Genel

TKP’NİN “EN İÇ” BÖLÜNMESİ TİP’TE NASIL YAŞANDI TBKP’DE BİRLİK NASIL SAĞLANDI ?

Salih Zeki Tombak

Yazarımız Zeki Tombak’ın bu yazısı, Politika Gazetesi’nin 79. sayısı için yazıldı. Kendisinin onayıyla sitemizde yayınlıyoruz.

@tombak_salih


10 Eylül 1920’de Mustafa Suphi ve yoldaşlarının kurduğu Türkiye Komünist Partisi’nin tarihi, neredeyse bütün kardeş komünist partilerinin olduğu gibi; mücadelelerin, zaferlerin, başarısızlıkların yanı sıra; iç tartışmaların, bölünmelerin, yol ayrımlarının ve sınıf mücadelelerinin sertleştiği dönemlerde, savrulmaların tarihi de olmuştur.
Bu yazı aktüel bir yazı değildir; ders çıkarmak, tarihin pek bilinmeyen bir yanını görünür hale getirmek ihtiyacı duyan meraklısınadır.

En İç Bölünme:TİP/TKP
1975’in 1 Mayıs’ında yasalda yeniden kurulan Behice Boran liderliğindeki Türkiye İşçi Partisi, belki komünist hareketimizin “en iç” bölünmelerinden birinin bir kanadı idi. O günlerde ilerici gençlerin ortak dergi ve örgütlenme projesi “İlerici Gençlik” ve “İlerici Yurtsever Gençlik” olarak daha yolun başında ikiye bölündü.
Türkiye Komünist Partisi kadroları içinde yaşanan ve TBKP kuruluşu ile sona ermiş olduğu düşünülen bu bölünmüşlük döneminin başından, 1982 yılının sonuna kadar Türkiye İşçi Partisi içinde ve 1978 sonrasında Genç Öncü’de yönetici konumlarda yer aldım. Dolayısıyla bu tarih üzerine konuşurken, kendi konumuma ve gözlemlerime atıfta bulunmam, anlattıklarımı hangi mesafeden gördüğüme, tanıklık ettiğime dair bilgi olsun diyedir.


1975’in yaz aylarında TİP ile, genel merkeze mektup yazarak ilişki kurdum, yayınlarını istedim ve nihayet partiye, o güne kadar örgütlediğim bir grup yoldaşımla birlikte üye oldum.


TİP’in 1976’da gerçekleşen 1. Kongre’sinin açış konuşmasını yapan Behice Boran, komünist harekette bölünmelerin yaşanabileceğini; bu kanatlardan birinin başarılı olması halinde diğerlerinin anafor akım veya akımlar haline geleceğini söyledi. Özet olarak, birlik konusuna değil; başarılı olmaya odaklanalım, diyordu. Bu konuşma bölünmüşlük konusunda duyduğum en üst düzeyde ilk konuşmaydı.

Evet, 1. TİP döneminde, Zeki Baştımar’ın Genel Sekreterliği altında TKP bir “Harici Büro” sınırlarını zorlamıyor ve TİP içindeki mensupları olan Mehmet Ali Aybar, Behice Boran, Sadun Aren ve Nihat Sargın ekibinin arkasında duruyordu. Zeki Baştımar’ın ölümünden önce hastalığının ilerlediği dönemde 1973’te TKP Genel Sekreterliği görevine İsmail Bilen’in getirilmesiyle TKP “Harici Büro” kimliğinden hızla sıyrıldı ve ülke içinde illegalde örgütlenmeye girişti. Bu durum TKP Harici Büro’nun yeni yönelimi ile TİP içindeki “TKP” arasında bir ayrılığa yol açtı. İki partinin politikaları ve sahadaki örgütleri DİSK başta olmak üzere sendikal harekette, meslek odalarında, demokratik kitle örgütlerinde, gençlik alanında, neredeyse her yerde karşı karşıya gelmeye başladılar.


Duvara Çarpmak
Açıkça ifade etmek gerekir ki, 5 Haziran 1977 seçimleri, TİP’nin başarı düzeyini ölçtü, partiyi gerçeğin duvarına hızla çarptı. Genel Merkez o güne kadar, TİP’nin 1961-71 döneminin sonuna yaklaştıkça partide yaşanan tasfiye ve kopuş süreçlerinin partinin, işçi sınıfının sendikal hareketinde, öğretmen hareketinde, TMMOB’de, gençlik içinde, bir zamanlar var olan toplumsal karşılığında yarattığı erimenin boyutlarını algılamıyordu.


