ÇOK PARTİLİ DÖNEMDE SENDİKACILIK

Erdoğan ATEŞİN

İkinci dünya savaşından hemen sonra 1946-1950 dönemi, çok partili döneme geçiş sürecidir. Bu süreçle birlikte 5 Haziran 1946’da çeşitli mücadeleler sonucu, Cemiyetler Kanunu değiştirilerek kısmi bir takım sendikal haklar yeniden kazanılır.

Bu süreçte çok uzun sürmez, ve 17 Aralık 1946’da Sıkıyönetim ilan edilir ve kurulan bütün sendikalar kapatılır, Şefik Hüsnü’nün başında olduğu Türkiye Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisi ve Türkiye Sosyalist Partisi kapatılır ve kurucu ve üyeleri çeşitli adli kovuşturmalara muhatap olurlar. Sendikaların yasaklanmasına ilişkin yeni kanun çıkarılır. Çıkarılan kanunun 5 madde’sinin metni aynen şöyledir.”İşçi ve iş veren sendikaları, sendika olarak, siyasetle, siyasi propaganda ve siyasi yayın faaliyetiyle iştigal edemezler ve her hangi bir siyasal teşekkülün faaliyetlerine vasıta olamazlar”

Komprador burjuvazi ve Toprak ağalarının sözcüsü Demokrat Parti, hiç bir sendikal faaliyete tahammül edememiş, sadece kendi politik çizgisine uygun sendikacılığı işçi sınıfına dayatmıştır.1950 lerde ikinci dünya savaşı sonrası baş gösteren derin ekonomik kriz, Demokrat Parti’nin vatan millet demagojileri sonucu, işçileri bu faşist partinin etrafında kısmende olsa toparlamıştır.

1949’da İşsizlik şeklinde baş gösteren krize karşı, başta Mensucat Sanayii işçileri sendikası olmak üzere bazı sendikalar, çeşitli nümayişlerle ve açık hava toplantılarıyla, dönemin Hükumetine karşı mücadelelere girişirler ancak, karşılarında Demokrat Partinin etkilediği İstanbul İşçi Sendikalar Birliğini görürler. Bütün bu komplo ve saldırılara işçiler direnir ve 4 Eylül 1949 tarihinde bir açık hava toplantısıyla, Hükumetin faşist baskılarını teşhir ederler. Bu süreçten 1960’lara kadar bir tek işçi eylemine rastlanmamaktadır.

Dönemin en sert tavrı genellikle Tekstil Sanayi İşçileri Sendikasından gelmiştir, sendika içinden bir gurup 20 Ocak 1950’de ayrılarak, Hür Mensucat Sanayi İşçileri Sendikasını kurmuşlardır. Bu süreç Türkiye sendikacılık tarihinde bir kırılma noktasıdır ve yeni bir sürecin başlangıcıdır, ve bu süreçte Amerikancı politikaların büyük rolü vardır. Direk Amerika’nın kontrolünde olan Demokrat parti’nin bu sürecinde işçi hakları ve sendikacılık konularında hiç bir adım atılmamış, mücadeleyle kazanılmış haklara karşı da amansız saldırılar vardır.

Demokrat Partinin 15 Ekim 1951’deki programında işiçi hakları ve toplu sözleşmeden asla bahsedilmemiştir. Bu süreçte Türkiye sendikacılık tarihinde önemli bir yer tutan gelişme olur, 2 Mayıs 1954 de genel seçimler yapılır, bu seçimlerden çok kısa bir süre önce, İşçi ve İşçi Dostu Milletvekillerini Destekleme Komitesi Hareketi kurulur. Komite 10 sendika önderi tarafından kurulmuştur. Komite kurulur kurulmaz işçilere şöyle bir çağırıda bulunur. ”İşçilikten yetişme ve işçi dostu Milletvekili adaylarını desteklemek için, işçi temsilcileri tarafından bir komite kurulmuştur. Büyük Millet Meclisinde işçi davasının müdafaa edilmesini istiyorsan seçim sandıklarına komitenin dağıtacağı pusulaları at” Bu süreçte 40 aday gösterilir ve hepsi hakkında da faaliyetlerine fırsat verilmeden adli kovuşturma başlatılır.

Demokrat Parti, bütün siyasetlerinde, en basit bir sendikacılık hareketine karşı amansız bir tahammülsüzlük gösterirken, diğer yandan da işçileri ve işçi hareketlerini kendi çizgisinde politize etmek için yoğun bir çaba içine girmiştir.Bu politika TÜRK-İŞ’in ilk kongresinde başarılı olmuştur. TÜRK-İŞ’in ilk kongresi 1952 de İzmir’de toplanır ve bir CHP’li sendika başkanlığına seçilir, bir yıl sonra toplanan Olağan Üstü Kongrede, CHP’li başkanı kongrede eleyerek başkanlığa Demokrat Partili biri getirilir. Bu durum, Demokrat Partinin sendika üzerindeki etkisini anlamak için yeterli bir neden. Birde Demokrat Partinin meşhur ,”Küçük Amerika olacağız”sloganı unutulmamalıdır.

Sendika başkanlığına getirilen kişi kısa bir süre sonra Demokrat Parti İstanbul Milletvekili seçilir.Demokrat parti, Amerika desteğinde iktidar olanaklarını kullanarak, egemenlerin kontrolünde kendisine bağlı sunni bir sendikacılık yaratmak istemiştir.

Bütün bunlardan ötürü TÜRK-İŞ, D.Parti iktidarının son yıllarında tamamen teşhir olmuş, aydınların gözünde tamamen işbirlikçi,karşı devrimle uzlaşmış bir hareket olarak görülmüş aydın ve bilinçli işçilerin gözünden düşmüştür. Bu süreçte Türkiye sendikacılığının siyasal özelliklerini Amerikancı siyasetler tamamen etkilemiş ve bu sendikaların işleyişine tamamen yansımıştır. Turuman Doktrini ve Marshall Planı uygulamalarının bir parçası olarak Amerika’nın, çeşitli ülkelerdeki sendikacılık hareketlerine, kendi uluslararası çıkarları bağlamında bakmış ve çıkarlarına uygun bir sendikacılık yaratmıştır kendisine bağımlı ülkelerde.

TÜRK-İŞ böyle bir girişim sonucunda kurulmuştur. Bu oluşumda özellikle AFL(Amerikan İş Federasyonu) CIO (Sanayi Örgütleri Kongresi) uluslararası ilişkiler dairesi başkan yardımcısı Irwing Brown önemli roller oynamıştır. Bu süreçten sonra her yıl bu sendikadan yöneticiler,eğitilmek üzere ABD’ye götürülmüştür ve hala götürülmektedirler ve büyük oranlarda da finanse edilmektedirler. Buna HAK-İŞ ve DİSK gibi sendikalarda dahildir.

Bu süreç, 1960’lardan sonra TÜRK-İŞ le başlamıştır.Dönemin ABD büyük elçiliği çalışma ataşesi olarak Türkiye’de görev yapan Millen, 1968’de yazdığı bir makalede durumu aynen şöyle anlatmaktadır.”Şüphesiz ben deniz, diğer gelişmekte olan ülkelere nazaran Türkiye’de Amerikan sendikacılık modeline daha yakın bir benzerlik görmekteyim.

Bunun, ABD modelinin şuurlu bir taklidi sonucunda doğduğunu sanmıyorum; bana öyle görünüyor ki bu benzerlik belirli bazı tarihi faktörlerden ileri gelmiştir. İçinde bulunduğumuz dönemde bu kavrama zıt yönde bir akımın doğmuş olması ilgi çekicidir; ancak benim kanaatime göre, politik bünyede önemli bir değişme olmadığı taktirde, bu yeni tecrübe raisond’etre’e (hikmeti vücuda) sahip değildir”

.Süreç incelendiğinde Türkiye’de, Amerikancı modelin şuurlu olmayan bir taklidinin Türkiye sendikacılık hareketinin önemli bir kesimine damga vurduğu görülecektir. İkinci dünya savaşı sonrası Turuman Doktrininin Türkiye sendikacılığı üzerindeki etkilerini belirtmek sanırız yanlış olmaz. Bu sürece kadar işçi sendikalarına yapılan yardımlar Çalışma Bakanlığı üzerinden yapılıyorken, 1962 yılından itibaren yardımlar, TÜRK-İŞ’in direk kendisine yapılmıştır. Süreci, dönemin Çalışma Bakanı Bülent Ecevit şöye açıklamaktadır.

”–Bilindiği gibi bir kaç hafta önce aldığımız bir kararla, bu güne kadar Çalışma Bakanlığı ile ABD desteğinde yürütülen ”İşçi Eğitimi Projesi” İşçi Sendikaları Konfederasyonuna tam yetki ile devredilmiştir. Eğitim bakımından yurt dışında ki dost müesseselerle bile ilişkiyi TÜRK-İŞ kendisi düzenleyecektir.Bu karma hükumetin Türk sendikacılarına güvenin bir belirtisidir”, diyerek bir nevi kendisini teselli etmiştir.1960-1970 aralarında yapılan TÜRK-İŞ Kongreleri hesapları incelendiğinde bu dönemde Amerika’dan TÜRK-İŞ hesaplarına geçen para aynen aşağıdaki gibidir. Bu süreçte toplam; 13,447,614,03 tl dir. Yine dolaylı Amerikan yardımı olan OECD yardımı ;382, 076,16 tl dir. ICFTU( Uluslararası Hür İşçi Sendikaları Konfederasyonu) 733,005,00 tl dir. Yine bu süreçte Çalışma Bakanlığından da, 938,000,000tl para almıştır. Bu yöntemlerle Türkiye sendikacılığına belli bir doktrin, belli bir dünya görüşü ve beli bir sendikal eylem türü geliştirilmiştir.

