DÜN 12 EYLÜL ASKERİ FAŞİST DİKTATÖRLÜK, BU GÜN TEK ADAM REJİMİ!

DÜN 12 EYLÜL ASKERİ FAŞİST DİKTATÖRLÜK BUGÜN TEK ADAM REJİMİ!

12 Eylül askeri faşist diktatörlüğü, ABD emperyalizmin Türkiye’ye Faşizm ihracı ile gerçekleşmiştir. 12 Eylül askeri faşist diktatörlüğüni üzerinden 41 yıl geçti!

Dün askeri sıkıyönetimlerle yönetilen ülke bugün ise Tek adam rejimi ile ”OHAL ve KHK”kararnamelerle yönetilmektedir.

12 Eylül askeri faşist diktatörlük de faşist generallerin sıkıyönetim kararları emekçi sınıfların üstünde baskı, şiddet,terör estiriyordu!Bugün ise ”Tek adam diktatörlüğünün” kararnameleri ile yasaklarla, baskı, şiddet,ülkede ırkçı faşist terörü estirilmektedir. 12 Eylül askeri faşist diktatörleri Türkiye halklarına hesap vermeden tek, tek ölüp gittiler. 12 Eylül askeri faşist diktatörü ”Kenan Evren” ölürken dahi nefretle anılarak törensiz, kimsesiz yanlız giderken, arkalarında işledikleri suçları bırakıp, hesap vermeden karanlığa gömüldüler.

12 Eylül askeri faşist diktatörlüğünün anısı tarihimizde büyük acılar kan, göz yaşı ve silinmeyen kara bir iz bırakmıştır. Milyonlarca insan işkence tezgahlarından geçti sorgusuzca cezaevlerinde yattılar. Yoldaşlar, Analar, Babalar, kardeşler, akrabalar, arkadaşlar, bu işkenceleri görmüş yaşamış oldular.

Bugünde AKP ve MHP faşizmi yapmaktadır. On binlerce sosyalist,devrimci, demokrat, yurtsever,aydın, gazeteci iktidara muhalif her kesimin hepsi, sorgusuz,savunmasız, mahkemesiz bir şekilde cezaevlerinde yatmaktadır.

17 yaşında ki, ”Erdan Eren” alel acele yaşı büyülterek idam edildi. 12 Eylül askeri faşist mahkemeleri idamları sıralayarak tek, tek devrimci, yoldaşlarımızı komünistleri idam ederek topluma korku salmak ve sindirmek istediler. 12 Eylül askeri faşist diktatörlük ülkenin siyasi, ekonomik, sosyolojik, psikolojik olarak dokusunu değiştirdi.Din ve tarikat, cemaat örgütlenmesinin önünü açan 12 Eylül faşist diktatörlüktür, her mahalleye kuran kursları, imamhatip okullarının açmıştır.

12 Eylül askeri faşist diktatörlüğü ihraç eden ABD emperyalizmi 18 yıl öncede AKP ve Erdoğan’ı Türkiye yönetiminin başına getirmiş oldu.

12 Eylül faşist diktatörlüğün kazandırdığı Cemaat ve tarikatlarla bütünleşerek tek adam rejiminin inşasını gerçekleştirmiş oldu. Askeri faşist diktatörlüğe karşı suskunluk uzun sürmedi! Diyarbakır zindan direnişi askeri faşizme meydan okuyarak. Mazlum Doğan, Kemal Pir ve yoldaşları direnişleri ve ölümleri! Oyunu bozarak, yeni bir sayfa açarak 12 Elül faşizmini teşhir etmiş oldu.

1984’de Kürt özgürlük hareketi sahneye çıkarak 12 Eylül askeri faşist diktatörlüğünün saltanatını alt üst etmiş oldu! Kürt halkının ve Türkiye halkının faşizme karşı direnişini ve ayağa kalkmasını sağlamış oluyordu.

1989’da Zonguldak Maden işçilerin direnişi işçi ve emekçi sınıflara yeniden direnme mücadele yolunu açıyordu.

