CHP’nin Kürt meselesine yaklaşımı ve HDP’nin tutum belgesinin analizi (2)

Faik Bulut Independent Türkçe için yazdı

Faik Bulut Araştırmacı gazeteci, yazar Pazar 10 Ekim 2021 5:22

Akşener, Babacan, Karamollaoğlu ve Kılıçdaroğlu güçlendirilmiş parlamento ve demokrasi paydasında birleşiyorlar

– Peki, neden Kürt çözümü iktidarda kalmanın veya iktidara gelmenin aracı sayılıyor?

Dikkat edilirse, AKP iktidarında söylem ve siyaset düzeyinde deniz bitti. Son üç aydır Recep Tayyip Erdoğan‘ın hemen hiçbir sözü kamuoyunda gündem oluşturmuyor: Tam tersine, gerek Meral Akşener, gerek Kılıçdaroğlu ve hatta Temel Karamollaoğlu’nun sözleri, görüş ve açıklamaları daha çok gündeme geliyor.

Mesela Millet İttifakı‘nın cumhurbaşkanı adayı kim olacak tartışmaları, Kılıçdaroğlu-Akşener-Babacan-Davutoğlu ve Karamollaoğlu’nun açıklamaları gündemi belirliyor. HDP’nin açıkladığı “Demokrasi Tutum Belgesi” de medyada tartışılmaya başladı. 
 

A. Davutoğlu, T. Karamollaoğlu, M. Akşener ve A. Babacan. Son aylarda gündemi muhalefet parti başkanları belirliyor


Ekim başında 6 muhalif parti toplanıp ülkenin temel meselelerinde anlaşıp ortak açıklama yaptı. Keza CHP’nin son Kürt meselesinin çözümü hakkında açıklaması da kaç gündür sokakta, kamuoyunda ve medyanın baş gündemini teşkil ediyor.

Yani gündemi muhalefet belirliyor. Şimdilik sessiz ve suskun; kurak bir siyasi mevsimden geçiyor AKP. Muhalefet partilerini itham ederek onların önünü tıkama gayreti içindeler.
 

6 muhalif partinin temsilcileri toplantısında mutabakat çıktı / Fotoğraf: Bahadır Erdem


Örneğin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, AKP grup toplantısında 6 Ekim 2021’de yaptığı konuşmasında şunları söylüyor:

Biz yeni anayasa diyoruz, birileri de çıkıyor, gerekirse ilk 4 maddeyi de değiştiririz diyerek PKK güdümündeki siyasi yapıya göz kırpmaya çalışıyor. Anayasa’nın ilk dört maddesinin değiştirme fikri, CHP’nin ve dolayısıyla tüm CHP’lilerin ifadesi midir yoksa Kılıçdaroğlu’nun kişisel fikri midir? Bu CHP’nin kurumsal iradesi ise ortada ülkemiz açısından çok vahim bir sorun var demektir. Çünkü bu durumda CHP Anayasa gibi temel bir konudan başlayarak tümüyle HDP’nin vesayetine girmiş demektir.


İlk bölümde bazı sözlerini aktardığımız AKP Grup Başkanvekili Muhammet Emin Akbaşoğlu’nun ifadelerine de bakalım:

Bir senaryo yürürlüğe konmuş vaziyette, görev dağılımı yapılmış. Adına Millet İttifakı denen ittifak bileşenleri, kendilerine daha üst bir akılla verilen görevleri harfiyen ifa etmeye çalışıyor. CHP’nin liderinin daha önce sözde ‘Kürt sorunu vardır’ sözüyle zaten HDP’nin açıklayacağı tutum belgesinin altlığını ve zeminini oluşturduğu görülüyor.

Bu bir paslaşma sonucunda, belirli bir hedefe doğru götürülmek istenen neticelerin kendi içindeki görev dağılımına dönük adımları olarak değerlendirmelidir. Hem CHP’nin hem İYİ Parti’nin hem de HDP’nin kendi içlerinde bir görev dağılımına dönük beyanlarını ve atraksiyonlarını görüyoruz.


AKP’li Orhan Miroğlu ise, ekim başındaki Millet İttifakı (6 partinin katıldığı) ortak toplantısına HDP’nin davet edilmeyişini fırsat bilerek polemikçi bir üslupla “Hem bu ittifakın bileşenlerine hem de HDP’ye kılçık atan” imalı ifadeler kullandı.  
 

HDP, tutum belgesi açıklaması / Fotoğraf: Twitter – @gergerliogluof


– CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun Kürt meselesinin çözümüne ilişkin açıklamaları medyada tartışılıyor. Nasıl yorumluyorsunuz?

Mesud Barzani’yi ziyaret eden CHP milletvekili ve örgütlerden (veya örgütlenmeden) sorumlu Başkan Yardımcısı Oğuz Kaan Salıcı, Gazete Duvar’da yayımlanan 18 Eylül 2021 tarihli röportajında, “Çözüm sürecindeki önerilerimizin arkasındayız” dedi.

Ancak söyleşinin akışı içinde tam bir açıklık ve kararlılık göremedim. Belki de henüz billurlaşmış bir şey yok ortada. Deyim yerindeyse, bir “niyet beyanı var” şimdilik. Ayrıca niyet sağlam olsa bile CHP iktidarda değil, gelip gelemeyeceğini de bilmiyoruz. 

“Bay Kemal ve İttifakları” belgeselinin ilk bölümünde CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Kürt meselesi çerçevesinde kamuoyuna şöyle bir mesaj verdi:

HDP’nin parlamentoda olması çok önemli. Siyaset kurumunun 35-40 yıldır çözemediği bir Kürt sorunu var. Kürt sorununu çözmek için meşru bir organa ihtiyacımız var. Devlet dediğiniz kurum gayrimeşru organla muhatap olmaz. Erdoğan bunu yaptı.

Devleti, İmralı ile muhatap kıldı. İmralı meşru bir organ değil. Meşru organ kimdir? HDP’yi meşru organ olarak görebiliriz. Halkın desteği var. Parlamentoya gelmiş, dolayısıyla parlamentonun içinde bulunuyor, görevini yapıyor.

Bu sorun çözülecekse meşru bir organla olur, biz bu sorunu çözebiliriz. Her konuşmamda HDP’nin parlamentoda olması gerektiğini ifade ettim, bugün de aynı düşüncedeyim.

 

Kemal Kılıçdaroğlu-Kürt sorununu, Meclis’te tartışarak HDP ile çözebiliriz. Çünkü HDP meşru bir partidir, dedi


Bu mesaj, medyada geniş yer aldı ve hâlâ tartışılıyor. Sistem içi muhalefet partilerinin önemli bir kısmı, “HDP gibi yasal bir partinin muhatap alınması” noktasında, ayrıntılar dışında, hemfikir gibi görünüyorlar.

Bir ara tespit yapmam lazım: Kılıçdaroğlu’nun Kürt meselesine ilişkin görüşünün kamuoyu ve medyada günlerce tartışılması, aslında AKP’nin başarısız kalan “Kürt sorunu çözümü”ne kıyasla halk nezdinde daha geniş bir destek buldu.

AKP’nin “demagojik” ve MHP’nin tehdit kokan resmi demeçlerini saymazsanız ilaveten iktidar destekli medyanın tahrif edici ve kışkırtıcı haber-yorumlarına aldırmazsanız, ciddi bir itiraz gelmedi kamuoyundan. CHP ile Millet İttifakı bileşenleri, bu gerçeği iyi görmek durumundalar. 
 

Erdoğan ile Bahçeli, Kürt sorununa çözüm açıklaması nedeniyle CHP ve müttefiklerini suçlayıp eleştirdiler / Fotoğraf: Anadolu Ajansı


– Kılıçdaroğlu’nun açıklamasına olumlu ve olumsuz tepkileri değerlendirir misiniz?

Öcalan’ı savunan avukatların faaliyet gösterdikleri Asrın Hukuk Bürosu, “Öcalan’ın muhatap alınmasına” işaret etti. 

HDP milletvekili Sezai Temelli, Twitter hesabından Kılıçdaroğlu’na yanıt verirken, bir anlamda “muhatap alınacak tarafın hem HDP (ama kolaylaştırıcı sıfatıyla) hem de İmralı olması gerektiğine” işaret etti. Yani asıl aktörün İmralı olduğunu hatırlattı. 

Kanımca S. Temelli’nin bu görüşü, HDP tabanında çok az kabul gördü. Muhtemelen partisinin yönetimi tarafından uyarılınca da, ertesi günü bu görüşün kişisel olup HDP’yi değil, kendisini bağladığını vurguladı.

Bize göre diplomasinin inceliklerini yeterince idrak edememiş sol reddiyeciliğin izlerini taşıyordu bu anlayış. Zira henüz muhalefette bulunan ve iktidarı kazanıp kazanamayacağı dahi belli olmayan CHP’den, iktidarda olan bir partiymiş gibi talepte bulunmak, mevcut acı gerçeklerle bağdaşmıyor.

DAHA FAZLA OKU

CHP İmralı’yı muhatap alıp oraya gitmeye kalksa bile mevcut iktidar, hem onu engeller hem de, “Bakınız, ben demedim mi CeHaPe bölücü terörle kol kola girmiş, oradan emir alıyor!” yolunda demagoji yapıp kendi lehine algı yaratmaya çalışır.

Nitekim AKP Grup Başkanvekili Muhammet Emin Akbaşoğlu, yukarıda bahsedilen konuşmasında bu gelişmeyi, “CHP, HDP ve Millet İttifakı arasında mutabakata varılmış bir senaryo, işbölümü” diye tanıttı. 

Kaldı ki: Temelli’nin ilk demecinin, medyada ve kamuoyunda Kürt meselesi çözümü eksenindeki tartışmalara olumsuz katkısı oldu. Bu olumsuz örnekten yola çıkılarak, şöyle bir iddiada bulunuldu: “Bakınız, HDP yine çözümün önüne engel çıkarıyor türünden demagojik ifadelerle CHP parlatıldı, HDP eleştirildi.”

Bu münasebetle, bilhassa “Muhatap kim olacak?” tartışmaları vesilesiyle bir hatırlatmada bulunmakta yarar var: Siyaset ve diplomasinin birçok yol ve yöntemi vardır.

Ayrıca her ikisi de çok katmanlıdır. Arkeolojide de böyledir. Yerin katmanları peyderpey kazılıp deşilerek analiz edilir. Alınan sonuçlar ışığında daha alt katmanlara geçilir.

Kürt meselesinin asıl öznesi de halktır; öyle olmalıdır. Diğer katmanlar da şöyle sıralanabilir: Bu meseleye emek vermiş veya bir şekilde ilgilenip el atmış yahut omuz vermiş, çaba harcamış kişi ve kesimler.

Sırası geldikçe her katmanın ehli ve bilgisi hatırlanacak, zaten siyaset sahnesinde süreç içinde yer alacaktır. Bu da siyaset sosyolojisinin kuralına, eşyanın tabiatına uygun düşer. Bu anlamda M. Barzani de muhataplardan biri sayılabilir. 

Eski HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş da bu konudaki görüşlerini iki noktada özetledi: 

  1. Benim bildiğim HDP, Kürt sorunu dâhil olmak üzere, Türkiye’nin tüm sorunlarının çözümüne taliptir, irade sahibi siyasi bir aktördür ve elbette muhataptır. Çözümün adresi de doğal olarak TBMM’dir.
  2. Tabii ki HDP, Kürt sorununun çözümünde tüm tarafların ve her kesimin, açık ve şeffaf katılımını, muhataplığını bilecek siyasi birikime ve deneyime sahiptir. Faydasız ve çoktan tükenmiş tartışmaları gündeme getirmek çözüme katkı sunmaz.
     

Selahattin Demirtaş, Kürt sorununun çözümünde HPD muhatap, adresi de Meclis olmalıdır dedi / Fotoğraf: AP


Temelli’ye kıyasla daha serinkanlı davranıp olabilirliği savunan Demirtaş’ın fikir ve önerileri daha gerçekçi, diplomatik ve makuldür. Zira siyaset, kof ve inatçı bir reddiyeciliği kaldırmaz. Politika, mümkünat sanatıdır; neyin mümkün neyin imkânsız olduğunu bilmek ise hünerli siyaset erbabının işidir. 

Kürt meselesinin tartışılması gereken ana merkezi TBMM olmakla birlikte, mevcut Meclis dengesinden söz etmiyoruz. Gerek HDP’nin tutum belgesinde gerekse Millet İttifakı tarafından yeniden yapılandırılması (ki, bence her iki tarafın da bu husustaki saptamaları, biraz daha izah edilmeye ve ikna edici olmaya muhtaçtır), demokratik kuralların, tecrübelerin ve olumlu siyasi teamüllerin ışığında değiştirilip güçlendirilmiş bir TBMM olmadığı sürece, bu konudaki talepler temenni olmaktan öteye gitmezler. 

Tamamlayıcı bir görüş de tecrübeli siyasetçi ve eski HDP milletvekili Ahmet Türk’ten geldi. Bianet internet gazetesinden Ruken Tuncel’e verdiği ve 22 Eylül 2021 tarihiyle ulusal ölçekli medya organlarında yayınlanan röportajının özeti şöyleydi: 

Ana muhalefet partisi gelecekle ilgili projelerini daha açık ve net ortaya koymalı, Kürtlerin beklentisi de budur. ‘Yarın için ne yapacak?’ Yan cebime koy mantığı hiçbir sorunu çözmez. Bugün ana muhalefet partisi Cumhuriyet Halk Partisi. Ben zaman zaman eleştiriyorum ve birilerinin hoşuna gitmiyor. İkide bir güçlendirilmiş parlamenter sistemden söz ediliyor. Peki, insan hakları, demokrasi, Kürt sorunu konusunda bugüne kadar verdiğiniz bir açık mesaj var mıdır, yok!

Demokratik bir gelecek için mücadele ettiğini söyleyenler, insan hakları, demokrasi, Kürt sorunu konusunda açık şekilde fikirlerini ortaya koymalı ve bir deklarasyonla ortaya çıkmalı, neler yapacağını belirtmeli. Çözüm, yan cebime koy mantığıyla olamaz! Kürt halkının AKP ile bir geleceği yoktur.

 

Ahmet Türk, Kürt çözümü tartışmalarında siyasi ve diplomatik tecrübesini konuşturdu / Kaynak: Sözcü gazetesi, Ruhat Mengi


Kılıçdaroğlu ile partisi CHP’ye gelince, şu tespitle başlayayım: 

AKP iktidarının, özellikle R. Tayyip Erdoğan’ın şahsi siyasi makamı ve kariyeri için araçsallaştırdığı “Kürt çözümü” sürecinde MHP ile yan yana, omuz omuza “engelleyici, yol açıcı” değil, “ön tıkayıcı hatta barikat kurucu” bir rol oynadığına tanık olduk… Ancak fiyaskonun esas sebebi CHP değil, bizzat AKP idi.

