Heybet AKDOĞAN: Popülist siyaset

Son dönemde siyasetin baskın bir unsuru haline gelen popülizm, siyasi çevrelerce geniş bir anlam yelpazesine sahip oluyor.

Popülizme ilişkin politik tartışmaların en temel boyutunun, popülüzmin ne olduğu konusu olması, günümüz dünya siyaseti açısından, popülizmi siyasetin önemli bir belirleyicisi kılıyor.

Zira, popülüzm konusu gün geçtikçe akademik mecranın dışına taşmakta, güncel siyasal yaşama ve liberal demokrasiye etki etmekte. Dolayısıyla popülizmi tanımlamak, popülüzmin hayata ve bürokrasiye nasıl etki ettiğini açıklamaktır aynı zamanda.

Popülizmin demokrasinin olağan bir boyutu olarak yorumlanması veya oligarşik bir hale dönüşen demokrasinin, popülizmle yeniden gerçek anlamına kavuşturabilecek bir iksir olarak görülmesi;  “popülizm bu görüşlerden hangisidir?” sorusunu çeşitlendirmekte. Bunun yanısıra popülizmin, siyasetin baskın bir öğesine dönüşmesi, popülizmin siyasi boyutunun anlaşılmasını daha önemli kılmakta. Çünkü siyaset hayatın her alanında. Bu nedenle popülizmin siyasi niteliğinin anlaşılması, günlük hayatın döngüsü gereği öncelik kazanmakta.

Siyaset olarak popülizm değerlendirildiğinde bilhassa, seçmenlerine hesapsız-kitapsız seçim vaatlerinde bulunan, olayları ve olguları irrasyonel sebep-sonuç ilişkileriyle profilleştiren, halkı pohpohlayan, elit ve aydın kesimleri yerden yere vuran siyasilerin yapmış oldukları siyasetin tarzına popülist siyaset diyebiliriz. Popülizmin, popülist siyaset anlamını içselleştiren bu yöntem tarzı, eylem ve muhalefet ederken rasyonel ve hukuki olanın sınırlarını aşarak, topluma önce halktan biri görünmek, daha sonra ise politikacının kendisini halkın kurtarıcısı gibi göstermesinin ön koşulu.

Siyasetin popülist eylem tarzı konusunda, Türkiye seçkin örneklerle dolu.

Hükümetlerin seçim öncesinde oy avcılığı için kamu harcamalarına ağırlık vermeleri, kamuya personel alımı, bir zamanlar “kırk yıldır” elektriği ve yolu olmayan köylere elektrik ve yol sağlamaları, vergi cezalarının affı vb. örnekler, Bu bakımdan Türkiye, güzide popülist siyaset ülkesidir.

Popülist siyaset tarzında özellikle, Süleyman Demirel’in bir ikon olması ve Turgut Özal’ın, Demirel’i örnek almaya çalışarak, popülist siyasete bir damga vurması, Türkiye halkının alışkın olduğu örnek popülist simalardır.

Günümüzde ise, iktidar olan Erdoğan’ın; “ekonomik alanda yaşanan krize karşılık biz de ‘Nas’ var demesi, 2023 yılında ülkenin toplam gelirini 2 milyon dolara, kişi başına düşen geliri 25 bin dolara yükselteceğini, işsizliği ise yüzde 5’e düşüreceğim” vaatleri, yaşanılan ekonomik çöküş nedeniyle gerçekçi olmasada,  popülist siyasetin toplumsal algıyı nasıl yönlendirdiğini ve iktidarın nasıl korunacağını gösteren önemli bir örnektir.

Aynı zamanda iktidar süresince ve seçimler öncesinde her siyasi temsilcinin demokrasiye, dini argümanlara ağırlık vererek, halka yaklaşımı burjuva demokrasisinin, popülist siyaset tarzının vazgeçilmez bir biçimini olduğunu göstermekte. Çünkü popülist siyaset tarzı toplumsal duyarlılığı canlandırmak için her yönteme başvurmayı, popülist olmanın bir gerekliliği olarak benimsiyor. Bu yüzden burjuva demokrasisi ve devrimci demokrasinin zamanla nasıl ayrışıp, keskinleştiği kendi başına teorik bir konu.

Aslında popülist tarz siyaset, burjuva demokratik sisteminde çeşitli derecelerde ve farklı dönemlerde görülen bir siyaset tarzı. Bunu için pek çok kişi, popülizmi demokrasinin olağan bir hali olarak görmekte.

Popülizmi toplumsal hareket bakımından incelediğimizde, toplumsal değişim ve dönüşümün keskinleştiği dönemlerde; toplumsal statünün, ekonominin, dini ve kültürel değerlerin şiddetli bir sarsıntı geçirdiği evrelere rastlamaktayız.

Toplumsal değişimi ciddi bir tehdit olarak algılayan kitlelerin, bir başkaldırı olarak gösterdiği tepkinin, sadece bir itiraz hareketi olarak kalması, popülizmin toplumsal karakterini izah ediyor. Sonuç itibariyle toplumsal itirazın bir eyleme dönüşememesi, popülizmi anlamına kavuşturmakta.

Siyasi ve toplumsal kesimin belirli sınırlar içinde tavırlarını gösteren popülizm, kalıcı değişimler doğurmayan hareketlerin günlük gelişmeleri olmakta.

Popülist toplumsal-siyasal hareketler, kendileri için koşulların hızlıca kötüye gittiğini gören toplum ve politikacıların, karşılıklı çıkar ilişkilerinin sosyolojisidir. Toplum daima olması gerekeni isterken, siyasetçiler olması gerekenin propagandasını iktidar aracına dönüştürürler. İktidarın ele geçirilmesinden sonra ise, toplum olması gereken yerine, verilenlerle yetinerek ve iktidarın istediği rızayı sağlayarak, yeni bir toplumsal sözleşmenin yabancılaşmış özneleri olurlar.

Popülizmin siyaset-toplum sürekliliğini sağlayan bu olgu, popülizmi yaşamın her anında canlı kılmakta. Böylece, her toplumsal tepki, bir siyasi ifadeye ve her siyasi ifade ise, siyasetçilerin iktidar argümanlarına dönüşmekte.

Elit ve aydın kesimlerin bu noktada burjuva felsefesine sahip olmaları, popülizmi ideolojileştiren ve kültürleştiren bir toplumsal yapıya evrimleştirmekte. Sınıfsal bilinci ve sınıfsal sorunların üstünü örten bu mantık, toplum ve siyaset gelişimini, büyüyen sınıfsal çelişkilere maruz bırakmakta.

Popülist siyasetin varlığındanda anlaşıldığı gibi, popülist siyasetin en belirgin özelliği siyasetçi ve halk arasında olan yabancılaşmadır.

Popülizmin siyaset kültüründe halk ezilen öteki, siyasetçiler ise sömürü sisteminin özneleridirler.

Popülizme, siyasi çevrelerce anlam genişliği katan sömürü sistemi, popülist siyasetin hak ve hukuk temelli olmadığını, özünü sosyo-kültürel emek sömürüsünden besleyen sınıflı devlet yapısının bir parçası olduğu hakikatini doğrulamakta.

Nitekim, popülizmin sorgulanmadan bilimsel mecranın dışına taşması ve doğrudan toplumsal bir taban bulması, burjuvazi tarafından yönetilen/yönlendirilen sınıflı toplumun, diyalektik materyalist bilimden yoksun bir halde, siyasetle şekillendiğini göstermekte. Bilimin gerçek yöntemini hâlâ bulamaması ise; bilimin, iktidarın tahakkümü altında olduğunun göstergesidir.

Heybet AKDOĞAN: Türk ulusunun varlık koşulu Kürtler



Tanzimat’la başlayan Türk modernleşmesi aynı zamanda Kürt halkına karşı yapılmış zulümlerin modern tarihçesidir. Şüphesiz ki, Türk modernleşmesinin bir tarihi olan Cumhuriyet, kendi devlet paradigmasını kurarken, insan gücü olarak kendisine yetersiz kalmıştır.

Bu yüzden Türk ulusu, Cumhuriyet’in kuruluş döneminde Kürt halkına karşı timsah gözyaşlarıyla bir yakınlık sergilemiştir. Tarih karşısında modern millet yapısını oluşturan Türk ulusu, Kürt halkına maddi ve manevi olarak verdiği zararlarla; ulusal konuda zihni ve ahlaki bir acımasızlığın temsilcisi olmuştur.

Uygarlık sahnesinde katliamlarla ve sürgünlerle birlikte sadece yaşamak için; yeri geldiği zaman savaşan, yeri geldiği zaman kendini savunan Kürt halkı, yönünü ve yörüngesini yitiren Cumhuriyet’in acımasız hedefi olmuştur. Oysa ki, Türk devletinin kurulması için, saf duygularıyla kandırılan Kürt halkı, bugün varolan Türk devletinin önemli kahramanlarıdırlar.

Cumhuriyet’in kuruluş döneminin tek parti zihniyeti olan ve aynı zamanda faşizmin idarileşmiş kurumu olan Türk devleti; Kürt halkına her zaman tepeden inme bir inkârla, Kürt halkının varlığını kabullenmemiştir. Fakat doğruların hiçbir zaman çürütülememesi, zorba güçle yükselen ulusların çöküşünü doğrulamıştır.

Özgür olmayan bir halkın karşısında, kendisini özgür zanneden hiçbir halk ve ulus gerçek anlamda özgürlüğü yaşayamaz ve baki kalamaz. Bugün dünya arenasında, ulusal bir erk olarak tanınan Türkler; tarihsel gerçeklerle yüzleştiklerinde, varoldukları bu gücün altında yatan felsefik ve politik gücün asıl sahiplerinin, Kürt halkı olduğunu kabullenmekten kaçamayacaklardır.

Türk devleti adına bir tarihi yazılı hale getiren kadim bir güç olan Kürt halkı, bu hakikatin; “tozlu raflarda açılıp okunması korku uyandıran” cesur mümessilleridirler. Tarih yazımının günümüze kadar resmi tarih amaçlarıyla yazılması, gerçek tarihin her zaman resmi mantığı aşmış bilinçler tarafından sonradan öğrenilmesine ve yazılmasına yol açmıştır.

Bu nedenle resmi tarih bizlere okutulduğu şekliyle gerçek tarih olmayıp, icat edilen ( yaratılan) tarihtir. Hakikatin yok edilememesi ve er ya da geç ortaya çıkması; yazılmayan Kürt ve Kürdistan gerçekliğini de yok edemiyor. Bizzat Atatürk’ün ağzından dile gelen Kürt halkı ve Kürdistan gerçekliği, Cumhuriyet savunucularının demokrasi ve adalet konusunda rutin demagojileridir.

Her ne kadar tarihsel gerçekler demagojilerle yok sayılmaya çalışılsa da, tarihsel Kürt gerçekliği, bugün de tarihin yazılmasına kaynaklık ediyor. Türk ulusunun ezici egemenliğini güçlendirmesi için Kürt halkını barbar ve dağlı insanlar olarak tanıtması, Türk ulusunun kendi tarihini kurgularken yaşadığı kaygı ve korkuları da, olaylara objektif bakanlara hissettirmektedir.

Kürt ulusunun, Türk ulusunun işgalciliği karşısında direnişi; modern yüzyılımızın tarihini tekerrür ettiren bir gerçekliktir. Tarihin tekrarı konusunda asıl barbarlığı sergileyen Türk ulusu çağın, özgürlük ve bağımsızlık konusunda gerilemesine neden olan gerçek suçludur.

Modern dünyanın ulusal devletler şeklinde var oluşu, demokrasinin yaşanması için gerekli olan yeni bir dünya düzenidir. Fakat, demokrasinin faşist yöntemlerle baskılanmasını sağlayan Türk ulusunun; Kürt ulusuna karşı işlediği bu suç tarih önünde mutlaka yargılanacaktır.