Dönemin ABD Türkiye çalışma ataşesi Millen, ABD Çalışma Bakanlığı Siyaset Planlama ve Araştırma Dairesine atandıktan sonra yazdığı bir makalede ”Amerika Birleşik Devletlerinin, taktik, teknik ve hatta felsefe olarak sağladığı unsurların pek çoğunun, yalnızca TÜRK-İŞ in değil, fakat aynı zamanda ilk sendikacılık deneylerini ”ücret bilincine”dayalı sendikacılık içinde geçirmiş olan üyelerin meydana getirdiği DİSK’in politikasını muhtemelen etkilemekte devam edeceğine”dair net bir şekilde düşüncelerini ortaya koymaktadır ve sonuçta öyle de olmuştur.

TÜRK-İŞ eğitim koleji ve TÜRK-İŞ’e bağlı sendikalara, ABD tarafından finanse edilen ”Amerikan İnceleme Gezileri’ o günden başlayarak, hala düzenli bir şekilde devam etmektedir.1967-68 yıllarında sendika temsilci ve yetkililerinden 200 kişi bu geziye katılmıştır ve bütün finansmanı ABD tarafından yapılmıştır. 1961 yılından sonra her yıl TÜRK-İŞ 30 kişi ABD’ye göndermiştir. 1961-71 yıları arasında ABD’ye 600 sendikacı gönderilmiştir. 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra Türkiye sendikacılığının siyasal yapısının eğilimleri değişme içine girmiş ise de, etkili olamamıştır.

DİSK bu sürecin bir ürünüdür ve Türkiye İşçi Partisi bu süreçte etkili olmuştur. TÜRK-İŞ ‘ten türeyen farklı akımlarda bu sürecin ürünüdürler. O dönemde 274 sayılı kanundaki değişiklikle DİSK’in faaliyeti engellenmek istenmiştir. 1963 tarihli toplu iş sözleşmesi, grev ve lokavt kanununun 55 maddesi ile grev ve lokavt yasaklanmıştır.12 Mart darbesiyle ,darbeciler yine bütün akademik ve demokratik hakları rafa kaldırmışlardır, grev,toplu sözleşme vs. yasaklanmıştır. Bu süreçle başlayan ve hala var olan grevlerin 90 gün ertelenmesi Amerikancı bir uygulamadır.

Türkiye’de sendikacılık sürekli kontrol altında tutularak, sistemin ekonomik ve siyasi çıkarları dışına çıkarılmamıştır ve buna asla müsaade edilmemiştir. Zaten emperyalizmin ve onun işbirlikçileri kontrolünde gelişen bir sendikacılığın, böyle bir yola yönelmesi mümkün değildir.

Devrimci doğru yönelim, ancak doğru bir sınıf sendikacılığıyla mümkündür. 1980 sonrası özelleştirme politikalarına sendikalar direnememiş ve sistemin özelleştirme politikalarına teslim olmuş ve başta TÜRK-İŞ olmak üzere bütün sendikalar kayıtsız şartsız sistemin yedeğinde hareket etmişlerdir. Afganistan, Irak, Yugoslavya, Filistin ve Kuzey-Kürdüstan’daki katliamlara, Kısmen KESK hariç,Türkiye’deki bütün sendikalar seyirci kalmayı yeğleyerek sermayenin kuyruğuna takılmışlardır. KESK ise, milliyetçi politikaların etkisinde kalarak, hiç bir sınıfsal varlık gösterememiştir.

Dolayısıyla Türkiye’de ve Türkiye gibi ülkelerde sendikaların yürüttükleri veya katıldıkları siyasal eylemin -biçimi ne olursa olsun-sınırı, içinde oluştukları sistemin sınırlarıyla belirlenmiştir, onun dışına çıkamazlar. Bu tür sendikalarda Marksist, bir sınıf bilinci yoktur.

Sendikalar, Türkiye ve Türkiye gibi ülkelerde sermayenin ve uluslararası sistemin kontrol kuleleridir. Bu kulelerden işçi sınıfı kontrol edilir, emekçilerin mücadelesi bu barikatlarda sistemin kendisine kanalize edilir. Toplumda ki birikim ve öfke, sıkışan gazlar buralarda boşaltılır ve bütün çabalar buralarda tolere edilir. Sendikalar ise uluslararası sermayeden ve yerli işbirlikçilerden beslenmeye devam ederler…Erdoğan ATEŞİN

25Hasan Hüseyin Arslan, Şehbal Tezşah ve 23 diğer kişi3 Yorum4 PaylaşımBeğenYorum YapPaylaş

İşçi Sınıfı ve Devrimci Sendikacılıkla, DÜNYANIN DİREKSİYONUNA GEÇMEK

Mehmet AKKAYA

Egemen sınıflar gibi egemen düşün, felsefe ve bilim etkinlikleri de yaşamın üreticisi olan, her türden zenginliğin kaynağını teşkil eden işçi sınıfını, emekçileri, onların gücünü, kurumlarını, örgüt ve partilerini ve elbette ki sendikalarını görmezden gelirler. Sendikalar ki en genel çerçevede söylenirse emekçilerin, özel olarak da işçi sınıfının, yani proletaryanın ekonomik, siyasal ve ideolojik formda organize olmuş örgütleridir. Ülkemizle sınırlı olarak söylersek 2015 askeri ve sivil darbelerinden beri geri çekilmek zorunda kalan emek hareketinde son zamanlarda bir hareketlilik olduğunu sanırım çoğunuz gözlemlemişsinizdir.

Bu hareketlerden birisi de Bakırköy Belediyesi’nde yaşanmaktadır. İkamet ettiğim semte yakın bir yerde 350 kişinin grevde olduğu haberi geniş bir kesim tarafından biliniyor. Geçtiğimiz hafta sonu Yaşam Ağacı Derneği’nden bir grup arkadaşla birlikte grevdeki işçileri ziyaret ettik. Bu yazıda kısaca grev ortamından söz edip esasen başlıktaki düşünceyi açıklayacak tarzda sınıf, sendika, kitle ve komünist partisi ilişkisine dair birkaç düşüncemi paylaşmak istiyorum. Aslında grev ziyareti sırasında ve sonrasında not ettiğim konuların haylice kabarık olduğunu da anımsatayım. Bu yazıda ancak bir bölümünü yansıtmayı planlıyorum.

Marksizmin en beylik tezlerinden birisi modern toplumun, üretim aracı sahipleri olan burjuvazi ile mülksüzlerden oluşan proletarya arasında ikiye ayrıldığıdır. Marksizm, bu iki sınıf arasında, başka bir deyişle emek ile sermaye arasında bir savaş olduğunu kabul eder. Bu teoriyi anlaşılır kılmak için Bakırköy belediye işçilerinin grevi örnek verilebilir. İşçinin sağcısı, solcusu, etnisitesi ve cinsiyetinin önemi olmadığı gibi kapitalistin de kim olduğunun önemi yoktur. Çünkü sınıfsal konumlanmaya, karşıtlığa bakmak yeterlidir. Diğeri tabir yerindeyse teferruattır. Hatta adına “işveren” denilen kapitalistin isterse sosyalist, komünist olduğu varsayılsın. Temel durum ve bakış değişmez. Dolayısıyla Bakırköy belediyesinin “sosyal demokrat” olmasının bir önemi yoktur. Her koşulda haklı olan işçilerdir. İşveren (kapitalist) sözcülerinin, işçilerin 10.000 TL ve üzeri maaş aldıklarını kamuoyuna deklare ettiği basında yer bulmuştu. Oysa grevdeki işçilerin verdiği bilgiye itibar edilirse maaşların ortalaması 5.000 TL bile değil. Üstelik üç yıldır toplu sözleşme de yapılmamış.

İktisat Terminolojisi Olarak Sendika, Grev vs.

Şimdi birkaç saatlik grev gözleminden hareketle meseleye felsefi bir projeksiyon tutarak kanaatlerimi yazmak, yazdıklarımı anlaşılır hale getirmek için de grev ortamına atıf yapmakla yetinerek devam edeyim. Grev sözcüğü Fransızcadan geliyor. Bazı kaynaklara inanılırsa sendika olmadığı yıllarda çeşitli biçimlerde örgütlenen ve eyleme geçen işçiler, Paris’in Grev adını taşıyan meydanında toplandıkları için ismin oradan geldiği sanılıyor. Grevin sendikayı öncelediğine dikkat çekmek isterim.

