Genel

UKRAYNA’NIN İŞGALİ ÜZERİNE NOTLAR

Salih Zeki Tombak

I.

İşgalin Gelişimi ve NATO

@tombak_salih

Rusya Federasyonu silahlı kuvvetlerinin Ukrayna’yı işgale girişmesinin üzerinden, iki hafta geçti.

Askeri durum yavaş yavaş berraklaşıyor. Rus ordusu Donestk ve Luhansk topraklarını hızla kontrol altına aldıktan sonra, Karadeniz kıyılarında adım adım, şehirleri ele geçiriyor. Hava hakimiyetini ele geçirdiği için yerde birlik halinde hareket edemez hale getirdiği Ukrayna ordu güçlerini çevreliyor. Doğu ve Güney’deki ilerleyişini Ukrayna’yı Karadeniz’e kıyıdaş ülke olmaktan çıkarıncaya kadar sürdürecek gibi görünüyorlar. Ve Kiev başta olmak üzere Ukrayna’nın bütün şehirlerini; elektrik, doğalgaz ve su başta olmak üzere yaşamı sürdürme koşullarını kısıtlayarak, keserek, bu şehirleri yerle bir etmeden ele geçirecekler.

Gerginliğin savaşa dönüşmesi karşısında, bütün müzakere yollarını tıkayarak savaş yollarının döşenmesine çok güçlü katkıda bulunan ABD ve İngiltere’nin başını çektiği NATO; Ukrayna NATO üyesi olmadığı için bir NATO operasyonu yapılamayacağını ilk günlerden ilan ettiler. Geçmişte “Afganistan’a yapılan NATO operasyonu neydi o zaman?” denilebilir elbette.

Arkasından Zelenski’nin “Bari Ukrayna hava sahasını kapatın” çağrısına da, “o zaman Ukrayna hava sahasına giren Rusya uçaklarını düşürmemiz gerekir, bu da Rusya ile savaşa girmek olur” diye NATO Genel Sekreterinden cevap geldi.

Buradan NATO’nun zayıf bir örgüt, etkisiz bir örgüt veya Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un dediği gibi “beyin ölümü gerçekleşmiş bir örgüt” olduğu sonucuna varabilir miyiz? Aksine SSCB’nin çözülüşü sonrasında sadece üye sayısını iki katına çıkarmış bir örgüt olmakla kalmayan, özel ilişkilenme biçimleriyle Dünyanın her bölgesinde etkili bir askeri ittifaka dönüşmüş bulunan bir NATO’dan söz ediyoruz. Bu yazının ekinde “NATO Sadece NATO mudur?” başlıklı yazım var. Ona da zaman ayırırsanız sevinirim.

II.

Uluslararası Portakal Bıçaklama Şenlikleri

Atlantik İttifakı, “savaşa girmeyiz, hava sahasını kapatamayız” derken, bir yandan da Rusya’ya ağır yaptırımlar planladıklarını açıkladılar. Ancak işgalin 3 günde tamamlanmayacağı; Ukrayna ordusunun Zelenski’yi bir darbe ile iktidardan uzaklaştırmayacağı, Zelenski’nin kaçıp gitmeyeceği anlaşılınca ve Rus ordusuna karşı bir direnişin başladığına dair işaretler çoğalınca; hatta bu işaretler destan boyutunda anlatılara dönüştürülünce, bütün batı ülkeleri, kurumları, şirketleri, belediye başkanlıkları, üniversiteleri, sanat ve spor kurumları vb vb yaptırım konusunda heyecana geldi.

Ekonomik yaptırım rüzgarına Çaykovski yasağı, Kuğu Gölü Balesi’nin turne iptalleri, Floransa’da Dostoyevski heykelinin kaldırılması talebi, Rus spor ekiplerinin yarışmalardan dışlanması; Rus Flarmoni orkestrası şefinin sözleşmesinin feshedilmesi, Rus öğrencilerin geri gönderilmesi gibi, ırkçı, nefret suçu niteliğinde kötülükler de eşlik etmeye başladığında;

“Aaaaa, batı değerlerinden geriye bunlar mı kalmış?” diye ağır bir şaşkınlık geçirdik, geçiriyoruz.