Şimdiye kadar Kürt kelimesini bile ağzına almayan siyasetçi izlenimi veren Kılıçdaroğlu açısından çözüme yönelik bu çıkış, ciddi bir hamle ve hatta AKP tarafından kuşatılmışlıktan kurtulmak için “bir huruç harekâtı” sayılabilir. Şimdilik korku duvarını atlamış görünüyor. Dolayısıyla olumlu bir adımdır. Lakin beni düşündüren birkaç nokta bulunuyor:

Bir: CHP, siyasette ve fikriyatta homojen bir parti değildir. Mesela eski CHP milletvekillerinden Şahin Mengü ile Birgül Ayman Güler türünden “Kürt sevmez” sıkı milliyetçiler ve tek millet mantığıyla hareket eden dogmatik Atatürkçüler/Kemalistler, partide hatırı sayılır bir etkiye sahipler. CHP, Kürt meselesinde kendi iç düzenlemesini yapmazsa, deyim yerindeyse mutfağını yeniden yapılandırmazsa, Kürt sorununu çözüm çabaları sekteye ve akamete uğrayabilir.

İki: CHP, aynısı olmasa bile Şahin Mengü, Birgün Ayman Güler zihniyetinin daha mülayim şekilde dışa vurumu sayılan Memleket Partisi Genel Başkanı Muharrem İnce’nin niçin Ege, Marmara, Trakya ve hatta Akdeniz’de beklediği kitle tabanını bulamadığını, İnce’nin Kürt sorununa karşı katı tutumu açısından da irdeleyip iyi analiz etmelidir. 

Üç: CHP, Millet İttifakı’nın baş ortağı İYİ Parti’nin bu husustaki muhtemel veya potansiyel karşı hamlelerini nereye kadar göğüsleyebilir?  Bu konuda İYİ Parti’yi ikna edebilecek bir planı ve gayreti olabilir mi? İlk iki noktayı, Ahmet Türk saptamış zaten: “Bir tarafta AK Parti’nin yedeğinde MHP, diğer tarafta da CHP’nin yedeğinde İYİ Parti var. Bu iki parti de Kürtlerin meşru taleplerini kabul edecek noktada değil, bu da işin zorluğu. CHP’de de demokrat bazı insanlar var ama ulusal kesimlerin varlığını da unutmamak lazım.”

Dört: CHP, 40 yıldan sonra Kürt meselesinin çözümüne gerçekten inanarak mı bu hamleyi yapıyor, yoksa bu açıklamalar 2023 yahut daha erken vakitte gerçekleşecek bir seçim malzemesi midir? Bunu zaman gösterecek. Kaldı ki Kürt meselesi,son 45 ıllık değil, daha uzun bir süreden (mesela 150 yıl öncesinin, daha yakın tarih olarak Cumhuriyet rejimiyle yaşıt) miras kalıp müzminleşmiş bir meseledir. Çözüm ararken bu tarihi arka plan unutulmamalıdır. 

Beş: Aynı partinin kurduğu Doğu Masası kapsamındaki bazı siyasetçilerin, gittikleri illerde “Hiç olmazsa bir milletvekili çıkaralım. Kürt adayı tercih edelim…” türünden niyetlerini dillendirdiklerinden de haberimiz var. Parti olarak milletvekili çıkarmak için gerekli oyu almaya gayret etmesi normaldir; demokratik rekabetin bir kuralıdır. Gelgelelim temel soru şudur: Sadece seçim eksenli bir faaliyet ve gayret ise, o zaman çözüm bir ilkeye göre mi gerçekleşecek yoksa seçim propaganda kartı, bildirisi niteliği mi taşıyacak? Biliyoruz ki, CHP tabanında ve yetkililer arasında, “Şu HDP kapansa da kitlesinin oyunu alabilsek” niyeti taşıyanlar da var.

Altı: CHP, bu açıklamaları ve gayretleriyle, HDP’nin Kürt bölgelerindeki kitlesini mi kendine çekmek istiyor? Yoksa AKP’nin dayandığı Kürt kitlesinin oylarına mı talip? Kanımca muhalefet-iktidar çekişmesinde bu sorunun yanıtı hayati önemdedir. Çünkü HDP’nin kitlesinden oy kazanmak, hem oy sayısı hem de kitlesel güç açısından CHP’nin iktidara gelmesini belirlemeyecektir. Asıl mesele ve marifet, o bölgede mümkün olduğunca geçmişte AKP’ye oy ve destek vermiş olan Kürtleri ve diğer ara güçleri, muhalif saflara çekmektir. 

Yedi: “Yurtta barış, cihanda barış” sloganını tarihsel miras alıp kendine düstur edinen CHP’nin, “demokrasi ve özgürlük” temelinde “güçlendirilmiş parlamenter sistemi” gerçekleştirebilmek için HDP’ye ihtiyacı olduğu açıktır. Peki, CHP diğer müttefikleriyle birlikte, Kürt sorunun çözümü hususunda “HDP muhatap alınmalı ve bu mesele Meclis’te çözülmeli” demekten öte daha farklı ne önermektedir?

Mesela CHP iktidara gelince, Suriye yönetimiyle anlaşıp ilişkileri normalleştirdiğinde oradaki Kürtlerin doğuştan gelen hakları ve demokratik kazanımlarının korunmasına yardımcı mı olacak, yoksa Suriye devletiyle beraber Kürtleri siyasal sahneden çıkarmak için işbirliği mi yapacaktır?
Görüldüğü üzere CHP’nin hem Türkiye’deki demokrasi-özgürlükler-Kürt meselesi noktasında, hem de Suriye ile barış konusunda belirsizlik ve çelişki sanılandan daha fazladır. 


– Peki, böyle bir tabloda bu tartışmaların HDP için yararı nedir? 

CHP ve müttefiki partiler iktidara gelirlerse belki bu baskılar azalır, kayyumlar kalkabilir ama sorun hemen ve mevcut haliyle çözülemez. Zira önerilen, tam bir sistem değişikliği değil; devletleşmiş iktidarın yapmış olduğu yanlışların tashihi olacaktır. 

Doğru siyasi çizgi şöyle olmalıdır: Öncelikle Türkiye’deki sorunun sosyal ve ekonomi politiği kavranıp buna uygun bir toplumsal teori belirlenmelidir. Uygulamada ise demokrasiye götüren, geniş anlamda hak ve özgürlüklere yol veren, kitlelerin katılımıyla bir anayasa yapılmalıdır.

Kürt meselesinin çözümü hususunda kitlenin de onayını almak için “bu mesele kangren olmuş, hadi bunu çözelim” diye hangi bölgelerde konuşma yapıldı? Henüz ciddi ve ayrıntılı çözüm programı yapılmamış. El yordamıyla gidiliyor. Hiç yoktan iyidir lakin yeterli değildir.


– Buradan şunu çıkarıyoruz: Çözüme dair bir devlet politikası yok. Bir spekülasyon var.

Spekülasyon var, manevra ve taktikler var. Bu taktikler günübirlik taktikler. Biraz eyyamcı, fırsatçı taktikler. Onu ona karşı, bunu buna karşı kullanayım mantığı geçerli. 

Katırcıoğlu benzerlerinin (beyefendi ile bir derdim yok ama) fikriyatıyla bir problemim var. Bu mantık, “Erdoğan’ın iyi ama çevresinin kötü” olduğu üzerine bir söylemin ifadesidir. İki türlü kurgusu vardır böyle düşünenlerin:

  1. AKP ve lideri Erdoğan, gücünün zirvesindedir. Cözerse, o çözer Kürt meselesini.
  2. Yahut mevcut durumda olduğu gibi AKP krizdedir; dardadır ve sıkışmıştır. Kürt sorununu çözmek suretiyle nefes alıp iktidarını devam ettirebilir.

Sanırım Katırcıoğlu, ikinci şıktan hareketle Gülencilere yakınlığıyla bilinen Kronos News haber sitesine konuşmuştu. Halbuki AKP’li M. E, Akbaşoğlu, 4 Ekim’de “demokratik devrimler yoluyla her sorunu aştık, Kürt meselesini de çözdük” dedi. 

Leyla Zana ise birinci düşünceden hareketle konuşmuştu: “Bunu çözerse AKP çözer yani Erdoğan çözer”; Hatta “Çözmezse Meclis önünde açlık grevine gideceğim” gibi şeyler de söyledi. Başkaları da benzer sözler sarf ettiler. Aynı problemi daha önce de yaşadık.

Sanatçı Şivan geldi, benzer şeyler söyledi. Gerçi sonra, “Barzani davet etti onu kıramadım geldim” falan dedi. Burkay Bey’in Türkiye’ye dönüş yolu açıldı. O da geldiği ilk zamanlarda karşı taraftaki Kürtleri (HDP, PKK ve benzerlerini) eleştirme özgürlüğünü alabildiğine kullandı. Bir süre için televizyonlarda Sayın Burkay ile söyleşmek moda olmuştu; her gün değilse de sıkça gidip konuşuyordu.

Ne oldu? Netice olarak AKP iktidarı, Kürt meselesine makul ve tatmin edici çözüm bulmak yerine, Kürtleri birilerine karşı kullanma yolunu tercih etti. Hâlbuki Sayın Burkay gibi tecrübeli ve Kürt davasına kendisini adadığı iddiasıyla yola çıkan birinden, hasmı ve düşmanı bellediği Kürtleri suçlamak yerine, “Kürt halkının hatırına, rûspî (Akil Adam) misyonunu yüklenmesi beklenirdi. 

Bir örnek vermeliyim: Kürt çözümü sürecinin son demleriydi. AKP’liler Diyarbakır’da Kürtlerin bazı ileri gelenlerini, aydın kesimini çağırıyor; baş düşman saydığı Kürt hareketini kastederek falanca kötü, filanca kötü diyorlarmış. Tabi, devlet kendisi için yakın tehlikeyi ve baş hedefin hangi taraf olduğunu tespit etmiş. Kendince, “kötü Kürtlere” karşı “iyi Kürtleri” safına çağırıyor veya onlarla işbirliği yapmaya niyetli. Onları bir şekilde seferber etmek istiyor. 

Bu tip toplantılardan birinde katılımcılardan biri kalkıp şöyle demiş:

Siz bunları çağırıp toplantı yapıyorsunuz. Ajitasyon da çekiyorsunuz. İyi güzel de yanınıza almak istediğiniz bu şahıslar, aslında bağımsız bir Kürt devleti istiyorlar. Bunu da açıkça söylüyorlar. Gelgelelim yeterli güçleri olmadığından, bunları ılımlı ve bölücü saymıyorsunuz! Hâlbuki sizin baş düşman belleyip karşı olduğunuz yapı devlet istemiyor. Bu ne çelişkidir! Demek siz, Kürtleri birbirlerine karşı kışkırtarak kullanmak mantığıyla hareket ediyorsunuz!


– Çözümün şartları var mı?

Çözümün şu anda şartları yok. En azından girişimler açısından baktığımızda yok. Bu çözüm diye ortaya atılan şey, AKP iktidarının kendi konumunu sağlamlaştırması, Erdoğan’ın yeniden cumhurbaşkanı olması melesidir.

Erdoğan, kendi partisinden uzaklaşan Kürtleri yeniden toparlama ya da mevcut yapının dışındaki Kürtleri alternatif gösterme gayretindedir. Ancak bu noktada henüz öyle bir yapı ortaya çıkmadı. Çıkarsa, onu destekleyecektir.

Nitekim iktidar HÜDA-PAR’la görüştü. HÜDA-PAR başkanı birkaç kez Erdoğan’ı ziyaret etti. Orada niyet sadece ikisinin dindar olması değildi. Ben ne kadar Kürtleri bölerim, birbirlerine karşı getiririm, bütün dert buydu. 

Ancak CHP’nin Kürt sorunu hakkındaki son hamleleri maya tutup kitlesellik kazanırsa, AKP de karşı bir çıkış yapabilir. Fakat samimiyetten uzak, gösterişten ibaret kalır böyle bir hamle. Sonuç alıcı olmaz kısa vadede. 


– Anlaşılan o ki kısa sürede bir çözüm görünmüyor…

Doğru, mevcut AKP politikalarında ilkeli ya da sağlam bir niyet görünmüyor. Dediğim gibi zemini de şu anda yok. Sürpriz olur mu? Olabilir. Bu sürprizler de çok dramatik ve trajik olayların geliştiği dönemlerde olur. Durup dururken olmaz. Cumhurbaşkanının istihareye yatıp bu işi çözeceğini zannetmiyorum. 

İktidara oynayan CHP, gerçekten ilkeli hareket ederse, geçmiş iktidarlarla AKP’nin çözümsüzlük siyasetlerinden ders alarak iyi hazırlanmış bir plan ve programla Kürt meselesinin önündeki tıkanıklığı giderip belli bir aşamaya taşıma şansı yakalayabilir. 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Independent Türkçe’nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

MAHŞERİN İKİ ATLISI 2.BÖLÜM: BİR TARİHSEL KOPUŞ OLARAK KÜRESELLEŞME OLAYI

Mahir Konuk / 25.07.2021

BİR TARİHSEL KOPUŞ OLARAK “KÜRESELLEŞME” OLAYI.

İrili-ufaklı birçok olguyu bir araya toplayan, insanlığın başına gelmiş ve gelmekte olan saydığımız bu musibetleri içine tıka basa doldurduğumuz bir “valiz-kavrama” karşı gelmektedir, “küreselleşme” dediğimiz kelime. Aynı zamanda bu kelime genellikle “Ulus-Devlet” olarak adlandırdığımız toplumsal formasyondan (en azından onun “milli bir pazarı” mümkün kılanından) temelli bir kopuşa da işaret etmektedir. Bu yüzden de bu tip “ulusalcı” toplumsallığa vaktiyle bütün insanlığı bir daha çıkmamacasına sığdırmaya çalışanlar için, basit bir şekilde “insan toplumundan” kopuşa işaret eder. Ve buna bağlı olarak da “Ulus-Devletlerin” dışında bir toplumsallık biçiminin mümkün görülemeyeceğine yönelik geçmişin köhne “milliyetçilik” inançlarını dillendirme fırsatı sunarken, siyasi pratik açısından “kadere küsmekten” başka bir alternatif de sunmaz.

Peki, bizim için “bu “valiz-kavram” tam olarak ne anlama geliyor”, şimdi de bu soru üzerinde yoğunlaşmaya çalışalım.

Küreselleşme olarak adlandırdığımız olay, bugün oluşturduğu siyasi bir kategori olma niteliğinden öte, özünde bir insan bireyinin var olmasını mümkün kılan ve neticede onunla birlikte var olması lazım gelen “yaşam alanı” kavramıyla tanımlanabilecek bir olaydır. Burada karşılıklı olarak birbirini var eden taraflar canlı bir organizma olan insan bireyi (ve/veya türü) ve diğer canlıların varlıklarıyla mümkün kıldığı “ekolojik çevre” yani mekandır. İnsan bireyini (ve türünü) mümkün kılan ve onunla birlikte sürekli evrilen “yaşam alanının” ekolojik özelliklerinin ağırlığı açısından belirlendiği dönem, “Tarih öncesi” olarak adlandırdığımız “avcı-toplayıcı” insan profilinin yaşam tarzına uygun dönemdir. Bu dönemde insan topluluklarının kayda geçirilmemiş (yani sözlü) kurallarının tespit edilmesinde ve zaman boyutunda kuşaktan kuşağa aktarılarak geleceği de belirlemesinde “ekolojik çevrenin” özellikleri ön plandadır.