Bu “önemini algılamama” hali, Kürt siyasetindeki gelişmeler için de geçerliydi. Kemal Burkay ikinci TİP’nin kurucusu idi. Ama bir kaç ay sonra ayrılarak kendi yoluna gitti. Onun liderliğindeki Kürdistan Sosyalist Partisi daha sonra Diyarbakır Belediye Başkanlığını kazanacak boyutlarda bir kitlesel güce ulaştı.


1977 parlamento seçimlerine giderken Üsküdar İlçe Başkanı görevindeydim. Genel Sekreter Nihat Sargın ilçe örgütümüzde yapılan bir toplantıda “Kaç milletvekili çıkaracağımız” hakkında tahminlerimizi sordu. En kötümser tahmini ben yaptım, “1 tane” dedim. Sargın, 3’ten 20’ye kadar tahminleri dinledikten sonra “Öyle bir sonuç alacağız ki, en iyimserleriniz bile şaşıracak..” dedi. Genel Merkez’in algısı bu idi.


Bu algının yarattığı kibir, bir ilgisizliğe de yol açıyordu. Ne Devrimci Yol’un, ne Kurtuluş’un vb ulaştığı kitleselliğin farkındaydılar. Dolayısıyla devrim ve demokrasi güçlerinin yarattığı toplumsallığın kıymetini bilme; yanyana gelme ihtiyacı duyma söz konusu değildi.


12 Mart öncesindeki tasfiye/daralma süreçlerinin duygularıyla hareket ederek, devrim ve demokrasi güçlerine “MDD’ci gençler” ve “sapma” gözüyle bakmanın yarattığı fikri zemine, Yalçın Küçük ve izleyicilerinin partiyi diğer demokrası güçlerinden izole eden, komünist ve devrimci hareketin diğer unsurlarından koparan, düşmanlaştırıcı dili kolayca eklemlendi, bu bakışın sözcüsü oldu. Kof bir kibire dayanan Yalçın Küçük sektarizminin partiden tasfiyesi ağır seçim hezimeti sayesinde mümkün oldu.


1979’da Tek Parti, Tek Cephe broşüründe ortaya konan görece sağlıklı yaklaşımlar, çok geç kalmış bir “yeniden başlayalım” girişimiydi ve partinin yaşadığı tıkanıklıkların aşılmasını sağlamadı.


Başarı Birleştirir, Başarısızlık Böler

1980’de 12 Eylül faşist darbesi yaklaşırken, partinin yaşadığı tıkanma ve başarısızlık hali karşısında, daha çok merkez yöneticileri arasında bir bölünmenin işaretleri ortaya çıktı. Merkezdeki “ekiplerden” isimler, beni ayrı ayrı bilgilendirmek istediler; hepsini dinledim.


O dönemde kendisi de TİP MYK üyesi olan Orhan Silier’in parti arşivindeki belgelere dayanarak kaleme aldığı, benim de üyesi olduğum TÜSTAV Vakfının Sosyal Tarih yayınları arasından çıkan değerli çalışmasının adı, bu bölünmeyi çok güzel özetler: “TİP’in Dağılmasının 1979-1980 Aşaması: Belgeler Tanıklıklar”. (1)


Bazı yöneticiler TKP’ye katılmayı; bazıları bir birleşme sürecini öngören yaklaşımlar geliştirdiler. Esasen Behice Boran ve Nihat Sargın gibi isimler olmasa, partinin toplumsal mücadeleler alanında ve genel ülke siyasetinde yaşadığı başarısızlık karşısında; sanki bu başarısızlıkta kendi payları yokmuş gibi davranacak ve hızla dağılacak merkez yönetim çoğunluğu, partiyi kendi içlerindeki parçalılık haliyle 12 Eylül darbesine maruz bıraktılar.
Ankara’da 1979’da yapılan İl Temsilcileri Toplantısı’nda, kürsüden sormuştum, “devlet sürekli olarak yasallığımızın alanını daraltıyor. Yarın tamamen yasadışı ilan edilebiliriz. Bununla ilgili partinin yaklaşımı nedir?” diye. Boran yoldaş, başka sorularla birlikte benim sorumu da cevaplandırdığı uzun konuşmasında, “Neden yasal parti kurduk?” üzerine açıklamalar yaptı. Yasallığın bir kazanım olduğunu, bu kazanımın meşruiyetinin hiçbir koşul altında yok sayılamayacağını, bununla birlikte küçümsenemeyeceğini, önemsiz görülemeyeceğini vb anlattı. Önemli ve zihin açıcı bir tartışmaydı. Ancak benim sorumla kasttetiğim an 1980 12 Eylül’ünün ilk saatlerinde önümüze geldi.