Mark Eliot Zuckerberg’in sahibi olduğu Facebook’ta Ruslara karşı nefret suçu niteliğindeki ifadelerin serbest bırakılması kepazeliğini de not edelim.

           (Ana akım medyanın iki çatışmada sergilediği tutumu eleştiren Carlos Latuff karikatürü-editör)

Tabii bu yaptırımların çoğu, Türkiye toplumunun örneklerine yakından tanık olduğu “portakal bıçaklama”, “düğün doları” denilen sahte 1 dolarları yere atıp üstünde tepinme, satırla doğrama gibi soytarılıkların bir çeşididir.

Bütün kapitalist ülkeler artık her büyüklükte firmanın çok uluslu bir karakter kazandığı günümüzde birbirinin pazarıdır, iş ortağıdır. Rusya büyüklüğünde bir pazara kendini kapatacak, oradaki yatırımlarını bırakıp gidecek bir kapitalist akıl henüz icat edilmedi. Her zaman “arka kapılar”, kıvırma gerekçeleri bulunur. Kuzey Akım 2 durdurulur; ama Kuzey Akım 1’den gelen doğalgaz akmaya devam eder. Rusya’nın bütün bankaları değil, sadece 7 bankası uluslararası ödeme sistemi swift dışına çıkarılır. En azından satın alınan Rusya doğalgazının parasını ödemek için sistem içinde kalan bankaların olması gerekir, değil mi?

İki küçük örnek vereyim:

1. Aydın Sezer paylaşmış, “Durum normale dönmezse Rusya’nın 1.5-2 ay içinde otomobillerin bakım ve onarım için yedek parça ve sarf malzemesi sıkıntısı yaşayabileceği bildirildi. Şa ana kadar, Rusya’dan geçici olarak çekildiğini açıklayan markalar da dahil olmak üzere, teknik ve servis bakımın aksamadan sürdürüldüğü bildirildi.(RİA)” (6 Mart 2022)

2. Yunanistan Dış İşleri Bakan Yardımcısı Varvitsiodis: “AB’deki ortaklarımızdan, Rusya’ya yönelik yaptırımlara uyması için Türkiye’ye baskı yapmalarını isteyeceğiz. Türkiye olmadan, bu yaptırımlar Rus ekonomisine güçlü darbe vuramayacak.” (5 Mart 2022)

Yunanistan turizm sektörü de, Türkiye’ninki de Rusya’dan gelen turiste muhtaç. Dolayısıyla o açıklama, “Biz kapıyı kapadık, Türkiye kapamazsa, bize gelecek turist de Türkiye’ye gidecek. Türkiye’ye kapıyı kapattırmazsanız, biz de açarız” açıklamasıdır.

Özetle yaptırım fırtınasının Rusya ekonomisine elbette bir miktar zarar verecek olmakla birlikte, hızını, şiddetini, kapsamını zaman içinde kaybedeceğini, atılan adımların pek çoğunun geriye doğru adımlarla iptal edileceğini söyleyebiliriz.

III.

Cephe Gerisindeki Cephe

Gürcistan’ın NATO’ya üye olma hevesinin yolaçtığı vak’ayı hatırlayanlar, Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin de bir kaç günde tamamlanacağını düşündüler. O zamanlar TSK’nın eğitim verdiği/batı tarafından donatımına aracı olduğu Gürcü ordusunun neredeyse fişek atmadan darmadağın olması, yaşadığı derin hayal kırıklığı ve şaşkınlıkla dönemin Cumhurbaşkanı Saakaşvili’nin canlı yayında kravatını yemesi, hafızalarda derin bir iz bırakmıştı.

Ukrayna nüfus olarak büyük, coğrafi bakımdan derinliği olan bir ülke. Bununla birlikte Batı’nın Ukrayna’yı bugün için şekillendirdiği ve Ukrayna içinde bugüne hazırlık yaptığı dikkate alınırsa, savaşın beklenenden daha uzun süreceği öngörülebilirdi. Ama dikkat: “Beklenenden uzun”, sonsuz değil!

