Bölge

TÜRK DEVLETİNİN ROJAVA’YA YÖNELİK KARA HAREKATI NASIL ÖNLENİR?

Hasan H. Yıldırım & Hussein Erkan

Kürd/Kürdistan sorununun çözümsüzlüğü ve giderek karmaşıklaşmasının iki önemli boyutu var. Birincisi, Kürd siyasetin milli olmayan politikası. İkincisi, dış güçlerin bu konu da net bir politik yaklaşıma sahip olmamaları. İkinci boyuttaki belirsizliğin nedeni de kuşkusuz Kürd politikasızlığından kaynaklandığının da altını kalın çizgilerle çizmek gerekiyor.

Biz dünyada nüfuzu 70 milyonu bulan bir milletiz. Kendimize ait bir ülkemiz var. Ülkede 50 milyon insanımız yaşamaktadır. Ama ne yazık ki hala devletleşemedik. Yukarıda da belirttiğimiz gibi o iki nedenden dolayıdır. Bunu değiştirmek gerekiyor. Bu da Kürd siyaset sınıfın elindedir. Bir kere Kürd siyaseti yaşamda karşılığı olmayan şimdiye kadar yürüttüğü siyaseti terk etmesi gerekiyor. Kürdlerin millet olmasından kaynaklı doğan doğal haklarının mücadelesini vermesi gerekiyor. Bunun kalkış zemini devletleşme, bağımsızlık politikasına sahip olmaktan geçiyor. Kürdlerde olmayan da budur. Bu da beraberinde çözümsüzlüğü getiriyor.

Kürd siyaseti devletleşme, bağımsızlık politikasını bir tarafa itmiş, yaşamda karşılığı olmayan çözüm biçimlerini kendine esas almıştır. Durum bu olunca milli bir siyaset oluşamıyor. Milli siyaset oluşmayınca da milli birlik kurulamıyor. Kürdler kendi araların da birleşeceği yerde her bir Kürd politik gücü düşman bir devlet ile ittifak kuruyor. Bu da Kürd/Kürdistan sorununun çözümsüzlüğünü besliyor.

Yüzyıldır izlenen bu çıkmaz politikanın sonuçları görülmesine rağmen Kürd siyaset sınıfı bundan ders çıkarmıyor. Hatada ısrar etmeyi politika ediniyor. Bir kere bunun değişmesi gerekiyor. Bunun değişmesi içinde Kürd siyaset sınıfın milli bir siyaset ve milli birlik politikaya sahip olmayı gerektiriyor. Kürd siyaseti bir türlü bu zemine gelmiyor.

Aslında bunun zemini var. 1991’den sonra Kürdistan’da çok olumlu gelişmeler yaşandı. ABD ve müttefiklerin Irak’a müdahale etmesiyle Kürdistan’ın güneyinin önemli bir bölgesi özgürleşti. Irak işgal ordusu özgürleşen bu topraklardan atıldı. Kürdler yaptıkları bir seçimle hükümet kurdu. Ama gerisi gelmedi. Milli siyasetsizlikten dolayı milli birliğini kuramadılar. Kürdistan’ın güneyi Behdinan ve Soran olarak bir ayrışmaya gidildi. Her iki bölgede aile iktidarları kuruldu. İki başlılık baş gösterdi. Milli bir ordu, milli bir istihbarat kurulmadı. Buna karşın sayısını bilmediğimiz askeri güçler ve istihbaratlar ortaya çıktı. Devleti devlet yapan tek bir kurum oluşumuna izin verilmedi. Kontrol edilebilir ekonomik bir sistem kurulmasına gidilmedi. 30 senedir bu kaybettiren siyaset hala yürütülmektedir.

Bu da yetmedi. Irak-PDK ile YNK arasında uzun bir süreye yayılı kanlı bir savaş baş gösterdi. Bu da onları sömürgecilere bağlanmasının zeminini oluşturdu. Gelinen aşama da Kürdistan’ın güneyi sömürgecilerin arka bahçesine dönüşmüştür. Şu an Kürdistan’ın güneyinde Türk, İran ve Irak ordusu ve istihbaratları cirit atıyor. Ekonomi onlara teslim. Bu durum Hewler hükümetinin umurunda bile değildir.

Oysa ABD ve Batılı müttefikleri bu konuda Hewler hükümetini defalarca uyardı. “Birlik olun. Milli bir ordu kurun. Milli bir istihbarata sahip olun. Devleti devlet yapan kurumları oluşturun. Kontrol edilebilir bir ekonomik politikaya sahip olun. Sömürgecilerle aranıza bir mesafe koyun. Bunu yapmazsanız elinizdeki kazanımlardan da olursunuz” dedi. Bu uyarılara rağmen Hewler yönetimini elinde bulunduran Irak-PDK ve YNK oralı olmadı. Çünkü kurdukları sömürü sistemleri çıkarına geliyordu.