Darbeden Sonra
1979 baharında Balıkesir örgütlenmesi için çalışan ekipte bana da görev verilmişti. Kepsut ve Dursunbey örgütlenmeleri, çocukluk arkadaşım ve İstanbul Sanayi mahallesinde önemli bir işçi lideri olan Mahmut Dilek’le bana verilmişti. İşimizi yaptık.
Daha sonraki yıllarda gazete ve dergi olarak yayınlayacağımız Fabrika adlı yayının, yeraltı versiyonunu 1983 başında tasarlayan ve yöneten ekibin içinde de Mahmut Dilek’le birlikteydik. Artık aramızda değil, sevgiyle, saygıyla anıyorum.
Mayıs ayında, parti İstanbul İl Yönetim Kurulu, Genç Öncü Aksaray Şube Başkanlığı ve İstanbul Bölge Temsilciliği’ndeki görevlerimi bırakarak Balıkesir’e İl sekreteri olarak gitmemi istedi. Gittim. 12 Eylül’de oradaydım.
13 Eylül gece yarısından sonra, Seka yakınında, arazide yakalandım. Sıkıyönetim bir süre sonra beni bıraktı. 1982 başında yeniden İstanbul’a çağırılıncaya kadar Balıkesir örgütünde çalıştım. Örgütü yeni dönemin şartlarına ve ihtiyaçlarına göre yeniden yapılandırdık ve çalışır hale getirdik. Merkez’den, Bursa örgütü üzerinden bize gelen ve 12 Eylül’ü “faşist darbe” olarak nitelendiren parti yayını Çarkbaşak’ın dağıtımını ve örgüt birimlerinde okunmasını sağladık.
Bu arada Balıkesir’de başlangıçta alınıp bırakılanlar, örgüt örgüt yeniden alınmaya başlanmıştı. İstanbul’a gitmemden hemen sonra adreslerim yeniden basıldı.

İstanbul’da Örgütün Durumu
İstanbul’a geldiğimde İl Yönetim Kurulu oluşturulmaya çalışılıyordu. Orada görevlendirildim. Gençlik alanında bir dağınıklık söz konusuydu. Ama önemli bir kadro birikimi işlerinin başındaydı. Gençlik alanını kısa sürede toparladık.
Gençlik örgütünde Genç Partizan adıyla bir yayın çıkardık.


Kurullarımızın düzenli toplanmasında, gizlilik kurallarına mutlak bir uyum gösterilmesinde ısrarcı olduk.
Fakat İl yönetimi bir türlü tamamlanamadı, görev alsın diye konuştuğumuz isimlerin bazılarında isteksizlik ve uzak durma tavırları vardı. Daha önemlisi İl sekreterliğini yürüten A.Atalay, neredeyse hiçbir zaman o il yönetim kurulunu bir toplantıda bir araya getirmedi ve bundan da rahatsızlık duymadı. Zaten düzenli faaliyeti olan bir parti örgütü mevcut değildi. 12 Eylül’ün hemen ertesinde bir düzenleme yapılmış ama sürdürülememişti. Benim de üyesi olduğum kurul ise, gençlik dışında “ilişki sürdürme” düzeyini aşmayan, dar bir ilişki ağını ayakta tutan, kendisi de tamamlanmamış ve bir araya gelemeyen bir yapı idi.
Nitekim Gençlik örgütüne yönelik Ankara’da gerçekleşen bir operasyon sonrasında, bu tek kişinin kurulu toplamadan, ilişki sürdürme şeklindeki örgüt anlayışı kalıcılaştı. Herkesle kendisinin tek tek görüştüğünü iddia ediyordu. Aynı evde yaşadığımız için, benimle görüşmesinde bir aksama yoktu. Merkez Yönetim Kurulu da aynı evde, oldukça düzenli toplanıyordu.
Bu arada Genç Öncü MYK’sının toplantıları için Ankara’ya gidip geliyordum.
Yürüttüğüm bir başka faaliyet ise TİP ve TSİP’in, Türkiye’deki ilişkileriydi. Hüseyin Hasançebi ile çok uyumlu bir dizi görüşmeden sonra, partilerimize, Türkiye’de birlikte örgütlenme fikrini önerme konusunda hemfikir olduk. TSİP ile 12 Eylül öncesinde de yürüyen bir yakınlaşma süreci söz konusuydu. Merkezimizin memnun olacağını umuyordum, ama “Randevuların arasını aç. Oradan bir şey olmaz” dönüşünü alınca görevin başkasına verilmesini talep ederek, çekildim.

