Bölge

TÜRKİYE İÇİN YOLUN SONU GÖRÜNDÜ

Türkiye adım adım Yugoslavyalaşma, Iraklaşma, Suriyeleşme ve özellikle de bu aşamada İranlaşmaya doğru yol alıyor. Uzun bir süreci alsa da şeriat düzeni adım adım yerleştiriliyor. Batı dünyasıyla tüm ilişkileri sorunlu hale gelmiştir. Başta askeri olmak üzere geniş yaptırımlara uğrayacak zemin oluşuyor. Sonuç olarak “hata ülke“ Türkiye denilen coğrafya siyasi ve topraksal olarak bölünmeye doğru yol alıyor.

Bu bir öngörü olmaktan öte gelişmelerin ortaya koyduğu bir sonuçtur. Erken veya yarın bir zaman bu gerçekleşecektir. Sadece zaman meselesidir. İlk etapta Türkiye NATO’dan atılacaktır. Şu an NATO içinde bu ciddi ciddi tartışılmaktadır. Zaten birkaç seneden beri NATO ülkeleri arasında bilgi alış-verişi Türkiye ile paylaşılmamaktadır. Buna istihbari bilgi de eklendi. NATO üyesi ülkelerin istihbarat birimlerinin toplantılarına Türkiye alınmamaktadır. NATO içinde Türkiye üvey evlat muamelesi görmektedir. Gidişat Türkiye’nin NATO’dan çıkarılacağıdır. NATO üyesi kimi devletler “Türkiye’yi kaybetmeyelim“ dese de diğer üye devletler, “Türkiye devleti zaten kaybedilmiştir demektedir. Geri dönüşü olmayan bir yola girmiştir. Daha evvel iç dinamiklerle dönüştürme düşüncemiz vardı ama Türkiye’nin geldiği yer itibarıyla bunun mümkün olmadığı anlaşılmıştır. Çünkü şu an Türk devletini ele geçirenler ve muhalefet eden güçlerin Batının izlediği politikalarla bugünden sonra uzlaşmayacağı anlaşılmıştır.“

Türkiye, ABD ve AB ile ilişkilerinde her alanda bir kriz yaşıyor. Başta Batı’nın Orta Doğu, Akdeniz, Kürdistan ve daha bir çok alandaki politikaları ile Türkiye‘deki mevcut yönetim ve devlet politikaları bir birleriyle çatışıyor. Şu an Türkiye‘nin NATO üyeliği sadece kağıt üzerinde kalıyor. ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken bir süre önce Türkiye‘yi “sözde müttefik“ olarak addetmişti. Türk subayları önemli NATO toplantılarına özelikle istihbarat toplantılarına alınmıyor. CAATSA yaptırımları çerçevesinde Batı’nın ve NATO‘nun silah üretim ve teknolojisini elinde bulunduran ABD, Türkiye‘ye silah ambargosu uyguluyor. NATO geçmişte aldığı bir kararla üyelerinin demokratik, hak ve özgürlüklerle yönetme şartını koymuştur. Türkiye‘nin NATO üyeliğini mevcut yapısı ve politikalarla sürdüremeyeciği nettir. Bu nedenlerden dolayı Türkiye‘nin NATO üyeliği şu an derin dondurucudadır. NATO şu an Türkiye‘ye ne yapacağını tatışmaktadır.

Türkiye ekonomik olarak sürekli geriliyor. 2013 yılından itibaran Türkiye ekonomisi %30 civarında küçülmüştür. Yıllık ekonomik hacmi 960 milyar dolardan 717 milyar dolara gerilemiştir. 1 dolar 7 Türk Lirasını aşmıştır. Gayri safi milli hasılası kişi başına 12500 dolardan 8500 dolara düşmüştür. (Dünya ortalaması 11500 dolar) Yani Türkiye dünya ortalamasının altında fakir ülkeler kategorisine düşmüştür. Üretim, ticaret ve turizmin zayıflamasıyla birlikte bu küçülme daha da hızlanacaktır. Bunun normal vatandaşa yansıması ise son 7 yılda %40 civarında ekonomik kayıba uğramış olmasıdır.