12 Eylül Askeri faşist diktatörlüğü üzerinden 40 yıl geçmesine rağmen, Türkiye rejiminde bir değişiklik olmamış, olmadığı gibi bugün AKP ve MHP faşizmin,Tek adam rejimi ”ERDOĞAN” tüm faşist diktatörlere rahmet okutmaya çalışmaktadır.

12 Eylül askeri faşist Anayasası ile ”ANAP” ve ”Turgut Özal” ayrı bir biçimde 12 Eylül askeri faşizmin Anayasası ile yönetmiştir.

Demirel ve ”DOĞRU YOL” Partisi aynı şekilde faşist anayasanın ötesine geçerek ”Tansu Çiller” Kürt özgürlük hareketine ve Kürt işadamlarına dahi yaşama şansı tanımamıştır. 1990’lar da ” JİTEM” örgütleri ve itirafçılarıda içlerine alarak Sosyalist, Devrimci ve Kürt avına çıkarak tek tek faili meçhullerle binlerce insanı kalt etmişlerdir.

1990’larda tüm yasaları askıya alarak binlerce devrimci ve yurtseverleri faili meçhul şekilde öldürdükleri gibi, Kürt illerini yakıp, yıkarak milyonlarca Kürt insanını evinden yurdundan ederek zorla göçe zorlamıştır. Metropol şehirlerin içine atarak açlık ve yoksullukla başbaşa bırakmış oldular.

Böylece; Kürt ve Türk halklarına zulüm, işkence, baskı yapanlar tek, tek kendilerini bitirerek tarih sahnesinden silinmişlerdir.

DYP ve Tansu Çller, ANAP Mesut Yılmaz, DSP Ecevit, Erbakan Fazilet partisi, Refah partisi hükümetleri, bunların hepsi !12 Eylül askeri faşist Anayasasıyla ülkeyi yöneterek baskı şiddet ve işkence ile Türk ve Kürt halkının haklarını gasp ettiler. Her zaman olmayan demokrasi kanunları askıya alarak Kürt ve Türk halkının başına bela olurken de, kendileri yok olmuşlardır.

AKP faşizmi ”ERDOĞAN” da bir balayı dönemi yaşarken 19 yıllık iktidar da olan, tek adam rejimi yolun sonuna gelmiş bulunuyor. Ekonomik ve siyasi çöküşünü yaşarken de, toplumun üzerinde baskısını artırmaya hak, hukuk adalet diye bir kavram bırakmamıştır. Her gün siyasi soykırım operasyonları ile işkenceler ve tutuklamalara bir yenisi eklenmektedir.

2002 de AKP ve Erdoğan iktidar olurken, toplumu demokrasi, özgürlükler, değişim ve Kürt sorunu diyerek aldatmış ve oyalamış oldu! Sonunda en iyi Kürt ve demokrasi düşmanı kesilmiştir.

Yüz yıllardır her iktidar, hükümet demokrasi hak ve hukuku ortandan kaldırırken de, Kürt halkını yok etmek için çalışmışlardır. Ama tüm baskılara savaşlara rağmen Kürt halkı iradesini korumaya devam etmektedir.

Faşizme karşı Demokrasi mücadelesi bizlere gökten zembille inmeyeceğine göre yılmadan, usanmadan, bıkmadan tüm baskılara rağmen boyun eğmeyeceğiz, direneceğiz ve mücadeleye devam edeceğiz.

Sen yanmasam, ben yanmasam, nasıl çıkarız, bu aydınlıklara diyerek faşizmi ve gericiliği bu ülke topraklarında yok etmek için tüm sosyalist, devrimciler, demokratlar, yurtseverler faşizme karşı omuz omuza mücadele vermek boynumuzun borcu olmuştur! Faşizme Karşı Birleşik Cephe kurulması ve örgütlenmesi bir elzem olmuştur.

Kahrolsun Faşizm! Yaşasın Halkların Kardeşliği!