İlişki Koparma
İl Sekreteri, yayın faaliyetinden de, genel olarak İstanbul Genç Öncü örgütlenmesine hakim olan öz güvenden, çalışma tarzımızdan da rahatsızdı. Bu rahatsızlığının Genç Öncü Genel Başkanı olduğu 12 Eylül öncesine uzanan bir geçmişi vardır.


Kenan Evren’in Bulgaristan Halk Cumhuriyeti’ne davet edilmesi, Bulgaristan basınının Evren’e övgü dolu manşetlerle çıkması ve ziyareti sırasında halkın yollara dökülmesi konularında İstanbul Genç Öncü’nün eleştirilerini kendisiyle ve diğer MYK üyeleriyle tartıştım. O dönemde, Sovyetler Birliği KP başta olmak üzere, iktidardaki Komünist Partilerin her yaptığını doğru bulma ve örgüte bu yönde “izah etme” tutumu yaygındı. Bu tartışmadan sonra beraber yürürken Umur Coşkun bana böyle durumlarda alınması gereken doğru tutumu şöyle özetledi:


Bu tartışmadan çok kısa bir süre sonra iki paragraflık bir metin Genç Öncü MYK’da, orada sonuç alınamayınca ilk defa bir araya gelen İstanbul İl Y. kurulunda, sonra, İl Sekreterinin talebi üzerine toplanan İstanbul Genç Öncü Yönetim Kurulu toplantısında ortaya çıktı. Hiçbir kurul bu metnin haklılığına ikna edilemedi. Sonradan Neşet Kocabıyık’ın kaleme aldığını öğrendiğimiz metin şöyleydi:


“İstanbul’da gençlik örgütlenmesi içinde, Sosyalist sistemin dünya çapında yürüttüğü barış, demokrasi, toplumsal ilerleme ve sosyalizm mücadelelerini milliyetçi etkiler altında ele alan; Sol oportünist bir sapma ortaya çıkmıştır.”


Bu metnin bize yönelik eleştirilerinin haklılığına hiçbir kurulu ikna edemeyen A, Atalay, benimle randevusuna gelmeyerek ilişkisini kesti. Vazgeçilen şey, TİP’nin o gün Türkiye’deki mevcut örgütlenmesinin tamamından nicelik olarak fazla ve örgüt standartları bakımından yüksek bir örgütlülüktü.

Bir süre sonra mecburen ayrı bir örgütlenmeye yöneldik ve bir MK oluşturduk. Programımızı kaleme aldık. Programın adı eminim herkesin dikkatini çekecektir: TBKP Programı.

Taslak hali 1983 sonbaharında “Arjantin Birleşik Komünist Partisi Programı” adı ile basılmış; tartışmalar tamamlandıktan sonra Türkiye Birleşik Komünist Partisi Programı olarak yayınlanmıştı. O dönemde TİP ile TKP’nin TBKP projesi henüz ortada yoktu.


Çatı Restaurant Cemaati


Bizimle ilişkinin koparılmasından bir süre sonra, il yönetim kurulunda yer alması için ısrar edilen bazı isimlerin kurula katılmak bir yana, örgütlü ilişkilerin tamamen dışına çıktıklarını kendilerinden öğrendim.