Bütün vicdanlı insanların ve bağımsız toplumların ortak düşüncesi olan, Kürt ulusunun bağımsızlık ve hürriyet inancı; Kürt halkının ödediği bedeller oranında tarih sahnesinde hak ettiği yeri alacaktır.

FAŞİZM NEDİR?

Fikret KARAVAZ


Kapitalizmin emperyalizm aşamasında finans kapital, banka ve sanayi sermayesinin içiçe geçmiş biçimi olarak sermayenin en üst var oluş biçimidir.Finans
kapital, metalara endeksli kağıtlar aracılığı ile reel ekonominin yanında bir de sanal ekonomi yaratmıştır.Metalara endeksli kağıtlar belirli bir zaman süreci için
endekslendiği metanın beklenen kar marjını temsil ederler ve ulusal ve uluslararası borsalarda alınıp satılırlar.Bu alınıp satılma işleminin bizzat kendisi
emperyalist kapitalizmin anarşik niteliği ve finans kapitalin spekülatif niteliği nedeni ile kağıtların endekslendiği metaların gerçek kar marjlarının çok üstünde
değerleri temsil etmesine ve finansal balonun şişmesine neden olmaktadır.Bu niteliği ile finans kapital henüz üretilmemiş emek değerleri üstünde tarihsel bir
ipoteği de temsil etmekte ve emperyalist kapitalizmin krizleri ile finansal spekülasyonların yükü de emek kitlesinin sırtına yüklenmektedir.Metalara endeksli
kağıtlar aracılığı ile sınırsız olarak speküle edilen sanal kar marjları çoğu zaman realize edilemez ve emperyalist kapitalist sistemin finansal krizleri patlak
verir.Bu finansal krizler gerçek ve sanal kar marjları dengelenene kadar sürer ve aradaki fark para ve faiz politikaları ile emek kitlesine yüklenir.Bu niteliği ile
finans kapitalin egemenliğindeki emperyaist kapitalizm emek kitlesinin yalnızca artı -emek zamanına değil gerekli -emek zamanının da bir kısmına el koyar.İşte
bu niteliği ile finans kapital tüm zamanlara ait emek değerleri üstünde yaratılmış tarihsel bir ipoteği de temsil etmektedir.
Finans kapital tüm zamanlara ait emek değerlerini ve henüz üretimemiş emek değerlerini sermayenin büyüklüğüne göre yeniden ve yeniden
paylaştırmaktadır.İMF, Dünya Bankası, Avrupa Merkez Bankası,Amerika Merkez Bankası gibi teşkilatlar vasıtası ile uygulanan para ve faiz politikaları ile mali
oligarşi ve iş birlikçileri, diğer finans kapital dışında kalan sermaye biçimlerini terörize ettiği gibi emek ktlesinin yalnız artı- emek zamanını değil ücrete tekabül
eden gerekli- emek zamanının bir kısmını da gasp etmektedir.Kapitalizmin emperyalizm aşamasına dair olarak mali oligarşi ve iş birlikçilerinin devlet biçimi
olan faşizm öncelikle emek kitlesi ve diğer sermaye biçimleri üstünde çeşitli biçimlerde sürdürülen bir ekonomik terördür.Emperyalist kapitalizm terörist
kapitalizmdir.Bu ekonomik terör herhangi bir muhalefetle karşılaştığında militarize olarak siyasal terör biçimini almaktadır.Bu anlamda faşizmi yalnızca militarizme indirgeme anlayışı emperyalist kapitalizmin ve finans kapitalin iktidarının niteliğine dair hatalı değerlendirmelerdir.
” Faşizmin yönetimi ele geçirmesi, sadece bir burjuva
hükümetin bir diğerini izlemesi değildir. Burjuvazinin –
burjuva demokrasisinin belli bir sınıfsal egemenli ği içeren
devlet biçiminin, bir di ğeriyle; açık terörist diktatörlükle
değiştirilmesidir. Bu farkı gözden ırak tutmak çok yanlı ş
olur. Çünkü bunun unutulması devrimci proletaryanın,
emekçi halkın en yaygın oldu ğu şehir ve köy kesimlerinde
yönetimi ele geçirmeye çalı şan fa şistlere kar şı mücadeleye
girişmesine, ayrıca burjuva kampında söz konusu olan iç
çelişkilerden yararlanmasına da engel olabilir.”
Dimitrov, Faşizme Karşı Birleşik Cephe syf;136
Faşizm olgusunu doğru kavramak Dimitrov’un faşizm nitelemelerinin Lenin’in emperyalist kapitalizm nitelemeleri ile beraber değerlendirilmesini
gerektirir.Finans kapitalin borsa spekülasyonları, para ve faiz politikaları ile tüm zamanlara dair emek değerleri ile birlikte henüz üretilmemiş emek değerlerini
önceden ve yeniden sermayenin büyüklüğüne ve siyasal fonksiyonlarına göre bölmesi ona tüm zamanlara dair emek değerleri üstünde tarihsel bir ipotek
niteliği vermektedir.Borsalarda, para ve faiz politikalarında alınıp satılan değerler üretilmiş emek değerleri ile birlikte henüz üretimemiş emek
değerleridir.Dolayısıyla, finans kapital üretici güçler üzerinde asalak bir sermayedir.Finans kapitalle birlikte kapitalizmin bunalım dinamiklerine aşırı üretim
krizlerinin yanında finansal krizlerde katılmıştır.Finansal krizler henüz üretimememiş emek değerlerinin karşılığının belirli bir zaman dilimi içnde reel ekonomi
tarafından üretilemediği ya da kar realizasyonlarının öngörülen biçimde gerçekleştirilemediği koşullarda gelişmektedir.Finans kapitalin borsa, para ve faiz
spekülasyonları için herhangi bir hukusal düzenleme ve sınır olmadığından finansal krizler sık sık tekrarlamakta ve reel ekonominin krizlerini de tetiklemektedir.
“Tekelci kapitalizmin, kapitalizmdeki bütün çelişkileri ne kadar ağırlaştırdığı herkesçe bilinmektedir. Bu konuda yüksek fiyatları ve kartellerin zorbalığını
hatırlamak yeter. Çe-lişkilerdeki bu ağırlaşma, dünya malî sermayesinin kesin za-feriyle açılmış olan geçici tarihî dönemin en büyük itici gücü olmuştur.
Tekeller, oligarşi, özgürlük eğilimi yerine egemenlik eği-limi, sayıları gitgide artan küçük ya da zayıf ulusların zengin ya da güçlü birkaç ulus tarafından
sömürülmesi — bütün bunlar, emperyalizme, onu asalak ve çürümüş bir kapitalizm haline getiren ayırıcı özellikler kazandırmıştır. Burjuvazinin, gitgide artan bir
ölçüde sermaye ihracından gelen kazançlar ve “kupon kırpmakla” yaşadığı, “rantiye-devletin”in, te-feci-devletin yaratılması, gitgide daha belirgin biçimde
emperyalizmin eğilimlerinden biri olarak ortaya çıkmaktadır. Ancak, bu çürüme eğiliminin, kapitalizmin hızlı gelişimini önleyeceğini sanmak yanlış olur. Önlemez. Emperyalist dönemde, bazı sanayi kolları, burjuvazinin bazı tabakaları, bazı ülkeler, bu eğilimlerden birini ya da ötekini, küçük veya büyük ölçüde
gösterirler. Bütünüyle kapitalizm, eskiye göre çok daha büyük bir hızla gelişmektedir. Bu gelişme, yalnızca genel olarak gitgide daha eşitsiz hale gelmekle
kalmayıp, ayrıca da eşitsizliği özellikle sermayece en zengin ülkelerin (İngiltere) çürümesinde kendini göstermektedir.”
LENİN-Emperyalizm syf:147
” Bu bakımdan, gelişme sürecindeki bir olayın birçok bağ-lantısını hiç kavrayamayan bütün genel tanımlardaki itibarî ve izafî değeri unutmadan,
emperyalizmin, aşağıdaki beş temel özelliğini kapsayan bir tanımını yapalım:

1) üretimde ve sermayede görülen yoğunlaşma öyle yük-
sek bir gelişme derecesine ulaşmıştır ki, iktisadî hayatta kesin rol oynayan tekelleri yaratmıştır;

2) banka sermayesi sınaî sermayeyle kaynaşmış, ve bu “malî sermaye” temeli üstünde bir malî oligarşi kurulmuştur;
3) sermaye ihracı, meta ihracından ayrı olarak, özel bir önem kazanmıştır;
4) dünyayı aralarında bölüşen uluslararası tekelci kapi-talist birlikler kurulmuştur;
5) en büyük kapitalist güçlerce dünyanın toprak bakı-mından bölüşülmesi tamamlanmıştır.
Emperyalizm, tekellerin ve malî sermayenin egemenli-ğinin kurulduğu; sermaye ihracının birinci planda önem ka-zandığı; dünyanın uluslararası tröstler
arasında paylaşılma-sının başlamış olduğu ve dünyadaki bütün toprakların en bü-yük kapitalist ülkeler arasında bölüşülmesinin tamamlanmış bulunduğu bir
gelişme aşamasına ulaşmış kapitalizmdir.”
LENİN-Emperyalizm syf:105-106
Finans kapitalin tüm zamanlara ait emek değerleri üstünde yarattığı tarihsel ipotek niteliği, borsa kar marjlarının sınırsız spekülasyon olanaklarını da
yaratmakta böylelikle kapitalizmin devreli bunalımının nedeni olan aşırı üretim krizlerinin daha kısa süreli aralıklarla tetiklenmesi, çap olarak dünya ölçeğine
yayılmasına ve emek kitlesi üstünde yükün ağırlaşması sonuçlarını getirmektedir.Ayrıca, kapitalizmin emperyalizm aşamasında sermaye ihracının meta ihracı
yanında ayrı bir önem kazanmasıyla sermayenin dünya çapındaki hareketlerinin hızlı ve dengesiz gelişimi de bir kriz dinamiğidir.