Göçebeliğin insan hayatının belirleyici unsuru olduğu bu dönemi takiben yaklaşık beş bin yıl önce, ağırlıklı olarak “yerleşik hayata” geçilmiş, toplumun işleyişini, dolayısıyla bireylerin davranışını belirleyen kurallar yazılı hale getirilmiş (Hammurabi Kanunnameleri bu alanda bir “ilk” olarak gösterilir) tir. Bu geçiş aslında sadece insan bireyinin kendisini var eden “yaşam alanının (“ekolojik çevresinin”) doğadan, doğrudan insan toplumuna geçtiğinin ilanından başka bir şey değildir. Böylece insanlar yaşam kaynaklarını kendi toplumlarının mümkün kıldığı sınırlar içinden ve onu kaynak üretimi faaliyetine uygun şekilde biçimlendirerek halletmeye çalışmışlar; böylece günü birlik yeterlilikten uzak gelecekte de yeterliliğe geçilmiştir. Asırlar sonrası tekrar hayat bulacağına inanılarak mumyalanan firavunlar ve onların servet birikimini sembolleştiren devasa piramit mezarları bize bu geçişin hikayesini anlatmaktadır. Böylece, “yaşam alanı” merkez olmak kaydıyla sadece insan varlığını mümkün kılan mekan kavramında temelli bir değişiklik ortaya çıkmakla kalmamış, ama zaman kavramı da toplumun belirleyiciliği altına girmekle birlikte değişerek geçmiş-şimdi-gelecek bağlamlarında farklılıklar göstererek “doğrusal” bir biçim almıştır.

İnsanlar için “toplumun”, doğa ile kendi arasına aşılmaz mesafeler koyarak “ekolojik çevre” haline dönüşmesi, ilk başlarda tarım alanında odaklaşan üretim faaliyetinin diğer insan faaliyetleri, içinde işgücü sarf edilmesini gerekli kılan özel bir yer alarak toplumun bütününün biçimlendirilmesinde belirleyici olmuştur. Zira özellikle bilmemiz gerekiyor ki; üretim faaliyetinin insan toplumunu biçimlendirmesi yerleşik düzenin başından beri sınıflı toplum dediğimiz yapılanmaya geçişle birlikte gerçekleşecektir: Bir tarafta bütün toplumsal zenginlikleri yaratan sömürülenler sınıfı; diğer taraftan üretilen zenginliklerin büyük bir bölümüne el koyan sömürenler sınıfı1. Sermayenin “küreselleşmesi” hareketine bağlı olarak tarihsel sonuna geldiği iddia edilen “Ulus-Devletler”, toplumsal formasyonlar olarak emek ve sermaye ikilemine bağlı olarak belirlenen, tarihsel olarak ancak birkaç asırdan beri kapitalizmin gelişimine paralel olarak doğup gelişen formasyonlardır. Tıpkı kendinden önceki bütün sınıflara bölünmüş toplumsallık biçimleri gibi Ulus-Devletler de sınıf savaşları ve siyasi iktidar üzerinden var olabilmektedir. Tıpkı kendinden önceki sınıflı toplumlarda görüldüğü üzere, Ekonomik planda sınırları çizilmiş ve sömürünün gerçekleştiği bir “milli pazardan” başka bir şey olmayan Ulus-Devletlerde de toplumsal mekan, hakim sınıfın tasarrufundaki “devlet erki” ile yukarıdan aşağı düzene sokulmaktadır.

Zaman mevhumu ise; “sermaye birikiminin” gereklerine göre düzenlenerek, hakim olan “sermayedarlar sınıfının” üretici güçleri geliştirme kapasitesine bağlanmıştır. Bunun yanında, sermayenin egemenliği altındaki “Ulus Devletler”in bir tür toplumsallık biçimi olması için, ille de insan hayatının sürekli yeniden üretimini mümkün kılması gerekmektedir. Böylece, devlet şiddeti ve onu elinde bulunduran sermayedarlar sınıfının varlığı belli bir “meşruiyet” kazanmış, bir ayağı sürekli “hayvanlar aleminde” olan kapitalizmin insanlık tarihine katılması yine de mümkün olabilmiştir.

Üretim süreci, Ulus-Devletlerdeki sınıfları “birleşik kaplarda” görüldüğü biçimde birleştirmektedir: Hacimleri üretimden aldıkları paya göre yani ait olunan sınıfa göre az veya çok olan birleşik kaplar. Biz bu sürece aynı zamanda sermayenin toplumsallaşması adını da vermekteyiz. Küreselleşme, üretimin örgütlenmesinde başkalaşımlar yarattığı ve buna bağlı olarak sermayenin toplumsallaşmasını düzenli olarak azalttığı oranda; birleşik kapların (yani toplumsal sınıf ve katmanların her birinin) sahip oldukları hacimlere göre aldığı biçimler, onların birbirleri ile ilişkileri ve hatta kapların “birleşik” olan kesimleriyle ilişkileri değişmektedir. Yeni durum şu şekilde kendisini ortaya koymaktadır:

Birinci olarak, çeşitli sınıflara ait bireylerin yerleşik düzen altında toplumsal katılım biçimi üzerinde durmamız gerekecektir. Bu biçim Ulus-Devlet düzeni altında düşünülebilecek en ideal şekliyle “temsili demokrasinin” tecelli ettiği “burjuva parlamenter sistemin” çeşitli tarzlarda uygulanmasıyla hayata geçirilmekteydi. Parlamenter sistemde düzeni yeniden biçimlendirmeyle görevli yönetim ve yöneticiler, kural olarak “seçilmişlik” esasına göre belirlenmekteydi. Küreselleşme olayı, Ulus-Devletleri zayıflattığı ve hatta tamamen ortadan kaldırmaya başladığı oranda yönetimde seçilmişlikten atanmışlığa geçişi doğurdu. Bir gestapo mantığı ile hareket eden “atanmışlar”, sadece ve sadece sermayenin hareketini kendisine biricik gerçeklik olarak alan rasyonel bir örgüt anlayışını temsil etmektedirler. Günlük hayatımızda “manager”, “CEO”, gibi adlarla anılmaktadırlar. Yönetimle ilgili kararların alındığı ve sonuçların tartışıldığı merci, artık parlamentolar değil ama şirket yönetim kurullarıdır. Türkiye’de ve Fransa’da kurulan ve çoğunlukla atanmışlardan oluşan yeni hükümetler bütünüyle “küreselleşme” dediğimiz merkezi bir biçimlendirmenin eseridir2. Bizce “burjuva temsiliyetçiliği”nden, yönetim biçimi olarak atanmışların oluşturduğu işletmelerin yönetim kurullarının egemenliğine geçiş, liberal faşist diktatörlüğe geçişin en temelli göstergesi durumundadır.

İkinci olarak, bir “Ulus-Devlet” oluşumunda bireyler arası “toplumsal” bağ, en doğal biçimiyle “milliyet”, en “hukuki”, siyasal ve rasyonel biçimiyle de “vatandaşlık” statüsü üzerinden kurulur. Bu bağ, Ulus-Devletlerin, özellikle de kapitalist krizlerin ağırlaştığı dönemlerde (1. Dünya Savaşından sonra görüldüğü gibi) faşist bir yapılanmaya dönüşür. Böylece “Irk” milliyetin yerini alırken, “Vatandaşlık” statüsü de olağan üstü bir hiyerarşik yapı kazanmıştır. Küreselleşmenin ete-kemiğe büründüğü ve bizim baştan beri ısrarla “liberal faşist diktatörlükler” olarak adlandırdığımız doğrudan küresel yapının uzantısı haline gelmiş eskinin Ulus-Devletlerinin, tarihsel olarak gericiliğe ve geçmişe kaydedilen “toplumsal bağ” anlayışının yerini alan yeni yapılanma, eskinin faşist versiyonunu esas alarak sahiplenmektedir. Bunu, en azından “özgürlük-eşitlik-kardeşlik” gibi ilkelerle açık kapıları sürgülemek üzere siyasi nedenlerden dolayı yapmaktadır. Ancak, “sürgüye” bile güveninin artık kalmadığından olacak ki, bireyler arası bağ sorunu “medeniyet” ve “medeniyetler savaşı” kavramına geri götürerek “küreselliğe uygun” bir şekilde çözmeyi tercih eder duruma gelmiştir. Çünkü: 1) “Medeniyet” kavramı ile kurulan alt yapılanmalar sayıca Ulus Devletlere göre az olduklarından siyasi ve idari olarak sınıflar savaşında sevk ve idareleri daha elverişli olacaktır; 2) Medeniyetler, ortadan kaldırmaya kararlı oldukları Ulus Devlet formasyonlarını içinde eritecekleri ve hülasalarını “kurşun askerler” olarak dökeceği devasa potalar için elverişli bir ortam hazırlamaktadırlar; 3) Ezen-ezilen, sömüren-sömürülen arasında beş bin yıldır süren sınıf mücadelesi için, “ırk” ve “din” ayırımlarına dayanan yeni bir “siyasi okuma kılavuzu” geçirmekte ve böylece küresel boyutta yeni örgütlenmelere elverişli şartları sağlamaktadır. Türkiye’deki “ırkçı-dinci” koalisyonuna dönüşen “Yeni Osmanlıcılık Hareketi” bu durumu, karikatürel bir şekilde de olsa, gayet açık şekilde özetlemektedir. Hareketin İdeologluğunu yapan “piyasa akademisyeni” ve Başbakanlık da yapmış olan kişi, baştan aşağı “hortlamış” bir eski dünya mamulatı olan ve bir diğer benzerine ancak panayır yerlerindeki “perili ev” stantlarında rastlayabileceğimiz bu pespaye kurgulamayı, emre amade kapı kullarına “stratejik derinlik” olarak tezgahlamaktadır. Ancak aptallara ve inanmış faşistlere tezgahlanabilir bu yüzde yüz kurgusal ürünün, Ortadoğu’da milyonlarca can aldığı ve yerinden yurdundan ettiği herkesin bilgisi dahilindedir.

Üçüncü olarak, küreselleşmeden bahsedildiğinde hemen gündeme gelen ve bu haliyle kavram kargaşası yaratan “Emperyalizm” veya “Emperyalist Devler” ile “küreselleşme” ve “liberal faşist diktatörlükler” arasındaki ilişki sorununu ele alıp tartışmamız gerekmektedir. Emperyalizm, Lenin’in belirttiği gibi özetle kapitalizmin “tekelcilik” ve “siyasi gericilik” özelliklerine sahip “en üst” biçimidir. Sermayenin tekelleşme eğilimi, “serbest rekabetçi” olarak adlandırdığımız ilk ortaya çıkış ve ön gelişim döneminde “üretim fazlasına” dayalı olarak ortaya çıkan krizlere “çare” olarak geliştirilmiştir. Bu anlamda iç pazarı ve sermaye akışını rahatlatmak ve “rekabet” halini yeniden yapılandırmak üzere ulusal ve uluslararası tekeller (sermaye yoğunlaşmaları) oluşturulmakta, böylece bir nevi açlık ve sefaletle birlikte “kriz ihracı” da gerçekleştirilmiş olunmaktadır. “Kriz ihracına” yönelik bu yeni adım diğer yandan “sınıf işbirliğini” yani Ulus Devletlerde sermaye ile emek arasına konulmuş “-“ işaretini de nesnel planda mümkün kılmış ve sağlamlaştırılmıştır. “Trade-union”, kapitalist sistemin egemenliği altındaki Ulus-Devlet formasyonunun “toplum olma” özelliğini geçici bir süre için de olsa korumayı gerçekleştirebilmiştir. Ancak, nesnel olarak toplumsal sınıflara bölünmüş olmanın devam ettiği şartlarda sınıf çelişkilerinin askıya alınmasıyla oluşan şeyin adı bizce “toplum” değil ama “toplumsu” bir oluşum”dur.

Emperyalist dönemden “küreselleşme” dönemine geçişte, içinde hala “insan toplumuna” benzeyen özellikler taşıyan “toplumsu” Ulus-Devletlerle birlikte, sermayenin emek ile gerçekleştirdiği “iş birliği” de havaya uçurulmuş olacaktır. Bu ise “maskelerin düşmesinin” yani toplumsallığın ortadan kaldırılmaya başlandığının açık ilanından başka bir şey değildir. Sermaye, kendisini var eden Ulus-Devletin emekçi halkını gittikçe derinleşen bir yoksulluk ve sefalet ile baş başa bırakarak, kat kat büyük sömürü oranlarını mümkün kılan ülkelere göç etmiştir. Eğer günümüzde sermayenin göç etme hızı, işgücü göçünün kat kat üstündedir dersek, yanlış bir şey söylememiş olmaktayız, sanırız. Neticede, “Kapitalist-emperyalist” dönemde sermayenin hala bir “kendi vatanı” ve sömürmeye devam ettiği “kendi çalışanı” bulunmaktaydı. Oysaki “küresel-kapitalist” dediğimiz dönemde kendisini baştan beri var eden bütün bu “yüklerden” azat etmiş görünmektedir. Dolayısıyla biz kapitalizmin bu tamamıyla kronikleşmiş halini, onun sonunun başlangıcı olarak nitelendirmekteyiz.

Kısa eskizini yapmaya çalıştığımız “küreselleşme” gibi çok geniş ve çok boyutlu olaya sadece “panoramik” görüş getirdiğimizin, tartışma konusu ettiğimiz her bir konunun başlı başına ayrı bir araştırma konusu olduğunun bilincindeyiz. Başta da ilan ettiğimiz gibi bu çalışmamızda, diğer bir şekilde “yeni dünya düzeni” olarak da adlandırılan günümüzdeki “küreselleşme” adı altında lanse edilen olaylar manzumesine sadece zaman-mekan düzenlemesi açısından bir bakış geliştirmeyi denemekteyiz.

Küreselleşme olayını gözlemleyerek çizdiğimiz panoramaya ilk bakışta, bir mekan genişlemesi olarak algılanabilecek durumla karşı karşıya olduğumuz sanılacaktır. Ancak sınıflara bölünmüş ve sınıf savaşlarına terkedilmiş dünyamızda, mekan kavramı tıpkı zaman kavramı gibi, gerçekte varoluş halleri üzerinden masaya yatırıldığında, içinde var olageldikleri sınıfsal yapıya göre somut biçimler alacaktır.