Sendika ise Latince syndic teriminden gelmektedir. Belediye başkanı manasında kullanıldığı ileri sürülmektedir. Sonraları, belirli bir topluluğun çıkarını savunan birlik anlamında kullanıma girdiği anlaşılıyor. Arapçadaki sadaka sözcüğüyle bir ilgisi var mıdır, bilemiyorum. Burada bir özeleştiri anlamına da gelecek şekilde kullandığım “bilemiyorum” ifadesi son derece önemlidir. Çünkü özellikle modern çağda esasen bilinmesi gerekenler iktisadi terimler olduğu halde, genellikle bu terimleri ya es geçiyoruz ya da kenarından dolanıyoruz. Oysa modern kapitalist toplumda egemen sınıfların düşün, sanat ve bilim dünyasını manipüle ederek kitlelerin iktisat terminolojisinden uzak tutulduğu, vurgulanması gereken merkezi bir noktadır. Nihayetinde her türden tez, kural ve teorinin iktisadi ilişkilerden hareketle yapılması durumunda gerçeklik anlaşılabilir. Felsefe, sanat ve bilim gibi siyasetin temeli de burada atılır. İktisada ve üretim ilişkilerine dikkat çekilmeden ortaya konan düşünceler, son çözümlemede hurafeden öteye gidemez.

Üretim faaliyetleri yanında iktisadi/ekonomik terminolojiden kopuk kitlelerin, kendi konum, statü ve bilhassa sınıflarını bilmeleri zordur. Gündelik dilde insanların (halkın) hangi sözcük ve kavramlarla konuştukları, analiz yaptıkları, olayları yorumladıkları son derece önemlidir. İktisadi terminolojiden bihaber olan kitleler (aydın, sanatçı ve yazarlar da dahil) bir de milli ve dini terminoloji tarafından kuşatılmışsa, zaten karmaşık olan dünyanın ve üretim ilişkilerinin aydınlığa kavuşması, kavuşturulması son derece zorlaşır. Grevdeki işçilerin bitişiğinden geçen binlerce insanın duyarsızlığında ve hatta bir kısmının, grevcilere kem gözlerle bakmasında bilinç durumunun ve seviyesinin etkisi bulunmaktadır. İşçilere teğet geçen insanların büyük bir bölümünün emekçi olduğunu düşünürsek, kendi ikizine yabancılaşmış bir toplumla karşı karşıya olduğumuz hemen anlaşılır.

Proletaryanın Gücü Nereden Gelir?O Durursa Hayat Durur!

Sendika deyince sınıf, burjuvazi, proletarya ve sınıf savaşı akla gelir/gelmelidir. Proletarya dünyada olduğu gibi ülkemizde de nitelik ve nicelik olarak en geniş emekçi ve en devrimci kesimleri içerir. Üretimdeki rolü belirleyicidir. Burjuvazi için birleşecek geniş katmanlar sınırlıdır. Orta sınıf/burjuvaziden söz edilse bile bunlar toplumun küçük bir azınlığını oluşturur. İktisadi ve sosyal tekel ya da ipler büyük burjuvazinin elinde ve kontrolündedir her daim. Bu yüzden birlik düşüncesi, ittifak ve sınıf dayanışması esasen emekçi sınıflar için geçerlidir. Burjuvazi için güç, temelde sahip olduğu devlet, ordu ve her türden silahlı güçler, ayrıca ideolojik aygıtlar din, milliyetçilik/ulusalcılık araçlarından oluşur.

Emekçiler için silah deyince emek gücü ve buna bağlı olarak sendikalar, birlikler, dernekler, yürüyüşler, mitingler, grevler akla gelir. Üretimin asli unsuru olan emekçiler yaşamı ve her türden zenginliği üreten sınıftır. O durursa hayat durur! Komünist partileri, devrimci örgütler, ezilen ulus, cins, inanç ve her türden mağdur konumundaki dinamiklerin çıkarı benzerdir. Bu yüzden birliğin temel koşulları her tarihsel süreçte mevcuttur. Dolayısıyla proletarya sınıfı, bazı kesimlerin sandığı gibi saf, arı, toplumdan izole olmuş bir sınıf değildir. Örneğin, işsizler, ev kadınları, emekçi çocuğu gençlik, öğrenciler, tarım çalışanları, üretim aracına sahip olmayan sanatçı, aydın, düşün ve bilim insanları da işçi sınıfının unsurları arasındadır. Olay ve olguları birbirinden izole etmek Bacon, Descartes gibi filozoflarla gelen liberal bakış açısına tekabül eden analitik felsefeye karşılık gelmektedir. Birazdan Kant felsefesine ve diyalektik felsefeye dayanarak bunun nasıl aşıldığına değineceğim.

Sendikanın Hedefi: Mekanik Dayanışma Değil Organik Dayanışma

Özellikle tekelci sermaye karşısında üretim araçlarından mahrum bırakılmış toplumsal kesimler veya bırakılma eğilimindeki tabakalar, işsizler, eve mahkum edilmiş kadınlar, geleceği belirsizlik içindeki öğrenciler, iflasın eşiğindeki esnaf, kendini komünizmin davası için çaba içinde bulan aydın ve sanatçılar da proletaryanın bir parçası olarak işlev gördüğünün bilincinde olmak gerekiyor. Proletaryanın sınırlarının geniş olması gibi her türden işçi eyleminin iş yavaşlatma, grev ve genel grev türünden eylemlerin de hinterlandı geniş olmak durumundadır. Grev konusu ve bilinci son derece önemlidir. Bunun, meydanları kaplaması lazım gelirken Bakırköy örneğinde olduğu gibi sınırlı bir mekanda gerçekleşmesi düşündürücüdür.

Sokağa taşma eğilimi göstermeyen, işyeriyle sınırlı bir grevin başarı şansı zayıftır. Mao Zedung’un dediği gibi savunmayı strateji haline getirmiş bir mücadele, yenilmeye mahkumdur. Bir üretim alanındaki grevin, kendisine yakın mahalledeki veya yakındaki köylüleri de etkileyecek, desteğini alacak anlayışta ve güçte olması gerekir. Bakırköy grevini gözlerken yıllar önce çalıştığım fabrikadaki grevi, tanıtmak üzere semtteki kahvelerde halkla birlikte yapılan grev toplantılarını anımsadım. Kitleyle buluşmayan, kitleleri ikna edip yanına almayan, alamayan grevin ve her türden mücadelenin başarı şansı oldukça zayıftır. Halkımız güzel söylemiş: Taşıma suyla değirmen taşı dönmez!

Sendikanın ve organize ettiği grevin, ilişkide olduğu müşteri kitlesini, mahalledeki gençleri, ev kadınlarını harekete geçirmeyi planlamış olması lazım gelir. Buradan bakıldığında Bakırköy grevinin başarıya ulaşması zor görülmektedir. Grev, değil ki Bakırköy halkını harekete geçirme, devrimci-demokratik güçleri de seferber edebilmiş görünmüyor. Üstelik belediyedeki diğer sendika, 1500 işçi işi sürdürüyor ve taşeron olarak çalışanlar da işe devam etmektedir. Şu da var ki, iki üç saatlik gözlem sırasında birçok semtten işçi gruplarının destek ve dayanışma için geldiklerini saptamış olsak da, bence yetersizdir.

Parçalı bakış, küçük burjuva ideolojisinde olduğu gibi kendini bütünün yerine koyar ve grev örneğinde olduğu gibi mekanik dayanışmayı yeterli bulur. Oysa bütünlüklü bakış dediğimiz diyalektik bakış, “mekanik dayanışmadan” ziyade “organik dayanışmayı” geçerli sayar. Dolayısıyla işçi sınıfı, örneğimizde yerel bir güç gibi görünse de gerçekte toplumsal ve hatta evrensel özellikler gösteren bir güçtür. Sendikacılığın, sıklıkla sınıf ve kitle sendikacılığı veya toplumsal hareket sendikacılığı biçiminde betimlenmesi, onun salt ve basit bir işyeri örgütü olmadığını ve amacının da yalnızca ekonomik taleplerle sınırlı kalmadığını ifade etmektedir.

Komünist Partisi-Sendika Diyalektiği

Parti-sendika diyalektiği son derece önemlidir. Bunu Kant’ın epistemolojik anlayışı üzerinden açıklayalım. Kant’ın algı-kavram diyalektiğini hatırlatmak isterim. Kant “Arı Usun Eleştirisi” adlı kitabında “bilgi deneyle başlar” derken çeşitli anlatım biçimlerine başvuruyor. Ona göre deney, kendisine uygun, paralel bir kavramsal zemini gerekli kılmaktadır. Kavram ve kategori zihinde a priori olarak mevcuttur. Algı ve kavramın birliğinden bilgi doğar. Kant’ın slogan gibi dile getirdiği düşünceye göre ‘algısız kavramlar boş, kavramsız algılar kördür’! Burada sendikayı kavrama, partiyi algıya benzetebiliriz. Algısı yani partisi olmayan bir işçi sınıfı (sendika) kör, sendikal emek hareketine dayanmayan bir parti boştur! Parti-sendika ilişkisinde her ikisinin özerk ve iradi bağımsızlıklarının olması gerekir. Eğer parti ve sendika özdeş hale gelirse tehlikeli ve hatta yıkıcı sonuçları olur.