Finans kapitalin kendisi dışında kalan tarihsel olarak geç sermaye biçimleri üstünde de burjuva demokrasisini yadsıyan egemenlik kurma eğilimi farklı
sermaye biçimleri arasındaki çelişkileri de derinleştirerek burjuva kampın kendi arasındaki çelişkileri yoğunlaştırmaktadır.Farklı sermaye çevreleri ve sermaye
biçimleri arasındaki çelişkiler siyasal alana burjuva ideolojilerin farklı versiyonları kılığında yansımaktadır.Örneğin, Orta Doğunun ve Güney Amerikanın petro
dolar sermayesi büyüklük olarak mali oligarşinin denetlediği miktarlardan daha az olmayan meblağları kontrol etmelerine rağmen petro dolar sermayesinin
tarihsel olarak gecikmiş bir sermaye olması sebebiyle uluslar arası derinliği olmadığından finans kapitale dönüşemesinin yarattığı çelişkilerden El Kaide gibi
siyasal oluşumlar şekillenmekte ve finans kapitalle petro dolar arasındaki çelişkiler siyasal alana dinler arası çatışma olarak yansımaktadır.Petro dolar finans
kapitalin baskısı nedeni ile uluslar arası borsalarda rahat hareket edememekte bu nedenle ticaret ve gayrı menkul sermayesi olarak var olabilmektedir.Yine
finans kapital de petro doların hakim olduğu ulusal pazarlarda rahat hareket olanağı bulamamaktadır.Farklı sermaye biçimleri arsındaki bu çelişkiler siyasal
alana kitlelerin manüpülasyon ve dezenformasyonla yanıltılması ile burjuva-feodal ideolojik formasyonların farklı biçimlerini alarak yansımakta böylelikle kitleler
sınıfsal gerçekliklerinden uzaklaştırılmakta ve sermaye grupları arsındaki çelişkilerin yarattığı ulusal ve uluslararası çatışmalara sürüklenmektedirler.
Finans kapital niteliği gereği sürekli büyümek zorunda olan bir sermayedir.Finans kapital ya büyümek ya da el değiştirmek zorundadır.Fnans kapitalin
hareket yasalarına karakterini veren eşitsiz gelişim yasası mali grupların kendi aralarındaki ilişkilere ve mali gruplarla diğer sermaye biçimleri arasındaki
ilişkilere sürekli çatışmalı bir nitelik vermektedir.Mali gruplar ve işbirlikçileri kendi aralarındaki çatışmalarda halk sınıflarından bir kitle tabanı yaratmak maksadı
ile burjuva ideolojisinin çeşitli formasyonlarını milliyetçilik,din,mezhep farklılıklarını ideolojik ve demogojik materyal olarak kullanarak kendi mali politika ve
siyasetlerinde kullanacakları bir faşist kitle tabanı oluşturma ihtiyacı duyarlar.Yine mali sermaye ve işbirlikçileri burjuva demokrasisinin nesnel koşullarını
ortadan kaldıran finans kapitalin hareket yasalarını uygularken halk sınıflarının en demokratik muhalefetine karşı da militarizme yönelme
eğilimindedirler.Finans kapitalin niteliği gereği onun egemenlik aygıtı olarak burjuva devlet aygıtı militarist niteliği sürekli geliştirilen bir devlet aygıtıdır.Öyle ki
tek tek burjuva devlet aygıtlarıın çözümleyemeyeceği meseleler için NATO ve Birleşmiş Milletler silahlı birlikleri gibi uluslararası militarist yapılar geliştirilmiştir.
Emperyalist metropollerde halk muhalefetinin nisbeten zayıf olduğu koşullarda faşist militarizm NATO ve Birleşmiş Milletler gibi uluslararası örgütleri
aracılığı ile sömürge ve yarı-sömürgelerdeki halk muhalefetlerine ve finans kapitalin bu bölgelerdeki hareket olanaklarını geliştirecek siyasal manevraları
gerçekleştirmek için burjuva siyasetin yetersiz kaldığı koşullarda militarizme yönelme eğilimindedir.Kapitalizmin emperyalizm aşamasında meta ihracının

yanında sermaye ihracının ayrı bir önem kazanması emperyalist metropollerle yarı-sömürgelerdeki halk muhalefeti arasındaki çelişkileri derinleştirmiştir. Yarı-
sömürgelerden elde edilen kaynakların bir kısmının emperyalist metropollerde işçi sınıfının sosyalizsyon yolu ile reforme edilmesine ayrılması, emekle

sermaye arasındaki çelişkinin yarı -sömürgelerde daha şiddetli bir biçimde gelişiyor olması, emperyalist metropollerde faşist militarizmin namlularının yarı-
sömürgelere dönük olmasının sebebidir. Emperyalist kapitalizmin kriz süreçlerinde mali krizlerin metropollerdeki etkilerine karşı halk muhalefetinin yükseldiği

koşullarda metropollerdeki burjuva askeri-bürokratik aygıtların demokratik masklesi de düşmekte ve faşist militarizm metropollerdeki halk muhalefetlerine de
yönelmektedir.

”Sol’la tartışmasında Kautsky, emperyalizmin “yalnızca bir dış siyaset sistemi” (yani ilhak) olduğunu ve kapitalizmin gelişmesinde belli bir ekonomik
aşamayı ya da erişilen düzeyi emperyalizm diye tanımlamanın yanlış olduğunu ilân ediyordu. Kautsky hatalıdır. Kuşkusuz, sözcükler üzerinde tartışmak
yersizdir. Emperyalizm “sözcüğü”nün bu anlamda ya da başka bir anlamda kullanılmasını yasaklayamazsınız. Ama bir tartışma yürütmek istiyorsanız,
terimlerinizi doğruca tanımlamalısınız. Ekonomik açıdan emperyalizm (ya da mali-sermaye “çağı” — sözcükler önemli değil) kapitalizmin gelişmesindeki en
yüksek aşamadir, üretimin çok büyük ve engin boyutlara ulaşmasıyla serbest rekabetin yerini tekele bıraktığı aşamadır. Emperyalizmin ekonomik özü budur.
Tekel kendini, tröstlerde, birliklerde (syndicates), vb., dev bankaların mutlak kudretinde (omnipotence), hammadde kaynaklarının kapatılmasında, vb., banka
sermayesinin birikiminde, vb. ortaya koyar. Her şey ekonomik tekele dayanır. Bu yeni ekonominin, tekelci kapitalizmin (emperyalizm tekelci kapitalizmdir)
siyasal üstyapısı, demokrasiden siyasal gericiliğe değişimdir. Demokrasi serbest rekabete tekabül eder. Siyasal gericilik tekele tekabül eder. Rudolf Hilferding,
Finance Capital’inde gayet haklı olarak “mali-sermaye, özgürlük için değil, egemenlik için çabalar” der’ Dış politikayı iç politikanın karşılığı gibi göstermek bir
yana, “dış politika”yı genel olarak politikadan çekip ayırmak esas itibariyla yanlıştır, marksist ve bilimsel değildir. Gerek dış politikada, gerek iç politikada
emperyalizm demokrasiyi ihlâl etme çabasındadır, gericiliğe yöneliktir. Bu anlamda emperyalizm, genel olarak demokrasinin, yalnızca onun istemlerinden
[sayfa 48] birinin, yani ulusların kendi kaderlerini tayin isteminin değil, her türlü demokrasinin sugötürmez biçimde, “yadsınması”dır. ”
Marksizmin Bir Karikatürü Ve Emperyalist Ekonomizm -Lenin
Farklı sermaye biçimleri , kapitalist formasyonda kapitalizmin temel çelişkisi olan “Emeğin toplumsal niteliği ile mülk edinmenin özel biçimi” arasındaki
çelişkide “mülk edinmenin kapitalist biçimi” ni temsil etmekle uzlaşmaktadırlar.Ancak kapitalizmin emperyalizm aşamasında farklı sermaye biçimleri arasındaki
bu uzlaşma, finans kapitalin “mülk edinmenin kapitalist biçimleri” ni yarattığı sanal ekonomi ve bu ekonominin argümanları olan uluslararası ekonomi politika
ötgütleri, borsa,faiz ve para politikalarını kontrol eden konumu ile genişletmiş ve derinleştirmiş olması ile sürekli çatışmalı bir uzlaşmadır.Bu anlamda,
kapitalizmin emperyalizm aşamasında, finans kapital ve işbirlikçilerinin iktidar aygıtı olarak burjuva askeri-bürokratik aygıtlarla sermayenin farklı biçimlerinin
ilişkileri, emperyalizm öncesi serbest rekabetçi kapitalizmde olduğu gibi büyüklük ve siyasal güç olarak az çok denk sermayelerin kendi aralarındaki ilişkileri
belirleyen burjuva demokrasisi biçiminden farklılaşır ve mali oligarşi finans kapital aracılığı ile kontrol ettiği mali ve siyasal olanakları diğer sermaye biçimleri
üstünde, yine, farklı tarihsel koşullarda farklı biçimler alabilen bir diktaya dönüştürür.Burjuva demokrasisi, genel olarak sermayenin emek kitlesi üstünde diktası
iken, faşizm, Mali oligarşi ve işbirlikçilerinin diğer sermaye biçimleri ve halk sınıfları üstünde diktasıdır.Finans kapitalin yarattığı bu mali ve siyasal diktadan en
çok etkilenen sermaye kesimi orta ve küçük işletmelerdir.
” Faşizmin kitleleri etkilediği kaynak nedir? Faşizm
kitleleri çekebilir, çünkü demagoji yoluyla onların en acil
ihtiyaçlarına ve isteklerine seslenir. Faşizm, kitlelerin
özünde kökleşmiş ön yargıları alevlendirmekle kalmaz,
onların duygularına, adalet anlayışlarına ve hatta bazen de
devrimci geleneklerine el atar. Alman faşistleri -büyük
burjuvazinin bu uşakları ve sosyalizmin düşmanları- neden
kendilerini kitlelere “sosyalistler” olarak tanıtırlar? Neden
yönetimi ellerine geçirdiklerine “devrim yaptık” derler?
Çünkü, Alman emekçi halkının yüreklerindeki devrime olan
inancı ve sosyalizme yönelme isteğini sömürürler de ondan”
Dimitrov, Faşizme Karşı Birleşik Cephe syf;137
Bu olguda kuşkusuz reel sosyalizm deneyimlerinin başarısızlıklarının sosyalizm projesinde yarattığı prestij kaybına bağlı olarak kitlelerin bilnç
düzeyindeki gerilemenin ve güçlü bir enternasyonal birliğin geçmiş tarihsel deneyimlerin bilimsel irdelenmeleri üstünden yeni sosyalizm projeleri olarak
geliştirilememesinin belirleyiciliği yadsınamaz.
Dimitrov, faşizmi, emperyalizm döneminin devlet biçimi olarak tahlil eder ve bütün ülkelerde barışcı ya da militarist yoldan farklı sosyoekonomik yapıların
niteliklerine bağlı olarak değişik biçimlerrde ama kaçınılmaz olarak finas kapital ve mali oligarşinin iktidara geleceğini, bu anlamda burjuva demokrasisinin
sermaye biçimleri arasındaki farklılıkların ve çelişkilerin dünya ölçeğinde derinleşmesine bağlı olarak nesnel dayanaklarının ortadan kalkmış olduğu gerçeğini
belirlemektedir.Faşizm, bir kez kendi iktidarını kurumsallaştırtan sonra ancak bir devrimle iktidardan indirilebilir.Böyleyken AB ülkeleri gibi kimi siyasal
coğrafyalarda halen burjuva demokrasisinden bahseden siyasal anlayışlar, Dimitrov’un faşizm nitelemeleri ve Lenin’in emperyalist kapitalizme dair tespitleri ile
çelişmektedirler.Finans kapital burjuva demokrasisinin katilidir.Faşizm, finans kapitalin niteliğine bağlı olarak yalnız halk sınıfları üstünde değil farklı sermaye
biçimleri üstünde de mali oligarşi ve işbirlikçilerinin ekonomik teröre dayalı iktidarıdır.Mali oligarşi ve işbirlikçilerinin ekonomik terörü herhangi bir siyasal
direnişle karşılaştığında militarist biçimler de alabilmektedir.Bu anlamda üçüncü paylaşım savaşı dünya ölçeğinde bölgesel çatışmalar biçiminde değişik
siyasal coğrafyalarda farklı kılıklarda sürdürülmektedir.
” Faşizmin, söz gelimi Otto Bauer’in iddia ettiği gibi,

“her iki sınıfın-proletarya ile burjuvazinin üstünde yer alan”
bir devlet gücü biçimi değildir. İngiliz Sosyalist
Brailsford’un belirttiği gibi “Devlet mekanizmasını ele
geçirmiş olan küçük burjuvazinin başkaldırması” da de ğildir.
Hayır, faşizm ne sınıfların üstünde var olan bir güç, ne de
küçük burjuvazinin ya da yozlaşmış proletaryanın (lümpen
proletarya) finans kapital üzerindeki iktidarıdır. Faşizm
finans kapital iktidarıdır. Faşizm finans kapital iktidarının ta
kendisidir; işçi sınıfı ile köylülerin ve aydın kitlenin
devrimci kesimlerine karşı örgütlenmiş bir yıldırıcı öç alma
hareketidir. Dış siyaset açısından faşizm en kaba biçimiyle
bağnaz bir milliyetçiliktir; öteki uluslara karşı kini körükler”
Dimitrov, Faşizme Karşı Birleşik Cephe syf;135