Küreselleşme olayı “kapitalist Pazar” kavramını da değiştirmiştir. Bu sermayenin çıkarları açısından, “işgücü” satın aldığı pazarın bütün yerküreyle örtüşecek kadar genişlediğini yani “Ulus-Devlet” formasyonunun “işgücü statüsünü” belirlemek üzere çizdiği “hukuki çerçevenin” ortadan kaldırılmış olduğunu göstermektedir. Bunun yanında aynı anda ve aynı türden “pozitif bir genişleme” emekçiler için geçerli olmamaktadır. Yani, işgücü sirkülasyonunun da genişleyen bu “özgürlük” ortamından tıpkı emperyalist dönemde görüldüğü üzere pay aldığı, yani emeğini en iyi şartlarda pazarlayabileceği ülkeleri ve şartları seçme özgürlüğüne sahip olduğu söylenemez3. Dolayısıyla emekçiler için küreselleşme, “yaşam alanını” ve yaşam şartları dediğimiz şeyi genişletmediği gibi mevcut durumu daha da kötüleştirmiş bulunmaktadır. Emekçiler için genişleyen “yaşam alanı” değil ama sömürü mekanıdır: Hem de hemcinsleriyle ölümcül bir rekabete sürüldüğü “sömürü mekanı”! Diğer yandan, küreselleşmeyle birlikte “Dünya Proletaryası” böylece -en azından toplu nicel bir birikim olma anlamında- bir “kavram” olmaktan çıkmış, özümüzdeki zaman aralıklarında nitel sıçramaların yaşanacağı pratik bir meseleye dönüşmüş olmaktadır.

Küreselleşme olayına sermayedarların baktığı açıdan bakılınca ise durum bambaşka şekilde seyretmektedir. Onlar için sömürme eyleminin gerçekleştiği mekan genişleyerek birkaç yıl içinde yeryüzünün tümüne yayılıvermiştir. Bu yayılma aslında sermayenin nüfuz ve tahakküm ettiği mekanın genişliğini göstermektedir ki; bu mekan, emeğin sömürülme alanını belirleyen yayılmayla örtüşür haldedir. Küreselleşme, sermaye için yoğunlaşmayı hızlandıran ve nicel olarak kat kat arttıran kaynak alanıdır. Ancak, sermayenin yoğunlaşması ile sermayedarlar sınıfının üyeleri artmamakta4, aslında daha da azalarak birkaç “küresel oligarşi forumunu” dolduracak sayıya inmektedir.

Genişleyen; ama çürümüş bitmiş, ölü ve kurumuş iri bir lağım faresi gibi büzüşmüş olan küreselleşmiş kapitalist sistemin, olaya zaman mevhumu üzerinden yaklaşıldığında ne durumda bulunduğuna bakmamız, oluşturmaya çalıştığımız ve “Ne Yapmalı?” sorusuna cevap vermemize yardımcı olacak “klinik tabloyu” tamamlamak için kaçınılmaz bir ön çalışma olacaktır.

KÜRESELLEŞMENİN “ZAMANI”?

Sermayenin küreselleşmesinin, kendisine bütün yerküreyi kapsayan çok geniş sömürü alanı açtığı oranda, emekçiler için “yaşam alanının” daralmasını ve yaşam şartlarının kötüleşmesini doğurduğunu tespit ettik. Sınıflar arasında bütün kapitalist dönem boyunca çeşitli biçimler altında devam eden çelişkileri temelli bir şekilde kopma noktasına çeken bu tarihi şartlarda, zaman düzenlemesi de tıpkı yayılma ve büzülmeyle uç noktaya itilen mekan düzenlenmesinin şeklini almaktadır. Neticede değişik seyreden yan; yeni mekânsal düzenlemede “yayılma-büzülme” şeklindeki kendini ortaya koymasına karşın, zamansal yeni düzenlemede aynı süreç hızlanma ve yavaşlama olarak kendisini ifade edecektir. Daha önceki bölümlerde altını çizerek tekrarladığımız üzere zaman, içinde var olduğu mekana göre izafidir ve her ikisi de somut doğal ve toplumsal süreçler tarafından taşınmaktadırlar. Örneğin, insanın “içselliği” dediğimiz şey, dışsallığında oluşan varlık alanı tarafından taşındığında zaman mevhumu “biyografi” adını alacaktır. “Toplumsal dışsallık” olarak tanımlanan varlık alanı söz konusu olduğunda da zaman kendisini “Tarih” olarak ifade edecektir.

Şu durum bizim için bir varsayım olarak artık açık seçik bir hale gelmiş bulunmaktadır: Ekonomik ağırlıklı (“sermaye ağırlıklı” demek daha doğru olacaktır) bir mekan düzenlenmesini ifade eden “küreselleşme” ve onun siyasal yapılaşmasından başka bir şey olmayan “yeni dünya düzeni”, insanlaşma ağırlıklı bir zaman düzenlenmesini ifade eden “toplumlaşma” ve “bireyleşme” süreçlerinin sürekliliğinin sağlanması üzerinde çok hayati sonuçlar doğuracaktır. “Ekonomik ağırlık” diye adlandırdığımız şeyin aldığı mekânsal biçim eğer günümüzde olduğu gibi “kapitalist sistemse” içinde yaşadığımız şartlarda sonuç hiç tartışmasız karşılıklı varlık-yokluk sorununa dönüşecektir.

İçinde yaşadığımız “küreselleşme” başlığı altında toplanan tarihi şartların karşılıklı olarak hem kapitalizm ve hem de bütün insanlık açısından “hayati” önem taşıdığı gerçeğini teslim etmek için iki şeyin akılda tutulması gerekmektedir. Birinci olarak sermayenin küreselleşme hareketi geri dönüşü mümkün bir süreçten, sebebi ne olursa olsun tercih sonucu gerçekleştirilmiş olan bir “sapma” hareketi değildir. Sermayenin bugünkü halindeki “küreselleşmesi”, serbest rekabetçi diye adlandırdığımız dönemden sonra “emperyalist-kapitalist” dönemde olduğu gibi temerküzünde, Marks’ın öngördüğü -tarihi olarak azalan kapitalist rant tandansı- ortaya çıkan tıkanıklığın aşılması için kaçınılmaz bir şekilde gündeme getirilmiş bulunmaktadır. İkinci olarak, küreselleşmiş sermayenin hakimiyetine rağmen bu yerkürenin sahibi, sermayeyi toplumsallaştırıp üretim yaparak kendi varoluş şartlarını sürekli bir şekilde yaratabileceğini “sosyalist devrimlerle” ispatlamış -geri dönüşlere rağmen- Dünya emekçilerinin varlığı ve sürekli bir “tehlike” oluşturmaya devam etmesidir.

Şimdiye kadar sermayedarların kontrolünde gelişen küreselleşmenin başarıya ulaşabilmesi için genişleyen yeni rant kaynaklarına sahip olmak artık yetmeyecektir. Sermayenin aynı zamanda artık üretimin her aşamasında var olan toplumsallaşmış emekçi yığınlarını da, daralan sistemine uygun olarak, hemen şimdi başlamak üzere “uygun hale getirmesi” gerekmektedir. Bu “uygunluk” halinin pratikte mümkün olabilecek diğer adı, sisteme entegrasyonun milyarlarca insan için artık mümkün olmadığı dikkate alındığında, en gerçekçi biçimiyle yok etmek olacaktır. O halde, kapitalist sistem tarafından yönlendirilen küreselleşme hareketi tarafından taşınan zamansallık gelecek anlayışını bütünüyle dışlayan bir zamansallıktır. Bununla ne demek istediğimizin iyice anlaşılabilmesi için “Zamansallık nedir? Kaç tip zamansallık vardır?” gibi sorulara cevap aramamız gerekmektedir. Kendisinden zamansallığın aldığı biçimler konusunda çok şey öğrendiğimiz N. AUBERT, ”Acliyet Kültü” adlı eserinde pratikte iki tipte zaman kavramının mevcut olduğuna işaret edilmektedir (ss. 186-187):

“İki önemli zaman anlayışı bulunmaktadır …/… Bir yanda döngüsel ve tersine çevrilebilir zamana dair anlayış mevcuttur. Bu tür bir zaman içindeki olaylar, insan hayatında sabit bir şekilde olagelen olaylardır. …/… Antropologlar tarafından ileri sürülen döngüsel zaman, zaman kavramını çevredeki olaylarla ve takvimle ilişkilendiren, ilkel toplumların içinde toplumsal bir biçimde var edilmiştir. (Tıpkı, “kırlangıç fırtınası” olarak toplumsal olarak isimlendirilmiş atmosfer olayını her sene aynı tarihte bildiren “Saatli Maarif Takvimi” gibi – BN) …/… Bu perspektifte, geçmiş ve gelecek arasındaki ilişkiler biri diğerini belirleyecek kadar çok yakındır: Eğer geçmiş biliniyorsa gelecek te biliniyordur.

İkinci tip zaman anlayışı biçimi doğrusal ve nicel olandır. Buradaki çizgi metaforu, (…) zamanı nihai bir amaca uzanan, geri dönülmez bir senaryo biçimiyle temsi etmektedir. Bu çizgisel zaman niceldir. Şöyle ki, bütün olayların veya diğer bir şekilde, bütün insan şuurunun dışında olmayı amaçlar. Sonsuza kadar bölünebilir ve ölçü birimi olarak kendini ortaya koyar. …/… Çizgisel bir zaman anlayışında, şimdiki zaman geçmişle az bir ilişki içindedir ve gelecek olaylar geçmiştekilerle çok az ilişki içindedir.”

Görüldüğü üzere bu iki tip zamansallık biçiminden “döngüsel” olarak adlandırılanı daha çok insanın içinde var olabildiği, en dar anlamıyla “ekolojik çevre”nin taşıdığı en geniş anlamıyla da fizik “evrenin” zamansallık biçimidir. Bu zamansallığın “döngüsel” olarak adlandırılması, çok ama çok az yeni nitel değişimi öngören, yine çok ama çok uzun erimli “dairesel” bir yörünge izleyen hareketliliğe yol açmış olmasıyla ilgilidir. Döngüsel zamansallığın yol açtığı hareketliliğe biz “evrenin oluş sürecini” izlediğimizde şahit olmaktayız. Kitabımızın birinci bölümünde de etraflıca ortaya koymaya çalıştığımız üzere bu “oluş süreci” çok geniş zaman aralığı gerektiren yine çok geniş daireler çizerek ilerleyen bir süreçtir.

Bir insan bireyinin ve hatta bütün insan varlığının doğadaki varoluş sürecini, dolayısıyla algılama alanını fersah fersah aştığı için böylesi döngüsel zamansallığı günlük hayatta “kısır döngü” olarak adlandırmak adet olmuştur. Maddi gerçeklik bütün yanlarıyla ön plana alındığında “kısır döngü” olarak adlandırdığımız (mesela güneşin doğması ve 24 saat sonra batması gibi) döngüsel hareketlerin mükemmel dairesel hareketler olduğu düşüncesinin metafizik bir saplantıdan başka bir şey olmadığı görülecektir. “Biricik” olan evrenin yine “biricik” olan oluşu, içerdiği muhtevanın içsel ve dışsal hareketliliğine uygun olarak spiral bir yörünge izler. Bundan ise “dairesel” olarak bildiğimiz bütün döngüsel hareketlerin aynı zamanda doğrusal olduğu, dolayısıyla bu hareketlilikler tarafından taşınan döngüsel zamansallıkların da aynı anda doğrusal zamansallık olduğu sonucu çıkar. “Spiral hareketlilik” (veya zamanlılık) hiçbir döngünün gerçekte “kısır” olamayacağı, her döngünün neticede bir “yoldan çıkma” ile sonuçlanacağı demektir. Evrende en çok bilinen ve bizlerin de belki en az tanıdığımız “yoldan çıkma” olayı insanlıkla ilgilidir: Evrenin bağrında “doğrusal” bir hareketliliğe sahipmiş gibi görünen, ama “içine” girildiğinde birçoklarında “kısır döngü” izlenimi yaratan, sonuçta bilinen evrenin en ucunda yer alan İNSANLIK.

Biri olmadan diğeri düşünülemeyecek olan döngüsel ve doğrusal zamansallık (veya hareketlilik) biçimleri, aynı zamanda oluş sürecinde ayrı ayrı işlevlerin gerçekleştiği evrelere de karşı gelmektedirler. Döngüsel zamansallık “nicel birikimi” sağlayan hareketlilik türüyle örtüşmektedir; doğrusal zamansallık ise “nitelik sıçraması” ve oluşumuyla ilgilenir. Böylelikle oluş süreci, nicel birikimin ardından gelen nitel başkalaşım olarak tanımlanacaktır. Ancak “evrenin oluşumunun” en uçta olan bir parçası -ve böylece devamı- olarak var olabilen insanlaşma süreci, böylesi bir “makro” ölçekte doğrusal bir hareket olarak düşünülse de, kendi içsel deviniminde gerçekte bir döngüsel hareketler ve onları takiben her seferinde bir doğrusal ilerlemeler dizinidir. Bir bütün olarak insanlık tarihi dediğimiz şey, insanların kendi hayatlarını yeniden üreterek kuşaklar boyunca sarf ettikleri enerjinin (emek) yığılması ile gerçekleşmektedir. Döngüsel ve doğrusal hareketliliği içeren bu yığılma çeşitli varoluş biçimlerini birbirlerinden ayıran devamlılıkları takip eden kopmalar dizininden başka bir şey değildir.

İnsanlık tarihinde oluşmuş biçimlerden sadece birisi olan kapitalist sisteme yukarda işleyişini özet olarak sunduğumuz zaman boyutu açısından bakıldığında, günümüz açısından içselliğinde kendisini var eden şartlarla mutlak bir kopma yaşadığı gözlemlenmektedir. Bu şartların en belirgin ve belirleyici olanı; “kapitalist rantı” mümkün kılan “sermayenin toplumsallaşması” olayının sürekli ve geri dönülmez bir şekilde gerilemesi, buna karşın ve kapitalizmin tam bir paradoks oluşturacak şekilde sermaye temerküzünün hızlanmış olduğu olgularıdır. Yan yana getirildiğinde bu iki olgu kapitalizmin oluş halinden yok olmaya, tam olarak ifade edilirse hem kendisini ve hem de hakimiyeti altına aldığı insanlığı yok etme sürecine girdiğinin göstergeleri olmaktadırlar.

Zamansallık biçimleri üzerinden kapitalizmin insanlık tarihindeki hareketliliğini ifade etmeye çalıştığımızda, ancak toplumsallaşarak ilerleyen kapitalizmin insan toplumundan koparak sermaye birikimine girişmiş olduğu olgusunu gözlemliyoruz. Bu durum şunun da ifadesidir: Doğrusal zamanlılığı kendi bünyesinden bütünüyle dışlamış olduğunu ve böylece kendi bünyesinde doğrusallık taşıyan döngüsel hareketinin üzerine katlanıp, doğada maddi bir gerçeklik üzerinden var olamayan dairesel harekete geçtiği olgularının…

Kapitalist sistem için bu durum, yani “dairesel harekete geçiş” ölüm halinin başladığının göstergesidir: Aynı zamanda doğrusal hareketlilik içermeyen her “döngüsel” biçimleniş (yani “varlık”), oluş sürecinin dışına itilmiş olacağından, “ölmeye” yani eski biçimiyle var olma imkanını kaybetmeye başlayacaktır. Son tahlilde bu durum, yani aynı zamanda “doğrusallık” içermeyen bir hareketlilik; zaman içermeyen bir uzay ve hareket içermeyen bir madde kadar evrensel oluşun dışında sadece “kurgusal” olan bir duruma işaret eder.