23.5.2021

Mehmet Özcan

SOYKIRIMCI SİSTEM VE TOPLUMU

Hasan H. Yıldırım & Hussein Erkan

SOYKIRIMCI SİSTEM VE TOPLUMU 

Türk egemenlik sistemi ve toplumsal varoluşu soykırımcıdır. Sistemin ve toplumun temeli böyle atılmış. Bu bir zorunluluk olarak görülmüş. Nedeni; uygulayıcıların yerli olmayışlarından, dışarıdan gelen göçmen, muhacir karakterinden ileri gelmektedir. Yerlilerle kan uyuşmazlığı var. Birlikte eşitçe ortak bir yaşam kurma mümkün görülmemiş. Etnik arındırma yöntemini izleyerek herkesi kendi kanlı potasında eritmiş. Bana tabiî olacaksın, benim gibi düşüneceksin, dediklerimi yapacaksın demiş. Başlamışlar “kırmızı çizgilerimiz” diye sıralamaya. “Tüküm diyeceksin.” “Devlet baba diyeceksin.” “Devletin kestiği parmak acımaz diyeceksin.” “Tek vatan, tek millet, tek dil, tek bayrak diyeceksin.” Demeyene “ya sev, ya terk et” dediler. Terk etmeyenlere yöneldiler. Tek tek veya toplu katlettiler. Ya zindana attılar, ya da yurtdışına kaçışlarına yol verdiler.

Bu yöntemle coğrafyamızın kadim millet ve etnik unsurlarını yok ettiler. Geri kalanlardan kendi deyişleriyle “72.5 milletten yok olan bir ulus yarattılar.“ Kendi potalarından erittiler, mankurtlaştırdılar. Kendi dışında kim varsa onlara saldırttılar.

Bu yönetim biçimine soykırım sistemi denir. Bu sistemin yaratımı olan kitleye de soykırımcı toplum denir. Soykırım sadece etnik bir unsuru toptan yok etmekle sınırlı değildir. Dilini yasaklamak da soykırımdır. Kültürünü yasaklamak da soykırımdır. Zoraki asimilasyon da soykırımdır. Zoraki göç ettirmek de soykırımdır. Bunların hepsi Türk egemenlik sisteminin sahipleri tarafından yapılmış ve yapılıyor. Halkının da sosyal-siyasal rızası olmuş. Buna Türk tipi yönetim biçimi diyebilirsiniz. Soykırım sitemi ve toplumu dediğimiz budur.

Bu tutum sadece yönetim kademesiyle sınırlı değildir. Sistemin bazı kanatlarıyla da sınırlı değildir. İstisnalar hariç Anadolu toplumunun tamamına yakın kesiminin bu düşünce ve uygulamalara iştirakçı olduğu inkar edilemez. Toplum öyle yetiştirilmiş. El kadar bebeğe bile bu bilinçaltı empoze edilmiş. Devletten bunu görmüş. Aileden bunu görmüş. Komşusundan bunu görmüş. Bunun iyi bir şey olduğuna inanmış. Ondan sonra kendisi de uygulamaya başlamış. Kendisi gibi düşünmeyen herkesi yok edilmesi gereken düşman görmüş. Bugünde aynı mantık ve uygulama sahibidir.

Türk egemenlik sisteminin yönettiği Anadolu toplumu sürekli tetiktedir. Kim saldıracak korkusu içindedir. Bunu da devlet ona empoze etmiş. “Ülkemizi bölmek isteyen bedbahlar var” korkusunu vatandaşa aşılamış. “Kimseye tek bir çakıl taşı vermeyiz” mottosuyla başlatılan geniş bir repertuar kolektif hafızalara kazınmış. Bu nedenle binbir zahmetle yetiştirdiği evladını davullu-zurnalı “en büyük asker bizim asker” nidalarıyla savaşa gönderme yükümlülüğü toplumun sırtına yüklemiş. Öldürüldüğünde de “vatan sağ olsun” demeyi olağanlaştırmış. Bu bir cinnet halidir. İşte soykırımcı sistem ve yaratımı olan toplumun korkunç bir yüzü de budur.