Savaşın başlamasıyla birlikte ideolojik pozisyon alışların, uluslararası bir çatışmada daha önce benzeri görülmemiş biçimde, adeta cephede savaşan birliklerinki kadar katılaştığını şaşkınlıkla gözlemlediğimi söylemem lazım.

“Putin’in sonu geldi.”“Rusya ekonomik çöküşte” temaları, işgalin 3. gününden itibaren bütün liberallerin, Cemaatçilerin, açık/örtülü ABD dostlarının ortak teması oldu. “Rusya ekonomisi çöküyor, Rusya bir ay sonra temerrüde düşüyor.” (Nevşin Mengü)

Soli Özel, ciddi ciddi Rusya Federasyonu ordusunun bir çürüme içinde bulunduğunu ve askerlerin kumanyalarının raf ömrünün 2015’de sona ermiş olduğunun bunu kanıtladığını, anlattı. Soli Özel, ne kumanya gördü, ne üzerindeki raf ömrü tarihini. İstihbarat örgütlerinin servis ettiği bu kaba propaganda malzemesini gönüllü bir tarafgirlikle kullandı.

Birikim yazarı Ümit Kıvanç, etrafı inşaat sahası gibi görünen Japon mimarisinden çizgiler taşıyan bir villa fotoğrafı paylaştı ve Rusya Genel Kurmay Başkanı General Şoygu’ya ait olduğunu iddia villanın maliyetini bile aktardı. Güya Rusya’nın üst düzey yöneticilerinin de lüks ve ihtişam içinde yaşadığını belgeleyecek. Elbette Şoygu “sendika lojmanında” yaşamıyor. Ama o bina kim bilir kimin; fotoğrafı istihbarat örgütlerinin servis ettiği aşikar, rakam palavra…

Ergun Babahan, “KGB’nin ürkütücü ‘Putin’in Akıl Sağlığı’ Raporu” üzerine video yaptı. Putin araç sürerken yanlarından geçen saman yüklü traktörden elini uzatıp saman alırken neredeyse kaza yapıyormuş. “Eeeee, n’olmuş yani?” demeye utanırsınız.

Aynı Babahan başka bir videosunda “2014 sonrasında CIA ve MI6 Ukrayna’ya yerleşti” diyen gazetecidir.

Ufuk Uras’ı da hatırlayanlar vardır; “İkinci Dünya Savaşı demokrasiler ile faşizm/Nazizim arasındaydı. Şimdi de mücadele demokrasi ile otoriter rejimler arasındadır” diyerek, Irak’ı yalan gerekçelerle işgal etmiş; Libya’yı petrolüne el koymak için ateşe vermiş; Afganistan’ı günlerce bombaladıktan sonra yıllarca işgal etmiş ve nihayet Taliban’a teslim ederek çekilmiş, Küba’yı sadece rejimini beğenmediği için 60 küsür senedir ağır yaptırımlarla boğmaya çalışan, aynı nedenle Grenada’yı işgal eden, Nikaragua’da kontraları örgütleyen, Venezüela’da kaç defa darbe tezgahlayan, başını ABD’nin çektiği “batı demokrasilerine” bağlılığını bildirmeye devam etmektedir.

(Bir askeri mafya olarak NATO’nun, doğuya doğru yayılım siyasetini, Hitler faşizminin Drang Nach Osten-doğuya itilim politikasının bir devamı olduğu söylenebilir Grafik Mahirgra twitter adresinden-editör)

Rusya ordusu Ukrayna’yı işgale başlamadan çok önce, engin bilgisi ve berrak yaklaşımlarıyla, Türkiye toplumunun şansı olmuş Aydın Sezer’le anlamsız polemiklere giren ve böylece Aydın Sezer’in söyledikleri hakkında “şüphe” yaratmaya çalışan İsmail Saymaz’ı da anayım.

CIA, MI6 ve uzantıları, bırakın istediği kabalıkta propaganda yapsın, yalan söylesin, söyletsin. Ama size mi kaldı kıymetli arkadaşlar bu kaba propagandalar, bu cehaletler?

IV.

“Ben Stratejistim” Rüzgarı

Türkiye’nin çevresinde savaş hiç eksik olmuyor.