Kapitalizmin küreselleşmesiyle ortaya çıkan yeni mekan-zaman düzenlenmesinin, toplumu ve insanlığın bütününü mevcut işleyiş biçiminin içine çekmeye çabaladığını söyledik. Bu durumda döngüsel hareket biçiminden dairesel hareketliliğe geçmiş halinde olan kapitalist sistem, kendi üzerine katlanarak insan toplumuyla ve insan türüyle bütün ilişkilerini tamamıyla koparma sürecine girmiştir. Bu durum ise sermayedarların ikame ettiği liberal faşist diktatörlükler aracıyla üretim araçlarını kendi tasarrufunda bulunduran kapitalist sistemin gerçekleştirdiği yeni mekan-zaman düzenlenmesinde insan toplumuna ve insanlığa varlık hakkı tanınmadığının göstergesidir.

Böylece döngüsel hareket artık mükemmel bir daire çizmiş; kapitalist sistem kendisini bütün evrenin yerine geçirerek, kendinden olmayan ve sermayenin temerküzüne vesile olmayan doğa dahil olmak üzere her şeyi ve herkesi yokluğa havale etmiş olmaktadır. Doğrusal hareket de böylelikle, evrendeki işleyişinden koparılmış ve sadece ve sadece sermayenin sonsuza endeksli birikimine hapsedilmiştir.

Kapitalizmin biricik “özneleri” olan sermayedarlar aracılığı ile gerçekleştirdiği, insanlık başta olmak üzere kendi etki alanına giren her şeyi yok eden bir “kara deliğe” dönüştüğünü belirtirken biz tam da bu durumu ifade etmekteyiz. Başlangıçta sadece bir varsayım olan “kapitalist sistem bir kara deliktir” önermesi; sermayenin toplumsallaşmanın dışında da nicelik olarak artmasını ve yoğunlaşması olgusunu da dikkate alarak, onun pekala normalin dışında bir hücre çoğalmasına tekabül eden “kanser tümörüne” benzetilebileceği sonucuna götürmektedir. Böylelikle içinde var olduğu organizmayı yani toplumu (veya insanlığı) da yok edecek olan bir “kanser tümörü”…

1 Marks ve Engels bu durumu “Komünist Manifesto”nun girişinde şöyle formüle etmektedirler:

2 Fransa başkanı Emmanuel MACRON artık kendi ülkesini açık ve net bir biçimde bir “Etat Nation” (Ulus-Devlet) olarak değil ama “Start up Nation” olarak adlandırmaktadır.

3 Küresel sermayedarlar buna ancak emekçiler arasındaki rekabeti kızıştırdığı oranda müsaade etmektedirler.

4 Artan sadece sermayedarların servetleridi

1 MAYIS ÜZERİNE

Umut İLERİ

Yasaklı bir 1 Mayısı daha geride bırakıyoruz.
Pandemi gerekçe gösterilerek Yasaklanan 1 Mayıs.

Nedense o Pandemi, İşçiler Pandemi koşullarında çalıştırılırken bir anlam ifade etmiyor ama İşçi Sınıfının Uluslararası Birlik Ve Dayanışma gününde YASAĞA gerekçe olabiliyor.
İlkinde bundan kazançlı çıkan, servetlerine servet katan Sermaye var.
Diğerinde ise Sermayenin en büyük korkusu, kendi mezar kazıcılarının bir arada Birlik ve Dayanışma içerisinde bir araya geldiği bir gün var.

Ne yazık ki o Birlik Ve Dayanışmaya, sınıf hareketinin dibe vurduğu, sınıfla siyaset arasında olması gereken bağın koptuğu, Sendikaların Sınıf Sendikacılığını bir yana bırakarak, Sermayenin Fabrika İktidarının Güvencesi haline geldiği bu günlerde rastlamak olası değil.

Her ne kadar Sendikalar dışında bir kaç Emek Örgütü bir mücadele içerisinde olsalar da, herkes kendi dükkanının önünü süpürmekte.
İşçi Sınıfının siyasi birliği sağlanmadan da, sınıfın Ekonomik Birliğinin sağlanması zor görülmektedir.

Marks,”İnsanlar önlerine çözebilecekleri sorunu koyarlar.Çünkü çözümün kendisi, bizzat o çözümü oluşturan maddi koşulların içersinde vardır ” der.

Bugün çözmemiz gereken sorun, İşçi Sınıfının Ekonomik ve Siyasal Birliğinin sağlanamamasıdır.
Siyasi birlikten kastimiz, İşçi sınıfının Düşünen, Yıkıcı ve Kurucu eli Partisi, yani KOMÜNİST PARTİSİDİR.

Ne yazık ki bugün ülkede her ne kadar kendilerini Komünist Parti olarak görseler de, ortada sınıfla siyaseti bütünleştirecek, sınıf hareketini yerden kaldıracak, onu siyasal bilinçle donatarak, onu politikleştirerek, onu başkası için sınıftan kendi için sınıf konumuna getirerek erk mücadelesine yöneltecek bir PARTİ yoktur.
Var diyenlerin bu söylemi kendi öznel düşünceleridir, ortada ki nesnel gerçeklikle bağdaşmamaktadır.

Artık Nostalji ve Hamaset yapmayı bir kenara bırakmalıyız.
TKP yaşıyor, savaşıyor söylemleri, içerisinde yer aldığımız nesnellikle bağdaşmamaktadır.

Bu 1 Mayıs bize bunu göstermiştir.
Uzaktan demeçlerle bir parti savaşmaz, olsa olsa bunun adı HAMASETTİR.

Baştan beri söylediğimiz, her zamanda söyleyeceğimiz, işçi sınıfının siyasi birliğinin ilk adımı KOMÜNİSTLERİN BİRLİĞİDİR.
Denedik ama olmadı, bir araya gelemedik demek Komünistlere yakışmaz.
Komünistlere yakışan, zor işleri başarmaktır.

Ben inanıyorum, mücadele içerisinde, devrimci pratik eleştirel faaliyet içerisinde, bu birlik sağlanacaktır.
Yaşayacağımız Nesnellik kendisine koşut bir Öznelliği yaratacaktır.

Bir diğer sorun, sınıfla siyaset arasında ki bağı sağlayacak sınıf araçlarıdır.
Partiyi arabayı hareket ettirecek motor olarak düşünürsek, dişlileri de İşçi Sınıfı olarak görürsek, bunlar arasında ki iletişimi sağlayacak olan volan kayışları da Sınıf Araçlarıdır.

Sendikaların dışında, onları da tabandan zorlayarak sınıf sendikacılığına yönelten, iş yerinde ve mahallelerde örgütlenmiş, doğrudan demokratik komünal yapılanmalardır.
Bu yapılanmalar aynı zamanda, geleceğin işçi sınıfı iktidarının yönetim organlarıdır.

Tabi ki önemli olan, arabayı hareket ettirecek olan, dişlilerin volan kayışlarıyla bağlandığı, arabanın motorudur.
Yani İŞÇİ SINIFININ PARTİSİ, KOMÜNİST PARTİ!
veda

 KayıtlıYeryüzüne tohum gibi saçmışım ölülerimi, kimi odesada yatar, kimi prag\’da, istanbul\’da kimi.
En sevdiğim memleket yeryüzüdür, sıram gelince yeryüzüyle örtün üzerimi…NAZIM HİKMET

HDP’NİN KAPATILMASI SENARYOLARI

Dr. Mustafa PEKÖZ

İç politik senaryolarının merkezinde HDP duruyor. HDP’nin politik geleceğine dair ortaya çıkacak sonuç aynı zamanda devletin kendi stratejisinin yönünü belirleyecektir. Bu nedenle sorun düşünülenden çok daha ciddidir. Ortaya çıkacak sonuçların sarsıcı etkileri, iç politik istikrarsızlığın çok daha fazla gelişmesine yol açacaktır.

İç politik kriz için ciddi risklerin oluşması ihtimaline rağmen HDP’nin kapatılması için MHP Lideri Bahçeli’nin Yargıtay Başsavcılığına verdiği talimat üzerine soruşturma süreci başlatıldı. Bahçeli aynı şekilde Anayasa Mahkemesine de ‘HDP’nin kapatılması dışında başka bir alternatif yok’ açıklamasıyla ikinci talimatı verdi. Böylelikle yargı üzerinde açık bir baskı oluşturarak, ‘hiç kimse yargıya talimat veremez’ anayasanın açık hükmü Bahçeli tarafından ihlal edildi/ediliyor. Bunu da kendisine verilmiş bir görev ya da sorumluluk olarak yansıtıyor.

HDP’nin kapatılmasına yönelik girişimler fiili eyleme dönüşür mü bilinmez. Ama iktidarın ‘küçük’ ama etkiyi/yetkili ortağı devletin bütün kurumlarına talimat veriyor. Hatta iktidarın ‘büyük’ ortağı, AKP’yi de yönetiyor. HDP’nin kapatılmasına yönelik soruşturmasının alt zemini hazırlanıyor. İlk adım, Kobani olayları nedeniyle Demirtaş’ın içinde yer aldığı mahkeme süreci başlayacak. Davanın ilk duruşması 26 Nisan 2021 tarihinde Ankara 22.Ağır Ceza Mahkemesinde yapılacak. İkinci hamle ise HDP Milletvekillerinin fezlekelerinin kaldırılması için parlamentonun devreye sokulmasıdır. Dokunulmazlıkların kaldırılarak milletvekillerinin tutuklanmasının önü açılarak ve partinin kapatılmasının önemli bir gerekçesi haline getirilmek isteniyor. Üçüncü adım da Türkiye genelinde HDP’ye yönelik birbirini tamamlayan ve kesintisizce devam ettirilen operasyonlarla HDP-PKK ilişkisine gerekçe gösterilerek Yargıtay Başsavcılığının yürüttüğü dosyaya delil olarak konulması sağlanacak.

HDP’nin kapatılmasına ilişkin gerekçeler

Birincisi, HDP’nin kapatılması iç politik denklemin yeniden dizaynı ile ilgilidir. HDP’nin toplumsal gücü, sistem içi ilişkilerin nasıl şekilleneceğini belirleyecek olan mutlak potansiyeli oluşturuyor. 31 Mart 2018 Yerel seçim sonuçları bunun çok somut bir örneği olarak karşımızda duruyor. HDP Merkezinin politik kararı ve tabanının bilinçli tercihi olmamış olsaydı, İstanbul, Ankara, Mersin, Adana ve Antalya gibi illerde CHP’nin kazanması, AKP’nin kaybetmesi pek mümkün olmayacaktı. Bu nedenle HDP’nin toplumsal gücü, sistem içi güç dengelerinin yönünü belirleyecek düzeydedir,

İkincisi, HDP iktidar-muhalefet dengesini tek başına belirleyebilecek düzeyde olmasının ötesinde toplumsal dinamiklerinin oldukça güçlü olduğu, Diyarbakır, Van, Mardin, Batman gibi iller başta olmak üzere Kürt illerinde sistem partilerinin toplamından çok daha fazla oy alıyor. 2018 Yerel seçim sonuçlarında bu realite bir kez daha teyit edildi. Devlet, Kürtlerin yoğun olduğu illerde, eski ve yeni partiler fark etmeksizin, bütün sistem partilerinin tek merkezde hareket etmesini esas alıyor. Buna rağmen HDP’nin toplumsal tabanını zayıflatamıyor. Devlet politikasının başarılı olabilmesi için bütün gücünü kullanmasına rağmen Kürt seçmeninin tercihi değişmiyor.

Üçüncüsü, Devlet, HDP’nin bölgedeki sosyolojik tabanının önemli bir oranda PKK’ye yakınlık duyduğunu biliyor. HDP’nin etkisizleştirilmesiyle Kürtlerin PKK ile olan ilişkilerinin kesileceği ve tersine de PKK’nin sosyo-politik etki alanının hızla zayıflayacağını hesaplıyor. Böylelikle HDP’nin kapatılarak gündelik yaşamın içerisinde olan Kürt seçmenin/toplumsal tabanın yeni bir arayışa yöneleceğine dair bir fikir oluşmuş durumda. HDP’nin kapatılması durumunda Kürt toplumunun zihinsel dünyasının değişebileceği ve bir süre sonra Kürt politik güçlerinin etki alanının zayıflayarak ‘marjinal’ bir konuma geleceklerini düşünüyorlar.

Dördüncüsü, İçişleri Bakanı Soylu, PKK’nin çok ciddi oranda gerilediğini, gençlerin dağa gitmesinin nerdeyse sıfırlandığını, istihbarat bilgilerine göre 2020 yılı içerisinde sadece iki kişinin dağa gittiğini yani PKK’ye katıldığını açıkladı. Aynı şekilde PKK’nin askeri kapasitesinin çok ciddi düzeyde gerilediğini, ülke içinde kalan militan sayısının 100’ün altına düştüğünü belirtti. İçişleri Bakanı’nın değerlendirmesine göre PKK ‘dağılma noktasında’ bulunuyor. PKK’nin bittiğini ilan etmek an meselesi gibi görünüyor. Böylelikle askeri ve politik gücünü çok ciddi oranda kaybetmiş PKK ile HDP’nin kapatılması birbirine tamamlarsa Kürt toplumunun politik tercihleri değişir, sistem partilerine yönelirler. Böylelikle devlet için esas ‘tehlike’ ortadan kalkmış olur.

Devletin ortaya koyduğu politika ve strateji böyle olmadığını söylüyor: ‘Suriye’de PYD esasen PKK’dir. Bölgede güç olan, PYD ismiyle kurulan örgüt; PKK’dir. Yani PKK eşittir PYD. Bir başka ifadeyle PKK, Türkiye’de askeri gücünü minimum düzeye indirirken Suriye’de büyük bir ordu haline gelmiş. Uluslararası askeri ve politik kurumlar tarafından açıklandığına göre Suriye’de PYD tarafından kurulan Demokratik Suriye Güçlerinin 80 bin kişilik bir askeri gücü bulunuyor. DSG aynı zamanda uluslararası koalisyon gücü ve özellikle ve ABD-AB tarafından destekleniyor. Ankara’nın birlikte çalıştığı Moskova, PYD’de resmi olarak tanıyor. Demek ki PKK askeri olarak yok olmamış tersine 80 bin kişilik bir askeri güce dönüşmüş. Böylelikle ‘PKK’nin askeri olarak bittiğini ve HDP’nin de politik olarak tasfiyesi sağlanırsa, sorun çözülür’ iddiası gerçekçi ve objektif değildir.

Beşincisi, HDP’nin kapatılması girişimi aynı zamanda muhalefet iç dengelerini parçalamaya yönelik bir amacı da bulunuyor. Özellikle İYİ Parti’yi köşeye sıkıştırma taktik politikası ön plana çıkıyor. Özellikle HDP milletvekili fezlekelerinin kaldırılması için İYİ Partisinin tutumu önemlidir. MHP, İYİ Parti’nin hem HDP’nin kapatılması hem milletvekillerinin fezlekelerinin kaldırılması için açık tutum almaya zorlamaya çalışıyor. İYİ Parti’nin tutumu, HDP seçmenin muhalefetteki pozisyonunu belirlemede etkili olacaktır. Bu nedenle HDP seçmeni iktidara karşı oluşan muhalefete dahil olması, bir bakıma İYİ Parti’nin milletvekili fezlekelerinin kaldırılmasındaki tutumu belirleyici olacaktır.