Bu soykırımcı sistem ve toplumun mevcut araç ve aktörlerle değişmesi mümkün görünmüyor. Bir devrimle alt-üst olması gerekiyor. Buna da mevcut toplumsal dinamiklerin gücü yetmiyor. Anadolu toplumunun sosyolojik yapısı buna elvermiyor. Bu toplumsal düzenin ancak dış bir müdahale ile alt-üst edilmesi gerekiyor. Tıpkı Irak, Suriye, Afganistan, Libya, Yugoslavya’da olduğu gibi. Bu da ABD’nin 21. Yüzyıl politikası denilen Genişletilmiş Orta Doğu Projesi (GOP) kapsamında gerçekleşecektir. ABD’li yetkililerin “Türkiye de GOP kapsamı içindedir” demesi boşuna değildir.

Bundan sonra Türkiye’ye karşı izlenecek politika 14 Haziran NATO ve sonraki günlerde toplanacak olan demokrasi ile yönetilen ülkelerin alacakları kararlarla iyice netleşecektir. Sorunlar Türkiye ile müzakere edilmeyecektir. Alınan kararlar kendilerine dayatılacaktır. Türkiye de bunu kabullenmeyeceğine göre Irak, Suriye, Afganistan, Libya, Yugoslavya’ya ne yapıldıysa ona da aynısı yapılacaktır. Türk soykırımcı sistemi ve toplumun değişmesini isteyen güçler bunu ciddiye almalı, kendini buna göre örgütlemeli ve pratikleştirmelidir. Bunu kavrayan, gereğini yapan güçler yarının sahipleri olacaklardır. Burada kendilerine “anti-emperyalist” rolü devşiren güçler istemese de kendini soykırımcı Türk yönetimin yanı başında bulacaktır.

ABD’nin öncülük ettiği Batı sistemi, önce yenilmez denilen Türk devletinin yenilgisini Anadolu toplumuna tattırmaya çalışacaktır. “Bir Türk dünyaya bedeldir” algısını kıracaktır. Türkün de yenilebileceğini kendisine gösterecektir. Sonra, “hata ülke Türkiye” dediğimiz coğrafyanın etnik temelde bölünebileceği kendisine gösterilecektir. Böylelikle “Kimseye verecek bir çakıl taşımız yok” anlayışının yok edilmesi gerekiyor. Toplumu oluşturan kesimlerin kendi kimlikleriyle kendini ifade etmesi, kim neye inanıyorsa ona göre ibadetini yapmasının kimseye bir zararının olmadığının ona gösterilmesi gerekiyor.

Ondan sonra geride kalan Anadolu toplumunun sıfırdan yeniden inşa edilmesi gerekiyor. Ona soykırımın insanlıkdışı bir suç olduğunun kavratılması gerekiyor. Soykırımcı tarihiyle hesaplaşması gerekiyor. Soykırım mağdurlarından özür dilemesi gerekiyor. Bunun ilkokuldan başlamak üzere tüm eğitim süreci boyunca müfredat olarak okutulması gerekiyor. Bu da hemen olacak bir mesele değildir. Uzun bir çabayı ve rücuyu gerektiriyor.

Her şeyden önce Anadolu toplumunun demokrasiye ihtiyacı vardır. Kendi siyasal ve toplumsal hastalığının panzehiri budur. Eskiden “hasta adam” diyorlardı, şimdi ise bütün sosyolojisi hastalandı. Jenosidal düzen toplumu mental anlamda çürüttü. Bu yüzden öncelikli olarak bu toplumun demokratikleşmesi gerekiyor. Bunun nasıl ve hangi güçlerle olması gerektiğini bilince çıkarması gerekiyor.