” Faşizmin geni ş bir kitle dayanağ ı bulamadığı ve faşist
burjuva kampın çeşitli grupları arasındaki mücadelenin kesin
olduğu birtakım ülkelerde bu rejim, öncelikle parlamentoyu
feshetme yoluna gitmez. Sosyal Demokrat Partiler de dahil
olmak üzere öteki burjuva partilerinin biraz meşruiyet elde
etmelerine göz yumar. Başka ülkelerde eğer yönetici
burjuvazi erken bir devrimin patlak vermesinden korkuyorsa,
faşizm sınırlandırılmamış olan siyasal tekelini kurar. Bunu,
ya hemen ya da rakip parti ve gruplara karşı terör yönetimini
ve kan kusturmayı artırarak yapar. Kendi durumu özellikle
açıklığa kavuşunca bu durum faşizmin, kendi temelini
genişletmesini ve sınıfsal yapısını değiştirmeksizin açık
terörist diktatoryayı kaba ve uydurma bir parlamentarizmle
birleştirmesini engellemez.”;
Dimitrov, Faşizme Karşı Birleşik Cephe syf;136
” Yoldaşlar, faşizmin yönetimi ele geçirmesi sanki bir
finans kapital kurulu ya da organı, faşist diktatörlüğü
başlatmak için bir tarih saptamı ş gibi basitleştirilmiş, düzgün
bir olay olarak düşünülmemelidir.
Faşizm gerçekte genel olarak eski burjuva partilerine ya da
bunların belirgin bir kesimine karşı verilen karşılıklı, bazen
de şiddetli bir kavga sonucu ortaya çıkar. Bu kavga faşist
kampın kendi içinde de sözkonusu olabilir. Bu kavga bazı
durumlarda silahlı çatı şmalara da yol açabilir; Almanya,
Avusturya ve birtakım ülkelerde gördüğümüz gibi. Ne var ki,
bunlar şu gerçe ğin önemini azaltmaz: Burjuva hükümetler,
faşist diktatörlük kurulmadan önce belli birtakım ön
aşamalardan geçerler ve faşizmin yönetimi ele geçirmesini
doğrudan doğruya mümkün kılan birtakım gerici tedbirler
alırlar. Her kim ki burjuvazinin koyduğu gerici tedbirlere ve
bu ön aşamalarda faşizmin gelişmesine kar şı koymaz, o kişi
faşizmin zaferine engel olmak durumunda değildir; aksine o
zaferi kolaylaştırır.”
Dimitrov, Faşizme Karşı Birleşik Cephe syf;136
Faşizm, kapitalizmin emperyalizm aşamasının devlet biçimidir.Bu anlamda bugün avrupa devletlerini burjuva demokrasisi olarak tanımlayan siyasal
anlayışlar ikinci emperyalist paylaşım savaşı sonrası faşizmi emperyalizmin kendisinin tasfiye edebileceği gibi bir paradoksa düşmektedirler.Bu emperyalizmi
kendi kendisine tasfiye ettirmektir.Faşizm finans kapitalin iktidarıdır ve finans kapital sömürge ve yarı-sömürgelerde Demokratik Halk Devrimi, emperyalist metropollerde sosyalist devrimle bütün siyasal ve ekonomik ve militarist kurumları ile tasfiye edimediği sürece iktidarını sürdürecektir.İkinci emperyalist

paylaşım savaşı sonrası sovyet faktörü ve bir sosyalist devrim ihtimaline karşı başta avrupa ülkelerinde uygulanan sosyalizasyon politikaları sömürge ve yarı-
sömürgelerden aktarılan ekonomik kaynaklarla finanse edilmiştir.Sovyet tehdidinin ortadan kalkması ile açılan yeni pazarlar etrafında sürdürülen emperyalist

talan savaşları dünya genelinde farklı bölgelerde kendini göstermektedir.Emperyalist metropolllerdeki sosyalizasyon politikaları ise artan rekabet ve finans
kapitalin anarşik niteliği nedeni ile düşen kar marjları nedeni ile yerini neo -liberal politikalara bırakmış, emperyalist metropollerde emek kitlesinin sosyal hakları
ve ekonomik kazanımları neo-liberal düzenlemelerle tasfiye sürecine girerken metropollerde finans kapitain ekonomik terörünün maskesi düşmüştür.
Faşizm, Togliati’nin tanımladığı gibi genel olarak burjuvazinin siyasal bir tercihi, bir politika değildir. Faşizm serbest rekabetçi kapitalizmin emperyalizme
evrilmesinin kaçınılmaz bir sonucu olarak finans kapitalin ekonomik egemenliği üstüne kurulmuş olan mali oligarşi ve işbirlikçilerinin devlet biçimidir.
Bugün, finans kapitalin ekonomik terörü emperyalist metropollerde de emek kitlesi üstünde giderek şiddetlenmektedir.Sosyal demokrasinin siyasal ve
ekonomi politik strateji bağlamında iflasının nedenleri de bu olgudadır.Emperyalist metropollerde finans kapitalin ekonomi politik eğilimlerinin giderek gerçek mecrasına gelmesi ile sosyalizasyon politikalarının maddi zemini ve uygulanabilirliliğinin koşulları oradan kalkmaktadır.Bu olgu Avrupa sosyal demokrasisinin
finans kapitalin ekonomik ve siyasal eğilimlerine karşı politika üretemez hale getirmektedir.Sosyalizasyon politikaları bağlamında soyal demokrasinin iflası ile
birlikte finans kapitalin emek kitlesi ve diğer sermaye biçimleri üstünde ekonomik terörünün ve militarizminin kitlelerce tolere edilebilirliği giderek gerilemekte,
emperyalisst metropollerde ve sömürge, yarı-sömürgelerde kitle, finans kapital ve iş birlikçilerin faşizmine karşı halk kitlelerinin muhalefeti yükselme eğilimi
göstermektedir.Emperyalist metropllerde ve sömürge, yarı-sömürgelerde yeni devrimlerin ön koşullasrı olgunlaşmaktadır.
Tarihsel materyalizm bilimi siyasal üst yapının, yani, üreticim araçlarının mülkiyetinin sahipliğini yapan sınıfın ya da sınıfların devletinin siyasal nitelik ve
ekonomi politik eğilimlerinin ekonomik alt yapı yani üretim ilişkilerin niteliği tarafından belirlendiğinin tesbit eder.Kapitalizmin emperyalizm aşamasında
emperyalist metropollerde ve bağımlı sömürge ve yarı-sömürgelerde üretim ilişkilerinin niteliği, yani, ekonomi politik eğilimleri esasta finans kapitalin ekonomi

politik eğilimleri tarafından belirlenmektedir.Dünya pazarları mali oligarşi ve işbirlikçilerinin hakimiyetindedir.Burjuva, burjuva-feodal devletlerin birer askeri-
bürokratik aygıt olarak mali oligarşinin kartel, tröst, tekel ve holdinglerinden nisbeten özerk bir niteliği olsa da üretim ilişkilerinde finans kapitalin hakimiyeti

siyasal üst yapınında eğilim ve niteliklerini son tahlilde belirlemektedir.Çünkü, burjuva ya da burjuva feodal askeri-bürokratik aygıtların siyasal niteliğini
belirleyen olgu askeri-bürokrasinin ve siyasal temsiliyetin kimliği ve niyetleri değil üretim araçlarını mülkiyetinde bulunduran sınıfların sınıfsal kimliği ve üretim
ilşkilerinin yasalarının bir fonksiyonu niteliğindedir..Finans kapitalin ekonomik terörü onun ekoomik doğasının bir niteliğidir.
Aşağıdan kitle hareketleri ve yukarıdan siyasal reformlar bu ekonomik terörü ve ekonomik terörün siyasal biçimi olan militarizmi ancak geçici süreçler
olarak kısmen geriletebilir.Finans kapitalin ekonomik terörünün ve militarizminin nihai çözümü finans kapitalin ekonomik, politik, siyasal, askeri ve kültürel
kurumsallaşmalarını tasfiye edecek bir devrim sürecidir.Faşizm kapitalist ekonomi politiğin sınırları içinde geriye dönüşümsüz bir süreçtir. Serbest rekabetçi
kapitalizmin emperyalizme dönüşmesinin burjuva devlet aygıtının niteliğinde ve biçiminde yarattığı değişimle farklı sermaye biçimleri arasında da demokrasinin
koşullarının ortadan kalmasının bir sonucudur. Faşizmin iktidara gelmesi burjuva ekonomipolitiğinin sınırları içinde önlenemeyeceği gibi faşizmin tasfiyesi de
finans kapital ve uzantılarının tasfiyesi ile sonuçlanacak bir devrim sorunudur.Faşizm olgusunu emperyal sistemin kendisine tasfiye ettiren yaklaşımlar Marksist- Leninist devlet kavramını revize etmekte ve emperyal burjuvazi ve işbirlikçilerine bir demokratizm misyonu yüklemektedirler
Faşizm, parlementer ve nisbeten barışcıl biçimler alabilir. Bu olgu faşizmin konjonktürel olarak her hangibir toplumsal muhalefetle karşılaşıp
karşılaşmamasına bağlı olarak değişkenlik gösterir.Örneğin, ikinci dünya savaşı esnasında ve öncesinde Alman ve İtalyan faşizmi militarist bir nitelik
gösterirken İngiliz, fransız ve ABD faşizmi parlementer biçimler almasının sebebi Alman ve İtalyan faşizminin yeni hammadde kaynaklar ve pazarlar için
saldırgan konumdayken fransız, ingiliz ve ABD faşizminin ellerindeki pazar alanlarını savunma konumundan kaynaklanmaktadır. Faşizm kitle mücadelesi ile
kısmen geriletilebilir, faşizme karşı kısmi demokratik mevziler kazanılabilir, ancak, faşizmin bütünüyle tasfiyesi sorunu finans kapitalin ve uzantılarının
tamamen tasfiyesi sorununu kapsayan , emperyal ülkelerde sosyalist, yarı- sömürgelerde demokratik devrimin sonucuna bağlıdır.

ÖRGÜTLERDE BÜYÜK EROZYON

Sami ÜLKER

Türkiyede belkide çok partili dönem içinde toplum bu kadar örgütsüz, örgütler bu kadar güçsüz, örgütlerin etkisinin bu kadar zayıf olduğu hiç bir dönem olmamıştı!

Bugün sistem partileri dahil bütün yasal parti, kurum , kuruluş, dernek , yapı, dergi çevresi, sendika varsa tarihinin en örgütsüz , en zayıf dönemini yaşıyor, sistem partileri iktidar veya muhalefet partileri tamamı güç kaybediyor , üyeleri uzaklaşıyor, partiler kağıt üzerinde partiler durumuna geliyor !

Kendini solda gören parti, dernek ,sendika , örgüt, çevrecisinden , köy derneklerine kadar hatta avcılar kulübünden, cami yaptırma ve yaşatma derneklerine kadar hepsi çözülüyor, bu öyle bir çözülme ki yöneticileri de itiraf etmek zorunda kalıyor, yönetim kurullarının toplanmadığı , toplanamadığı , hiçbir eyleme beş kişiden fazla insan taşıyamadıkları günlerden geçiyoruz!

Adeta örgütler yok gibi , partiler bile seçim partisi olma özelliğini kaybediyor , sendikaların sürekli üye kaybettiği bir durumda hükümetin işçi sınıfının bütün haklarını elinden almak için harekete geçmesi kadar doğal ne olabilir , istediği kadar torba yasayı meclisten tıkır tıkır çıkarır, düğmeye bastılar zaten , maden yasalarından, kıdem tazminatına kadar yasaları hazırlayıp hazırlayıp meclise getiriyorlar!

Toplum örgütlerden, partilerden uzaklaşır ve kendi içine çekilirken, bütün partilere güven iyice azalırken, bu boşluğu mafyatik yapılar, silahlı çeteler, dinci çeteler, tarikatlar , cemaatler dolduruyor , silahlı güçler bütün toplumun en güvendiği yapılar haline dönüşüyor! En silahlı güç devlettir , devletten daha büyük silahlı güç yoktur , diğer silahlı güçler parelel yapılar olarak faaliyet gösterebilir ancak !