Gerçekler olgular hesaba katılmadan kurgulanan ve uygulanmak istenen denklem bu kadar basit ve sonuç alıcı olsaydı, çözüm kolay olurdu. Devletin benzer politik ve askeri tercihleri onlarca kez denediği biliniyor. Bugüne kadar sayısız defa denenen bu tür politik kararlar hiçbir sonuç vermedi, bundan sonra vermez.

HDP’nin Kapatılmasında Bahçeli ve Soylu Israrı, Cumhurbaşkanı’nın kararsızlığı

Altıncısı, MHP’nin HDP Kapatılmasındaki ısrarının bir başka yönü de AKP’nin önümüzdeki süreçte olası politika değişikliğinin önüne geçme çabasıdır. AKP uluslararası alandaki sıkışmışlığını aşmak için iç politikada bir kısım değişikliklere gitmesinin bir zorunluluk haline geldiğinin farkındadır. AKP ortağı MHP’nin Avrupa’daki kurumları yasaklandı, hatta yasa dışı örgüt statüsüne alınmaya başladı. AB ülkeleri AKP’ye MHP ile ilişkilerine çeki düzen vermesi için dolaylı mesajlar veriyor. AB kurumları, Türkiye’nin iç politik dinamiklerinin demokratikleştirilmesine dikkat çekiyor. Kavala ve Demirtaş’ın serbest bırakılması için AİHM kararlarının uygulanması için çağrılarını yeniliyor. MHP çok bilinçli olarak AKP’nin AB ile ilişkilerinin düzelmesini istemiyor, politik gerginliğin süreklileşmesi AB’nin iktidara yönelik eleştirilerinin odağı haline geleceğini biliyor. HDP’nin kapatılmasında Bahçeli ve Soylu’nun ısrarla gündeme getirmesi ve Yargıtay Başsavcılığının soruşturma kararı vermesi özellikle AB’nin ciddi bir tepki göstereceğinin farkındadırlar. Cumhurbaşkanının ‘Demokratik Eylem Planı’ açıklarken, HDP’nin kapatılması, milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması için yoğun bir mesai başlatılması HDP’den çok AKP’nin uluslararası ilişkilerde çok daha zor durumda kalacağını gösteriyor.

Yedincisi, Cumhurbaşkanı Erdoğan ya da AKP iktidarı, uluslararası ilişkilerde ciddi sorunlar yaşıyor. Özellikle AB ve ABD yönetimleri tarafından Ankara’nın kurumların demokratik değerler içerisinde işlevi kılınması, demokrasinin ve insan haklarının güçlendirilmesi uyarıları yapılıyor. AKP, HDP’nin kapatılmasının uluslararası ilişkilerde ciddi sorunlara yol açacağının farkındadır. Bu nedenle kapatılmasına pek sıcak bakmasa da MHP’nin politik baskısı altında gel-gitler oynuyor. Bir yandan MHP diğer yandan uluslararası ilişkiler, iki arada bir derede kalan AKP iktidarı var. 24-25 Mart’ta AB liderler zirvesi toplantısı var. Kavala ve Demirtaş’ın durumu gündeme gelecek. Bu sorunların çözülmesi beklenirken HDP’nin kapatılması ve milletvekillerin dokunulmazlıklarının kaldırılmasının gündeme gelmesi, AKP’nin politik geleceğini olumsuz yönden ciddi oranda etkileyecektir. Şunu söylemek yanlış olmayacaktır; AKP, MHP’nin baskısı altında iç siyaseti dizayn devam ederse, iktidarı kaybetmesi ve politik dengelerin dışına düşmesi gelmesi yüksek bir olasılıktır.

HDP’nin kapatılması girişimlerinde bölgesel faktörler

Sekizincisi, HDP’nin kapatılması girişimlerinin yoğunlaştırılmasının bir başka en önemli nedeni de bölgesel ilişkilerde gelişen politik gelişmelerdir. ABD’de yönetim değişikliğine paralel olarak Irak ve Suriye politikası da değişmeye başladı. Biden yönetimi Kuzey-Doğu Suriye’de PYD’nin merkezde olduğu Demokratik Suriye güçlerini çok daha aktif olarak destekleyeceğini açıkladı ve sahada bu çok belirgin olarak hissediliyor. En geç 2022 yılının ilk 6 ayna kadar Suriye’deki sorunlar önemli oranda çözüme kavuşacaktır. ABD-Rusya ikilisi Suriye’de sorunların çözümünde ortak hareket edecekleri, BM Güvenlik Konseyinin talepleri doğrultusunda siyasal çözümü yoğunlaştıracakları artık netleşmiş durumda. Suriye’de PYD merkezli Demokratik Suriye Güçlerinin denetiminde olan bölgenin statüsü, ‘özerklik ya da federasyon’ biçiminde düzenleneceği fikri giderek kabul görüyor. Böylelikle Irak’ta olduğu gibi Suriye’de de Kürtler hukuki bir statü kazanacak.

Irak olduğu gibi Suriye’deki gelişmeler Ankara’yı çok ciddi oranda etkileyeceği açıktır. Türkiye’de Kürt realitesinin kabul edilmesi ve demokratik değerler içerisinde çözülmesi mutlak olarak gündeme gelecektir. Uluslararası ilişkilerde bu sorun çok daha kapsamlı olarak tartışılacak ve devlet sorunun çözümünü masaya yatırmak zorunda kalacaktır. Yani AKP iktidarı dahil olmak üzere gelecekti hangi politik güç gelirse gelsin Kürt sorunun demokratik çözümünde bir süreç başlatması kaçınılmazdır. Başka alternatif bulunmuyor.

Dokuzuncusu, HDP’nin kapatılma girişimleri, Kürtlerin politik merkez güçlerinden birinin masada olmasının önüne geçilmesiyle doğrudan ilişkilidir. Demokratik siyaset içerisinde Kürt sorununa çözüm aranırken, Kürtleri temsil eden politik güçlerinin masada olması istenmiyor. Böylelikle sorunu konuşabilecek muhataplarının olmadığı, doğrudan devlet merkezli siyasal çözüme göre bir planın uygulanması amaçlanıyor. Yani muhataplar masada olmadan devlet Kürt sorununu kendi belirlediği plana göre çözmeye çalışacaktır. HDP’nin sistem içerisinde güç dengelerini belirleyecek bir toplumsal dinamiğe sahip olduğunu en iyi bilen devletin kendisidir. HDP’nin masada olması, sadece Kürtler için değil, ülke genelinde demokrasinin geliştirilmesi için de önem arz ediyor. Bu nedenle devlet içerisinde etkin olan bir politik kanadının, uluslararası güçlerin baskısına ve beklentilerine rağmen HDP’nin politik olarak sürecin dışında tutulmasını istiyor. Bahçeli bu gücün politik sözcüsü olarak hareket ederken, Soylu da bu sürecin bir aktörü olarak denklemin içerisinde yer almak istiyor. Bir bakıma gelecek planlar için rol çalmaya çalışıyor.

Sonuç; HDP’nin kapatılmasının çok kolay olmayacağı açıktır. Devlet içerisindeki güçlerin HDP üzerinden nasıl bir uzlaşı sağlayacağı henüz netleşmiş değil. İktidar HDP’nin politik olarak sürecin dışında tutulmasının yaratacağı sonuçların oldukça ağır olacağının farkında olduğu için farklı alternatiflere yönelebilir. HDP kapatılmadan bir defaya mahsus seçim dışı bırakmak, hazine yardımını kesmek, kapsamı geniş olacak şekilde yöneticilerine cezalar vererek seçim dışında tutmak gibi bir kısım alternatiflere yönelebilir. HDP’nin kapatılması için içte ve dışta bütün politik risklerin göze alınmasıdır. Böyle bir tercihe yönelirler mi. Şimdiden tahmin etmek zor görünüyor.

HDP, politik kuşatmayı kırmak, kendi toplumsal dinamikleriyle bütünleşmek, uluslararası ve bölgesel ilişkilerde güçlü bir diplomasiyi örgütlemek için yoğun bir çalışma yürüt mesi gerekiyor. HDP, demokratik siyasetin temel ilkeleri içerisinde çözüm politikaları geliştirmeli, yeni politik yönelimleri belirlemeli ve bunu kamuoyuna anlatmalıdır. HDP’nin kapatılmasının çözüm olmadığı, 30 yıllık tarihsel süreçte çok net olarak görüldü. Mesele parti kapatmak değil, sorunların çözümünü ortaya koyacak politikalar uygulamaktır.

HDP’nin kapatılma girişimi ülkeye, topluma hiçbir faydası olmayacağı gibi çelişki ve çatışmaların derinleşmesine, politik krizin uluslararası boyut kazanmasına yol açar. HDP’nin kapatılması için yargı kurumlarına baskı yapmaktan ısrar etmek, esasen iktidarın politik tasfiye sürecini hızlandırır. Bunu HDP değil, AKP düşünmelidir.

ENCÜMEN-İ DANIŞ ve ENCÜMEN-İ HÜCCETİYE!

Hasan H. Yıldırım & Hussein Erkan

Encümen-i Danış, biz Kürdistan’ın Kuzeyi Kürdleri için yabancı değil ama Encümen-i Hüccetiye için aynı şey denilemez. Bir bütün olarak tarihi serüvenini bir yana bırakırsak her ikisinin işlevi aynıdır. Biri Türk egemenlik sistemin, diğeri Fars egemenliğinin artık derin devleti mi, devlet çekirdeği mi, devlet aklı mı ne denilirse denilsin politikasını ve eylem projesini oluşturur ve sistemi idare eden hükümet ve muhalefetin önüne koyan güçtürler.

Encümen-i Danış’ın ideolojisi, Kemalizmdir. Yani ırkçı Türk milliyetçiliğidir. Sistemi korumada Kemalizm tek başına cevap veremeyince 12 Eylül 1980 askeri darbesiyle buna İslami düşünce monte edildi. “Türk-İslam Sentezi“ oluşturuldu. Encümen-i Hüccetiye’nin dayandığı ideoloji Şiiliktir. Şiilik aslında ırkçı Fars milliyetçiliğidir.

Encümen-i Danış ve Encümen-i Hüccetiye, bugün hem ülke halkının sosyal gelişmesinin önünde engel, yanı sıra çağdaş dünyanın modern toplum sistemi ile çatışır konumdadır. Bu nedenle bu sistemlerin hem içteki toplumsal yapı ve hem dünya sisteminin çıkarı gereği tasfiyesi kaçınılmaz hale gelmiştir. Şu an yapılmak istenen budur.

Türkiye ve İran egemenlerinin dünyadaki modern sistem ile çatışmasının nedenide budur. Encümen-i Hüccetiye, 1940’lerde temeli atılan “İslami Cemiyetler Birliği” örgütünün devamıdır. Şii mezhebinin önde gelen şahsiyetlerin hakim olduğu cemiyetlerin bir araya gelmesiyle temeli atıldı. 1957 yılında bu isimle anıldı.

Bu cemiyet üyeleri bir nevi Şii mezhebinin, aslında Fars milliyetçiliğin fedaileridir. Bir düşmanda bulunmuştu: Bahailik! Halk Bahailik’e karşı örgütlendirildi. Şiilik Fars milliyetçiliğin temel felsefesi edindi. İnsanlar öyle eğitildiler ki Şii mezhebi dışında olan herkes düşman ilan edildi. Diğerleri bir “ötekiydi“.

Fedailere “ötekiler“ her muameleye laiktirler fikri empoze edildi. Bu mantık üzeri inşa edilen bu felsefe buna uygun hücreler şeklinde örgütlendirildi. Bugün örgütlü 15 milyonu bulan Besiç denilen fedailerden oluşuyor. Her mahallede örgütlü bir güçtürler. “Öteki“ olarak kabul ettikleri herkese pratik olarak yönelme felsefeleri oldu. Suikastı felsefeleştirdiler. Sinsileştiler ve canileştiler. Bir terör örgütü olup çıktılar. Toplumda destek gördüler. Bir korku imparatorluğunu kurdular. 1979 yılında Şah Rıza Pehlevi’yi iktidarda düşürecek kadar güçlendiler.

Ayetullah Humeyni, 1979 hareketinin ruhani lideriydi ama Encümen-i Hüccetiye üzerinde bir etkisi yoktu. Örgüt üstünde hakim olan Seyyid Ali Hamaney ve Ali Ekber Haşimi Rafsancani idi. Ayetullah Humeyni, bunu ancak çevresinin bu örgüt tarafından biçilmesiyle anlasa da artık çok geç kalmıştı. Teslim olmaktan başka bir çaresi de yoktu. Şu an İran Molla rejimini idare eden güç işte bu Encümen-i Hüccetiye’dir.

İran’da Şahlık rejimini yıkan ve siyasi iktidara el koyan Encümen-i Hüccetiye örgütü, Şii hareketini tüm dünyaya yaymayı hedefledi. TC devleti de Sünni terörizmi yaydı. Tüm dünyaya kılıç çektiler. Ama gelinen bugün dünya insanlığının nefretini kazanan çağdışı katil birer yönetim olarak anılmayı hak kazandılar. İran Molla rejimin ve TC devletinin terörizmi sadece ülke içi ile sınırlı olmayıp küresel bir niteliktedir.

Küresel Şii terörizmin arkasında İran Molla rejimi ve Sünni terörizmin arkasına TC devleti vardır. Her iki devlete uluslararası terörizmi destekleyen terörist devletler kimliğine sahiptirler. Bu destek sıradan bir destek değildir. Dünya insanlığı için olduğu kadar bölge halklarının çıkarı için de tasfiye edilmesi gereken kanlı ve çağdışı birer yönetimdirler.

İran Molla rejimin ve TC devletinin yıkılması, aynı zaman da küreselleşen Şii ve Sünni terörizme büyük bir darbe olacaktır. Her kim ki, kimden gelirse gelsin bu çağdışı yönetimi tasfiye hareketine karşı yer alırsa bilinsin ki, bu çağdışı yönetimin suç ortakları olacaklardır.

Bugün de bu suç ortaklığını yapanlar vardır. Kimdir diye sorulursa bunlar, Türk, Arap ve Acem ‘sol’larıdır. Yanı sıra cihatçı Kürd İslamistleri ve halkların kardeşliğini savunan Kürd politik çevreleridir. Bunu da “anti-emperyalizm,“ “anti-siyonizm“ adına yapıyorlar. Bu politika doğal olarak bu güçleri Kürd milli hareketine düşmanlık yapmasına sürüklüyor.

Sahiplerinin sessine dönüşüyor. Kürdistanı fiilen işgal eden egemen sistem sahiplerinden farkı kalmıyor. Nedeni bu iki barbar sistemin tasfiye edilmesi Kürdler üstünde ki hakimiyetinin yok olacağını, bunu da savundukları sistemin çıkarına darbe olarak görüyorlar. Onlar ne ederse etsin Kürdistan emin adımlarla bağımsızlığa doğru yol alıyor.