Anadolu toplumunun değişmesi için ne sosyalistlerin, ne sosyal-demokratların, ne de başka bir kesimin sistemle ciddi olarak bir hesaplaşması olmadı. Çağdaşlaşma ve toplumda diğer etnik, milli ve farklı dini inançtaki kesimlerle barış içinde hakça birlikte yaşama akıllarına bile gelmedi. Bu güne kadar “Kahrolsun emperyalizm“, “yaşasın bağımsız Türkiye“ belagatıyla bayrak sallamanın dışında ciddi bir proje uygulanmadı. Bunu da monolitik bir mantıkla yaptı. ‘Türkiye ve Türk’ ile başlayan siyasal argümanlarla sisteminin tezahürüne dönüştü. Sistemin kuruluş felsefesinden farklı bir yol bulamadı. Ve doğaldı ki, toplumla kucaklaşılamadı. Bu yöntemlerle toplumun değişmeyeceği anlaşılmalıdır. Bu konuda ciddi bir çabadan bahsedilecekse eğer, o da “liberal demokratların” verdiği mücadeleydi. Onlar da 15 Temmuz 2016’da büyük bir mağlubiyet alarak tasfiye oldular.

2 Mayıs 2021

EMPERYALİST ÜLKELERİN İŞÇİ SINIFLARI : MEZAR KAZICILIKTAN PAYANDALIĞA

EMPERYALİST ÜLKELERİN İŞÇİ SINIFLARI:
MEZAR KAZICILIKTAN PAYANDALIĞA

Yıldırım Koç

Emperyalist ülkelerin sermayedar sınıfları, başka ülkeleri sömürüp, buralardan kendi ülkelerine kaynak aktardıklarında, bunun bir bölümünü, kendi işçi sınıflarının desteğini almakta kullanırlar.
Bu sayede emperyalist ülkelerin işçi sınıflarının (yalnızca işçi aristokrasilerinin değil, tüm işçi sınıfının) çalışma ve yaşama koşulları gelişir. Bu ülkelerde demokratik hak ve özgürlüklerin gelişmesinde bile emperyalist sömürünün olumlu etkisi olmuştur. Sömürgecilik ve ardından
emperyalist sömürü, kapitalizmin mezar kazıcılarını, kapitalizmin ve emperyalizmin payandalarına, destekçilerine dönüştürmüştür. Bu nedenle, dünyada kapitalizmi tarihin çöplüğüne göndermenin ilk adımı, emperyalist ülkelerde sınıf mücadelesinin sertleşmesinden geçmektedir. Emperyalist
ülkelerde sınıf mücadelesinin sertleşmesi ise, emperyalist sömürünün ciddi biçimde engellenmesiyle sağlanabilir. Geçmişte Sovyetler Birliği’nin “kapitalist olmayan yol” tezinin, günümüzde Çin Halk Cumhuriyeti’nin “bir kuşak bir yol projesi”nin temeli, emperyalist sömürüyü kısıtlayarak, emperyalist ülkelerdeki işçi sınıflarını yeniden kapitalizmin mezar kazıcılarına dönüştürmektir. Türkiye’de de, (kapitalizme karşı mücadeleyi unutmadan ve ihmal etmeden) emperyalizme karşı verilen mücadele, dünyada kapitalizmi tarihin mezarlığına gömme
mücadelesinin bir parçasıdır.
Gelişmiş kapitalist ülkelerin sermayedar sınıflarının kendi işçi sınıflarını “evcilleştirme” ve hatta başka ülkeleri ezmede ve sömürmede kullanma stratejilerinin tarihte başka örnekleri de vardır. Bu stratejinin başarılı bir örneği eski Roma’da 2000 yıl önce, diğer bir örneği de 1400 yıl önce
Bizans’ta yaşandı.