Türkiye diplomatik alanda eşi görülmemiş bir tecrit içinde ve yalnızlaşmıştır. AB adaylığı sadece kağıt üzerinde kalmıştır. AB‘den tamamen uzaklaşmıştır. AB üyelik ihtimali fiilen bitmiş ve kapanmıştır. ABD ile ilişkilerde kriz içerisinde ve gittikçe kötüleşiyor. CAATSA yaptırımları kapsamında silah ambargosu uygulanıyor. Halk Bankası ve ekonomik yaptırımlar da yolda. Koltuğa oturduktan sonra ABD Başkanı Joe Biden, İsrail, Suudi Arabistan Kralı hatta Irak Başbakanı Kazımi ile görüştüğü halde, daha Türkiye Cumhurbaşkanı ile görüşmedi. Türkiye, ABD ve AB dışında Orta Doğu’da da tam bir yalnızlık içindedir. Tüm komşuları, İsrail, Arap Birliği ve hatta İran’la bile ciddi bir şekilde sorunludur.

Türkiye‘nin tekçi, katliamcı Osmanlı hayalleri, cihatçı politikası ve Kürd/Kürdistan düşmanlığı sürdüğü müddetçe akıbetinin iyice kötüye gitmesi ve sonunun karanlık olması kaçınılmazdır.

Türkiye‘nin buraya kadar olan durumu işin sadece görünen yüzüdür. Şimdi bir de Batı dünyasını, toplumlarını ve kamuoyunu etkileyen dünyanın önde gelen siyasi, ekonomik, askeri, hukuki, insani, hak ve özgürlükleri inceleyen kurumların gözünde Türkiye‘nin gerçekliği nedir ne değildir ona bakalım. Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın hak ve özgürlüklerle ilgili eylem planını açıkladığı gün Batı kamuoyunda en çok itibar edilen kurumların başında gelen bağımsız ve tarafsız olan Freedom House, 2020 yılı bütün dünya için oluşturulan özgürlük raporunu yayınladı. Raporu hazırlayanlar dünyanın en önemli hak-hukuk akademisyenleri ve uzmanlarıdır. 170-180 kriteri baz alarak raporları hazırlıyorlar. 1. Özgür ülkeler. 2. Yarı özgür veya kısmen özgür ülkeler. 3.Özgür olmayan ülkeler.

Bu rapora göre Türkiye özgür olmayan ülkeler kategorisi içinde yer almaktadır. Asya ve Afrika‘nın sosyal ve ekonomik olarak en az gelişmiş ülkeleri ile aynı kategoridedir. Pakistan, Bangladeş, Malezya, Madagaskar, Zambia, Tanzanya, Nijerya, Gana gibi ülkelerin hepsi Türkiye‘den daha iyi durumdadır. Bu duruma göre Türkiye, Asya ve Afrika’daki sosyal ve ekonomik olarak az gelişmiş kabile ve küçük monarşilerle aynı durumdadır. Hak hukuk ve özgürlükler alanında Fas, Tunus, Ürdün ve Kuvveyt gibi ülkelerden daha kötü durumdadır.

Aynı raporda dünyada son 10 yıl içinde hak ve özgürlükler konusunda en kötüye giden ülkelerden sondan birincisi Mali ki, Mali‘de yakın bir zamanda askeri darbe olmuştu ve Türkiye Dış İşkeri Bakanı Mevlut Çavuşoğlu burayı ziyaret eden ilk yabancı Bakan olmuştu. Mali‘den sonra Türkiye hak ve özgürlükler bakımından kötüye giden ikinci ülkedir. Türkiye sabah akşam hak ve özgürlükler konusunda övünürken yine dünyaca itibarlı Ekonomik Özgürlük Endeksi – İndex Of Economic Freedom (IEF) ve Dünya Ekonomik Özgürlüğü – Econonic Freedom Of The World (EFW) dünya ekonomik raporunu yayınladı. Türkiye yine sonlarda. Yine dünyaca itibarlı kuruluş Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü (RSF), Dünya Basın Özgürlük Raporu yayınladı. Türkiye 180 ülke içerisinde 154’ci sırada yer alıyor. Dünya Adalet Projesi (WJP) bir rapor yayınladı. Türkiye‘yi dünyanın en kötü 4-5 ülkesinden biri olarak rapor etti. Türkiye’yi Mali ve Venezuela ile yan yana gösterdi. Bu kuruluşlar öyle 3-5 kişi bir araya gelerek her hangi bir ülke hakkında rapor hazırlamıyorlar. Kendi alanında uzman ve dünyanın önde gelen insanlarına hazırlatıyorlar. Türkiye‘nin dünyadaki profili ve gerçekliği budur.