Peki bu politikanın sonucu ne oldu?

Şu an 1991 yılından sonra Kürdistan’ın kazandığı mevziler birer birer ellerinden alınıyor. Burada birinci derecede suçlu Irak-PDK iken YNK’de onların suç ortağıdır.

Burada dış güçleri suçlayabilir miyiz?

Bu kaybettiren siyaseti değiştirmeye çalışanlar oldu. Bunun için Nawşirvan Mustafa çok çaba sarf etti. Ama ömrü yetmedi. Ondan sonra Lahor Şex Cengi bunu sürdürmeye çalıştı ama onu da Türkiye ve İran’ın istemi üzerine Barzaniler ile Celal Talabani’nin çocukları ve onlara angaje olanlar tarafından tasfiye edildi. Şimdi güneyde Türkiye ve İran’ın tam da istediği güçler Hewler’i yönetiyor. Hewler yönetimi bir yerde hem Türkiye hem İran’ın atadığı kayyumlar durumundadır. Onların istemediği hiçbir adım atamıyorlar.

Aynı tıkanıklık Kürdistan’ın diğer parçalarından da yaşanıyor. Yazıyı uzatmamak için bunu bir kenara bırakıyoruz. Dış güçlerin Kürd/Kürdistan sorunu konusun da izledikleri politikasına bakalım. Bu konu da iki cephenin olduğunun (Batı ve Doğu Bloku) altını çizelim. Bugün Rusya’nın başını çektiği blok (Türkiye, İran, Irak, Suriye) eskiden beri Orta Doğu’ya verilen statükoyu savundukları gerçeği orta yerde duruyor. Kürdler bir hak kazanmasın üzerine kurulu bir politika sürdürüyorlar.

İkinci blok, ABD’nin başını çektiği Batı sistemidir. Bu blokun 1991’den bu tarafa izlediği politika Kürdlerin hakkı verilsin şeklindedir. Bunun çerçevesi belirlenmese de bu konu da bir politikaya sahipler. Önemli katkılardan da bulundular. Irak ve Suriye’ye müdahale ederek Kürdlere önemli mevziler kazandırdılar. Bunun kalıcılaşması ve uluslararası alanda meşruiyet kazanması için bir anayasa oluşturun demelerine rağmen sahada olan partilerimiz oralı olmadılar.

Sömürgecilerimiz Kürdlerin bu zaafından yaralanıyor. “Maddem Kürdler uluslararası güçlerin uyarılarını dinlemiyor, devletleşmek istemiyorlar, bir de kendi aralarında bölünmüşken o zaman Kürd etiketli ne kadar oluşum varsa onları tasfiye etme şansını yakaladık, bunun gereğini yapalım” noktasına geldiler. Bugün özelikle Türkiye bunun başını çekerken İran, Irak ve Suriye’de onu izliyorlar. İşte bugün Türkiye ve İran’ın Kürdlere karşı eş zamanlı havadan ve karadan saldırmasının nedeni de budur. Bu saldırılara karşı Kürdlerden ortak bir ses çıkmamaktadır.

Kürdlerde ortak bir ses çıkmadığı bu ortamda uluslararası güçleri bu konu da suçlu gösterebilir miyiz?

İğneyi kendimize çuvaldızı başkasına batırmak ne kadar doğru?

Evet, Türkiye ve İran eş zamanlı olarak hem doğu hem güney ve hem de güneybatı Kürdistan’ı bombalıyor. Kara harekatına baş vuracaklarını söylüyorlar. Türkiye ve İran devlet yetkililerin yaptığı açıklamalarında bunun için büyük bir hazırlık içinde olduklarını da biliyoruz. Rusya özelikle Türkiye’yi kışkırtıyor. ABD ile karşı karşıya getirmeye çalışıyor. Astana görüşmelerinde bu açıkça ifade edildi. Anlaşıldığına ve elimizdeki bilgiye göre ABD, Türkiye ile askeri olarak karşı karşıya gelmek istemiyor. Türkiye’de bunu fırsat biliyor. Rojava’ya yönelik bir işgal hareketinin zamanı geldiğine inanıyor. Anlaşılan kadarıyla bunun gereğini de yapacaktır.

