Genel

YAZI DİZİSİ: | Mehmet Yeşiltepe yazdı: Enternasyonal’den güncelliğe faşizmin tahlili

Yöntemsel yanılgı ve ezber

İçinde bulunduğumuz tarihsel kesitte yanılgıların ezberle karıştığı ve yeni yanılgıların üretildiği alanlardan biri de genel anlamda sınıflar mücadelesine dair tanımlar ise özelde devlet biçimleri ve faşizme dair tahlillerdir.

20. yüzyılın ilk yarısından itibaren (emperyalizmin gizli işgaline bağlı olarak) faşizmin varlığından söz edildiği, sınıfsal tahlilinin yapıldığı ve faşizme karşı mücadelenin verildiği ülkemizde bir süredir, kimilerince 1980 öncesinin “Faşizm tırmanıyor” tanımını ve “Faşizme geçit yok” sloganını anımsatırcasına “dinci faşizm”, “islamcı faşizm”, “faşizm tırmanıyor”, “Faşizm inşa ediliyor” gibi değerlendirmeler yapılıyor. Gerek bu yaklaşım gerekse faşizmin varlığını reddederek onun yerine “rejimin faşizan unsurları olduğu” tespitini yapmak, gerçekte bir sınıfsal kavrayış yoksunluğuna işarettir. “Erdoğanizm”, “Sezarist-Neronist bir faşizm mekaniği” gibi ifadelerde de görüldüğü gibi yaşanmakta olan tanım bocalamasının dolayısıyla da faşizme karşı konumlanmada ve saf tutmada yanılgının ağırlıklı/gerçek nedeni budur. 

Bilinir ki devlet biçimini sınıflar mücadelesi belirler ve tam da bu bağlamda mücadelede doğru yerde saf tutmak ve doğru araçlara başvurmak, devlet biçiminin yani egemen  sınıfların ihtiyaç duyduğu rejimin isabetli biçimde tahlilini gerektirir. 

Palmiro Togliatti, “Faşizm Üzerine Dersler” kitabında, “Emperyalizmin ne olduğunu bilmiyorsanız, faşizmin ne olduğunu bilemezsiniz” der. Aynı zamanda faşizmin sınıfsal niteliğine dolayısıyla da tekellerle ilintisine dikkat çeken bu vurgudan hareketle söylersek, Lenin’in “Emperyalizm” tanımının üzerinden 100 yılı aşkın bir süre geçtikten sonra bugün faşizmi doğru tanımlayabilmek için sınıflar arası ilişki ve çelişmelerin günümüzde aldığı boyutu bilmek gerekiyor.

Adorno, “kapitalizmden söz etmeyen faşizmden de söz etmesin” der. Horkheimer’in sözleriyle söylersek, faşizm “modern kapitalist toplumun hakikatidir”; faşizmin gerekçesi, her kapitalist rejimde içkindir. Bugün gelinen aşamada sermayenin azami kozlarını kullandığı hegemonya ve paylaşım savaşı koşullarında, pandemiyle beraber derinleşen kriz ve keskinleşen sermaye-sermaye, emek-sermaye çelişmesinin gelişmiş kapitalist ülkelerde devlet biçimi bağlamındaki izdüşümü burjuva demokrasilerinin giderek daraltılması, olağanüstü hal vb. eşliğinde sürdürülmesidir; yeni sömürge ülkelerdeki karşılığı ise açık faşizmin yaygınlaşmasıdır. 

Taşların yerinden oynadığını, hegemonyanın sarsıldığını ve güç ilişkilerinin değiştiğini gösteren küresel boyuttaki fotoğraftan izdüşürerek söylersek, bugün artık tekellerin göstermelik de olsa halkın tercihinin yansıdığı parlamentolara, devletin görece özerkliğine ve kuvvetler ayrılığına tahammülü kalmamıştır. Tekleşmiş, daha hızlı ve daha doğrudan kararlar alan yürütmelerin tercih edildiği bir aşamaya gelinmiştir.

Gerek ülkemizde 18 yıldır AKP eliyle adım adım kurumsallaştırılıp derinleştirilen faşizmi gerekse Avrupa dahil pek çok ülkede faşist iktidarların yaygınlaşmasını doğru okuyabilmek, emperyalist kapitalizmin geldiği aşamayı, sermayenin bugünkü ihtiyaçlarını bilmeyi ve doğru tanımlamayı gerektiriyor.

Faşizmin elbette 1930’ların Almanya’sında veya İtalya’sında görüldüğü biçimde olması gerekmiyor; ama bugün sermayenin azami çıkarları ve hedef büyütmüş programları adına bayrakla örtülmüş veya milliyetçilikle ambalajlanmış biçimdeki versiyonları öz itibariyle aynıdır.  

Faşizmin tarihsel ve güncel bağlamı kavranabildiğinde, neoliberalizmin küreselleştiği koşullarda, kapsam-hedef büyüten ve derinleşen faşizmi anlamak ve panzehir niteliğinde mücadele araçları geliştirmek mümkün hale gelir. 