Irak-İran Savaşını, Çeçenistan savaşını, Irak’ın işgalini, Libya’nın işgalini, Afganistan savaşlarını, Suriye savaşını; Bosna savaşını, TSK’nın Irak’ın ve Suriye’nin kuzeyinde “operasyon” adı altında yürüttüğü savaşları; hatta tankların doğrudan doğruya ateş gücüyle katıldığı Diyarbakır Sur savaşlarını hatırlayın; hiçbirinde “Türk Basını” Ukrayna’nın Rusya tarafından işgalinde olduğu kadar güçlü biçimde savaş topraklarında boy göstermemişti. Deyim yerindeyse herkes, Ukrayna’daki, savaşı yerinden takip ediyor.

                                  (Çatışmalardan sonra harabeye dönen Diyarbakır Sur)

Ortalıkta farklı bir haber yok. Ama herkes orada.

“Gazetecilerimiz”in çokluğuna ve çeşitliliğine bakılırsa, herhalde “işgalci ordu”nun mensupları tarafından kötü muameleye maruz kalma tehlikesi yok. “Yanlışlıkla” vurulma endişesi yok. Gözaltına alınma, tutuklanma ihtimali söz konusu değil. Ukrayna ordusuna ait üniforma ile fotoğraf çektirme keyfi de cabası.

(İktidara yakın gazeteci Nagehan Alçı, savaş cephesinde Ukrayna askeri üniforması giyebilecek kadar militer olabileceğini gösterdi. Gelen eleştiriler üzerine “üşüdüğü için askeri üniforma giydiğini” söyledi-editör)

Çünkü diyorlar ki bu savaş “uygar” bir savaş, ötekiler gibi değil.

TV Stüdyoları ise adeta askeri karargahlara dönüşmüş durumda. Yandaş veya muhalif bütün kanallarda elinde çubukla harita başında harekat detayları anlatılıyor. Ve “ben ekonomistim” rüzgarından sonra, “ben stratejistim” rüzgarı esiyor. Tele1, General Şoygu’nun karargahından bile, hayranlıkla izleniyor olabilir.

V.

Rusya’nın İşgali Meşrulaştırma Amaçlı 3 Açıklaması

1. NATO’nun Doğu’ya Genişlemesi

Rusya Ukrayna’ya saldırısını, en güçlü biçimde, NATO’nun Doğuya doğru genişleme ısrarı üzerinden, kendi güvenliğine yönelik bir tehdidi bertaraf etme amacıyla açıkladı. NATO genişlemesi ve Rusya’ya giderek daha yakın topraklara, askeri üsler kurulması, yığınaklanmaların gerçekleşmesi ve nükleer silahlar konuşlandırılması elbette Rusya tarafından bir güvenlik sorunu olarak algılanabilir. Tıpkı Küba devrimiyle birlikte, ABD’nin küçücük Küba’yı kendisine yönelik bir tehdit olarak algılaması gibi. Üstelik birinde yaklaşan şey, NATO üsleri ve nükleer silahlar iken diğerinde yaklaşan şey bir devrim ve bir halkın kendi ülkesinde sosyalizmi inşaya girişmesidir.

Gene de tehdit algısı haklı bile olsa, bütün bunlar henüz bir “niyet” iken, bir ülkenin boydan boya işgaline girişilmesi savunulacak bir durum olamaz.

2. Neo-Nazi Katliamları

2014 sonrasında Ukrayna’nın doğusunda özellikle Donbass bölgesinde yaşayan Ruslara karşı Neo-Nazi çetelerinin işlediği cinayet ve katliamlarda hayatını kaybedenlerin sayısının 15 bine ulaşması bir diğer açıklamadır. Ergun Babahan’ın dediği gibi, 2014 krizi sonrasında CIA ve MI6’nın Ukrayna’ya yerleşmesinin sonuçlarından birisi, Ukrayna’daki aşırı sağcı, Neo-Nazi örgütlerin Sağ Sektör adı altında birleştirilmesi; Svoboda Partisi ile seçimlere girip %1.6 mertebesinde oy almalarıdır. Alınan oy göze az görünebilir. 1970’lerin başında, benzer bir CIA organizasyonu olan MHP de oran olarak küçücük oylar alıyor ve TBMM’de sadece 3 vekille temsil ediliyordu. Ama Türkiye’yi yıllar süren kanlı bir iç savaşa sürüklemeye ve 12 Eylül darbesinin şartlarını oluşturmaya o güç yeterli oldu.