Ülkemizde 1970-1980 dönemi, bu açıdan incelenirse konu daha iyi anlaşılabilir. Okuduklarımdan ve ayrıca dönemi deneyimleyenlerden sözlü olarak dinlediğime göre DİSK, neredeyse tüm devrimci sendikacılığı temsil eden kitlesel bir örgüt durumundadır. Türk egemen sınıflarının korkulu rüyasıdır. Dolayısıyla faşist cunta asıl olarak sendikal mücadeleye karşı yapılmıştır da denilebilir. Başta TKP ve TİP olmak üzere Devrimci Yol, Kurtuluş, kısmen Halkın Kurtuluşu gibi (Sovyet yanlısı, HK hariç) siyasal organizasyonlar DİSK ile aynılaşmış durumdalar. Faşist cuntanın sendikal mücadeleyi hedeflediği düşünüldüğünde, sendika yönetiminin de kısa sürede teslim olduğu veya yenildiği dikkate alındığında, onunla özdeşleşen devrimci hareketlerin neden hızlı bir şekilde geri çekildiği ya da “yenildiği” anlaşılır hale geliyor. Politik mücadeleyi, sendikal mücadeleye eşitleyen bu hareketlerin cunta sonrası yıllarda, yasal sınırlar içine girdiği ve sınıf mücadelesini çeşitli bakımlardan “marjinal” sayılan radikal örgüt ve partilerin (öncü savaşı, halk savaşı vs biçiminde) sürdürdüğü anlaşılıyor. Marjinal demek mümkündür bunlara; çünkü bu radikal örgütler var olmaya ve mesafe almaya çalışırken bir tarafta kalmış, kitle ise “öbür tarafta” kalmıştır. Sürece Kürt ulusal hareketinin de eşlik ettiğini biliyoruz ama burada konu Kürt ulusal mücadelesi değil.

Parçalılık hadisesi, felsefenin temel meselesi olarak burada da karşımıza çıkıyor. Kaynağı, temeli elbette ki ekonomik, sosyal olgulardan gelir. Marksist terimlerle söylenirse sınıfın kendisini altyapı, bilinçlenmeyle (epistemoloji) ilgili olan partiyi üst yapı olarak düşünmek de olasıdır. İkisi arasındaki diyalektik ilişkinin bilincinde olmak hem sendikacılığın hem de komünizmin en elzem görevi olur. Ancak bu ilişkinin bilincinde olmak yine Kant’ın ve özellikle Hegel’in diliyle söylersek sınıfı, “kendinde sınıf” (potansiyel) olmaktan çıkarır ve “kendisi için sınıf” (hareket) haline getirebilir. İşçi sınıfı, kendisi için sınıf olmuş ve kendi sınıfının çıkarları için bilinçlenmişse sınıf özelliği ve değeri taşır. Neticede dünyanın direksiyonuna geçmeye hak kazanır. Bu hakkın temelinde “üretenin ürettiğini yönetmesi” ilkesi bulunur: Üreten biziz yöneten de biz olacağız!

Modern toplumun (özellikle kapitalizm) parçalanması, yani sınıflara ayrılmış olması, toplumlara ise sınır çizilmiş olması, bilinci de parçalıyor. Konumuzla sınırlanarak söylenirse kapitalizmde/piyasada farklı sektörlerin ortaya çıkmasına bağlı olarak değişik fikirler yanında kurumlar da kendini var kılar. Mesela sendikalar, tüm sektörlerdeki işçileri hedefleyen çalışmalar yapmak yerine kendi sektörlerindeki, aynı iş kolundaki işçileri örgütlenmeyi hedefler. Buna uygun yapılmış hukuksal düzenlemelere itiraz etmeden mücadele eder. Bu durumda işçileri neredeyse birbirine rakip olmaya teşvik eden bir nevi seksiyonlar ortaya çıkmaktadır. Sendikanın bu özelliği onu, komünist partisinden ayırır ve tabir yerindeyse bir adım geriye düşürür. Sendika, kendisini kitlelerden ve dünyadan soyutladığında “yalnızca sendika” olduğunda doğal ve aktüel gücünü de yitirtmiş oluyor. Bu durumda ‘devrim kitlelerin eseri olacaktır’ argümanı da boşluğa düşmektedir.

Marx, Engels ve SendikalarKomünist ‘Sendika’ Manifestosu

Marx ve Engels, işçi örgütlerinin önerisiyle yazdıkları metne “Komünist ‘Sendika’ Manifestosu” demeyi değil “Komünist ‘Parti’ Manifestosu” demeyi tercih ettiler. 1870’li yıllara dek sendikaları yücelttiklerini saptamak mümkündür. Bu süre zarfında anarşizm ve Proudhon gibi akım ve kişilere karşı sendikaları yüceltmişlerdir. Sonraki yıllarda ise sendikalara belli bir mesafe konulmuştur. Daha doğrusu sendikaların, komünist ilkelerin gerçekleşmesine katkı sunduğu oranda değerli olacağı düşünülmüştür. Buna göre ulus devlet mantığı içinde “milli bilinç” tarafından kuşatılmış olan sendika üyesi işçilerin enternasyonal ve sosyalist bir işçi bilinci edinmeleri gerektiği savunulmuştur. Daha sonraki yıllarda Marx ve Engels, sendikaların sistemi değiştirmeyi hedeflemediği sürece, kapitalizmin ömrünü uzatmaktan başka bir işlev görmeyeceğini ileri sürmüşlerdir.

Marx’ın ölümünden sonra Engels sendikalarla daha da yakından ilgilendi. Her ikisi de “sendika bürokrasisinden” şikayetçiydi. Komünist bilincin sendikalar içinde geliştirilmesi gerekirdi. Aksi halde sendikalar “emek polisi” olup sermayenin jandarmalığını yapan kurumlar haline gelir. Marx ve Engels’ten sonra çok bariz bir şekilde ortaya çıkan “sarı sendikacılık” ve “sendika ağası” gibi terimler Marx ve Engels’in öngörülerini doğrulamıştır. Marksizmde sendika sorunu 20. yüzyılda da sürdü. Rosa Lüxemburg, sendika aracılığıyla Bernstein tarafından savunulan reformculuğa karşı “Reform mu Devrim mi” adlı yazısıyla devrime vurgu yapma ihtiyacı duymuştur.

Marx ve Marksizm açısından devrimin, işçi sınıfının doğasına uygun olduğu düşünülmüştür. Marx ve Engels daha gençlik yıllarında işçi örgütlerinin, sendikaların görevini ücretleri korumak veya onu yükseltmekle sınırlandırmaya çalışan İngiliz liberallerini eleştirdiler. Çünkü sınıf, ücret artışı için mücadele etmekle sınırlanamazdı. “Alman İdeolojisi”nde, Marx ve Engels şöyle diyordu: “Bir araya gelen ve greve giden küçük bir işçi azınlığı bile çok geçmeden kendilerini devrimci bir tarzda hareket etmeye mecbur edilmiş durumda bulurlar. Bu gerçek İngiltere’deki 1842 ve Galler’deki 1839 ayaklanmalarından herkes tarafından öğrenilebilirdi.”

Sendikal Bilinç Sınıf Bilinci Değildir

Marx ve Engels’e göre işçi sınıfı ekonomik talepleri önüne amaç olarak koysa da siyasal talepler, örneğin genel oy hakkı gibi talepler peşinden gelir ve gelmiştir de. İşçi sınıfı bir bakıma doğası gereği konumunu ve gücünü bilmeye, bilinçlenmeye, bunları açığa çıkartmaya yazgılı olmuştur. Bu gücünü bildiği için en eski çağlardan beri “sermayeye” karşı direnme, ayaklanma, kısmi ve genel iş bırakma, toplu greve gitme gibi eylemlere başvurulmuştur. Bu açıdan komünist partisi, işçi sınıfının ilk durağı olmamıştır da denilebilir. İşçi örgütleri, sendikalar, komünist partisini öncelemiştir. Bu ardışıklığa uyarak grevin de sendikaları önceliğini ileri sürüyoruz. Yani eylem (pratik) teoriden ve kurumdan evvel geliyor. Marx ve Engels’in, sendikal faaliyetlerin tarihsel süreçte değişik özellikler gösterdiğine vurgu yapması gibi Lenin de vurgu yapmıştır.

Lenin için de sendikalar ekonomik amaçlı davransalar da; Lenin devrimci durum yükseldiğinde sendikal mücadelenin politik bir boyut kazandığını söyler ve 1905’teki grevleri örnek olarak anar. Ona göre 1905 Ocak ayı başındaki Petrograd Putilov Fabrikaları’ndaki grevler Bolşeviklerin bir yönlendirmesi olmaksızın kendiliğinden ortaya çıktı. İşçideki “içgüdüden” söz eden Lenin de işçilerin doğası gereği bilinçlenmeye, direnişe, değişime yatkın ve açık olduğunu kabul eder. Bana göre Lenin’in bu yaklaşımı, Kaustky’den hareketle işçi sınıfına “dışarıdan bilinç taşıma” biçiminde geliştirilen tezden daha kuvvetlidir. Lenin için nihayetinde sendikal bilinç, sınıf bilinci değildir. Hatta ona göre devrimci olmayan dönemde baskın olan sendikal bilinç, burjuva bir karakter taşır. Rosa Lüxemburg da benzer görüşler savunmuştur. Her iki komünist için de sendikalizm, sosyalizm değildir. Komünizm açısından bakıldığında sosyalist amaçlar taşımayan, sistemi yıkmayı, iktidar olmayı hedeflemeyen bir işçi hareketi, burjuvaziye payanda olmaya mahkumdur.