Pandemi koşulları devleti daha da öne çıkardı, özellikle devletin güvenlikle ilgili birimlerini daha da öne çıkardı, bugün belediyelerin hiçbir etkisi yoktur , yapabilecekleri bir şey de yoktur , aslında belediyeler sağladığı rant kadar bir değeri vardır, ….

Toplumsal hayatın her alanında ortaya çıkabilecek anarşiyi ve kargaşayı düzene sokacak , yön verecek biricik güç devletin silahlı güçleridir, devlet silahlı güçleri başta olmak üzere bütün örgütlenmelerini seferber etmek zorunda kalacaktır, zaten olanda budur !

Olmayan örgütlerin hayali birliklerinin demokrasi mücadelesi yok hükmündedir, seçimler de yok hükmündedir, şu parti kurmuş, bu yeni bir oluşum başlatmış geçeceksiniz bunları, …

Eğer bir örgüt kurulacaksa sıfırdan hatta moral açısından bakacak olursak çok daha aşağıdan hatta bataklıktan başlamak zorundayız , devrimci teori yeniden inşaa edilmek zorunda…

Halklar kapitalizmin çıkmaz sokaklarında yönsüz, hedefsiz , perişan ve diz çökmüş durumda! Karanlık bir döneme girdik , en kötüsü elimizde bir mum bile yok bize ışık olacak! Umut, her şeye rağmen umudumuz devam ediyor ve edecektir.

ERDOĞAN NE ZAMANA KADAR İKTİDARDA KALACAK

Sami ÜLKER

ABD merkezli Bloomberg yayınında bir haber yayınlanıyor , haber şu ; ” Küresel liderler iktidarda ne kadar kalacak ? ” Bu yayına göre şu anki liderlerden bundan sonra da uzun süre iktidarda kalacak olanların arasında Erdoğan ‘ da var !

NE kadar kalacak 2033 ‘ e kadar kalacak , uyguladığı baskın seçim ve siyasetlerle bunu becerecekmiş !

OLUR mu , bu muhalefet yapısıyla mümkün , egemen sınıflar açısından durum mükemmel , ulusalcilar AÇISINDAN problem var mı , bence yok , ordu , devletin açık , gizli ne kadar yapısı varsa onlar açısından bir sorun var mı , burada da bir sorun görünmüyor , sendikalar , sivil toplum örgütleri , kitle örgütleri , meslek örgütleri bu saydığımız örgütlerin çoğu ya sindirilmiş ya da yedeklenmiş bunlarda da bir sorun görünmüyor !!

Uluslararası koşullar bence Tayyip için biçilmiş kaftan ! Geriye ne kaldı , sosyalistler , devrimciler , işçi sınıfı ve emekçiler , buralarda bir hareketlenme olur mu , bu örgütlenmeye bağlı , her şeye rağmen hareketlenme olacaktır !

Bunun karşısında öyle ya da böyle taraf olmuş ve yedeklenmiş güçlerle koca bir devlet aygıtı var ! Bu bir karamsarlık mı , değil ama zorluk orta yerde , sosyalist hareket yüz yıllık tarihinde hiç bu kadar zorlu bir engelle karşılaşmamıştı ve hiç bu kadar kafası karışmamıştı !

Devlet :

Devlet :
Görüyor musun, insanları nasıl birbirlerine karşı kışkırtmışlar? Budalalık ve korku sayesinde kör etmişler, ellerini ayaklarını bağlamışlar. Halka zulmediyorlar, ter döktürüyorlar, eziyorlar, birine öbürünün eliyle vurduruyorlar. Onları tüfek, cop, kaldırım taşı haline getirmişler. Sonra da buna “devlet” diyorlar.
Ana, Maksim Gorki
Gazetekok.com

BİRLEŞİK CEPHE SİYASETİ ÜZERİNE ÜÇ GÖRÜŞ.

BİRLEŞİK CEPHE SİYASETİ ÜZERİNE ÜÇ GÖRÜŞ.
“Güçlü bir düşman ancak, güçlerin en yoğun biçimde biraraya toplanmasıyla ve ancak hem düşmanlar arasındaki en küçük ‘çatlak’lar da dahil her çatlaktan, çeşitli ülkelerin burjuvazileri arasındaki, tek tek ülkelerde burjuvazinin çeşitli grup ve kesimleri arasındaki her türlü çıkar çatışmasından, hem de geçici, iktikrarsız, emniyetsiz, güvenilmez ve koşullu da olsa kitlesel bir müttefik kazanmak için en küçük imkan da dahil her imkandan mutlaka* en ihtimamlı, en itinalı, en dikkatli ve en usta şekilde yararlanılırsa yenilebilir. Bunu kavramamış olanlar, Marksizmden, bilimsel, modern sosyalizmden zerrece bir şey anlamamışlardır.*Epeyce uzun bir zaman dilimi içerisinde ve epeyce değişik politik durumlarda, bu doğruyu fiilde uygulamayı becerdiğini pratikte kanıtlamamış olanlar, tüm emekçi insanlığı sömürücülerden kurtarma mücadelesinde devrimci sınıfa yardımcı olmayı henüz öğrenememişler demektir. Ve bu söylediklerimiz aynı ölçüde, politik iktidarın proletarya tarafından ele geçirilmesinden önceki dönem için de, sonraki dönem için de geçerlidir.”
‘Sol’ komünizm, Vladimir İlyiç Lenin
Proletaryanın, hasımların kampındaki her çatlaktan yararlanmayı bilmesi, kitlesel olmaları, proletarya partisinin devrimci propaganda ve ajitasyonunu engellememeleri, proletarya partisinin işçi sınıfıyla emekçi kitleleri örgütleme çalışmasına ket vurmamaları koşuluyla, yalpalayan ve güvenilmez de olsa, kendisine müttefikler bulmayı bilmesi gerekiyor. Böyle bir politika, Leninizmin ikinci taktik ilkesinin temel talebidir. Böyle bir politika olmadan proletaryanın zaferi imkansızdır.Böyle bir politika, Leninizmin ikinci taktik ilkesinin temel talebidir. Böyle bir politika olmadan proletaryanın zaferi imkansızdır. Muhalefet böyle bir politikayı yanlış buluyor, Leninist bir politika saymıyor. Ama bu sadece, onun Leninizmin en son kalıntılarını da terkettiğini, Leninizmden yerle gök kadar uzaklaştığını ispatlar. Çin proletaryasının yakın geçmişte böyle müttefikleri var mıydı? Evet, vardı.Devrimin henüz tüm ulusun birleşik cephesinin devrimi olduğu devrimin birinci aşaması döneminde (Kanton dönemi) proletaryanın müttefikleri köylülük, kent yoksulları, küçük burjuva aydınları, ulusal burjuvazi idi.
Josef Stalin
Burada, maceracılığın kapalı-kapıcılıkla olan ilişkisi, ya da olaylar daha da geliştiği zaman maceracılığın doğuracağı muhtemel tehlikeler üzerinde durmayacağım. Bunu ileride ele alabiliriz. Şu an için, birleşik cephe taktiğiyle kapalı-kapı taktiğinin birbirine taban tabana karşıt olduğunu açıklamakla yetineceğim. Birleşik cephe taktiği, düşmanı kuşatmak ve yok etmek amacıyla büyük kuvvetleri seferber etmeyi gerektirir. Kapalı-kapıcılık ise büyük bir düşmana karşı tek başına umutsuzca savaşmak anlamına gelir. Birleşik cephe taktiğinin savunucuları, eğer geniş bir devrimci milli birleşik cephe kurma olasılığının doğru bir değerlendirmesini yapacaksak, Japon emperyalizminin Çin’i bir sömürge haline getirmek çabalan sonucunda Çin’deki devrimci ve karşı-devrimci güçlerin mevzilenmesinde ortaya çıkabilecek değişikliklerin de doğru bir değerlendirmesini yapmamız gerektiğini söylüyorlar. Japon ve Çin karşı-devrimci güçlerinin ve Çin’in devrimci güçlerinin kuvvetli ve zayıf noktalarının doğru bir değerlendirmesini yapmadan geniş bir devrimci millî birleşik cephe örgütleme gereğini tam olarak kavrayanlayız; kapalı-kapıcılığı yıkmak yolunda kararlı adımlar atamayız; milyonlarca halkı ve devrime yakınlık duyabilecek bütün orduları baş hedefimize, yani Japon emperyalizmi ve onların uşakları olan Çinli hainlere vurabilmek amacıyla örgütleyip seferber etmede birleşik cepheyi bir araç olarak kullanamayız; ve bu taktik silahı, önümüzde duran baş hedefe vurmak için kullanamaz, bunun yerine silahlarımızı çeşitli hedeflere doğrulturuz. Öyle ki, kurşunlarımız baş düşmanı vuracağı yerde ikinci dereceden düşmanlarımızı ve hatta müttefiklerimizi vurur. Bu da baş düşmana vuramamak ve cephane israf etmek anlamına gelir. Onu kıstırıp tecrit edememek anlamına gelir. Bu, düşman kampında ve düşman cephesinde zorla bulunan herkesi ve bugün düşman olduğumuz ancak yarın dostumuz olabilecek kimseleri kendi saflarımıza çekememek anlamına da gelir. Bu aslında, düşmana yardım etmek, devrimi dizginlemek, tecrit etmek ve [sayfa 210] dar boğaza sokmak ve devrimin gerilemesine hatta yenilmesine yol açmak demektir.
Kapalı-kapı taktiğinin savunucuları ise bütün bu görüşlerin yanlış olduğunu söylüyorlar. Devrimin güçleri saf, mutlak ölçüde saf, devrimin yolu düz, dümdüz olmalıdır. Kutsal kitapta yazılı olanların dışında hiç bir şey doğru delildir. Millî burjuvazi bir bütün olarak ve sonuna kadar karşı-devrimcidir. Zengin köylülere bir karış toprak bile bırakılmamalıdır. Sarı sendikalarla amansızca mücadele edilmelidir. Cay Tingkay’ın elini sıktığımız anda kendisinin bir karşı-devrimci olduğunu da söylememiz gerekir. Balık sevmeyen bir kedi olamayacağı gibi, karşı-devrimci olmayan bir savaşağası da olamaz. Aydınlar, saflara alınması tehlikeli olan kaypak unsurlardır. Bunlardan çıkan sonuç kapalı-kapıcılığın harikalar yaratan biricik sihirli şey olmasına karşılık, birleşik cephenin oportünist bir taktik olduğudur.
Yoldaşlar, hangisi doğrudur? Birleşik cephe mi, yoksa kapalı-kapıcılık mı? Marksizm-Leninizm hangisini onaylar? Hiç tereddütsüz söylüyorum ki, birleşik cepheyi onaylar, kapalı-kapıcılığı değil. Üç yaşında olanlar pek çok doğru fikre sahiptirler fakat onlara ciddi ülke sorunları ya da dünya sorunları emanet edilemez. Çünkü henüz bunları kavrayamazlar. Marksizm-Leninizm, devrimci saflarda bulunan “çocukluk hastalığı”na karşıdır. Bu çocukluk hastalığı, kapalı-kapıcılığın inatçı bayraktarlarının savundukları şeyin ta kendisidir. Dünyadaki her faaliyet gibi devrim de düz değil, daima dolambaçlı bir yol izler. Dünyada her şeyin değişmesi gibi, devrimci ve karşı-devrimci kamplardaki güçlerin mevzilenişi de değişebilir. Partinin geniş bir birleşik cephe şeklindeki yeni taktiği, Japon emperyalizminin Çin’i bir sömürge haline getirmeye kararlı olması ve Çin’in devrimci güçlerinin hâlâ ciddi zaafları bulunması gibi iki temel gerçeğe dayanmaktadır. Karşı-devrimin güçlerine karşı saldırıya geçebilmek için bugün devrimci güçlerin yapması gereken şey, milyonlarca ve milyonlarca kitleyi örgütlemek ve muazzam bir devrimci orduyu seferber etmektir. [sayfa 211] Ancak böylesine büyük bir kuvvetin Japon emperyalistlerini, hainleri ve işbirlikçileri ezebileceği su götürmez bir gerçektir. Bundan dolayı, cephe taktiği biricik Marksist-Leninist taktiktir. Kapalı-kapıcılık taktiği ise aksine, kimseyle birleşmek istemeyen burnu havada bir beyzadenin uygulayacağı taktiktir
Mao Zeedong- Seçme Eeserler-1-