1960’ların sonunda Türkiye’de “Komando Kampları” kurulmuş, “ülkücü” çeteler o kamplarda eğitilmişti. 2014 sonrasında ise CIA Ukrayna’da “Savaş Eğitim Merkezleri” kurdu. Buralarda eğitilenler işledikleri cinayet ve katliamlarla bugün Ukrayna’nın başına gelenlerin hazırlayıcıları oldular.

16 Aralık 2021’de, BM Genel Kurulu’nda 30’dan fazla ülkenin ortak önerisi olarak sunulan Nazizm, Neo-Nazizm, yabancı düşmanlığı ve her türlü ırkçılığı kınayan bir karar 130 oyla kabul edildi. Öneriye karşı sadece ABD ve Ukrayna “hayır” oyu kullandı. Aralarında Türkiye’nin de olduğu, çoğu NATO üyesi 49 ülke çekimser kaldı. Oylamadaki tutumlar bile Batı’nın Ukrayna’da nelerle meşgul olduğunu ortaya koyuyor.

Dolayısıyla kim, hangi maksatla olursa olsun, Neo-Nazi cinayet çetelerini, faşist katilleri, sendika binalarını ateşe veren ve insanları topluca yakanları yakalıyor, yargılıyor veya çatışmada yok ediyorsa, kısacası kökünü kazıyorsa, bizim buna bir eleştirimiz söz konusu olamaz.

Tıpkı, ABD’nin, DAİŞ’in ilk liderini de, yeni liderini de, Suriye topraklarında, Türkiye sınırına bir kaç km mesafede, Türkiye’nin denetimi altındaki bir bölgede imha etmesine hiçbir itirazımızın olmadığı gibi. Benzer şekilde Rusya, Suriye veya bölgedeki İran kökenli silahlı güçlerin, DAİŞ, El Nusra vb çetelerin mensuplarını yok etmelerine de hiçbir itirazımızın olmadığı gibi. Ve son olarak Ocak ayı sonunda Haseke’de DAİŞ cezaevine bomba yüklü kamyonları patlatarak başlayan saldırıyı ve ceza evinde başlayan ayaklanmayı Suriye Demokrasi Güçleri’nin ve yardıma gelen Amerikan askeri helikopterlerinin beraberce ezmesine de hiçbir itirazımız olmadığı gibi.

3. “Tarihi Düzeltme”: Dekomünizasyon!

Rusya’nın işgali meşrulaştırma yönündeki üçüncü gerekçesi ise 21 Şubat tarihli “Ulusa Sesleniş” konuşmasında, Putin tarafından ortaya kondu. Putin bu konuşmasında “Aslında Ukrayna diye bir ülke olmadığını, Ekim Devrimi sonrasında imparatorluğun periferisindeki topraklarda Lenin ve Stalin’in bu çeşit özerk yapıları oluşturduklarını; bugünkü Ukrayna yönetiminin dekomünizasyon adı altında ülkedeki Lenin heykellerini yıktığını” söyledikten sonra “madem öyle, dekomünizasyonu sonuna kadar götürelim” demektedir. Yani Ukrayna diye bir devlet yoktur, Ukraynalılar aslında Rustur. Özerklik, Ulusların kaderini tayin hakkı ve bu hakkın özü olan ayrılma hakkı bir Bolşevik uygulamadır. Şimdi tarihteki bu hatayı, düzeltelim. Komünist dönemin izlerini silmekte sonuna kadar gidelim.

