE TALAN düzenini sürdüren DÜZEN PARTİLERİ.

Tüm bunlardan sonra, kendisine Sosyalist, Komünist diyen, Burjuva Siyaset Sahnesinde boy gösteren Siyasi Oluşumlara bir çift sözümüz var.

Bırakın artık, sınıflardan koparılmış Demokrasi çığırtkanlığını, kopun artık düzen partilerinin kuyruğundan, vazgeçin artık düzen partileri içinde SOL KANAT aramaktan.

Bir gıdımlık canınız var, sizden çok daha güçlü olan düzen partileri bir anda ham eder sizi. Yolunuz, İşçi Sınıfının Devrimci Yolunda, İşçi Sınıfının Bağımsız Sınıf Siyaseti olsun !

Umut İLERİ – EKİM DEVRİMİ, DEVRİM Mİ, DARBE Mİ?

EKİM DEVRİMİ, DEVRİM Mİ, DARBE Mİ?

Son günlerde sosyal medya üzerinden özellikle Ekim Devriminin 104 yılında, Ekim Devrimini tartışmalıyız gerekçesinin ardına sığınarak işi, Ekim 1917 devrim değil darbedir diyecek kadar ileri götüren liberaller ortaya çıktı.
Bazı kendini bilmezler de, Ekim Devrimini KARŞI DEVRİM olarak niteliyerek, kimlerin elinde oyuncak olduklarını, kimlerin değirmenine su taşıdıklarını ortaya koydular.

Aslında bu olanlar yeni değil.
Şu an liberal sulara yelken açmış, Marksizm’den çoktan istifa etmiş, bir kısım geçmişin “solcuları” Reel Sosyalizm’in çöküşü sonrası yazdıklarında sık sık Ekim 1917 devrim değil, darbedir tezini yinelemişlerdi.

Darbelerle Devrimler arasındaki en önemli fark, Darbelerde silahlı güçler baştaki Hükümeti alaşağı ederler ancak mülkiyet ilişkilerine ve sınıfsal iktidara dokunmazlar.
Devrimlerde ise hedef sınıfsal iktidar, onun değişimi ve mülkiyet ilişkilerinin buna göre düzenlenmesidir.

Öncelikle, DEVRİM nedir onun üzerinde duralım:
Marksistler’e göre  Devrim çok kabaca  ekonomik, sosyal ve siyasal bir alt üst oluştur.
Devrim, çelişkiler ve bu çelişkilerin yarattığı çatışmalar diyalektiği temelinde, ekonomik ve siyasal maddi koşulların değişimi olarak ortaya çıkar.

Marksistler, olaylara ve olgulara diyalektik baktıkları için, olaylardaki ve olgulardaki nesnel ve öznel yanı bir bütünlük içinde ele alarak çözümlemeye giderler.
Bu nedenle de, Marksistler’in çözümlemeleri, bilimsel bir temele dayanır.

Bir kalkışmayı devrim olarak nitelemek için iki temel kıstas vardır:
1) Bu kalkışmanın SİYASAL YÖNELİMİ VE HEDEFLERİ.
2) SİYASAL İKTİDARIN SINIFSAL EL DEĞİŞTİRİŞİ.

“İktidarın bir sınıftan ötekine geçişi, sözcüğün salt bilimsel anlamıyla olduğu kadar, politik ve pratik anlamıyla da bir devrimin birinci, başlıca ve esas belirtisidir…” der Lenin.

Bu bağlamda 1917 Ekimi’ne bakarsak:
Bir kere bu kalkışmanın, siyasal yönelimi ve hedefleri, kapitalist üretim ilişkilerine ve bu ilişkilere denk düşen üretim araçları üzerindeki özel mülkiyete son vermek, kendi sınıf egemenliğini kurarak, Komünist Manifesto ‘da yer aldığı biçimiyle, kendini toplumda egemen konuma, ulus konumuna yükseltmektir.

Yine 1917 Ekimi’ne baktığımız da; Devrimin esas belirtisi olarak, İktidarın Sınıfsal El Değiştirişi de  söz konusudur.
İktidar, siyasi erk, Burjuvaziden alınmış ve İşçi Sınıfı kendi iktidarını kurmuştur.
Bu nedenle, 1917 Ekim bir POLİTİK DEVRİMDİR.

Ekim Devrimine yönelik, onu DARBE olarak niteleyen, HERKESE DEMOKRASİ diyerek, Demokrasiyi SINIFSAL bağlamından kopartan Liberallerin ortaya sürdüğü gerekçe, Bolşeviklerin iktidarları süresince  kimseye siyasal yaşam hakkı tanımamasıdır!