İşçi Sınıfı Bilincinin Oluşması

Son zamanlarda (Aralık 2021) genel olarak dünyada, özel olarak da ülkemizde ve yerelde ise Bakırköy belediye işçilerinin grevinden hareket ile yazdığım metni, işçi sınıfının bilinçlenme sorununa dair olası bir epistemolojik modeli açıklayarak bitirmek istiyorum. Engels, ekonomik, politik ve teorik sınıf mücadelesinden söz eder: Üç tür sınıf mücadelesi. Keza Lenin de 1913’te yazdığı bir makalede ekonomik, politik ve ideolojik mücadeleye vurgu yapıyor ve bunlar arasındaki diyalektik bağa dikkat çekiyor. Bu üç alan, esasen Marksizmin üç bileşeninden kaynaklanmaktadır: İngiliz ekonomi politiği, Fransız sosyalizmi ve Alman diyalektik felsefesi. Zinciri oluşturan üç halka denilebilir bunlara.

Kanaatim odur ki, sınıf bilincinin oluşması halkalar ve momentler biçiminde ortaya çıkarak döngüsel bir çevrim görüntüsü ortaya koymaktadır. İnsanın, dolayısıyla konumuz olan işçinin yaşamda kalabilmesi için zorunlu, temel gıda ve ihtiyaç maddelerine gereksinimi vardır. Buradaki zorunluluk insanın harekete geçmesini gerekli kılar. Yani zorunluluk Hegel’in sandığı gibi tin, ruh ya da aklın (geist) bir sonucu olarak değil tamamen zorunlu, somut, insani ihtiyaçlardan kaynaklanır. Bu süreçte emekçi dediğimiz kişi, bilmenin öznesi haline gelir. Bu birinci süreç ekonomik mücadele uğrağı olarak bilinmektedir. İşçi bu aşamada ekonomik ihtiyaçlarını karşılama yollarının farkına varır. Bireyden topluma, tek işçi anlayışından sınıf bilincine bağlanır. Bu farkındalık ekonomik mücadelenin yetersizliğini görmesine imkan hazırlar. Çünkü yaşam standardı yükselse bile emek gücüne yabancılaşma sürmektedir.

Süreç içinde mücadele, ekonomi kategorisini aşar. Yeni moment, siyasal mücadele alanıdır; ikinci halka diyeceğimiz bu alandaki özne komünist partisidir. Artık sendikal mücadele yanında politik mücadelenin de içinde kendini bulan proletarya, bilinçlenme için daha geniş olanaklar bulur. Komünist partisinin önderliğindeki çalışmalar çok yönlü olmak durumundadır. Ücretlerin korunması veya artırılması meselesi değildir sorun, dünyanın değiştirilmesidir artık. Partinin bilim, politika, felsefe ve sanat/estetik konusunda tüm ihtiyaçları karşılayacağı varsayılır. G. Politzer’in çalışmalarını hatırlatmakla yetiniyorum.

Proletarya, üçüncü halka diyeceğimiz bu süreçte yalnız kendinden değil tüm dünyadan sorumlu olduğunun bilincine varır ki, bu noktada ortaya çıkan bilince felsefi-ideolojik bilinç diyoruz. Bilgili insan, daha doğrusu bilinçli insan derken de felsefi-ideolojik bilinç edinmiş insanı anlamak gerekir. Bu bilinç, ekonomik mücadelenin, bir gereklilik ve başlangıç olduğunu görmekte zorluk çekmez ve yeniden daha yüksek düzeyde kendini inşa ederek üçlü çevrime katılır.

Yabancılaşmayı Daha da Derin Yaşayanlar

Bakırköy belediye işçilerinin grevinden ayrılmak üzereyken, gördüğüm manzaralardan birisi de gazeteci ve televizyoncu kılığına girmiş beş altı kişilik sivil polis topluluğu oldu. İşçileri, grevi desteklemek için alana gelen dost grupları, ellerindeki kameralarla kaydederek görevlerini yapıyorlardı. Saldırgan, saldırgan olduğu kadar da masum yüzlüydüler. Karmaşık bir ruh halindeki durumlarına bakılırsa, belki de hayal dünyalarında bu grevdeki işçiler sayesinde ekmek yiyip yemediklerini tartışıyorlardı. Kimisi kirayı nasıl ödeyeceğini, kimisi oğluna nasıl bir iş bulacağını düşünürken birinin de hayalinde belediyede zar zor işe girmiş kızının görüntüsü canlanıyordu.

Kim bilir, belki de modern kapitalist toplumda yabancılaşmayı daha da derin yaşayan polis, asker, zabıta ve güvenlikçi gibi meslek sahiplerinden oluşan bu kesimlerin, olası bir emekçi devrimine ve dünyanın direksiyonuna geçmeye herkesten daha fazla ihtiyaçları var.

DİSK’İN DÜNÜ VE BUGÜNÜ

DİSK’in bugünü, sadece kökünün, doğuş sebebinin terk edilmesi değildir. Sürüklendiği yeni çizgi, DİSK’e de, işçi sınıfımıza da, ülkemizde de zarar vermektedir.

12 Eylül’ün kapısına kilit vurarak sıkıyönetim mahkemelerinde gönderişinden 10 yıl sonra, 1991’de beraat ederek yeniden faaliyet olanağına kavuştu DİSK. Ama köprünün altından çok sular geçmişti. Üç ayrı yerden saldırıya uğradı yeni DİSK.

Biri, kuruluş yıllarındaki amatör ruhun olmayışı idi. Amerikancı darbenin sendikaları tepelerinden kontrol etmek amacıyla yaptığı değişiklikler, bireyleri çabucak yoldan çıkarabiliyordu. Yönetici seçilene bir daha gitmeyecek fırsatlar sunulmuştu. “Evliyayı yoldan çıkaracak” miktarda para kontrollerindeydi. Yeni yöneticilerin köklerine sırt çevirmesi için bunlar bile yeterli idi.

İkinci etki, 12 Eylül’ün bağımsızlık ülküsünden kopardığı, Atatürk ve bayrak karşıtına dönüştürdüğü örgüt mensuplarının DİSK yönetimlerine hücum etmesi idi.

Üçüncü etki, bu iki eğilimi daha da pekiştirdi. Yeni DİSK’in yeni yönetimi, AB fonlarından para almaya, AB emperyalizminin zehirli eğitimlerinden geçmeye başladı. Kuruluş felsefesinin tersi şırınga ediliyordu. Emperyalizm “tu kaka” değil “cici” idi. Para veriyor, gezmelere götürüyordu. İstedikleri, şirin çocuk olmaları idi. Telkine, eğitime bile gerek kalmamıştı aslında. Kimin ekmeğini yiyorsan onun kılıcını sallarsın. Emperyalizmin sofrasından besleniyorsan, eğitim de alıyorsan, bağımsızlık diye haykıramazsın artık. Öyle de oldu.Fikret Ayaz ve Erol Ekici gibi birkaç yönetici, “tarihimizi de kendimizi de inkardır, ihanettir bu” dediler o yıllarda. Ama dinlemediler.Benzer süreçlerin dönüştürdüğü KESK, TTB ve TMMOB, DİSK ile yapışık dörtlü oldular.DİSK’i kuşatan bu üç etki, her geçen gün geçmişinden daha da uzaklaştırdı, daha da savurdu. Kurucularının suçladığı, hatta şiddetle suçladığı yere savrulmuştu.

NEREDEN NEREYE?

DİSK, emperyalizme karşı tam bağımsızlığı savundu. Onurlu bir devlet, özgür bir millet ve kalkınmış toplumun ancak bağımsız bir ülkede olabileceğini gördü. Sınıflar arası adaletsizliği giderebilmek, üretici sınıfları iktidara gelebilmesi bağımsız bir ülkede olabilirdi. Ülkemizin, ulusumuzun ve işçi sınıfımızın başındaki belaların sebebi emperyalizm idi.

Ya bugün? DİSK, emperyalistlerle al takke ver külah ilişkisine girmeyi, para almayı, hele de eğitiminden geçmeyi şiddetle reddetti. Ayrılık sebebi saydı. İhanet saydı. Ya bugün?

DİSK’in kurucuları Atatürkçü idi. Her temel meselede esin kaynağı Atatürk idi. Amaçlarını amaç saymış, rotalarına kazımışlardı.Ya bugün?DİSK milleti savundu, Ulusu savundu. Hemen her yerde “ulus” dedi. Ortaçağ ilişkilerine karşı idi…

Ya bugün?

Kıyaslama için önce DİSK’in kuruluş yıllarına gidelim. O yıllardaki belgelerine bakalım. (O yılların kapsamlı belgelerini Canan Koç ve Yıldırım Koç’un birlikte yazdığı “DİSK Tarihi / 1967-1980” adlı kitapta bulabilirsiniz.)