Ukrayna diye bir ülkenin ve Ukraynalı diye bir ulusun, gerçekte var olmadığı halde, üstelik ayrılma hakkı dahil kendi kaderini tayin etme hakkına sahip olarak Bolşevizm tarafından var edilmesini tarihin düzeltilmesi gereken bir yanlışı olarak anlatan ve Ukrayna’nın işgalini bu “düzeltme” amacıyla meşrulaştırmaya çalışan Putin zihniyeti, net bir emperyal zihniyettir, büyük Rus şovenizmidir. Ne işgali, ne “tarihi tashih” girişimini olumlamamız, görmezden gelmemiz mümkün değildir.

VI.

Jeopolitik ve İngiltere İnisiyatifi

Kendi iddialarına göre, NATO (Kuzey Atlantik Paktı), başını SSCB’nin çektiği Varşova Paktına karşı, Batı’nın savunması amacıyla kurulmuşsa; SSCB’nin dağılmasından sonra, Doğuya doğru genişlemeye neden devam etti?

1990’larda dile getirilen gerekçe, “SSCB çözüldü; ama eski rejim, bir ayaklanmayla, bir halk hareketiyle veya bir askeri kalkışma ile, aynı coğrafyada yeniden geri gelebilir.”şeklindeydi. Dolayısıyla NATO’nun doğuya doğru genişlemesi, eski Demokratik Halk Cumhuriyetlerini denetim altına ala ala geçmişin bütün sosyalizm coğrafyasında, toplumsal dinamikleri askeri bir ağ ile baskılamak, bir devrimi daha doğmadan boğmak amacına dönük idi.

NATO’nun, ekteki yazıda da anlatıldığı üzere, sadece Avrupa’da üye sayısını ikiye katlayarak değil; farklı ilişkilenme biçimleriyle dünyanın Atlantiğe çok uzak coğrafyalarda da yeni partnerlerle genişlemeye devam etmesi ne anlama geliyor? Bu genişlemeyi, “bir daha dünyanın herhangi bir yerinde sosyalizmi inşa etmeye yönelen devrimler olursa; en başından engellemek” amacıyla izah edebiliriz.

Kısaca NATO’yu, dünya çapında bir karşı devrim örgütlenmesi olarak tarif etmek doğrudur. Ama sanırım yeterli değildir.

Rusya, Batı ile Büyük Ekim Devrimi öncesinde de uyumlu bir coğrafya değildi.

Türkiye ise tarih boyunca “Doğu’nun en batısı” olmak ile “Batı’nın en doğusu” olmak arasında gitti, geldi. Her iki konumlanışın da Türkiye’yi güçlendirdiği veya zayıflattığı durumlar oldu.

Burada sınıf mücadelesini esas alan kavramlarımızdan ve analiz imkanlarımızdan vazgeçmeden jeopolitik ve jeo stratejinin analiz imkanlarına da başvurmalıyız.

Coğrafya ve onun koşulladığı nüfus ve ekonomik gelişme düzeyi ve kültürün birlikte yol açtığı veya zorladığı politika imkanlarıyla ilgili; coğrafyadan hareket eden bir bakış açısı jeopolitik: “Coğrafya kaderindir”.

Jeostrateji de coğrafyadan hareket eden bir strateji anlayışı.

Bu anlayış, Avrupa ile Avrasya’yı, rejimlerinden bağımsız olarak rakip iki coğrafi birim olarak ele alıyor. Dolayısıyla Avrasya’da, Rusya dahil; hangi rejim olursa olsun Batı ile bu “kıta” arasında gerilim ve çatışma kaçınılmazdır. Nitekim 1990’larda Rusya devleti, Gorbaçov veya Yeltsin değil; “Biz de NATO’ya üye olalım” dediğinde, Batı’nın bu öneriyi reddetmesi jeopolitik bakış için şaşırtıcı değildir.

Siyasi görüşlerimiz arasında yakınlık olmamakla birlikte, Emekli Amiral Cem Gürdeniz’in jeopolitik/jeostratejik analizlerini takip etmekten, analizlerini anlamaya çalışmaktan hem öğreniyorum, hem tad alıyorum. Tabii eline çubuk alıp, kanal kanal dolaşarak haritalar üzerinde derin analizler yapan çok sayıda ismin, kendilerine yakıştırdıkları sıfat ne olursa olsun, konuyla alakası, Amiral Gürdenizle kıyaslayınca, oldukça sınırlıdır. Bu yüzden bilginin yetmediği yerde komplo teorileri ve fantezi dünyası sıklıkla devreye girmektedir. Aradaki sınırı görmek, sizin birikiminizle ilgilidir.