SOVYETLER BİRLİĞİNDE KAPİTALİZMİN RESTORASYONUNUN CİDDİ DERSLERİ

Fikret Karavaz
SOVYETLER BİRLİĞİNDE KAPİTALİZMİN RESTORASYONUNUN CİDDİ DERSLERİ
Kruşçev-Brejnev dönek kliği burjuva dikdatörlüğünü restore ettiği için proleterya dikdatörlüğü altında kurulan sosyalist kamu mülkiyeti sistemi bürokrat-tekelci burjuvazinin yeni bir mülkiyet sistemine tam olarak dönüşmüştür. Bu ciddi bir derstir.
Marksizm bize, üretim araçlarının mülkiyet sisteminin niteliğinin, nihayetinde hangi sosyal grubun üretim araçlarına sahip olduğu ve üretim araçlarının hangi sosyal gruba hizmet ettiği gerçeği tarafından belirlendiğini söylemektedir. Bu nasıl anlaşılmalıdır?
” Kapital’de Marks, Aristo’nun, ” Efendi efendiliğini köle elde ederek değil, ama köleleri çalıştırmakla tanıtlar” söylemini aktarır. Marks devam eder; ” Kapitalist kendisini, ona emek -gücü satın alma gücünü veren sermaye sahipliği ile değil, üretim sürecinde emekçi, şimdi ücretli emekçi kullanarak tanıtlar.”
K.Marks Kapital Cilt 1 syf 338
Bugün sovyet proleteryasının ve emekçi halkınınn ”üretim sürecinde kullanılma” biçimine bir bakış sovyet revizyonizminin, yani Brejnev ve ortaklarının kamu mülkiyeti örtüsü altında sovyet halkının üretim araçlarının kontrolünü gasp ettiklerini ve bu üretim araçlarının bir bürokrat-tekelci burjuvaziye hizmet ettiğini gösterecektir. Doğrusu, Sovyet revizyonistleri, sovyet emekçi halkını üretim sürecinde ücretli işçiler olarak çalışmaya zorlamak yoluyla kendilerinin kesinlikle bir bürokrat-tekelci burjuvazi kanıtlamaktadırlar.
Devlet tarafından işletilen Sosyalist Üretim İşletmelerinin Yönetim Kurulları’nda sovyet revizyonistleri şöyle demektedirler: ” Üretim ve yönetim üzerinde otorite, menajer (yönetici veya direktör) tarafından, kendi görev bölümlerine uygun olarak belirlenen diğer sorumlu personel ile birlikte hayata geçirilir.”
İşletmenin menajeri işletmenin yapısını ve personelini belirleme; işçileri işe alma ve işten çıkarma, ödül verme veya ceza verme, ücret derecelerini ve ikramiyeleri sabitleme, işletmenin üretim araçlarını satma, kiraya verme, çeşitli ”ekonomik teşfik fonları”nı-ki bunlar Sovyet revizyonist önderliği düzenlemelerine göre işletmenin kendi tahsisatına ayrılmıştır- almak yetkisine sahiptir.
Sovyet revizyonist ” Model Kolektif çiftliklerin Yönetim Kuralları”, kolektif çiftlik başkanının devlete ait olan toprağı kiraya verme veya devretme, çiftlik fonlarını alma hatta tarımsal makineler gibi üretim araçlarını bedava satın alma ve satma, çiftlik üyelerinin çalışma bedeline ve ikramiyelere karar verme, çiftlikte çalıştırmak için dışarıdan insan kiralama vs. yetkilerine sahip olduğunu belirtmektedir. Bu ”menajerler” veya ” çiftlik başkanları” bir çok yetkiye sahiptirler. Peki, emekçi halk hangi yetkilere sahiptir? Hiç bir yetkiye sahip değildir.
Emekçi halkın üretim araçlarına sahip olma hakları bürokrat-tekelci burjuvazi tarafından tamamiyle gasp edilmiştir. Ki bürokrat-tekelci burjuvazi Sovyetler Birliği’nin emekçi halkını ”üretim sürecindeki” ücretli işçiler düzeyine geriletmiştir. Sovyet revizyonist gazetelere göre Sovyetler Birliği’ndeki bir devlet işletmesinde bir torna operatörünün aylık ücreti 50 ruble ile 60 ruble arasında olacak kadar düşüktür. Orta düzeydeki ücretler 70 rubleden 80 rubleye kadardır. Fakat menajerler, fabrika direktörü ve diğer burjuva unsurların ücretler, ikramiyeler, sübvansiyonlar biçiminde ve diğer ”legal” yollarla aldıkları ücret işçininkinden 10 kat, ve hatta bir kaç on katı fazladır. Bir normal köylünün aylık net geliri 60 rubleden azdır. Fakat bir çiftlik başkanının aylık geliri genelde 300 ruble civarındadır. Bazı maaşlar 1000 rubleyi aşmaktadır.
30 YILDAN FAZLA BİR DENEYİME SAHİP ESKİ BİR SOVYET İŞÇİSİ ŞÖYLE DEMEKTEDİR ” Burada çok fazla milyardere sahibiz. Onlar sadece yaşam standartları açısından değil fakat dil olarak da bizden farklıdırlar.” Sovyet revizyonist Tarım Bakanlığının bir inşa vakfı menajeri çılgınca bağırmaktadır: ”İşletme benim evimdir, Ben buranın efendisiyim, Ne istersem onu yaparım.” Ağacın türü çiçeğin türünü belirler, ve sınıfın türü konuşmanın biçimini belirler, Bürokrat-tekelci burjuvazi üretimdeki ağalar haline gelmiştir.Kapitalistler gibi onlar da ne isterse yapmaktadırlar. Diğer taraftan geniş emekçi halk kitleleri üretimdeki ücretli işçiler pozisyonuna gerilemişlerdir. Emekçi kitleler köleleştirilmekte, sömürülmekte ve sefalet çekmektedirler.
Sovyetler Birliği’nin sosyalist kamu mülkiyetinin dejenere olduğu sarsıcı bir gerçektir. Bu, sosyalist kamu mülkiyeti kurulduktan sonra mülkiyet sorununu halen tamamen çözülmediğini göstermektedir. Dahası, mülkiyet sistemi otomatikman sağlamlaştırılmayacak ve mükemmelleştirilmeyecektir; mücadelenin uzun bir süreci olacaktır.
Mülkiyet sistemi bir nesneler meselesi değildir; nesnelerle ilşkili bir toplumsal ilşkidir. Bir taraftan sosyalist kamu mülkiyeti sisteminin kurulması, emekçi halkın, özel mülküyetin zincirlerini kırdıkları ve toplumun üretim araçlarının sahipleri durumuna dönüştüğü anlamına gelir.Proleterya ve emekçi halk ile tüm sömürücü sınıflar arasındaki ilişki tersine çevrilmiştir; daha önce sömürülenlerin tüm eski sömürücü sınıf üyelerini yönettikleri ve yeniden kalıba döktükleri bir ilşki biçimine dönüşmüştür. Diğer taraftan, kabul edilmelidir ki burjuva hak toplumsal mülkiyet sistemi içersinde tamamen ortadan kaldırılmamıştır.
Dahası, hem halkın mülkiyetinin ve hem de kolektif mülkiyetin, önderlik sorununu, yani sözde değil de gerçekte hangi sınıfın mülkiyeti elinde tuttuğu sorununu gündeme getirdiğini kabul etmek gerekir. Bu tür toplumsal ilşkiler içersinde proleterya ve emekçi halk, elde tutmanın meyvelerini sağlamlaştırmak, sömürücü sınıfın üyeleri üstündeki hakimiyetini güçlendirmek ve onları yeniden kalıba dökmek ve sosyalist mülkiyet içersinde halen tamamen ortadan kaldırılmamış olan burjuva hakları kısıtlama ve eski toplumun geleneklerini ve izlerini adım adım yok etme yoluyla sosyalist mülkiyet sistemini sağlamlaştırmak ve sürekli bir şekilde mükemmelleştirmek istemektedir. Toplumsal ilişkiler meselesinde burjuvazi ve tüm sömürücü sınıflar yönetilmeye ve yeniden kalıba dökülmeye karşı direnirler. Sosyalist mülkiyet sisteminde hala var olan eski toplumun geleneklerini ve lekelerini kullanmak ve genişletmek isterler ve halen tamamen ortadan kaldırılmamış olan burjuva hak’ları genişletmeye ve ortadan kaldırılmış olanları geri getirmeye çalışacaklardır. Bu şekilde sosyalist kamu mülkiyeti sistemini ciddi bir şekilde erozyona uğratacaklar ve sabote edecekler ve nihayetinde bir kapitalist özel mülküyet sistemine dönüştüreceklerdir.
Proleterya ile burjuvazi arasındaki mülkiyet sorunu noktasındaki çelişkiler ve mücadeleler çok yönlüdür. Fakat bunlar esas olarak sosyalist kamu mülküyetine dayalı ekonomi üzerindeki önderlik üzerine mücadelede ifadesini bulur. Her kim önderliği ele geçirirse üretim ilşkilerinin gerçek hakimi o olur. Önderlik burjuvazinin ve temsilcilerinin eline geçtiğinde sosyalist kamu mülkiyeti sistemi sadece sağlamlaştırılmamış olmakla kalmaz, ayrıca, kesinlikle dejenere olacaktır. Sovyetler Birliğ’ndeki kapitalist yolu tutan bir avuç iktidardaki kişi bir sosyalist kamu mülkiyetine dayalı ekonominin önderliğini ele geçirdikleri için bu sistem bürokratik-tekelci bir mülkiyet sistemine dönüştürülmüştür. Sonuç olarak Sovyetler Birliği’nin proleteryası ve emekçi halkı sosyalist kamu mülküyeti sistemi sahipliğinden bürokrat-tekelci burjuvazinin bir mülkiyet sisteminin kölelerne dönüştürülmüşlerdir. Kruşçev- Brejnev dönek kliği Parti’nin ve Sovyetler Birliği devletinin iktidarını ele geçirdiği için kapitalizm tamamıyla restore edilmiştir.
Şangay Ders Kitabı syf 82-84
<img class="j1lvzwm4" src="data:;base64, ” width=”18″ height=”18″ />
<img class="j1lvzwm4" src="data:;base64, ” width=”18″ height=”18″ />
Ahmet Hulusi Kırım, Ünal Salcı ve 3 diğer kişi

TOPLUMSAL SOSYOLOJİ VE TOPLUMSAL DEĞİŞİM

TOPLUMSAL SOSYOLOJİ VE TOPLUMSAL DEĞİŞİM
 
Diyalektik, her şeyin sürekli hareket halidir, her şey, doğada var olan tüm şeyler, bir süre varlıklarını sürdürdükten sonra yerini başka bir şeye bırakarak yok olurlar. Doğa anakronik değildir, her şey, her dakika her saniye değişir ve çelişki evrenseldir, tersi çelişmezlik ilkesine götürür, temelleri Aristotelese kadar gider, oradan kök alan bir ilke…
Marx’a göre her şey değişim halindedir ve toplumlarda durmaksızın değişirler. Çünkü Marx’a göre emek, dünyayı daha yaşanılabilir hale getirme, insan ihtiyaçlarını daha işlevsel kılma ve herkese yayma, ve bu faaliyetiyle insan, insanın varoluş ve potansiyeli geliştirme kapasitesi insanın özünü oluştur.”Tarihteki toplumları anlamanın gerçek anahtarı üretim tarzıdır”. Marx,
 
Marx, insanlık tarihinden gönümüze var olan, ve varlığı tarihte hep yaşanmış ve hissedilmiş üretim tarzı, iktisadi yapı, ve onların ayrılmaz bir parçası olan toplumsal üretim ilişkileri arasında bir karşıtlığın sürekli olduğunu savunur. Marx’ göre, her üretim tarzı kendini sürdürebilecek uygun toplumsal ilişki biçimlerini yaratmak zorundadır. Toplumu anlayabilmek için öncelikle insan doğasını, onu doğadaki diğer varlıklardan ayıran temel özelliği bilmek gerekiyor.
 