Kuramsal olandan ve Marksizmin devamlılık zincirinden kopmadan yapılacak güncellemeler, faşizmin neoliberal politikalarla ilişkisini görünür kılarken aynı zamanda artık çeşitli biçim ve işlevlerle hayatın hemen her kesitine içerilmiş olduğu gerçekliğini açığa çıkaracaktır.

Faşizmin yokluğunu (rejimin faşist olmadığı iddiasını) seçim veya seçim sonrasında kutlama yapılabilmesiyle gerekçeleyen; Türkiye’de “sürekli, kurumsal, sömürge tipi” vb. biçimlerde tanımlanan açık ve gizli biçimler alan faşizme dikkat çekilmesini, yaklaşık yarım asırdır sürdürülen bu içerik tutarlılığını  “ucuz kullanım” olarak niteleyen ucuzlukları dışta tutarak söylersek, bu alanda yapılacak tartışmalar mücadelede doğru rotanın tayini açısından da önemlidir. 

Küresel boyutta sınıflar mücadelesi ve faşizm

Küresel boyutta sermaye hareketleri karşısında ulusal sınırların geçişkenliğinin arttığı yeniden paylaşım koşullarında hemen her olayda genel-yerel ilişkisini kurabilmek, değerlendirmelerde isabet oranını artıracaktır. Dünya ölçeğinde faşizmin yaygınlaşması ve  gelişmiş kapitalist ülkelerde burjuva demokrasisinin tartışılır hale gelmesi bir yanıyla 1929 sonrasının krizli koşullarını anımsatırken diğer yanıyla günümüzde aynı pastanın artan sayıdaki aktör tarafından paylaşımı bağlamında çelişmelerin derinleştiğini ve gerilimin  büyüdüğünü gösteriyor.

Anımsanacak olursa 2. Yeniden Paylaşım Savaşı sonrasında daralan pazar alanlarını genişletmek üzere kıtaların derinlemesine sömürüsü yani kapitalizmin en ücra köşelere kadar taşınması gündeme gelmişti. Bugün artık kapitalizmin tek bir kör nokta bırakmamacasına yayılıp derinleştiği, tek bir kara parçasının rantın ve talanın dışında kalmadığı bu koşullarda sermaye için yeni pazar alanları bulma bağlamında böyle bir “çözüm” de mümkün görünmüyor. Sermaye-sermaye çelişmesi keskinleşirken, kazanılmış hakların gaspını da içerecek şekilde emek-sermaye çelişmesi de derinleşiyor.

Bu sürecin anlaşılması ve devlet biçimlerinin doğru değerlendirilebilmesi için  bugüne dek biriken temel önemdeki önermeler elbette ki olmazsa olmaz önemdedir. Ancak faşizmin sermayenin ihtiyaçları ile ilintisini anımsatırcasına, gelişmiş kapitalist ülkelerle bağımlı ülkelerde rejimlerin niteliğinin giderek birbirine benzer hale geldiği bu koşullarda mevcut değerlendirmeler güncellenemediği takdirde eksik kalacak,  sınıflar mücadelesinin bugün aldığı boyutu anlama/yansıtma güçlüğü çekilecektir.

Mevcut fotoğraf sınıfsal bir bakışla incelendiğinde görülecektir ki ABD’nin Filistin’den Venezuela’ya kadar küresel boyutta azami kozlarını oynaması ile Türkiye’deki sömürge tipi başkanlık uygulaması veya Fransa’da Macron’un neoliberal politikaları dayatmadaki ısrarı aynı olgunun farklı zeminlerdeki dışavurumlarıdır; sınıflar mücadelesinin bugün almış olduğu boyutu yansıtan kesitlerdir.

Kısacası önümüze, küresel boyutta sürdürülen paylaşım savaşından parça halinde çeşitli kesitler, Haffner’in “Bir Alman’ın Hikayesi-Hatırladıklarım” kitabında olduğu gibi deneyimlerden yansıyan  tarihsel veriler vb. düşüyor. Önemli olan bu parçaları bütün içinde görüp, o bütünsel bakışla faşizmin aldığı güncel biçimleri değerlendirebilmek, yaşama içerilmiş halde sürekli kapsam büyüten faşizmi görünür kılmaktır.

Sınıfsal körleşme ve faşizm

Sanki bir süredir insanlığa çeşitli coğrafyalarda izlettirilen fragmandan filmin kendisine geçmiş durumdayız. Dehşet dengesinin yaygınlaştığını gösteren korku filminin bir yanında Afrika’da olduğu gibi 7 yaşındaki çocuğu ucuz işgücü olarak görerek madenlerde çok ağır koşullarda günde 1 dolara çalıştıran vahşi kapitalizm var; diğer yanında, Trump’ın “Artık sadece Venezuela’da değil, Nikaragua ve Küba’da da sosyalizmin ve komünizmin sayılı günleri kaldı” ifadelerinde (ve Biden’in halklara ve kazanımlarına karşı bugünkü toplam politikalarında) görüldüğü gibi alternatif çağrışımlı duruşlara silah çeken emperyalizmin hegemonik gücü var. Bu tehditler, söz konusu ülkelerin sosyalistliğinin ne denli gerçek olup olmadığı üzerinden değil, emperyalizmin dünyayı yeniden biçimlendirme hesapları ve tahammül ölçüleri bağlamında değerlendirilmelidir.