İran Mola rejimi ve Türk devleti, bölgemizde gericiliği temsil ediyorlar. Bölge halklarının gelişmesinin engeli oldukları gibi dünya sistemi içinde tehlike arz ediyorlar. Çağa ayak uyduramıyorlar. Çağdışı ideolojileri ve terör eylemleriyle kendilerini yaşatmayı politika ediniyorlar. Sebebi hatalı bir sitemin sürdürüceleri olmalarıdır.

Savundukları statükonun bozulmasını kendi varlık, yokluk sebebi sayıyorlar. Bu nedenle her türlü değişime ayak diretiyorlar. Fakat yolun sonuna geldiklerini de görüyorlar. Çünkü savundukları statüko hata üstüne inşa edilmiştir ve de çökmek zorundadır. Tarihsel gelişme buna işaret ediyor.

Bir kere İran ve Türkiye diye ülkeler olmadığı gibi İran ve Türk denilen milletlerde yoktur. İran çalıntı bir kavramdır. Arı haklarının ortak yerleşim alanı iken Farslar bunu çaldılar, kendilerine mal ettiler. Türkiye diye bir ülkede yoktur. Bu ismin yüzyılık bir geçmişi var, daha ötesi yoktur. Ki bunun isim babasıda İngilteredir.

Fars milleti var ama coğrafyamızda Türk diye bir millet yoktur. Hiçbir zamanda olmadı. Ancak azınlık bir kitleden bahsedilebilir. Olmayan bir milleti oluşturmak öyle kolay olmadı. Bu serüven Jöntürkler, İttihatçılar ve sonuç olarak Kemalizm ile noktalandı. Sonradan gelen iktidarlar tarafından sürdürüldü. Olmayan bir millet oluşturulmaya çalışıldı. Sağdan-soldan gelen veya getirilen muhacirlerden, göçmenlerden, sistemin sahiplerin değişleriyle 72,5 milletten oluşturuldu. Deyim yerindeyse tam yamalı bir bohça ortaya çıktı. Bir ilmik çözülürse oluşturulan suni millet çözülecek. Bunu önlemek için katı kurallar temelinde baskı ve zor uygulanarak o günden bugüne gelindi.

Toplu katliamlar, soykırımlar, bireysel suikastlar, Takrir-i Sükûn Kanunuları, zorla göçertilmeler, Olağanüstü Hal Yetkileri, İstiklâl Mahkemeleri, Sıkıyönetimler, işkence, zindan ve mahkemeler, asimilasyonlar ile yönetilen bir sistem kuruldu. Kurulan sistemde dikta rejimlerin kuralı geçerli kılındı. Basın ve ifade özgürlüğü hiçbir zaman olmadı. Tek ses, o seste sistem sahiplerinin çıkarlarını savunmakla sınırlı tutuldu. “Ya bendensin, ya düşmansın,“ mantıkı hakim kılındı.

Peki istenen oldu mu? İstenen hedefe varıldı mı? Hayır! Sistem sahipleri korkularıyla yaşıyorlar. “Bölündük ha bölüneceğiz, dağıldık, dağılacağız,“ sistemin korkusu ola geldi. Bu korku bugünde var. Bu korku onları daha da sadist hale getiriyor. Tam bir cinnet hali yaşanıyor. Sistemin tekçiliği, katılığı da zaten buradan kaynaklı. Bunun değişeceği yok. Çünkü değişmesi demek Türk denilen sonradan yapılan suni milletin dağılmasına yol açar. Sistem sahipleri bunu gördükleri için tekçiliği, katılığı politika etmek zorundadırlar.

Peki ne zamana kadar? O zaman işte bu zamandır. Bu sistemlerin çözülüşü masaya yatırılmıştır. Çünkü bu sistemlerin izledikleri politika ve uygulamalar çağdışı olduğu herkes tarafından görülmektedir. Tekçi, gerici, faşist, cihatçı, katliamcı, soykırımcı, talancı, gaspçı ırkçı sistemlerdir. Nedeni açık. Politika; “ya bendensin, değilsen eğer düşmansın,“ düşüncesi üzerine inşa edilmişlerdir. Bununda sebebleri var.

Bu sistemler insanlığın geldiği bu aşamaya uyum sağlayamıyor. Dünya sistemiyle uyuşmuyor. Diğer milletlerin aksine kimseyle geçinemiyorlar. Başlarına buyruk bir politika izliyorlar. Herkese kılıç salıyorlar. Bunun değişmesi gerekiyor. Bugün bu çaba hem İran ve hem de TC devlet sınırları içinde ve hem de sistem sahipleri ile uluslararası sistem arasında gizli-açık bir mücadele sürüyor.

Sonuç ne mi olur? İran Molla rejimin ve Türk egemenlik sisteminin çözülüşüne sahne olur. Bu kaçınılmaz bir sondur. Çünkü İran ve Türkiye Jan Ziegler’in İsviçre için dediği gibi “hata ülke“lerdir. Bunun düzeltilmesi gerekir. O günden sonra olacak olan Türk denilen suni millet dağılır. Bu suni yapıyı oluşturan millet ve azınlıklar kendi milli kimliğine kavuşur. Bunlar arasında bir konsensus yaratılarak dünya sistemi ile uyumlu hale gelir. Burada bir kehanete bulunalım. İşte o koşullarda İstanbul serbest bölge olur. İran’a gelince Molla rejimi tasfiye olur. İran devleti dağılır. Kürdler, Belücüler, Araplar, Azeriler kendi bağımsız yolunda devam ederler. Olacak olan budur.

Türkiye açısında bunun yolunu açacak olanda bu suni yapının çimentosu olan Kürdlerin ayrılmasıyla olur. Kürd milleti mevcut sistem dışına çıktığı an Türk egemenlik sistemi kendiliğinden çözülür. Bunu gören sistem sahipleri önlemlerini buna göre almışlardır. Her ne pahasına olursa olsun, dünyanın neresinden olursa olsun Kürdler bir statü sahibi olmamasına göre bir politika edinmişler. Bundan vaz geçecekleri yok. Değişecekleri yok. Türk egemenlik sistemi, kendiliğinden kırılmaz, esnemezliği devam edecektir.

Peki ne olacak? Bunun iki yolu var. İç dinamikler veya dış dinamikler vasıtasıyla ancak kırılarak bu gelişme sağlanır. Duruma bakıldığında iç dinamikler pek ortalıkta yok. Zaman zaman örgütlense de sistemin esas sahipleri tarafından çok sertçe biçilmektedirler. Bunun en son örneği İran olduğu gibi Türkiye’de 15 Temmuz 2016 kalkışmasında görüldü. Geriye dış müdahale kalıyor. O da, yoldadır.

İran sonrası Türk egemenlik sistemine karşı dış müdahale devreye girecektir. Çoğu kişi, çevre bunu görmese de sistemin sahipleri bunu görüyor ve buna uygun politikasını oluşturuyorlar. Zaten İran Molla rejimi ve Türk egemenlik sistem sahiplerinin dünya sistem sahipleriyle olan kavgası da burada boy veriyor.

İran Molla rejimi, Suriye Esed diktatörlüğü ve TC devleti üzerinde kara bulutlar dolaştığı inkara gelmez. Bu ülkeler tarihlerinde bu kadar yalnız ve çaresiz kalmamışlardı. Eskiden bloklar arası mücadelede birine yaslanarak kendilerini diğerine karşı koruyabiliyor ve yaşatabiliyorlardı. Fakat Sovyet Bloku’nun dağılmasıyla sömürgecilerimiz kendini ortalıkla yapayalnız buluverdiler.

Hele ABD’nin GOP ile bölgeye askeri işgal dahil müdahale sürecini başlatmasıyla bölgedeki bu statükocu sistemler için ölüm çanları çalmaya başladı. Bu belayı başlarında defetmek için ihtiyaç duydukları dış destek arayışları boşa çıkınca kurtuluşu birbirlerine sarılmakta ve meydan okumada buldular. Bunun içinde hitap ettikleri kitlelerin desteğini almanın çarelerine baş vurdular. Kitlelerin dinsel duygularına hitap etmeye başladılar. Bugünde kullandıkları budur. Bir işe yarar mı? Destek açısından evet ama tasfiye olmalarını engelleyecek bir güç olmadığını sistem sahipleri de farkındadırlar.

Kürdlerin makus kaderi değişiyor. Kürd-Kürdistan’ın bağımsızlığı ve birliği hayal olmanın ötesinde gerçeğe dönüşüyor. Kürdistan’ı egemenliğinde bulunduran sömürgeci rejimler birer birer çözülüyor. Saddam yönetimi tasfiye edildi. Şam rejimi büyük bir kriz yaşıyor. Kürdistan’ın Güneybatısı’nda tasfiye oldu. Sırada diğerleri var. İran ve Türkiye topun ağzındalar.

Irak ve Suriye’den sonra sıra İran’da. 400 mimar ve mühendisin projesini yaptığı ve inşa ettiği ”Niavaran Sarayı“ Şah Rıza Pehlevi’nin yeryüzü cennetiydi. Şah, cennet yaşamı sürdürürken halkın payına da cehennem azabı düşmüştü. Encümen-i Hüccetiye örgütü, Şah’ı devirerek cennet yaşamına son verdi, ama halkın cehennem azabını daha beter hale geldi.

Şah’ın yerini Hameney, SAVAK yerini SAVAMA aldı. Halk açısında Şahlık ve Hamaney rejimleri arasında pek fazla bir fark olmadı. İran halkı, ”Eskiden evde ibadetimizi yapar, dışarıda eğlenirdik, şimdi dışarıda ibadetimizi yapıp evde eğleniyoruz“ demektedir. İran halkları, İslami yönetimin baskı ve zulmünden bıkmıştır. Bu çağdışı rejimden kurtulmak istiyorlar. Buna soyunanlar bugüne kadar subjektif niyetlerini nakaratlamaktan öte bir iş yapamadılar. Bu gidişle yapacak bir şeylerinin olmadığı da ortadadır.

Şu gerçek tüm çıplaklığı ile ortaya çıkmıştır. İran halkları kendi iç dinamikleriyle çağdışı İslami rejimi alaşağı etmeye başaramıyor. Bu çağdışı rejimi alaşağı edecek bir dış güç olarak ABD devreye girmiş bulunur. Bu ister kabullenilsin, ister karşı çıkılsın kaçınılmaz hale geldiği gerçeği tüm çıplaklığıyla ortaya çıkmıştır. ABD, İran’a saldırmak konusunda argümanlarını netleştirmiş, başvuracağı yöntemleri giderek berraklaştırmaya çalışmaktadır. Birçok ihtimal tartışılmakla birlikte en emin yöntemin askeri bir operasyon olacağı kesinlik kazanmaktadır.

Bu koşullarda Kuzey Kürdleri nasıl bir politika izlemelidir sorusu gündeme gelmektedir. Bu soruya verilecek cevap kısa ve uzun dönem açısında Kürd millet çıkarlarına uygun olmalıdır. Bize göre bu dönem Kuzey Kürdlerinin yapabileceği en doğru şey realiteye uygun ayakları yere basan bir politika izlemeleridir. Bu politika şöyle formüle edilirse sanırız pek yanlış olmaz.

Örgütlenmek, kendi içinde birliğini sağlamak ve güç biriktirerek geleceğe hazırlanmaktır. Ama her halükarda ABD ve İsrail’in İran’a saldırısı desteklenmelidir. Çünkü bu Kürdistan’ın bir parçasının daha kurtuluşunu sağlayacak ve Kürdistan’ın birliğinin koşullarını yaratacaktır. Bunlar olacak gelişmelerdir. Bu aşamada Kuzey Kürdleri biraz daha zahmet çekse de buna katlanmak gerekir. Ve buna değer. Çünkü bu aynı zaman da Kuzeyin kurtuluş şartlarını hazırlayacaktır. Ve düşmana en büyük darbe de Kuzey Kürdistan’da vurulacaktır. Kürdler buna inanmalıdır.

Çünkü ortada var olan bir gerçek var. Sorun bu gerçeğin kabul edilmesidir. Nedir bu gerçek? İran Molla rejimi ve TC devletinin Kürdistan’da işgalci olmalarıdır. Kürd milletinin egemenliğini gasp etmiş olmalarıdır. Kürdistan’daki varlıklarının meşru olmadıklarıdır. Kürdistan’daki varlıkları gayrı meşrudur. Bunun Kürdlerce kabullü mümkün değildir. Egemenliği gasp edilmiş bir millet ne yapmışsa Kürd milletide bunu yapmış ve yapmaya çalışmaktadır. Bu, uluslararası yasalar açısında da meşru bir haktır.

Kürd politik güçleri özelikle bu süreçte İran Molla rejimi ve TC devletinin Kürdistan’daki gayrı meşru varlığını meşrulaştıracak söylem ve girişimlerde bulunmamalıdır. Bulunan olursa da Kürd milletine zarar vermiş olurlar. Özelikle ortaklarla başlayan ve biten belirlemelerden kaçınılmalıdır. Yok ortak tarihmiş, ortak vatanmış, ortak devletmiş, ortak yaşammış vs. hepsinin canı cehenneme. Kürd milleti bunların hiç birisini istememektedir. Tüm Kürd ayaklamalarının ortak amacı Bağımsız Kürdistan olmuştur.

Kürd toplumu faşist ve teokratik sistemlerden çok çeken bir toplumdur. Kendisine giydirilmeye çalışılacak bu deli gömleği Kürd milleti giymeyi red edecektir. Kürd milletinin sağduyusuna olan inancımız bizi bunu söylemeye itiyor.

Kümesimize girip tavuklarımızı bile gaspeden ve çalan hırsız sürüsüyle ortak yaşama hayır!

28 Şubat 2019

56Ahmet Hulusi Kırım, Kenan Demirtas ve 54 diğer kişi6 PaylaşımBeğenYorum YapPaylaş

BİZİM İNŞA ETMEYE ÇALIŞTIĞIMIZ DÜNYA, BUGÜNKÜ REVİZYONİST İŞBİRLİKÇİ SOL VE FEODAL KÜRT REFORMİSTLERİNİN HAYAL ETTİKLERİ BİR DÜNYA ASLA DEĞİLDİR !!!

Öncü birikim kitlelerin devrimci karakteri ve tecrübesidir, bu karakter ve tecrübe içinde öne çıkan gerçek devrimci öncü birikim, yeni bir dünya inşa edecektir. Mevcut revizyonist ve sistemin oyuncağı haline dönüşmüş ve sistemin sopası olmuş sahte sol’ dan kesin ayrışarak yeniyi inşa edebiliriz…

Erdoğan ATEŞİN

EMEKÇİLER YENİ BİR DÜNYA İNŞA EDİYOR

Öncü birikim kitlelerin devrimci karakteri ve tecrübesidir, bu karakter ve tecrübe içinde öne çıkan gerçek devrimci öncü birikim, yeni bir dünya inşa edecektir. Mevcut revizyonist ve sistemin oyuncağı haline dönüşmüş ve sistemin sopası olmuş sahte sol’ dan kesin ayrışarak yeniyi inşa edebiliriz…

Emperyalist sistemin krizi küresel düzlemde derinleşmeye devam ediyor. Dünyanın bir çok yerinde devrimci kitle hareketleri güçleniyor ; öfke birikiyor. Emperyalist devletler ve kukla işbirlikçi dünya devletleri devrimci isyan, ayaklanma , halk savaşlarına karşı istihbaratta , yasal düzenlemelere, ordudan bürokratik yapıya kadar yeniden yapılandırılmaktadır.