Bize değişmez gibi görünen toplumsal süreçler, biz fark etmesek de durmaksızın değişirler. Marx, değerlerin üretimi olarak üretim ve kullanım değerlerinin üretimi olarak üretim arasında yaptığı ayırım ile kapitalizmin gelişimi ile birlikte üretim ilişkilerinde yaşanan değişime dikkat çeker. İnsanlığın geldiği bu aşamada kapitalizm de nitelik değiştiren, değişen ve dinamik olma özelliklerini giderek kaybetmiştir.
 
Kapitalizmin kendisini tüketen ve dünyadaki üretimi silah zoruyla dağıtan bir nitelik kazanmasıyla birlikte, modern toplumun ekonomik hareket yasası da giderek ortaya çıkacaktır. Marx, Olguların belli bir tarihsel bağlam içinde, karşılıklı bağlantılar içinde ve bu bağlantıyı düzenleyen şeyi araştırarak, tarih ve toplumsal yapının bütün parçalarının karşılıklı birbirleriyle içsel ilişkiler içinde bulunan ve belirli dönemlerde gerçeklerin formunu ve tipini şekillendiren yasaları nasıl ürettikleriyle ilgilenir.
 
Marx’ın toplumsal değişmeyle ilgili düşünceleri, tarihteki toplumların araştırılması ve analiz edilmesi üzerine yapılan sistematik ve bilimsel çalışmalarıyla şekillenmiştir. Kimilerine göre Marx, sadece kapitalist toplumu analiz ederek bu sonuca varmıştır anacak, bu iddia haksız ve basit bir analizden ibarettir. Marx, toplumlar tarihinin sınıf mücadeleleri tarihi olduğunu açıktan söylemektedir.
 
O nedenle Marx’taki toplumsal değişme kuramı, salt kapitalist topluma özgü bir kuram değildir. Çünkü Marx’a göre maddi koşullar ve ideoloji- fikirler, zorunlu ve olumsal ilişkiler tarafından belirlenir. Kapitalizm koşullarında ve kapitalist üretim tarzında kapitalist burjuva sınıf ile işçi sınıfı ve bunun bir sonucu olan emek ve sermaye zorunlu ilişkilidirler.
 
Marx, tarihsel gelişmenin sonuçları hakkında her türlü evrensel apriori teoriyi reddeder. Bize göre evrimci anlayış, sınıflı toplumların hayatlarının son süreçlerine ilişkindir ve sınıf mücadeleleri tedricen ortadan kalkarken bu süreci evrimsel bir değişim takip edebilir.
 
Kapitalizm de ‘azami kar’ ve ‘artı değer’, sermayenin kesin egemenliği ve rekabet ölümcüldür. Bu süreç Üretimin emeğin tam kontrolüyle sonuçlanamayacağına göre, rekabet ve kar ölümcül bir sistem sorununa dönüşerek, kendisini de yok etmenin koşullarını yaratır. İnsanın biyolojik evrimi ve süreç içindeki ihtiyaçları da bu gelişim paralelinde değişerek her geçen gün yeni ihtiyaçlar ortaya çıkarmaktadır. Marx, yeni ihtiyaçların yaratılmasını, basitçe salt kapitalizmin ürettiği bir şey olarak görmez, onu insan olmanın ve insani potansiyellerin açığa çıkmasının maddileşerek maddi bir gerçeklik kazanmasını ayrılmaz bir parçası olarak görür.
 
Erdoğan ATEŞİN
 
KAYNAKLAR:
1- Sosyolojiye Giriş.(Anadolu Üniversitesi Yayınları)
2-Klasik Sosyoloji Tarihi.(Anadolu Üniversitesi Yayınları)
3-Modern Sosyoloji Tarihi. (Anadolu Üniversitesi Yayınları)
4.Toplumsal Değişim Kuramları.( Anadolu Üniversitesi Yayınları)
5-Sosyolojide Yakın Dönem Gelişmeleri.(Anadolu Üniversitesi Yayınları)
6-Karl Marx. Kapital. C.1-2-3.(Yordam Yayinlari)
7- Yeni Komünizm.( Bob Avakıan)
 
 

neden gazete kok

Gazete KÖK

NEDEN GAZETE KÖK?

Kapitalizm insanı fiziksel, zihinse-düşünsel olarak böldü ve bu bölünme insan bilincinde muazzam bir bilinç bulanıklığına yol açtI ve devrimci saflarda bunun etkileri daha vahim boyutlarda kendisini gösterdi…Bu durum dünyanın çeşitli ülkelerinde devrimci komünist hareket, örgüt ve partileri derinden etkileyerek bugünkü süreci yarattı.

Toplumsal olgunun tarihsel, bütüncül ve onun eleştirel açıklanması, tarihsel bir metodolojiyle mümkündür. Tarihin ve tarihsel süreçlerin temel direklerini, temel taşıyıcı kolonlarını, bu kolonlardan her hangi birini söküp alırsanız tarih başınıza üzerinize çöker ve tarihin yıkıntıları arasında kaybolur gidersiniz, tarih sizi bir anlamda yutar. Öncelikle bugün ”Marksizmin Krizi, yetmezliği, ve aşılması” olarak açıklanan önermenin bilimsel tuttarsızlığını, Marksizmi bilimsel zenginleştirerek, geliştirerek mahkum etmekle mümkündür.

Bunun cevabı, Marksizmin Toplumsal alanı açıklama, ve onu değiştirme iddiası bilimsel ve güçlü bir iddia olarak sürmektedir…Revizyonist anlayışların gerçeklere saldırarak, onları yıkarak, tahrip ederek tarihte yer bulması ve tutunması kısa süreliğine amacına ulaşsa da, orta ve uzun vadede de bilimsel gerçekler ve onun metodolojisi karşısında tutunma şansı yoktur. Marksizm’den kopmuş, yada hiç marksist olamamış nesnelci ve öznelci bütün Marksist sapma ve Marksizm düşmanlarına karşı Marksizm’in Maddeci ontolojisini savunarak onun epistemolojisini bilimsel yöntemlerle geliştirmek ve zenginleştirmekle mümkündür…

Bilimsel sosyalizm ne yalnız başına tarihsel öngörülerle ne de toplum bilim yada felsefeyle açıklanabilir, sosyalist bilim bütün bu bilimlerin toplamda bir sonucudur. Bilim, insanın gerçeklere dair genel ve sistemli bilgilerinin toplamıdır. Bilginin sistematiği gerçeğe ait nedensellik ilişkilerinin keşfedilmesidir. Bir şeyin ne olduğunu anlamak, o şeyi tanımlamakla mümkündür ve bilginin nesnel gerçeklik olduğu kadar, bilginin kaynağı da yine nesnel gerçeğin ve onun deneyiminin sonucudur ve bilginin olmazsa olmaz ön koşuludur.

Her insanın kendi öznel gerçekleriyle var olduğu bu dünyada, bireysel olarak bireyin kendi öznel dünyasıyla toplumsal alana ilişkin bilim üretmesi çok zor ve olanaksızdır. Materyalizm nesnel gerçeğin ürünüdür…Bilim, bilinmeyenin kapısını aralayan ve bilinen ile bilinmeyen alanda gelişen bir faaliyettir ve bilim daima değişimi hareket noktası olarak alan ve o değişimi yöneten nedenselliği ve ilişkilerini keşfetmekle uğraşır…Öznel dünyasıyla var olan birey veya grup, yada örgüt, yada topluluk açığa çıkmış doğruların, toplumsal pratikte sınanmış gerçeklerin üstünü örterek, onu öteleyerek insanlığı ve bilinçleri bulandırarak bilinmezin içine sürükleme çabasına girse de, nesnel gerçeklik karşısında uzun süre tutunamaz…

Objektif olanla, subjektif olanı, teorik alanla pratik alanı, bilme ile yapmayı somuta uyarlayan bilinç bilimseldir ve ileridir. Tarihsel gelişmeleri maddi temele oturtarak değişimin önünü açabilir insan yani diyalektik materyalizmi toplumsal gelişmelere uygulamak. Marx, bütün çalışmalarında insanlığın bilincini derinlemesine etkileyerek, işçinin bileğindeki zincirin nasıl kırılacağını öğretmiştir…Marx, umut ile düş arasında insanlığın büyük umudu olmuş ve yaşamı boyunca devrimci bir eylem adamı olarak yaşamıştır. Marx öncesi Guizot, Mignet ve daha başka burjuva ideologlar, sosyologlar burjuva iktisatçı Rikardo sınıf mücadelesi gerçeğini savundular ancak onlar Marx,ın Weydemeyr’e yazdıgı mektubunda “Modern toplumda sınıfların varlığını ve sınıf mücadelesini keşfetme onurunun kendisine ait olmadığını” açıkça belirtmektedir…

Çünkü burjuva tarihçiler ve burjuva iktisatçılar Marx’tan önce sınıf savaşımının tarihsel gelişimini, sınıfların ekonomik yapısını açıklamışlardı…Marx bu alana ilişkin katkılarını ise şöyle ifade eder. Sınıfsal yapıların üretimin gelişim evresindeki belirli tarihi aşamalarla ilişki içinde olduğunu, ve sınıf mücadelesinin zorunlu olarak proletarya diktatörlüğüne ve bu diktatörlüğün süreç içinde tedricen bütün sınıfları ortadan kaldıracağına evrileceğini öngörmüştür.

Marx, aslında toplumsal sistemlerin iç dinamik yapılarından kaynaklı olarak iç yaratıcı potansiyellerini tüketmedikçe, bu sistemlerin tarihin sahnesini terk etmeyeceklerini düşünmüştür. Bir toplumsal sistemin Yeniden üreterek, kendisini yenileyerek kendisini, yani varlığını devam ettirme potansiyeli tamamen tüketmesi ve onun tarihin sahnesini terk etmesi, yalnız başına üretim ilişkileri ile üretici güçler ve araçları arasında ki çelişmenin keskinliğiyle açıklanamaz.

Bütün bu süreçlerde ve dönüşümlerde zor ve şiddet, ve hakim- egemen sınıfların bu silaha başvurmaları karşı tarihsel zoru yaratarak toplumsal değişimlerdeki süreci etkilemiş, hızlandırmış yada yavaşlatmıştır. Zor, burada bir anlamda iktisadi bir güç olarak devreye girer. ” Zor, yeni bir topluma gebe olan eski tolumun ebesidir ” Marx…

Marx, bütün bu çalışmalarıyla, kapitalist piyasayı yalnız ekonomik ve felsefi olarak değerlendiren değil, onun insanlığın büyük kitlesel pratiğiyle hayata bulacak devrimci kritiğini yaptı.