DİSK EMPERYALİZME KARŞI İDİ…

Emperyalizme karşı olmak, tam bağımsızlığı savunmak, DİSK’in kuruluş sebebi idi. Türk-İş’ten ayrılmaları, ABD ile ilişki yüzündendi. Şöyle dediler o zaman:

“Emperyalizmin, devletimizin ve milletimizin hayatına yeniden kastetme çabalarının arttığını ve bir avuç aracının, kapkaççının ve sömürücünün bu çabalara katıldığını gören bizler, Büyük Atatürk’ün daha 1921’de ilan ettiği gibi ‘bizi mahvetmek isteyen emperyalizme karşı ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı’ savaşmaya ant içmiş sendikacılarız.…ulusumuzun ve emekçi halkımızın menfaatlerini ve memleketimizin bağımsızlığını her şeyin üstünde tutacak en küçük özgürlüğümüz ve hakkımız için bilinçli bir dayanışma içinde bütün gücümüzü harekete getireceğiz.”

(DİSK KURULUŞ BİLDİRGESİ)“Madde 3- DİSK, işçi sınıfının ekonomik, sosyal ve kültürel bakımdan kalkınması ve yücelmesi için öncelikle, Türkiye’nin her bakımdan tam bağımsız olmasını ve hızlı bir kalkınma yoluna girmesini zorunlu görür…a)- İşçi sınıfının sorunları tam bağımsızlığa kavuşmuş toplumcu bir düzende çözümlenir.”

(DİSK KURULUŞ TÜZÜĞÜ)“10-) Türk-İş, tam bağımsız, kişiliği olan, onurlu bir politika izlenmesini isteyenlere karşı, yalnız Amerikanlıların çıkarına göre ayaklanan bir düzeni kurma eğilimindedir… hiçbir zaman işçi haklarının tanınmadığı Amerikan işyerlerine bu imtiyazı veren ikili Antlaşmalara cephe almamıştır.”

(DİSK’İN KURUCU SENDİKALARININ GENEL KURULLARINA SUNDUĞU TÜRK-İŞ ÜYELİĞİNDEN AYRILMALARI HAKKINDA RAPOR)*Böyle bir DİSK ile milletin ve işçi sınıfının sorunu olabilir mi? Olmamıştı da!

Ya bugün?

Çok Partili Dönemde Sendikacıkık

Erdoğan ATEŞİN

İkinci dünya savaşından hemen sonra 1946-1950 dönemi, çok partili döneme geçiş sürecidir. Bu süreçle birlikte 5 Haziran 1946’da çeşitli mücadeleler sonucu, Cemiyetler Kanunu değiştirilerek kısmi bir takım sendikal haklar yeniden kazanılır.

Bu süreçte çok uzun sürmez, ve 17 Aralık 1946’da Sıkıyönetim ilan edilir ve kurulan bütün sendikalar kapatılır, Şefik Hüsnü’nün başında olduğu Türkiye Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisi ve Türkiye Sosyalist Partisi kapatılır ve kurucu ve üyeleri çeşitli adli kovuşturmalara muhatap olurlar. Sendikaların yasaklanmasına ilişkin yeni kanun çıkarılır.

Çıkarılan kanunun 5 madde’sinin metni aynen şöyledir.”İşçi ve iş veren sendikaları, sendika olarak, siyasetle, siyasi propaganda ve siyasi yayın faaliyetiyle iştigal edemezler ve her hangi bir siyasal teşekkülün faaliyetlerine vasıta olamazlar’‘ Komprador burjuvazi ve Toprak ağalarının sözcüsü Demokrat Parti, hiç bir sendikal faaliyete tahammül edememiş, sadece kendi politik çizgisine uygun sendikacılığı işçi sınıfına dayatmıştır.

1950’de ikinci dünya savaşı sonrası baş gösteren derin ekonomik kriz, Demokrat Parti’nin vatan millet demagojileri sonucu, işçileri bu faşist partinin etrafında kısmende olsa toparlamıştır. 1949’da İşsizlik şeklinde baş gösteren krize karşı, başta Mensucat Sanayii işçileri sendikası olmak üzere bazı sendikalar, çeşitli nümayişlerle ve açık hava toplantılarıyla, dönemin Hükumetine karşı mücadelelere girişirler ancak, karşılarında Demokrat Partinin etkilediği İstanbul İşçi Sendikalar Birliğini görürler.

Bütün bu komplo ve saldırılara işçiler direnir ve 4 Eylül 1949 tarihinde bir açık hava toplantısıyla, Hükumetin faşist baskılarını teşhir ederler. Bu süreçten 1960’lara kadar bir tek işçi eylemine rastlanmamaktadır.

Dönemin en sert tavrı genellikle Tekstil Sanayi İşçileri Sendikasından gelmiştir, sendika içinden bir gurup 20 Ocak 1950’de ayrılarak, Hür Mensucat Sanayi İşçileri Sendikasını kurmuşlardır. Bu süreç Türkiye sendikacılık tarihinde bir kırılma noktasıdır ve yeni bir sürecin başlangıcıdır, ve bu süreçte Amerikancı politikaların büyük rolü vardır.

Direk Amerika’nın kontrolünde olan Demokrat parti’nin bu sürecinde işçi hakları ve sendikacılık konularında hiç bir adım atılmamış, mücadeleyle kazanılmış haklara karşı da amansız saldırılar vardır. Demokrat Partinin 15 Ekim 1951’deki programında işiçi hakları ve toplu sözleşmeden asla bahsedilmemiştir.

Bu süreçte Türkiye sendikacılık tarihinde önemli bir yer tutan gelişme olur, 2 Mayıs 1954 de genel seçimler yapılır, bu seçimlerden çok kısa bir süre önce, İşçi ve İşçi Dostu Milletvekillerini Destekleme Komitesi Hareketi kurulur. Komite 10 sendika önderi tarafından kurulmuştur. Komite kurulur kurulmaz işçilere şöyle bir çağırıda bulunur.

”İşçilikten yetişme ve işçi dostu Milletvekili adaylarını desteklemek için, işçi temsilcileri tarafından bir komite kurulmuştur. Büyük Millet Meclisinde işçi davasının müdafaa edilmesini istiyorsan seçim sandıklarına komitenin dağıtacağı pusulaları at’‘ Bu süreçte 40 aday gösterilir ve hepsi hakkında da faaliyetlerine fırsat verilmeden adli kovuşturma başlatılır.

Demokrat Parti, bütün siyasetlerinde, en basit bir sendikacılık hareketine karşı amansız bir tahammülsüzlük gösterirken, diğer yandan da işçileri ve işçi hareketlerini kendi çizgisinde politize etmek için yoğun bir çaba içine girmiştir.Bu politika TÜRK-İŞ’in ilk kongresinde başarılı olmuştur.

TÜRK-İŞ’in ilk kongresi 1952 de İzmir’de toplanır ve bir CHP’li sendika başkanlığına seçilir, bir yıl sonra toplanan Olağan Üstü Kongrede, CHP’li başkanı kongrede eleyerek başkanlığa Demokrat Partili biri getirilir. Bu durum, Demokrat Partinin sendika üzerindeki etkisini anlamak için yeterli bir neden. Birde Demokrat Partinin meşhur ,”Küçük Amerika olacağız”sloganı unutulmamalıdır.Sendika başkanlığına getirilen kişi kısa bir süre sonra Demokrat Parti İstanbul Milletvekili seçilir.

Demokrat parti, Amerika desteğinde iktidar olanaklarını kullanarak, egemenlerin kontrolünde kendisine bağlı sunni bir sendikacılık yaratmak istemiştir. Bütün bunlardan ötürü TÜRK-İŞ, D.Parti iktidarının son yıllarında tamamen teşhir olmuş, aydınların gözünde tamamen işbirlikçi, karşı devrimle uzlaşmış bir hareket olarak görülmüş aydın ve bilinçli işçilerin gözünden düşmüştür.

Bu süreçte Türkiye sendikacılığının siyasal özelliklerini Amerikancı siyasetler tamamen etkilemiş ve bu sendikaların işleyişine tamamen yansımıştır. Turuman Doktrini ve Marshall Planı uygulamalarının bir parçası olarak Amerika’nın, çeşitli ülkelerdeki sendikacılık hareketlerine, kendi uluslararası çıkarları bağlamında bakmış ve çıkarlarına uygun bir sendikacılık yaratmıştır kendisine bağımlı ülkelerde. TÜRK-İŞ böyle bir girişim sonucunda kurulmuştur.

Bu oluşumda özellikle AFL(Amerikan İş Federasyonu) CIO (Sanayi Örgütleri Kongresi) uluslararası ilişkiler dairesi başkan yardımcısı Irwing Brown önemli roller oynamıştır. Bu süreçten sonra her yıl bu sendikadan yöneticiler,eğitilmek üzere ABD’ye götürülmüştür ve hala götürülmektedirler ve büyük oranlarda da finanse edilmektedirler.