Bu gelişmeler üzerine ABD bölgeye yüksek düzeyde bir heyet gönderdi. Şu an bu heyet Türkiye ve Rojava yönetimi ile müzakerelere devam ediyor. Bizdeki bilgiye göre Kürdler yüzüstü kendi kaderleriyle baş başa bırakılma gibi olumsuz bir durumla karşı karşıya bırakılmak istenmektedir. Ne ABD ne de Rusya Türklerin hem hava operasyonlarına ve hem gündemdeki kara operasyonuna karşı durmayacaklar. Çünkü ne ABD ve ne de Rusya Türkiye’yi karşılarına almak istemiyorlar.

Buraya nasıl gelindi? Buna bir açıklık getirmeye çalışalım.

Bilindiği üzere 2011’den sonra Centcom (Amerika Merkez Kuvvetler Komutanlığı) Pentagon içinde ve ABD’nin Orta Doğu politikasında belirleyici olan güç haline geldi. Bu gücün izlediği politika ile Türkleri bugüne kadar dizginledi. Fakat Ukrayna savaşıyla birlikte ABD’nin Orta Doğu politikası ve dolayısıyla Centcom’um rölü ikinci plana itildi. Dikkatler Ukrayna savaşına çekildi. Bu alanda NATO’nun Avrupa Kuvvetler Komutanlığı (Eucom) sorumlu kılındı. Eucom sorumlu olduğundan hareketle hem Beyaz Saray hem Pentagon üstünde de etkin güç haline geldi. Eucom’un ABD yönetimine dayattığı politika Türkiye ile ilişkilerin yeniden geliştirilmesi yönündedir. Bu, bir konsept değişikliğidir. Görünen şudur. Bu politikaya göre Türkiye’nin Rojava’ya yönelik kara hareketine karşı çıkılmayacağıdır. Şu an Türkiye ile Rojava yönetimi ile görüşen heyete empoze edilen görüş budur. Müzakereler henüz sonuçlanmamış ama egemen olan görüş budur. Anlaşılan ABD eski fabrika ayarlarına dündü. Biden, bu politikasıyla Trump dönemine döndüğü görülüyor. “Güvenilmez müttefik” dedikleri Türkiye artık güvenilen müttefik oldu. Bunun Kürdlere faturası çok ağır olacağı kesin. Bu, Rojava’da kazanılmış hakların tasfiyene ve Kürd soykırımına onay vermek demektir. Trump’ta buna yol açmıştı. Bu politika ile anlaşılan Biden’de buna yol açacaktır. Bu konu da ABD kamuoyunun duyarlı olduğu bilinmektedir. Nasıl Trump üstünde bir baskı oluşturdularsa Biden yönetimi üstünde de kurabilirler. Bunun ne kadar etkili olacağını ileriki günlerde göreceğiz.

Biden yönetimi eğer Türkleri engellemese bu bir suç ortaklığıdır. Eğer bu insanlık dışı suça ortak olmak istemiyorsa Türk barbarlarını engellemek zorundadır. Henüz zamanı geçmeden bunu yapmak zorundadır. Kürdler elindeki mevzileri kaybettikten ve bir soykırımdan geçtikten sonra “Kürdleri nasıl bilirsiniz?” sorusuna “iyi insanlardı” demek bizim nazarımızda ikiyüzlü olmanın ötesinde bir şey ifade etmeyecektir. “Kürdler müttefikimizdir” demenin de bir anlamı kalmayacaktır. Bu da ABD’nin Kürdler nezdinde güvenilir bir müttefik olmadığınıza işaret edecektir.

O günden sonra da Kürdler ABD’ye niye güvensin?

Güven bir kez kırıldı mı bunu tamir etmek kolay olmadığını herkesten çok ABD’nin bilmesi gerekiyor. Eğer ABD, Orta Doğu’da izlediği Genişletilmiş Orta Doğu Projesinin (GOP) başarısını istiyorlarsa şunu bilsin ki bu konu da Kürdlerden başka güvenilir bir müttefik yoktur. Bu nedenle Kürdleri kaybetmeyin diyoruz. Bu da Kürdlere verilecek güvenle olur. Bu güven verilmese kuşkusuz Kürdler büyük bir zarara uğrayabilir ama ABD’de kaybeder. Bunu bir daha düşünmeleri gerekir.