Türkiye‘nin Kürd/Kürdistan düşmanlığı ile, ırkçı, katliamcı, soykırımcı, talancı ve Osmalı hayalleri ile ne duruma düştüğü ortadadır. Uluslararası kurumlarca içine düştüğü siyasi, iktisadî, hukuksal ve özgürlükler konusunda kirli bir kimliğe sahip olduğu konusu belgelenmiştir. Türkiye’nin içine sürüklendiği bu durum dünyanın kabul edeceği bir durum değildir. Yıkımın kaçınılmaz olacağı kesindir. Mutlaka müdahale edilecektir. Türkiye’nin bulunduğu alan itibarıyla jeo-stratejik konumundan dolayı mutlak boş bırakılmayacağı da tartışma götürmez. Bunun planı yapılmış ve günden güne uygulanmaktadır. Bu gidişle Türkiye kaybedecektir. Kimi Kürd siyasi hareketlerinin hangi akılla böylesi bir devlete bel bağladıkları düşündürücüdür. Aklı başında olan hiç kimse kaybedecek bir devlet üzerine bahis oynamaz. Eğer oynuyorlarsa aynı gemidedirler. Bunu da Türk seçeneğine oynayan Kürd siyasal güçleri düşünsün.

Türkiye izlediği politika ve uygulamalarıyla öyle bir konuma gelmiş ki, ABD’nin öncülük ettiği Batı dünyası Türkiye’deki partileri değil, büsbütün Türk devletini hedef almayı politika haline getirmişlerdir. Hergün yeni yaptırımlarla Türkiye boğdurulmaya çalışılmaktadır. Adım adım yıkıma sürüklenmektedir. Bu koşullarda Türkiye teslim olmazsa askeri olarak saldırma düşüncesi giderek hakim hale gelmektedir. Tüm veriler bunu gösteriyor. Fakat Türkiye teslim olmayacak, direnecektir. Uzun süre kendini buna göre hazırlamaktadır. Bunu tüm dünya görmektedir.

Bu nedenle Batılılı devletler, bugün Türkiye ile nasıl uzlaşılacağını değil, Türkiye coğrafyasından nasıl yararlanacakları meselesini tartışmaktadırlar. Türkiye’ye karşı uyguladıkları yaptırımlarla Türkiye‘nin elini kolunu bağlıyorlar. Batı’dan umudu kesilen Türkiye, doğaldır ki, Avrasyacı güçlerin kapısını çalacaktır. Bunların başında da Rusya ve Çin gelmektedir. İşte o saatten sonra Türkiye’ye karşı askeri seçenek devreye girecektir. Her halükarda Batı dünyası Türkiye coğrafyasını kaybetmeyecektir. Türkiye’ye bir ayar verilecektir. Bu, muhalefet dışı toplumsal güçlerle yapılabilir. Bu olumsuz bir durum değildir. Anadolu toplumun demokrasiye evrilmesinin yolu buradan geçiyor. Çünkü Anadolu toplumunun demokrasiye geçişinin önünü tıkayan mevcut iktidar bileşenleri ile muhalefet güçleridir. Bunların tasfiyesi şarttır. Bunu kim yaparsa yapsın (isterse bunu emperyalistler yapsın) desteklemek gerekir. Kimi güçler -bunun başını kendine sosyalist ve sol diyen çevrelerdir- bu gerçekliği görememektedirler.