Buna HAK-İŞ ve DİSK gibi sendikalarda dahildir. Bu süreç, 1960’lardan sonra TÜRK-İŞ le başlamıştır. Dönemin ABD büyük elçiliği çalışma ataşesi olarak Türkiye’de görev yapan Millen, 1968’de yazdığı bir makalede durumu aynen şöyle anlatmaktadır.”Şüphesiz ben deniz, diğer gelişmekte olan ülkelere nazaran Türkiye’de Amerikan sendikacılık modeline daha yakın bir benzerlik görmekteyim. Bunun,ABD modelinin şuurlu bir taklidi sonucunda doğduğunu sanmıyorum; bana öyle görünüyor ki bu benzerlik belirli bazı tarihi faktörlerden ileri gelmiştir. İçinde bulunduğumuz dönemde bu kavrama zıt yönde bir akımın doğmuş olması ilgi çekicidir; ancak benim kanaatime göre, politik bünyede önemli bir değişme olmadığı taktirde, bu yeni tecrübe raisond’etre’e (hikmeti vücuda) sahip değildir” .

Süreç incelendiğinde Türkiye’de, Amerikancı modelin şuurlu olmayan bir taklidinin Türkiye sendikacılık hareketinin önemli bir kesimine damga vurduğu görülecektir. İkinci dünya savaşı sonrası Turuman Doktrininin Türkiye sendikacılığı üzerindeki etkilerini belirtmek sanırız yanlış olmaz.

Bu sürece kadar işçi sendikalarına yapılan yardımlar Çalışma Bakanlığı üzerinden yapılıyorken, 1962 yılından itibaren yardımlar, TÜRK-İŞ’in direk kendisine yapılmıştır. Süreci, dönemin Çalışma Bakanı Bülent Ecevit şöye açıklamaktadır.”–Bilindiği gibi bir kaç hafta önce aldığımız bir kararla, bu güne kadar Çalışma Bakanlığı ile ABD desteğinde yürütülen ”İşçi Eğitimi Projesi” .

İşçi Sendikaları Konfederasyonuna tam yetki ile devredilmiştir. Eğitim bakımından yurt dışında ki dost müesseselerle bile ilişkiyi TÜRK-İŞ kendisi düzenleyecektir. Bu karma hükumetin Türk sendikacılarına güvenin bir belirtisidir”, diyerek bir nevi kendisini teselli etmiştir.1960-1970 aralarında yapılan TÜRK-İŞ Kongreleri hesapları incelendiğinde bu dönemde Amerika’dan TÜRK-İŞ hesaplarına geçen para aynen aşağıdaki gibidir.

Bu süreçte toplam; 13,447,614,03 tl dir. Yine dolaylı Amerikan yardımı olan OECD yardımı ;382, 076,16 tl dir. ICFTU( Uluslararası Hür İşçi Sendikaları Konfederasyonu) 733,005,00 tl dir. Yine bu süreçte Çlışma Bakanlığından da, 938,000,000tl para almıştır. Bu yöntemlerle Türkiye sendikacılığına belli bir doktrin, belli bir dünya görüşü ve beli bir sendikal eylem türü geliştirilmiştir.

Dönemin ABD Türkiye çalışma ataşesi Millen, ABD Çalışma Bakanlığı Siyaset Planlama ve Araştırma Dairesine atandıktan sonra yazdığı bir makalede ”Amerika Birleşik Devletlerinin, taktik, teknik ve hatta felsefe olarak sağladığı unsurların pek çoğunun, yalnızca TÜRK-İŞ in değil, fakat aynı zamanda ilk sendikacılık deneylerini ”ücret bilincine”dayalı sendikacılık içinde geçirmiş olan üyelerin meydana getirdiği DİSK’in politikasını muhtemelen etkilemekte devam edeceğine”dair net bir şekilde düşüncelerini ortaya koymaktadır ve sonuçta öyle de olmuştur.

TÜRK-İŞ eğitim koleji ve TÜRK-İŞ’e bağlı sendikalara, ABD tarafından finanse edilen ”Amerikan İnceleme Gezileri’ o günden başlayarak, hala düzenli bir şekilde devam etmektedir. 1967-68 yıllarında sendika temsilci ve yetkililerinden 200 kişi bu geziye katılmıştır ve bütün finansmanı ABD tarafından yapılmıştır. 1961 yılından sonra her yıl TÜRK-İŞ 30 kişi ABD’ye göndermiştir.

1961-71 yıları arasında ABD’ye 600 sendikacı gönderilmiştir. 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra Türkiye sendikacılığının siyasal yapısının eğilimleri değişme içine girmiş ise de,etkili olamamıştır. DİSK bu sürecin bir ürünüdür ve Türkiye İşçi Partisi bu süreçte etkili olmuştur. TÜRK-İŞ ‘ten türeyen farklı akımlarda bu sürecin ürünüdürler.

O dönemde 274 sayılı kanundaki değişiklikle DİSK’in faaliyeti engellenmek istenmiştir. 1963 tarihli toplu iş sözleşmesi, grev ve lokavt kanununun 55 maddesi ile grev ve lokavt yasaklanmıştır. 12 Mart darbesiyle ,darbeciler yine bütün akademik ve demokratik hakları rafa kaldırmışlardır, grev,toplu sözleşme vs. yasaklanmıştır.

Bu süreçle başlayan ve hala var olan grevlerin 90 gün ertelenmesi Amerikancı bir uygulamadır. Türkiye’de sendikacılık sürekli kontrol altında tutularak, sistemin ekonomik ve siyasi çıkarları dışına çıkarılmamıştır ve buna asla müsaade edilmemiştir.

Zaten emperyalizmin ve onun işbirlikçileri kontrolünde gelişen bir sendikacılığın, böyle bir yola yönelmesi mümkün değildir. Devrimci doğru yönelim, ancak doğru bir sınıf sendikacılığıyla mümkündür. 1980 sonrası özelleştirme politikalarına sendikalar direnememiş ve sistemin özelleştirme politikalarına teslim olmuş ve başta TÜRK-İŞ olmak üzere bütün sendikalar kayıtsız şartsız sistemin yedeğinde hareket etmişlerdir.

Afganistan, Irak, Yugoslavya, Filistin, Suriye ve Kuzey-Kürdüstan’daki katliamlara, Kısmen KESK hariç, Türkiye’deki bütün sendikalar seyirci kalmayı yeğleyerek sermayenin kuyruğuna takılmışlardır.

KESK ise, milliyetçi politikaların etkisinde kalarak, hiç bir sınıfsal varlık gösterememiştir.

Dolayısıyla Türkiye’de ve Türkiye gibi ülkelerde sendikaların yürüttükleri veya katıldıkları siyasal eylemin -biçimi ne olursa olsun-sınırı, içinde oluştukları sistemin sınırlarıyla belirlenmiştir, onun dışına çıkamazlar. Bu tür sendikalarda Marksist, bir sınıf bilinci yoktur.

Sendikalar, Türkiye ve Türkiye gibi ülkelerde sermayenin ve uluslararası sistemin kontrol kuleleridir. Bu kulelerden işçi sınıfı kontrol edilir, emekçilerin mücadelesi bu barikatlarda sistemin kendisine kanalize edilir. Toplumda ki birikim ve öfke, sıkışan gazlar buralarda boşaltılır ve bütün çabalar buralarda tolore edilir. Sendikalar ise uluslararası sermayeden ve yerli işbirlikçilerden beslenmeye devam ederler…

erdoganatesin@gmail.com

TEKNOLOJİ VE EMEK-DEĞER TEORİSİ

Erdoğan ATEŞİN

Teknoloji geliştikçe üretim için harcanan emek miktarı azalır ve bu durum piyasada malların aşırı şişmesine yol açar ve piyasa kendi içine çöker. Bu süreç kapitalist sistemi dış piyasalara zorladı ve yeni pazar arayışları emperyalizmin pazar savasıyla sonuçlandı.

Marx ve Engels, bu süreci yaşayamadıkları için kapitalist piyasanın batıda çökeceğini düşünüyorlardı. Ancak bu defa sömürü direk sermayenin ihracı üzerinde yapılıyordu. Marx, öncesi burjuva iktisatçılar Adam Smith, David Ricardo, piyasada malların üretilmesi için toplam zorunlu olan emek miktarına oranla değişeceğini söylüyorlardı. Marx, Emek değer teorisi konusunda, emeğin karşılığının tamamının ödenmediğini ve bunun kapitalizmin temel bir yasası olduğunu belirtti.

Karın kaynağı ödenen emek ile ödemeyen emek arasındaki farktı. Ama işgücü de diğer mallar gibi eşdeğerleriyle değiştirilebilseydi, karşılığını bulduğu için ödenmeyen emek olmayacaktı, bu nedenle kar da olmayacaktı. Bu ancak bugün gelişmiş kapitalist batıda emperyalist burjuvazinin kendi işçisine ödediği ücret aylık yaşam koşullarının üstündedir ve işçi de birikim yapabilmektedir. ihtiyaç fazlası ev, araba ve özel birikim yapmaktadır. Emperyalist burjuvazi, bunu dünyanın geri bıraktırılmış ülkelerinden talan ettikleriyle sömürüyle gerçekleştirmektedir.