Öncelikle bu soruya yanıt vermeden önce Ekim sonrası Rusya’nın içerisinde bulunduğu ekonomik ve siyasal duruma bir göz atmak gerek.
Emperyalist Güçler tarafından tam bir kuşatılmışlık, bu güçlerin ardında olduğu karşı devrimci güçlerce başlatılan bir iç savaş.
Bilindiği gibi Ekim de iktidarın işçi sınıfı tarafından alınmasının zamansız olduğunu bir süre daha Krensky devam edilmesinin şart olduğunu ileri süren MENŞEVİKLER, başından itibaren bu iktidarın yürümemesi için ellerinden gelen her şeyi yapmışlardır.
Buna ek olarak  iç savaş başlatarak işçi iktidarını yıkmak isteyen dış güçlere de yardımcı olmuşlardır.

Kimdir bu siyasal yaşam hakkından mahrum edilenler!
Menşevikler ve sağ Sosyalist Devrimciler ve tabi ki Kadetler.

İşte bir bardak suda kopartılan fırtınanın nedeni, Ekim bir Devrim değil, DARBEDİR demenin gerekçesi Kurucu Mecliste çoğunluğu sağlayan Menşevikler ve Sağ Sosyalist Devrimcilere karşı Kurucu Meclis’in tasfiyesi olmuştur.

Kurucu Meclis konusuna gelince;
Lenin Kurucu Meclisi, Burjuva Cumhuriyette Demokrasinin en yüksek biçimi biçimi olarak tanımlar.
Böyle de olsa Kurucu Meclisin özü sonuçta Burjuva bir Meclistir ve bu nedenle KURUCU MECLİS TALEBİ bir Burjuva Demokratik Taleptir.

Bu durumda KURUCU MECLİS talebi, işçi sınıfının bilinç ve örgütlenme düzeyinin iktidarı almaya yeterli olmadığı durumlarda , Komünistler tarafından bir TAKTİK HEDEF olarak, STRATEJİK HEDEF olan İşçi İktidarının önünü açmak, işçi sınıfının bilinç ve örgütlenme düzeyini ileri seviyeye taşımak amacıyla kullanılabilir.
Ama unutulmaması gereken bu hedefin Stratejik değil Taktik bir hedef olduğudur.

İktidar alımından sonra artık Burjuva Demokrasisinin en ileri biçiminden bile daha ileri bir işçi iktidarı oluştuğundan, Kurucu Meclis mevcut durumda gerici bir yapıya dönüşeceğinden ve o dönem ki verili koşullarda işçi iktidarını yıkmayı hedefine almış iç ve dış karşı devrimci güçlerce manüple edileceğinden, Bolşevikler Kurucu  Meclisi kapatmışlardır.
 
Üstelik; Kurucu Meclis’in dağıtılmasından önceki yapısına baktığımızda,en son Sosyalist Devrimciler’in sol kanadı da,(yani sol sosyalist Devrimcilerde) Bolşeviklerle birlikte hareket ediyor, ne kadar gerici,sistem yanlısı,İşçi Sınıfı İktidarını yıkmak isteyen dış güçlerce desteklenen ve bu yıkım için kullanılacak siyasi oluşum varsa hepsi karşı tarafta. saf tutmuştur.

Bunları dağıtmamak,bunlara “Demokrasi” adına yaşam hakkı tanımak, İşçi Sınıfı İktidarını kendi eliyle yıkmak ve yeniden İktidarı Burjuvaziye vermekle eş anlamlıdır.
Bu İŞÇİ SINIFINA İHANETTİR.

Proletarya Diktatörlüğü bunun için vardır.
Proletarya Diktatörlüğü  ezilenler, sömürülenler için ne kadar demokrasiyse, ezenler ve sömürenler için de o kadar diktatörlüktür.
Bu bağlamda da Proletarya Diktatörlüğü öz olarak SİYASAL bir Diktatörlüktür.

İşçi Sınıfının, karşıtından siyasi erki ele alması;onu ekonomik, siyasal ve ideolojik olarak mülksüzleştirmesi anlamına gelir.

– Ekonomik olarak mülksüzleştirme;üretim araçlarının özel mülkiyetine son verilmesidir.
– Siyasal olarak mülksüzleştirme; burjuvazinin politik olarak örgütlenmesinin engellenmesidir.
– İdeolojik olarak mülksüzleştirme; burjuvazinin sahip olduğu  zihinsel üretim araçlarının elinden alınması, bu yolla yaptığı propaganda ve bu tür çalışmaların sona erdirilmesidir.

İşçi Sınıfı, tüm bunları, aslında Engels’in deyimiyle asıl işlevi karşıtı sınıfı baskı altında tutmak için kullandığı sınıf egemenliği, Proletarya Diktatörlüğü aracılığıyla yapar.

Umut İLERİ

Solplatform.biz’den alıntıdır.