“İhtilal, Darbe ve Devrim Yapılmaz, Gelir, Dünya Tarihi Budur.“ (Volte) Evet Türk egemenlik sistemi değişmeli, bunun için iç koşulların yanı sıra dış koşullarında olması gerekir. İç dinamiklerin yanı sıra dış dinamiklere ihtiyaç vardır. Bugün Türkiye bu süreci yaşıyor. Türkiye fiziksel olarak kazandı görünüyor fakat ruhen çökmüştür. Rizokosuz bir ameliyatta, bunun içinde tecrübeli bir ebeye ihtiyaç vardır. Bu ebede ABD’nin öncülük ettiği Batı sistemidir. İster kabullenilsin, ister kabullenilmesin realite budur.

Bir kere şu gerçek kavranılmalıdır. Dış bir müdahale olmadan Anadolu toplumu sadece kendi iç dinamikleriyle demokrasiye ulaşamaz. Mutlaka dış bir müdahale gerekmektedir. Kimi birey ve çevreler buna karşı çıkabilir. Onlara söyleceğimiz şu olur. Anadolu toplumunun bir resmine baksınlar. Kimi birey ve çevreler “AKP-MHP ikitidarı gitti ha gidecek“ deyip her gün yeni bir istatistiki bilgi yayınlayıp duruyorlar. Yapılan anketlere kafayı takmışlar. Oy sayımının derdine düşmüşler. Sanki yarından tezi yok seçim olacak ve AKP-MHP iktidardan düşecek, her ne iseler “demokrasi güçleri“ dedikleri tekçi, ırkçı, faşist, sömürgeci güçler iktidara gelecek, tüm sorunları çözecek hayalini kuruyorlar. Bunu özellikle kendilerine sosyalist ve “sol“ diyen kesimler yapıyor. Buna kimi Kürd siyasal güçler de inanıyor. Türkiye’de seçim olur mu olmaz mı bir yana; olsa bile seçimi binbir hile ile iktidarların kendi lehine dönüştürdüğü bilinmez mi? En son Başkanlık seçimlerinde bu görüldü. Recep Tayyip Erdoğan seçimi kaybetmesine karşın yüksek seçim kurulu bir sonuç yayınladı ve bu arada buna itiraz edecek olan birey ve çevrelere adresi belli bir güç tarafından bir telefon geldi. Onlar da birkaç gün arazi oldu ve o saatten sonra kimse seçimi tartışmaz oldu. Bundan sonra olacak seçimler de bundan farklı olmayacaktır. Aslında şu an Türkiye’de iktidarı elinde bulunduran güçlerin seçim yapma derdi de yoktur ama uluslararası alanda “demokrasi“ görüntüsü vermek için buna başvurmayı gerekli görebilirler.
Şu an Türk devletini ele geçiren güçler ve de muhalefet uzun süreden beri Türk devlet aklı tarafından dizayn edildi. Siyasi islamın örgütsel inşasına 1950’lerde başlandı. 12 Eylül 1980 askeri darbesiyle ete-kemiğe büründürüldü. Türklüğe islam eklendi. “Türk-İslam Sentezi“ oluşturuldu. Recep Tayyip Erdoğan ile iktidara taşındı. 20 senedir iktidardadırlar. Uzun bir süre daha iktidarda kalacakları tartışılmazdır. Sistem öyle kurgulanmış. Muhalefete sadece sisteme demokrasi görüntüsü verilmek için bir örtü aracı olarak sahne aldırılmıştır. Bir amacı varsa iktidara gelmekten öte iktidar ortağı olmak ve ranttan pay kapmaktır. Başka bir hesapları da yoktur.