Bütün bunlarda gösteriyor ki, Marx döneminin değer teorisi bugün hala geçerli bir teori olarak insanlık tarihinin bu sürecinde geçerliliğini koruyor. teknolojinin olağan üstü gelişmesi, emek değer teorisini elbette ki derinden etkilemiştir ancak teknolojik gelişmeler, savaşlar ve üretim fazlası kapitalist dünyanın da sonunu getirecektir. Ürünler bollaştıkça rekabet ölümcül olacaktır. Tek alternatif insanın kolektif kamucu dünyası, herkesin yeteneği kadar üreteceği, ihtiyacı kadar tüketeceği bir toplumsal dünya…

Günümüzde kullanılan emformasyon teknolojisinin temelini mikro elektronik ve genetik mühendisliği oluşturmaktadır.

Telekominikasyon ağlarının esasını mikrocipler, bilgisayarlar ve bu teknolojilerle birlikte çok hızlı işleyen bilgi işlem süreçleri. Transistör’ün keşfedilerek insanlığa kazandırılması, bilgisayarların günümüzde olağan üstü gelişerek hızlanması, mikrociplerin makinalara uyarlanarak kulanıma sokulması, teknolojide büyük sıçramalara yol açarak, gelecek üzerinde etkili olmuştur.

Diğer taraftan genetik mühendisliği de hızla gelişerek, İnsan Genomo Projesi ( DNA) ileri yazılım programları ile kodu çözülmüş, ve insan türüne ilişkin bilgi yapılarının dönüşmesi ve DNA kodlarının bu yazılımlarla yeniden oluşturulması ve farklı türlerin sistemlerinin kodlarıyla birlikte yeniden programlanması bugün artık yürüyen çalışmalar içindedir.

Sanayi devrimi sürecinde buharın gücünün keşfedilmesi ve buharla çalışan makinelerin üretimde kullanılması ekonomik süreçleri ne denli etkilediyse, bilgi işlem teknolojilerin üretime girmesi de insanlık tarihinde o denli ve daha da büyük etkileri olmuştur. Teknolojinin bu denli gelişmesi yeni bir teknolojik paradigma oluşturmuş ve bu piyasayı kontrol eden güç yada güçler, bu paradigma etrafında bir araya gelmiş ve örgütlenmiş bir küresel güç konumundalar.

Sanayi devrimleri sonrası endüstriyel kalkınma ile devletçilik arasına sıkışmış’’refah devleti’’ olarak tanımlanan devletçilik ve kalkınma süreci, serbest piyasanın egemen olduğu bir toplumsal sürece doğru evrilmiş ve devletçilik 1970’lerden sonra batıda giderek anlamını yitirmiş hantal ve sistemin bir kamburuna dönüşmüş, hızlı bir özelleştirme programıyla, devletin piyasalara müdahalesi engellenmiş, küreselleşme ve küresel ağlar oluşarak, devletlerin tasfiyesi 1980’lerden sonra dünya genelinde hızlandırılmıştır.

Endüstrileşme ve modernleşme arasına sıkışmış olan bu sürecin tarihsel birlikteliği küreselleşen dünyada enformasyonla birlikte giderek ortadan kalkmaktadır. Bu sürecin ulus devletlerin lehine dönüşü ise artık imkansızlaşmıştır, süreç tedricen ulus devletlerin tamamen tasfiyesiyle sonuçlanacaktır.

Endüstriel topluma ait bütün kurumlar, kurumsal oluşum ve yapılar, ulus devlet, kültürel kimlikler, ataerkillik, sosyal ve çalışma alanları,kentler ve kentlerin güvenliği, bürokratik kastlaşmış yapılar, ekonomik ve sosyal alanın dönüşümü ve bütün bu süreçlerin enformasyonel paradigması içerisinde kaybolup gitmekteler.

erdoganatesin@gmail.com

TOPLUMSAL SOSYOLOJİ VE TOPLUMSAL DEĞİŞİM

TOPLUMSAL SOSYOLOJİ VE TOPLUMSAL DEĞİŞİM
 
Diyalektik, her şeyin sürekli hareket halidir, her şey, doğada var olan tüm şeyler, bir süre varlıklarını sürdürdükten sonra yerini başka bir şeye bırakarak yok olurlar. Doğa anakronik değildir, her şey, her dakika her saniye değişir ve çelişki evrenseldir, tersi çelişmezlik ilkesine götürür, temelleri Aristotelese kadar gider, oradan kök alan bir ilke…
Marx’a göre her şey değişim halindedir ve toplumlarda durmaksızın değişirler. Çünkü Marx’a göre emek, dünyayı daha yaşanılabilir hale getirme, insan ihtiyaçlarını daha işlevsel kılma ve herkese yayma, ve bu faaliyetiyle insan, insanın varoluş ve potansiyeli geliştirme kapasitesi insanın özünü oluştur.”Tarihteki toplumları anlamanın gerçek anahtarı üretim tarzıdır”. Marx,
 
Marx, insanlık tarihinden gönümüze var olan, ve varlığı tarihte hep yaşanmış ve hissedilmiş üretim tarzı, iktisadi yapı, ve onların ayrılmaz bir parçası olan toplumsal üretim ilişkileri arasında bir karşıtlığın sürekli olduğunu savunur. Marx’ göre, her üretim tarzı kendini sürdürebilecek uygun toplumsal ilişki biçimlerini yaratmak zorundadır. Toplumu anlayabilmek için öncelikle insan doğasını, onu doğadaki diğer varlıklardan ayıran temel özelliği bilmek gerekiyor.
 
Bize değişmez gibi görünen toplumsal süreçler, biz fark etmesek de durmaksızın değişirler. Marx, değerlerin üretimi olarak üretim ve kullanım değerlerinin üretimi olarak üretim arasında yaptığı ayırım ile kapitalizmin gelişimi ile birlikte üretim ilişkilerinde yaşanan değişime dikkat çeker. İnsanlığın geldiği bu aşamada kapitalizm de nitelik değiştiren, değişen ve dinamik olma özelliklerini giderek kaybetmiştir.
 
Kapitalizmin kendisini tüketen ve dünyadaki üretimi silah zoruyla dağıtan bir nitelik kazanmasıyla birlikte, modern toplumun ekonomik hareket yasası da giderek ortaya çıkacaktır. Marx, Olguların belli bir tarihsel bağlam içinde, karşılıklı bağlantılar içinde ve bu bağlantıyı düzenleyen şeyi araştırarak, tarih ve toplumsal yapının bütün parçalarının karşılıklı birbirleriyle içsel ilişkiler içinde bulunan ve belirli dönemlerde gerçeklerin formunu ve tipini şekillendiren yasaları nasıl ürettikleriyle ilgilenir.
 
Marx’ın toplumsal değişmeyle ilgili düşünceleri, tarihteki toplumların araştırılması ve analiz edilmesi üzerine yapılan sistematik ve bilimsel çalışmalarıyla şekillenmiştir. Kimilerine göre Marx, sadece kapitalist toplumu analiz ederek bu sonuca varmıştır anacak, bu iddia haksız ve basit bir analizden ibarettir. Marx, toplumlar tarihinin sınıf mücadeleleri tarihi olduğunu açıktan söylemektedir.
 
O nedenle Marx’taki toplumsal değişme kuramı, salt kapitalist topluma özgü bir kuram değildir. Çünkü Marx’a göre maddi koşullar ve ideoloji- fikirler, zorunlu ve olumsal ilişkiler tarafından belirlenir. Kapitalizm koşullarında ve kapitalist üretim tarzında kapitalist burjuva sınıf ile işçi sınıfı ve bunun bir sonucu olan emek ve sermaye zorunlu ilişkilidirler.
 
Marx, tarihsel gelişmenin sonuçları hakkında her türlü evrensel apriori teoriyi reddeder. Bize göre evrimci anlayış, sınıflı toplumların hayatlarının son süreçlerine ilişkindir ve sınıf mücadeleleri tedricen ortadan kalkarken bu süreci evrimsel bir değişim takip edebilir.
 
Kapitalizm de ‘azami kar’ ve ‘artı değer’, sermayenin kesin egemenliği ve rekabet ölümcüldür. Bu süreç Üretimin emeğin tam kontrolüyle sonuçlanamayacağına göre, rekabet ve kar ölümcül bir sistem sorununa dönüşerek, kendisini de yok etmenin koşullarını yaratır. İnsanın biyolojik evrimi ve süreç içindeki ihtiyaçları da bu gelişim paralelinde değişerek her geçen gün yeni ihtiyaçlar ortaya çıkarmaktadır. Marx, yeni ihtiyaçların yaratılmasını, basitçe salt kapitalizmin ürettiği bir şey olarak görmez, onu insan olmanın ve insani potansiyellerin açığa çıkmasının maddileşerek maddi bir gerçeklik kazanmasını ayrılmaz bir parçası olarak görür.
 
Erdoğan ATEŞİN
 
KAYNAKLAR:
1- Sosyolojiye Giriş.(Anadolu Üniversitesi Yayınları)
2-Klasik Sosyoloji Tarihi.(Anadolu Üniversitesi Yayınları)
3-Modern Sosyoloji Tarihi. (Anadolu Üniversitesi Yayınları)
4.Toplumsal Değişim Kuramları.( Anadolu Üniversitesi Yayınları)
5-Sosyolojide Yakın Dönem Gelişmeleri.(Anadolu Üniversitesi Yayınları)
6-Karl Marx. Kapital. C.1-2-3.(Yordam Yayinlari)
7- Yeni Komünizm.( Bob Avakıan)