Türkiye – Kuzey Kürdistan, Orta Doğu’da devrimci nesnel koşullar mevcuttur. Kitlelerin politikaya ilgileri artmıştır. Halk yığınlarının devrimci savaşı derinleştirmek için şartlar giderek olgunlaşmaktadır.

Kitleleri seferber ederek, halkı anti emperyalist, anti faşist ve orta çağ gericiliğine karşı savaşa hazırlamak, savaşın içine çekmek görevine ancak öncü birikim, parti önderlik edebilir.

Devrimci öncü birikim bu hal ve şartlara uygun hareket etmek durumundadır. Devrimci krizin varlığından, Gezi / Haziran halk hareketi, 6 – 8 Ekim halk direniş, isyanından bahsedip gözü parlamentodan başka bir şey görmeyen ‘’bir çok şey değiştirilebilir’’ diyen reformizm ile devrimci çizgi yan yana getirilemez.

Parlamenter revizyonist-reformist çizgi ihanet cephesindedir. Devletle uzlaşarak değil , devleti değiştirmeyi amaç edinmeliyiz. Uzlaşmak isteyenler umut tacirliği yapacak, devleti değiştirmek isteyenler ise devrimci savaşı geliştirecek.

Faşist devlet emekçiler ve devrimci hareket üzerinde büyük baskı kurmakta, katletme politikasını sürdürmektedir. Sahte sol içinde ki bütün kuduz itlerini üstümüze salmış, diğer taraftan reformizmin önünü açmıştır.
Özellikle 2000 yılından günümüze bu sürecin bir üst aşamaya evirildiğini belirtmeliyiz. Revizyonist, reformist sahte sol içinde ki ihanet şebekeleri alçakça saldırılar ve komplolarla devrimci kadrolara saldırmaktadırlar ve devrimcileri isimleriyle ihbar etmektedirler.

Devrimci hareketin savrularak reformizme evrilmesinin son sınırına vararak, yeni bir aşamaya girdiğini ifade etmeliyiz. Bu aşama ihanet aşamasıdır. Ekonomide sürekli kriz hali, devrimci krizin varlığı koşullarında hakim sınıfların kendisini yeniden konumlandırdığı bir gerçektir.

Emperyalizme bağımlı ülkelerde yarı sömürge niteliğe bağlı olarak kukla devlet ona hükumet eden bütün partiler emperyalizme bağımlıdır ve onların uşaklığını yapmak zorundadır.

Türk milliyetçiliğinin İslam diniyle kutsallaştırıldığı komprador büyük Türk burjuvazisinin hakim sınıf ideolojisi olan tek ulus, tek vatan, tek ırk, tek bayrak, tek dil, tek din ideolojisin benimseyen AKP, CHP, MHP vb. partilerin – pratiklerinden de test edildiği gibi – halk düşmanı oldukları açıktır. Bunlar üzerine fazla söze gerek yoktur. Bütün öncü birikim öne çıkarak bir araya gelmelidir, biz bu çizgideyiz…

erdoganatesin@gmail.com

TARİH İHANETİ AFFETMEZ!

Hasan H. YILDIRIM

“Kurtardık, özgürleştirdik, bağımsızlık ilan edeceğiz,” denilen Kürdistan’ın güneyinin önemli bir kesimi bugün Türk işgali altındadır. Mihmandarlığını Irak-PDK yapmaktadır.

YNK’nin başına çöreklenmiş rantçılar dışında tüm siyasi güçlerle köprüleri atmış, düşman ilan etmiş olan Irak-PDK geleceğini “Kürdler lehinde dünyanın neresinde olumlu bir gelişme olursa bizi karşılığında bulacaktır,” diyen Türkiye’ye bağlamıştır.

Ekonomik olarak Türkiye’ye zaten çoktan bağlıdır. Türk ambarlarında ne kadar çürük mal varsa Kürdistan’ın güneyine taşınmaktadır.

Savaş nedeniyle taş taş üstünde bırakılmayan Kürdistan’ın güneyinin imar işlerinin tümü Türk şirketlerine ihale edilmiştir. Kürd millet serveti petrol yok pahasına Türklerle ortaklaşa hortumlanmaktadır. Her köşe başında bir MİT bürosu bulunmaktadır. Bunlar yetmemiş gibi habire Türk ordusunu Kürdistan’ın güneyine taşımaktadır.

Irak-PDK’nin hakim olduğu her alanda bir Türk askeri karakolu inşa edilmiş durumdadır. Irak-PDK, Türk ordusunu kendisine kurtarıcı görmektedir. Kime karşı? Kime karşı olacak? Elbette diğer Kürd siyasi güçlere ve halka karşı. Ki, bu ordu Kürd milletinin varlığını yok etmek için baş vurmadığı insanlık dışı uygulama bırakmadığı halde.

Kürdistan’ın kuzeyini işgal eden ordu, bu ordudur. Dünü bir yana bıraksak bile Şırnak‘ta, Cizre‘de, Nuseybin‘de, Hakkari‘de, Sur‘da ve birçok Kürd yerleşim yerini daha dün yerle bir etti. Onbinlerce insanımız katledildi. Milyon insanımız yerinden edildi. Onbinlerce insanımız zindanlarda.

Bu ordu İŞID’ı Şengal’e taşıdı. Şengal trajedisine yol açtı. Kobani’ye ha keza. Efrin’i işgal etti. Efrin’i Araplaştırmaya çalışan ordudur. Ve bu ordu bugün Irak-PDK’nin hakim olduğu Kürdistan topraklarını anlaşmalı olarak işgal etmiştir.

Irak-PDK, Türklerle o kadar iç içe geçmiş ki, işgal ordusuna iftar yemeği verecek kadar milli duygudan uzaklaşmış durumdadır. Bu, nasıl bir milliyetçiliktir, bu nasıl bir yurtseverliktir anlayan beriye gelsin.

Kimilerinin “ulusal damar,” kimilerinin “vatansever” dediği güç Kürdistanı satıyor, sattı bile. Haberiniz yoksa söylemiş oldum. Kürd milletinin baş düşmanı Türkiye ile “kardeş, dost ve stratejik müttefiğiz,” diyen Irak-PDK’yi bu durumda nereye koyacaksınız?

Bir maaş uğruna, bir ihale uğruna ülke satıcılarına hala “ulusal damar,” “vatansever” demeye devam edecek misiniz? Bunun vebali büyüktür. Tarih ihaneti affetmez. Bilesiniz..!

6 Haziran 2018

DEMOKRAT TÜRK ARIYORUM!

Hasan H.YILDIRIM

Demokrat olmanın temel şartı bireyi olduğu ezen milletin ezdiği milletin devletleşmesini söylem düzeyinde çıkarıp pratik olarak desteklemesidir.

Ortalıkta var mı böyle bir Türk? Hayır, yok! Bunları niye yazıyorum. Son dönemlerde Türk egemenlik sisteminin Kürd milletine karşı sürdürdüğü orantısız savaş ile Kürdistan’ın yakılıp yıkılıp ateşe verilmesi, kadın, ihtiyar, genç, bebek, hasta ayırımı yapmadan Kürd olan her canlının katletmesi üzerine kendilerine “Türk Akademisyenleri” diyen bir kesim bunu ortak bir dilekçe ile proptesto etmeleri ilk etapta bakıldığında umut verici gibi görünse de meselenin özüne inildiğinde gerçekliğin hiçte öyle olmadığını görmek hiçte çok zor değildir.

Çünkü samimi değildirler. Ne diyorlar? Demokrasi. Şu bilinsin, Kürdlerin demokrasiye ihtiyacı yok. Demokrasiye ihtiyacı olanlar Türklerdir.

Peki, Türkler ihtiyacı olan demokrasiye nasıl kavuşacaklar? İşte mesele burada.

Kürd milleti, Türk egemenlik sistemi altından kurtulmadıkça Türkler ihtiyacı olan demokrasiye kavuşamazlar. O halde ne yapılması lazım? Türk aydını, akademisyeni, politikacısı demokrat olma diye bir derdi varsa ilk etapta Kürdleri bir millet, Kürdistan’ı bir ülke olarak gördüklerini deklere etmelidirler.

İkincisi, Kürdlerin millet olmasından doğan haklarını söylem düzeyinde çıkarıp pratik olarak desteklemeleridir. Kürdler, bunun gereğini yapıyor. Can, kan ve namusları bedeli bunun mücadelesini veriyor. Ya Türkler?Onlar, davullu, zurnalı halaylarla “en büyük asker bizim asker” deyip gençlerini katil elebaşlarına teslim edip Kürd öldürmeye gönderiyorlar.

Kendilerine Türk aydınıyım, akademisyeniyim, siyasetçisiyim diyende Kürdler silah bıraksın barış olsun diyorlar. Yani Kürdler, Türk egemenlik sistemin altında köle olmalarına razı olsunlar diyorlar.

İşte burada kara-yüzleri ortaya çıkyor. İşte bu nedenle sözü geçen bildirgenin altında imzası olan akademisyenler samimi değildir diyorum. Eğer samimilerse çıkıp şunu söylesinler. Türk devleti, Kürdistan’dan çekilsin. Bunu diyebilirle mi? Diyemezler, diyemedikleri içinde samimi değildirler.

Diyemedikleri içinde Türk halkının ihtiyaç duyduğu demokrasiye hiçbir zaman kavuşmayacaktır. Kavuşması isteniliyorsa ve bu konu da samimilerse aynı akademisyenler yarın bir araya gelip; “Türk devleti ordusu, polisi, bürokrasisini Kürdistan’dan derhal çeksin” desinler.

Demokrat olmanın kıstası budur. Bunu yapmayan Türk’ün yüzüne tükürmek her Kürd’ün hakkıdır. Bu kara-yüzler alkış değil, yüzlerine tükürmeyi hak ediyorlar. Ama gel görkü bu kara-yüzlülerin yüzüne tükürecek Kürd nerede?

Kara-yüzlü Türk akademisyenleri alkışlayanların sayısına bakılırsa durum vahim. Kürdler, Türk ırkçı, şovenleri alkışlamayı sürdürdükçe Kürd’ün boynunda boza pişiren daha çok olur.

19 Ocak 2016

ÖRGÜTLENME YOLUNDA

Sami ÜLKER

Disk Emekli – Sen ..’ nin örgütlenme çalışmaları için yollardayız, hani derler ya evde oturup torun sevecek yaşta olan insanlar olarak , gerçekten son derece sınırlı imkanlarla , her türlü olumsuzluğa hazır ruh haliyle çıktık yollara!..

Ilk durak Ezine , Sendika temsilciliğini örgütleyecek arkadaşla görüşüyoruz, hava yağmurlu, kahveler işsiz kaynıyor, zeytinden yana dertli arkadaşlar, , bu sene zeytindeki verim düşüklüğünü Bayramiç ‘ li dostlar da söylüyor, çeşitli sebepler içinde en akla yatanı yakınlardaki termik santral olduğu belirtiliyor, başka ne kötü , göletlerde balık azalmış, turna balığını suçluyorlar, …

Mandıralarda da işler kötü , küçük işletmelerde işten çıkarmalar, topraktaki verim düşüklüğü, hayat pahalılığının önüne işsizliği geçirmiş durumda , seramik işletmelerinde, hatta çimanto fabrikasında taşeronlaşma , işten atmalar artık alışılmış olaylar !

Şaka yollu takılıyorlar , en verimli üretim içki, her türlü içki evlerde üretiliyor, rakı, şarap , bira , votka , akla gelebilecek her çeşit içki, ekmek küçüldükçe içenlerin oranı artıyor anlaşılan! Hükümete öfke büyük, Örgütlere güven sıfır, örgütsüzlük en büyük örgüt!

Bu kadar örgütlenmeden uzak emeklilerin bulunduğu ortamada , bu kadar beyinlerin darmadağın olduğu, umudun alaya alındığı emeklilerin arasında, örgütlenme için bir adım atabilmek için sarsılmaz bir iradeye sahip olmak gerekir !

Sendikaların içi bomboş, neredeyse hepsi tabela örgütleri… Bir yandan yetmişine merdiven dayamış bu insanların arasında yollara düşmek bizi gençleştiriyor , bize kim ihtiyar diyebilir ! Daha henüz unumuzu elemedik , bizim akıl değirmenimiz gıldır gıldır çalışmaya devam ediyor !.. Örgütlenme yolunda yürüyenlere selam olsun ..

Selam dostlar, ..

REVİZYONİZMİ İDEOLOJİK MÜCADELEYLE MAHKUM ET !!!

Yaşasın Proleter Ekim Devrimi…

İkinci Enternasyonal revizyonizmin Avrupa’da sınıf mücadelelerine ihanet ederek devrimin karşısına geçmesi, ve batının devrim coğrafyası olma özelliğini bu süreçte yitirmesiyle birlikte, devrimin; emperyalizmin zayıf halkalarında gelişmesine olanaklar hazırlıyordu ve devrimci muhalefet ezilen bağımlı dünyada hızla gelişiyordu.

Bu gelişme birinci ve ikinci paylaşım savaşlarıyla birlikte bir çok ülkede devrimin zaferine dönüşerek hayat buluyor, ve karşı devrimci cephede büyük gedikler açıyordu.

Bunun farkında olan kapitalist-emperyalist sistem, ezilen bağımlı dünya devrimlerini bürokrat burjuva revizyonist kuşatmayla geri alarak ve sosyalist kaleleri içeriden kuşatarak, bu ülkeleri emperyalist sisteme yeniden entegre etti.

Bugün ezilen dünya bu büyük revizyonist ihanetle karşı karşıyadır, ve kuşatma buralardan öncelikle yarılmalıdır.

Büyük revizyonist ihanet, Avrupa’da merkezi olarak üstlenerek, bağımlı ezilen dünya devrimlerine saldırıyor ve buralardan devşirdiği ihanet şebekeleri üzerinden hayat buluyor.

Nedamet getirerek, Avrupa’da emperyalist merkezlerde hayat bulmaya çalışan ve o çanaktan beslenen ihanet şebekelerini, hayatın bütün alanlarında kirli bütün emelleriyle açığa çıkararak deşifre etmek, bugünün en önemli devrimci faaliyetlerinden biridir.

Lenin ve yoldaşları, birinci dünya savaşında Zimmerwald’de beş on kişiyle toplanmışlardı ama, yenilmediler, revizyonizm bu büyük ideolojik mücadeleyle darmadağın edilmişti. Kahrolsun revizyonist dönekler…Yaşasın devrimci bilim ve bilimsel sosyalist uygarlık… Yaşasın Büyük Proleter Ekim Devrimi…

erdoganatesin@gmail.com