İktidar ve muhalefetiyle herkesin asıl amaçlarına gelince, bunun, Türkiye‘nin “siyasi ve toprak bütünlüğünü“ korumaktan ibaret olduğu açıktır. Bu da ancak mevcut iktidar birleşenleri ve bunu her alanda destekleyen muhalefet güçlerinin ortak politikasıyla mümkündür. Türkiye’deki durum budur. Dikkat edilsin AKP-MHP iktidarının Kürdlere karşı yok edici uygulamaları ve de izledikleri dış politikayı amasız, fakatsız desteklemelerinin nedeni budur. Bu nedenle Türkiye’de iktidar, muhalefet ve hatta kendilerine sosyalist ve “sol“ diyen kesimler de dahil, deyim yerindeyse istisnalar hariç kendine Türküm diyen toplum, daha doğrusu Anadolu toplumu bu zemindedir. Bir korku sarmış bu toplumu. “Bölündük ha bölüneceğiz“ korkusu. Bu korku nedeniyle toplum ezen ve ezileniyle birlik olmuştur. Buluştukları zemin Türkiye’nin siyasi ve toprak bütünlüğü koruma zeminidir. Herkesin ilke edindiği anti-emperyalizm meselesinin nedeni de budur. Anlaşıldığı üzere “Vatan, Millet Sakarya.“ Yani klasik amentü politika haline getirilmiştir.

Bu süreçte bunun devamını sağlayacak yegane güç mevcut olan iktidar birleşenleridir. Muhalefetle de aynı kader, aynı tasada birleşmiş durumdalar. Türkiye’deki siyasal ortam budur. Türk egemenlik sisteminin bir kanadının yaşaması diğerinin yaşamasına bağlıdır. Daha ötesi sistemin yaşaması da buna bağlıdır. Herkes bu gerçeği görmelidir. Özelikle de kendine sosyalist veya sol diyen kesimler bu gerçeği görmelidir. Bunun dışındaki teorilerin gerçekliği yoktur. İç savaştan bahsedenler bir hayal alemindedirler. Türkiye’de iktidar birleşenleri ve muhalefet güçleri arasında iç savaş olmayacaktır. Böyle bir beklentisi olanlar büyük yanılırlar. Dahası mevcut iktidar ve birleşenlerine karşı Türkiye’de savaşacak bir güç yoktur. Çünkü AKP-MHP bir bütün olarak devleti ele geçirmiştir. Resmi kurumların dışında sayısız cihadist ve milis güç devşirilmiştir. Bunun bir de artısı vardır: Mafya!

Türkiye’de dişinden tırnağına kadar silahlı bu güçlere karşı savaşacak hangi güç var? Daha ötesi mevcut iktidarın arkasında güçlü bir halk desteği vardır. Camiler burada baş rol oynuyor. 15 Temmuz 2016 darbe girişiminde bu açıkça görüldü. Geride kendine sosyalist, sol diyen bir azınlık var. Her ne kadar “güneşi zaptedeceğiz“ deseler de onların bu mücadelede esamesi okunmuyor. Çünkü savundukları düşüncelerin toplumda karşılığı yoktur. Anadolu toplumunun yarısı ırkçı, yarısı cihadisttir. Veya her ikisi.

Basit bir örnek verelim. Geçen gün sokak röportajlarını dinliyorduk. Röportaj yapan önüne gelen bir kadına “Türkiye’nin durumundan memnun musunuz?“ diye bir soru sordu. Kadın “hayır memnun değilim, geçen gün yağmurlu bir gündü, kocam işten eve geldi. Bir baktım ayakabısının içi su dolmuş. İçim parçalandı.“ Bunun üzerine röportaj yapan şu soruyu sordu. “Peki bugün seçim olsa hangi partiye oy verirsiniz?“ dediğinde kadın düşünmeden “elbette Recep Tayyip Erdoğan’a“ dedi. Kimi buna istisna diyebilir. Değil işte. Anadolu toplumun resmi budur. İster kabullenelim, ister etmeyelim durum bu mudur, evet budur.

Evet, Türk egemenlik sistemi değişmelidir. Bu, sadece iç dinamiklerle mümkün olmadığına göre dış güçlerce değiştirilmesinin kime ne zararı var? Kuşkusuz halka bir zararı yoktur. Zararı olan düşünsün.

12 Mart 2021

Yorum yap

You must be logged in to post a comment Giriş

Bir yorum bırak

To Top