Bu yaratıcı devrimci özüyle Marx, kendisinden önceki bütün büyük düşünürler arasında müstesna bir yere sahip olan büyük bir dava adamı, büyük bir bilim insanıdır…Düşün gerçekle buluşması ve onun yeryüzünde hayat bulması, zincirlerini kıran insanın özgürlük dünyasını yaratmıştır…Bugünün insanı artık kapitalizmin kesin sonunun geleceğine inanıyor ve bu bir realitedir, bu sonun nasıl geleceğini insanlık sürekli yeni bilgi ve pratik birikime ulaşarak daha bir bilince çıkarıyor ve büyük insan pratiği bunun teminatıdır…

Bütün burjuva revizyonist ihanetlerin ve onun insanlığın önüne koyduğu Gordion’un kör düğümünü insanlığın büyük devrimci birikimi çözecektir…Toplumsal-ekonomik ilişkiler, insanlık tarihi üzerinde karşılıklı çatışan sınıfların sahnesi olduğu gerçeği ve onu siyasal düzlemde, büyük siyasal bir devrimle emekçilerin ekonomik, siyasal, sosyal dünyasını yaratarak, büyük toplumsal değişimin yolunu açmıştır…

İnsanlık bugünkü tarihsel sürecinde, ekonomik büyük eşitsizlik ve ekolojik büyük yıkım olarak, iki büyük çelişme yaşamaktadır. Her iki çelişme uygarlığımızın yıkımını hızlandırmaktadır. Toplumsal düzlemde, emek/sermaye arasındaki çelişki o denli derinleşmiş ki, biri diğerini tasfiye etmeden sürdürülebilirliği kalmamıştır. Ekolojik olarak da Kapitalist sistem, eko sistem üzerinde büyük yıkımlar yaratarak, insan doğasını yok etmek üzeredir. Bugün iki büyük çelişki yaşanmaktadır, ve toplum bugün bu çelişkilerini çözmekle karşı karşıyadır, bunun dışındaki, etnik, dinsel, inançsal ve diğer çıkar çelişmeleri tamamen kapitalist- emperyalist sistemin suni olarak insanlığın ortasına bıraktığı fesatlıklardır…

Devrimler Tarihine Kısa Bir Özet

Dünyamız 1640 İngiliz Devrimiyle birinci devrimler sürecine girerek,1871 Paris Komüni deneyimi ve Avrupa’da ki burjuva Demokratik Devrimlerle, birinci devrimci sürecini tamamlamış, ikinci ve daha farklı bir devrimci sürece girmişti. Dünya genelinde devrimlerin birinci dalgası, kapitalizmin erken geliştiği Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’da yaşandı. Bu coğrafyadaki devrimler süreç içinde söz konusu kapitalist ülkeleri diğer ulusları sömüren konuma soktu ve bu ülkeler gericiliğin ve saldırganlığın merkezine dönüştüler.

Dünyamızda devrimler sürecinin ikinci dalgası, kapitalistleşme sürecine girememiş, geri feodal ülkelerde başladı ve Rus, Çin, Meksika ve Türkiye’de 1905-1917 yılları arasında gelişen kısmi Burjuva Demokratik Devrimler başarısızlığa uğrayarak tamamlanamadı. 19.yy ve öncesinde köylülüğü yedeğine alan batı burjuvazisi, Burjuva Demokratik Devrimler yaparken, 20 yy’da bu ülkelerin burjuvazisi ve ülkeler artık gericiliğin merkezi olmuşlardı. Geri kalmış ülkeler ise devrimlerin merkezi olmuşlardı. Bu ülkeler kapitalizm aşamasına geçememiş geri ülkelerdi. Bu süreç birinci dünya savaşına kadar devam etmiş, savaş sonrası dünya devrimi, büyük atılımlarla yeni ve daha büyük bir devrimci sürece girmişti.1917 Ekim devrimi çağımızın ilk emekçi devrimi idi.

Sovyet Devrimiyle dünyamız, emperyalizm ve proleter devrimler çağına girerken, kapitalizmi gelişmiş ve Burjuva Demokratik Devrimlerini tamamlamış batı ülkeleri emperyalizm aşamasına girerek dünya gericiliğinin merkezi olmuşlardı. Bu ülkeler artık sermaye ihraç ediyor ve bağımlı ülkelerde milli olan her şeyi tahrip ediyor ve geri ulusları boyunduruk altına alıyorlardı. Bu sömürgecilik ya direk işgaller şeklinde gerçekleşiyordu, ya da sermaye ihracı yoluyla oluyordu. 1900′ ler öncesi burjuva devrimci süreçler yaşanıyorken, söz konusu ülkelerde, ilerleyen süreçlerde devrimci süreçler dibe vurarak, gericiliğin ve sömürgeciliğin merkezi oldular. Feodal despotizmin ve gericiliğin merkezi Rusya ise, 1917 Ekim devrimiyle dünya devriminin ön cephesi oldu.

Kapitalizmi gelişmiş ülkeler ise dünyanın geri ve ezen ülkeleri oldular. Lenin o dönemde Rus devriminin demokratik muhtevasını doğru kavrayarak, bütün oklarını feodal Çarlığa çevirmişti. Devrimin hedefi feodal Çarlık’tı ve bunun için işçi köylü ittifakını savundu; ve devrimin kuvvetlerinin bu iki sınıf olduğunu tespit ediyordu. Dünyanın batı Avrupa’sında gelişen birinci Burjuva Demokratik Devrimler süreci, feodal despotik ve Krallıkları tarihin dışına atıyordu ve ilerici idiler.

İkinci demokratik devrim dalgası, anti emperyalistti ve bağımsızlığı hedefliyordu. Dünyamız bu süreçlerde iki farklı devrimci dönem yaşayarak, feodalizme karşı gelişen Demokratik Devrimler sürecinden, emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı Milli ve Demokratik Devrimler sürecine girmiştir Gelişmiş kapitalist batıda, Burjuva Demokratik Devrimlere burjuvazi önderlik etmişti ve bu devrimler burjuva demokratik devrimlerdi, geri kalmış ezilen ülkelerde ise küçük sermaye, aydınlar, eşraf Milli Demokratik Devrimlere önderlik etmeye çalışmış ise de bu devrimlerin önemli bir kesimi başarısızlığa uğrayarak tamamlanamamıştır. 1917 Büyük Ekim Devrimine kadar bu süreç devam etmiş, Ekim Devrimiyle birlikte dünyamız farklı devrimler sürecine girmiştir.

İkinci devrim dalgasıyla birlikte, proletarya önderliğinde sosyalizm mücadelesine yönelen devrimlerin hemen hemen hepsi, yeniden Demokratik Devrimler mevziini çekilerek kendilerini buradan savunma sürecine girmişlerdir. Lenin,1917 Ekim, Devrimiyle dünyamızın ” emperyalizm ve proleter devrimler çağına ” girdiğini söylemişti. Mao, Sovyetlerde ki geriye dönüşü doğru tahlil ederek ”devletler bağımsızlık, milletler kurtuluş, halkalar devrim istiyor” diyerek insanlığın yeniden Milli ve Demokratik Devrimler sürecine geri çekildiğini doğru analiz ediyordu.

Ekim Devrimiyle sosyalist devrimler sürecine giren dünyamız, bugün yeniden Milli ve Demokratik Devrimler mevziine geri çekilmiştir. Sosyalist Devrimler dalgası bu süreçte özellikle batıda geri çekilmiş ve dünyamızın bağımlı, yarı bağımlı ülkeleri Milli ve Demokratik Devrimler süreci mevziine girmiştir. Dünya genelindeki devrimci mücadeleler, gelişmiş kapitalist emperyalist ülkeler hariç,1848 tarihten bu yana, hala Demokratik Devrimler mevziinde gelişmektedir.

Emperyalist kapitalist ülkelerde ise tamamen karşı devrimci süreçler yaşanmaktadır. Asya, Afrika ve Latin Amerika halkları hala Milli ve Demokratik Devrimler mevziinde kendi ülkelerini savunma süreci yaşamaktadırlar. Çünkü, insanlık önüne çöze bileceği sorunlar koyar, onun dışındaki tespitler ütopik ve hayalcidir. Dünyamız bugün emperyalizm, milli ve demokratik devrimler ve sosyalizme yönelim ve sürdürülebilirlik süreci zeminlerindedir..”…insanlık kendi önüne, ancak çözüme bağlayabileceği sorunları koyar, çünkü yakından bakıldığında her zaman görülecektir ki, sorunun kendisi, ancak onu çözüme bağlayacak olan maddi koşuların mevcut olduğu ya da gelişmekte bulunduğu yerde ortaya çıkar” Marx. (Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı) Bütün Toplumsal Sorunlar Devrimlerle Çözülür…

Küresel saldırılara karşı dünyada küresel bir müdahale gücü de gelişiyor. Bugün artık bütün batı dünyası da devrim coğrafyasıdır. Emekçiler kapitalizmin merkezlerinde direniyorlar ve kapitalizm doğduğu coğrafyada yıkılacaktır…Sorunlar devrim sonrası da olacaktır ve insanlık kendi tarihinde hep yeni devrimlerle kendi tarihsel sürecini ilerletecektir…Kapitalizmi yıkacak olan emekçi sınıflar, yeni bir toplumu kurmak için yeniden ve yeniden devrimlerle kendisi de birer sınıf olarak tarihin sahnesini terk ederek başka bir toplumsal sistemin önünü açacaktır…Ancak bu süreç uzun bir tarihsel süreç, burjuvazi, yani devrimle devrilen sınıflar hala direnmeye devam edeceklerdir…

Marx, Paris Komününden çıkardığı derslerden hareketle, bütün teorisini tehlikenin yıkılan burjuvaziden geleceği üzerine kurmuştur…Sovyetlerdeki dönüşüm durumun böyle olmadığını gösterdi ve teori yeniden hayattan çıkmıştı… Bütün bu süreçlerde Komünist Partileri bürokratik burjuva aygıtlara dönüşerek, emekçilere ve devrimlere ihanet etti ve kapitalist sisteme yeniden entegre oldular. İhanetin kol gezdiği bu koşullarda devrimci kalabilmek ve emekçi mevzilerde direnebilmek devrimci kalmakla mümkündür.Büyük ileri atılımlar, büyük toplumsal örgütlenmeler gerektirir. Toplumsal konsensüs bu yönde gelişmektedir…

Devrimci Marksizmin somutu açıklama yöntemi bu yöndedir.1900’lerin son dönem, ikinci yarısı sonrası ortaya çıkan örgüt, grup ve partiler, tarihsel olarak miadını doldurmuş, küçülerek kişiler örgütüne dönüşmüş ve sistem tarafından çok kötü kullanılan ve kontrol edilen bir duruma düşmüş ve devrimci özlerini kaybetmişlerdir..Sendikalar, Demokratik Kitle Örgütleri vb. yapılarda bu sürecin bir parçası olmuş ve toplumsal olanı savunan değil, sistemin kontrol kuleleri konumundadırlar…

Bugünün temel devrimci görevi, kapitalist emperyalist saldırganlığa karşı, emeğin toplumsal kuvvetlerini ve üreten insanlığın toplumsal muhalefetinin kolektif birliğini, küresel düzeyde ve tek tek ülkelerde devrimci bir güç haline getirecek, somutu anlayan ve açıklayan önderlikler yaratmaktır. Kapitalizmin alternatifi, herkesin yeteneği kadar üreteceği, ihtiyacı kadar tüketeceği bir toplumsal sistemdirGazete Kök, bütün yukarıda anlatmaya çalıştığımız nedenlerden kaynaklı bir ihtiyaç olarak yayın hayatına başlamıştır. Kitlelerin gerçek gücü, onların sayısal çoğunluğunda değildir. Kitlelerin gücü, onların örgütlü gücündedir, örgütlü olma halleridir…Örgütsüz kitlelerin yaptırım gücü yoktur ve tarihsel olarak misyonlarını gerçekleştiremezler. Örgütlü kitleler, sonuca odaklanırlar sonuç odaklı ayağa kalkarlar…GAZETE KÖK Emeğin devrimci kavgasını birlikte büyütmek için bir mevzidir. Birlikte büyütelim bu kavgayı…

GAZETE KÖK

22.10 2020