Bir taraftan gerçekte emek-sermaye çelişmesinin en sert biçimler aldığı, bir darbe dönemini çağrıştıracak şekilde her şeyin sermayenin azami çıkarları açısından yeniden düzenlendiği bir saldırı iklimi hakim kılınırken diğer taraftan doğrudan sınıfsal algıyı hedef alan bir çeşit sınıfsal asimilasyon veya körleşme söz konusu. 

Bu süreçte emperyalizmin niteliğinden faşizmin aldığı güncel biçimlere kadar gelişmelerin sınıfsal ölçeklerle tanımlanması, alternatif karşı duruşu büyütmek ve geleceği kazanmak açısından olmazsa olmaz önemdedir. 

Süreklileşen darbe koşullarına; derinleşen, kök salan ve kitle tabanı yaratarak hayatın kılcallarına dek uzanan faşizme rağmen bugün yaygınlıkla (faşizmden değil) faşizan eğilimlerden, yönetim tekniklerinden vb. bahsediliyor olması, özellikle sınıfsal bakış eksiğiyle ilintilidir; toplumdaki sınıfsal körleşmenin siyasal zeminlerdeki/öznelerdeki yansımalarıdır.

Faşizm elbette İtalya ve Almanya örneklerinden ibaret, durağan bir olgu değildir. Her şiddet de o anlama gelmiyor. Burada ölçü, sınıfsal olsa da özellikle kitle tabanı oluşturma, bilinçleri çelmeleme ve yönlendirme konusunun özgünlüğü üzerinde durulmalıdır.

Faşizm, “aşağıdakilerin” veya Wilhem Reich’in deyimiyle “sıradan küçük adam”ın kör öfkesini okşar, kamçılar ve harekete geçirir; “Yukarıdakilere”, yabancılara vb. öfkesini ve yabancılaşmanın ortaya çıkardığı değer aşımını, hedefsizliği ve gündelik hayata gömülü haldeki yenilgiyi, köklü çözüm üretememe edilgenliğini kitle potansiyeli olarak yedekler.

Bu bağlamda bugün Türkiye’de dinin, popüler kültürün ve iktidar eksenli çıkar ağının bu alandaki rolü üzerinde durulmalıdır. Dinle uyuşturulan, popüler kültürle yozlaştırılan ve çıkarla bağlanan kişi, sınıfsal bir körleşmeye uğrar, kör öfkenin esiri haline gelir. Ve yanlış hedeflere kolay saldırtılan “küçük adam”a dönüşür.

Bugün çeşitli ülkelerde faşist hareketlerin aldığı yüksek oyların ardında bu gerçeklik vardır. Bunu, neoliberal politikaların hayata geçirilmesi sonrasında doğan öfkeyi doğru yere kanalize edebilecek solun eksikliği/yetersizliği ile açıklayabiliriz; yanlış da olmaz ama eksik olur. Macaristan’da Orban, Hindistan’da Modi, Filipinler’de Dutarte, Polonya’da Kaczynski ve hatta Fransa’da Macron veya ABD’de dün Trump bugün de Biden, küresel ekonomi politiğe dair değerlendirmeye muhtaç veriler sunuyor. Özellikle Brezilya’da Bolsonaro’yu iktidara getiren sürece, onun kitle katliamlarını da tecavüzü de doğa talanını da açıkça savunmaya varan niteliklerinin, sermayenin sınıfsal ihtiyaçlarıyla ilişkisine bakmadan, böyle bir kişinin seçilmesi sonrasında piyasaların neden coştuğunu ve patronların memnuniyetini anlayamayız. Yani yürütmedeki bu daralma ve özgünleşmeyi salt yabancı düşmanlığı vb. ile açıklayamayız. Mesele tam da faşizmin sınıfsal tahlili ile ilintilidir.

Hegemonya ve paylaşım savaşları koşullarında sermaye tüm kozlarını kullanmaktadır. Nispi anlamda da olsa demokratik öğelere, rıza mekanizmalarının işletilmesine tahammülü yoktur. Böyle bir süreçte Biden’in de Erdoğan’ın da Putin’in de rolü vardır. Kişisel nitelikler olsa olsa bu rolün icrasını kolaylaştıran bir işlev görmektedir.

Devam edecek…


İkinci bölümün başlıkları

  • Dimitrov’da faşizm
  • 12 Eylül’de faşizm
  • Din istismarı faşizmin kapsama alanı içindedir
  • Faşizm veya tedip, tenkil ve tehcir
  • Yaygınlaşan faşizm ve kötülüğün sıradanlaşması
Yorum yap

You must be logged in to post a comment Giriş

Bir yorum bırak

To Top