Örgütlü yapı 3-4 kişilik bir yakın çevre dışında, yerini belirli aralıklarla daha çok Beyoğlu’nda Çatı Restaurant’ta, bazen Çiçek Pasajında İlhan Selçuk’un baş konuk olduğu yemekli toplantılarda bir araya gelişlere bıraktı. Bu toplantıların davetini ulaştıranlar oluyordu. Bir ikisine katılıp ortamı görme imkanı buldum.


TKP’nin birleştiği TİP, partinin adı ve tarihi; yurt dışında bulunan Behice Boran, Nihat Sargın, Avrupa sorumlusu Ali Naki Öner ve etraflarındaki bir kaç kişi ile; yurt içinde A. Atalay’ın tasfiye edip, meyhane cemaati haline getirdiği topluluktur.
Burada Yarın Dergisi etrafında kümelenen bir grup genç ve samimi insanı “cemaatten” ayırarak not etmek isterim. (2)


TİP’in 15-16 Mayıs 1988’de Moskova’da yapılan, birleşme ve kendisini feshetme kararı aldığı sözde kongrenin delege sayısı 36’dır ve bir bölümünün nasıl delege yapıldığının izahı yoktur.


Birleşmenin TİP açısından örgütsel karşılığı yoktur. Zaten birlik sürecinde merkez komite seviyesindeki bazı isimler sürece hiç dahil olmamış; dahil olanların da bazıları süreçten ayrılmıştır. Bu ayrışmalarda gene aynı ismin parti içi hukuka rağmen aldığı tutumların rolü vardır.
TİP, daha 1982 sonunda herhangi bir kongre kararı olmaksızın mevcut programını iptal etmiş, yeni bir programı, üyelik kriteri haline getirmiştir.

Sonuçta TKP’nin bu iç bölünmesi, TBKP’de sağlanan birleşmeyle sona ermiş görünse de, Behice Boran’ın deyişiyle, bir araya gelenler de başarısız olmuş ve anafor akım haline gelmişlerdir. Çünkü birleşmenin gerçekleştiği uluslararası koşullar; öne çıkan isimler, birleşmenin programatik zemini, hareketin likidasyonunu hazırlamıştır.

Elbette 10 Eylül 1920’de kurulan ve benim gibi, bütün komünistlerin, kendilerini her zaman ve her koşulda onun üyesi saydıkları Türkiye Komünist Partisi, sadece hepimizin ortak tarihi olması bakımından değil, yarattığı büyük birikimle ve yaşayan kadrolarıyla, kendisini geleceğe taşıyabilir. Ağır likidasyon şartları aşılabilir. Bunun güvencesi, isim, amblem, sembol tartışmalarına dönüp bakmadan, bugün Kürt Özgürlük Hareketi içinde veya onunla omuz omuza mücadele verilen yapılar içinde yer alan komünistlerin varlığı ve savaşımıdır.


Yaşımız kaç olursa olsun, partimizin devrimci geleneklerini, ideallerini yaşatmak ve geleceğe taşımak için barikatlarda, savaş hatlarında, sahada var olmak zorundayız ve pek çoğumuz tam da oralardayız. Şimdi bu birikimi bir sonraki değil; iki sonraki kuşağa aktarma sorumluluğu omuzlarımızdadır.

(1) Bu kitabın yayınlanmasından sonra, anlamsız bir tepki ortaya koyan; kitabın geri çekilmesini isteyen, anlatılan dönemde parti merkezi sanki bütünlüğünü koruyor ve partiyi siyasi mücadelenin bir öznesi olarak mücadele alanlarında büyütüyormuş gibi konuşan bir küçük ekip oldu. Bu ekip TİP adının Perinçek ekibi tarafından gasp edilmesine hiç tepki göstermediği halde, bugün TİP adıyla yeniden partileşenlere, “Bu adı kullanamazsınız” diye haksız ve hadsiz bir kampanya yürüttü. Dil çürük dişe gidermiş. Bu ekibin öncü ismleri TİP’in de, TBKP’nin de likidasyonunu gerçekleştiren isimler arasındadır.

(2) Yarın ekibinden ve “Bilim ve Sanat”ta da yazıları yayınlanan Yasemin Çongar’ın, kendisine 15 Temmuz’dan sonra bile dokunulmazlık kazandıran “asli misyonuna” bu zeminde başlaması ilgi çekici bir vak’adır.

Yorum yap

You must be logged in to post a comment Giriş

Bir yorum bırak

To Top