NATO’da çeşitli kademelerde görev yapmış, çok sayıda ismin, mesela devre arkadaşım emekli general Haldun Solmaztürk söylediği şu nokta çok önemlidir: “NATO bünyesinde beraber görev ve sorumluluk aldığımız halde, bizi kendilerinden saymazlar.”

Geçmişte yazdıklarımdan farklı olarak, bu yazımda sıklıkla ABD’nin yanına “İngiltere” eklediğimi belki fark etmiş olmalısınız.

İngiltere sömürgecilikten başlayarak 2. Dünya Savaşı sonuna kadar tartışmasız, Dünya’nın en güçlü devleti idi. Uluslararası ilişkiler ve dünya coğrafyasının en geniş bölümlerindeki etnik, kültürel, siyasi, geleneksel ne varsa, en detaylı bilgi birikimi de İngiltere’nin devlet hafızasındadır.

2. Dünya Savaşı, İngiltere’nin Dünya’nın en güçlü devleti sıfatının sonu oldu; ABD açık ara öne çıktı.

İngiltere 1956’da Nasır Mısırı’nın Süveyş Kanalı’nı millileştirmesi üzerine, İsrail ve Fransa ile birlikte kanalı işgal etmeye girişinceye kadar, kendisini hala dünyanın en güçlü devleti sanıyordu. Sovyetler Birliği’nin bu işgale karşı Mısır’ın yanında çok büyük bir kararlılıkla durması sonucu, ABD’nin de baskısıyla Süveyş’i Fransa ile birlikte terk etmek zorunda kaldı.

(İngiliz emperyalizminin “Mısır sendromu”, Cemal Abdülnasır’ın modern Mısır devletinin inşası için gerekli altyapı yatırımlarını Sovyet yardımlarıyla kurmasına karşı Mısır’ı işgal etme girişimiyle biçimlendi-editör)

O tarihten sonra Arjantin’e karşı girdiği Fakland/Malvinas savaşı dışında her zaman ABD’nin yanında ve bir adım gerisinde durdu. Malvinas savaşında da ABD’nin desteğini aldı.

Fakat yakın zamanda Orta Doğu’da, Karadeniz’de, Ukrayna sorununda İngiltere öne çıkmaya, ABD’nin yanında daha görünür tutumlar almaya başladı. Geçtiğimiz yaz Kırım karasularında Rusya ile sıcak çatışmanın eşiğinden dönülen provokasyon da İngiliz savaş gemilerinin eseri idi.

ABD, dikkatini Çin Halk Cumhuriyeti’ne, Pasifik’e çevirdikçe, Orta Doğu’da, Avrupa-Avrasya ilişkilerinde sorun yaratıcı olarak İngiltere’nin daha öne çıkan bir rolü üstleneceği; böyle bir işb ölümünün gerçekleşmekte olduğu gerçeğiyle daha sık karşılaşacağız.

(İngiliz Jingoizminin (aşırı milliyetçi ve savaş yanlısı söylem) ve emperyal siyasetinin yeni hedefi Avrupa şovenizminin Doğu’ya doğru koçbaşı görevi üstlenmek.-Editör)

Boris Johnson gibi kifayetsiz siyasetçilerin Başbakanlık koltuğunda oturması kimseyi aldatmasın, İngiltere devleti çok güçlü kurumlara ve derin bir hafızaya sahiptir.

İngiltere yükseliyorsa, gericilik yükseliyordur.

Son notum bu olsun.

(*) 2 Mart’ta sağ gözümden katarakt operasyonu geçirdim. Sonra ailecek covit pozitif çıktık. Bir haftadır evde, karantinadayız. Eşim de, çocuklar da, ben de covit dönemini çok ağır geçirmedik. Bunda aşılı olmamızın etkisi var. Yazı biraz farklı bir yazı olduysa, bununla ilgilidir.

Yorum yap

You must be logged in to post a comment Giriş

Bir yorum bırak

To Top