Hele ki, Türkiye’nin Kürdistan’ın güney ve güneybatısına yoğun hava saldırısına devam ettiği ve bir kara operasyonu için dövmeye bastığı bu koşulda güneybatı güçlerinin bu şıkışık durumunda “Türkiye ile anlaşın. ÖSO ile hareket edin” ABD’nin dayatması iddiası ortalıkta dolaşıyor. Bunun ne kadar doğru olduğunu bilmiyoruz ama eğer ABD’nin böyle bir dayatması varsa bu müttefik ruhuna aykırıdır. ABD’nin Kürdistan sorunu karşısındaki duruşunu tartışma masasına getirir. ABD, Türkiye’nin ne kadar Kürd düşmanı ve ÖSO’nun Türkler tarafından örgütlenen İŞID teröristleri olduğunu bilmiyor olamaz. Eğer ABD’nin böyle bir politikası var ve bunu Kürdlere dayatıyorsa bu iyiye alamet değildir.

Bu, ne demek biliyor musunuz?

Kürd hareketinin tasfiyesi demektir. Kürdler bunu hak etmiyor.

ABD’nin Şam yönetimine karşı Sünni Araplara ilişkin bir politikaları olabilir. Onlarla kuşkusuz çalışabilir. Bu, Kürdleri ilgilendiren bir durumda değildir. Suriye bütünlüğü içinde üç bölgeli (Kürd, Sünni ve Nusayri) bir çözüm konusunda da Kürdlerin bir itirazı olmaz. Ama Sünni ve Nusayri Arapların bunu hazmetmesi koşulluyla. Bu zemin sağlanmadan Türkiye’nin örgütlediği ve Kürdlere karşı savaştırdığı kafa kesen katil ÖSO çeteleriyle “birlikte çalışın” politikası Kürdler tarafından kabul edilecek bir istem olamaz. Eğer ABD böyle bir politikayı Kürdlere dayatırsa bilinsin ki Kürdleri kaybeder. Bu, ABD için ne ifade eder bilmiyoruz ama Kürdlerin istediği bir sonuç değildir.

ABD ve başını çektiği Batı sisteminden haklı olarak istemlerimiz var. Kürdler, insanlığı İŞID belasından kurtardı. Bu savaşta büyük bir bedel ödedi. On binin üzerinde gencini bu savaşta feda etti. Bunun karşılığında önemli mevzilerde kazandı. Ama elde ettiği bu mevzileri bugün kaybetmek ve bir soykırımla karşı karşıyadır. Bu, “güvensiz müttefik” denilen Türkiye tarafından yapılmak isteniyor. Biz Kürdler olarak bunu engelleme gücümüz yok. Ama ABD ve müttefiklerin var.

Eğer ABD bunu bugün yapmayacaksa ne zaman yapacaktır?

Kürdler eldeki mevzileri kaybettikten, bir soykırımdan geçtikten sonra mı?

Herkes şu gerçeği görüyor. Türkiye Kürdleri bir soykırımdan geçirme politikasına sahiptir. Bunu uygulama safhasındadır. Bırakın ABD’nin bu politikayı desteklemesi karşı çıkmıyorlarsa Kürd soykırımına onay vermiş demektir. Bu, şu demektir: ABD, Türklere karşı teslim bayrağını çekmiştir demektir. Türklerin Kürd soykırımı yapmasına yol vermiş demektir. O günden sonra da “Kürdlerle müttefiğiz” boş bir söylem olmanın ötesinde bir anlam taşımayacaktır.

Sonuç olarak şunu dile getirmek istiyoruz. Türk devletinin Fırat’ın batısına karadan bir operasyon çekeceği eli kulağındadır. Bunun sonucu Kürd soykırımıdır. Anlaşılan ne ABD ne Rusya veya başka bir ülke bunu engelleme politikasına sahip değildir. Geriye bir alternatif kalıyor. O alternatifte Kürd hareketinin elindedir. Bu planı ancak onlar bozabilir. Bu konu da artık kim sorumluysa PKK, PYD veya YPG bir an önce elini çabuk tutmalıdır. Şam yönetimi ile ilişkiye geçmelidir. Türklerin işgal etmek istediği Menbiç, El Rıfat ve Kobani alanları Şam’ın denetimine vermelidir. Ancak bu yol ile Türkiye’nin planı bozulabilir ve Kürdler bir soykırımdan kurtulmuş olur. Bunu ifade emek zol olsa da ABD’nin yaptığı bu u dönüşünden sonra başka çare kalmamıştır. Kürd hareketi acele etmeli ve Şam’ın bu alanlara gelmesine yol vermelidir. Başka bir çarede kalmamıştır. Yoksa Menbiç, El Rıfat ve Kobani Afrin’in akıbetine uğrar.

28 Kasım 2022

NOT: Resimde görüldüğü gibi Türkler Tilki, ABD ve Rusya Çoban Köpeği rolünde. Al gülüm, ver gülüm alışverişindeler.

Yorum yap

You must be logged in to post a comment Giriş

Bir yorum bırak

To Top