ESKİ ROMA’DA İSYANLARI ÖNLEMEDE SÖMÜRGELERDEN KAYNAK AKTARIMI
2000 yıl önce Roma İmparatorluğu’nda patrisyen (asil) aileler ülke ekonomisinde ve yönetiminde belirleyici güce sahipti. Ayrıca küçük üretici köylülerden ve kent esnafından oluşan “pleb”ler vardı. Bunların dışında mülk sahibi olmayan özgür Romalılara da “proletarii” deniyordu.
Günümüzde kullanılan proletarya sözcüğünün kaynağı bu kavramdır. Vatandaşlar, köleleri sömürüyordu. M.Ö. 1. yüzyılda Roma’nın özgür yurttaşlarının nüfusu 3,3 milyonken, kölelerin sayısı 2 milyona ulaşmıştı.
Roma hakim sınıfları, fethedilen yeni topraklara yoksul plebleri ve proleterleri yerleştirerek onların Roma’da karışıklık çıkarmasını engelliyordu.
Ancak genişleme durunca iç sorunlar artmaya başladı. Özellikle M.Ö.73 yılında başlayan ünlü Spartaküs ayaklanması Roma’yı sarstı. Bu ayaklanmanın yanı sıra başka köle ayaklanmaları da yaşanıyordu.
Julius Sezar M.Ö. 44 yılında öldürüldü. Vasiyeti, kızkardeşinin
torunu olan Gaius Octavius’un onun yerine geçmesiydi. Bir ara
dönemin ardından Octavius tek başına iktidara geçti, Roma
İmparatorluğu’nu kurdu, Augustus adını aldı, “Roma Barışı”nı (Pax
Romana) sağladı ve ülkeyi M.Ö.27-M.S.14 yılları arasında yönetti.
Roma Barışı’nın önemli unsurlarından biri, Roma’daki
patrisyenlerle plebler ve proletarii arasında barış sağlanmasıydı.
Augustus bunu sağlayabilmek için Roma’nın yoksul özgür
yurttaşlarına (pleblere ve proletariiye) ucuz ve daha sonra da bedava
buğday dağıttı. Mısır’dan Nil vadisinden getirilen bedava buğday,
Roma’nın hakimiyeti altındaki bölgelerden gelen haracın bir
bölümüyle finanse ediliyordu. Gaius Octavius (Augustus)
Asiller, Roma “proletarii”sini, sömürü sonucu elde edilen bedava buğdayla sisteme entegre etti. Ayrıca bu yoksul yurttaşlara silah, miğfer ve zırh da verilerek, Roma ordusunun belkemiğinin bunların oluşturması sağlandı. Yoksul vatandaş proletarii, kölelerle ittifak kurabilseydi, Roma’daki
patrisyenlerin hakimiyetini sona erdirebilirdi. Proletarii, patrisyenlerin potansiyel mezar kazıcısıydı. Ancak Mısır’dan sağlanan ve parasız dağıtılan buğdaylar ve ardından silah ve teçhizatın parasız olarak verilmesi, mezar kazıcılarını Roma İmparatorluğu’nun destekçisi ve ordusuna dönüştürdü.

BİZANS’TA İSYANLARI ÖNLEMEDE SÖMÜRGELERDEN KAYNAK AKTARIMI
İstanbul’a, yaklaşık 1000 yıl boyunca Bizans İmparatorluğu hakimdi. Günümüzden yaklaşık 1500 yıl önce İmparator Jüstinyen yeni vergiler koydu. 13 Ocak 532 günü yoksul halk büyük bir ayaklanma başlattı. “Nika Ayaklanması” sırasında şehrin yaklaşık yarısı yakıldı, kiliseler tahrip
edildi, binlerce kişi katledildi. İki hafta süren ayaklanma sonrasında da 30 bin dolayında isyancı öldürüldü.
Günümüzdeki Ayasofya’nın yerinde bir başka kilise vardı. Nika
Ayaklanması sırasında bu kilise de tahrip edildi. Bugünkü bina, Nika
Ayaklanması’nın bastırılmasından sonra, 532-537 yıllarında inşa
edildi.
Bu ayaklanmadan sonra Bizans imparatorları kentte yaşayanlara,
yine Mısır’dan getirilen ucuz buğday dağıtmaya başladı. Bu
uygulama sayesinde karnı doyan kitlelerin imparatora karşı
ayaklanması önlendi. Ucuz buğday dağıtma uygulaması 12. yüzyıla
kadar devam etti. 12. yüzyılda bu uygulama kaldırılınca kent
yoksullarının sınıf çıkarları temelindeki ayaklanmaları yeniden
başladı.
2000 yıl önce Roma İmparatorluğu’nun proletaryasını ve yoksul
pleblerini, 1500 yıl önce Bizans’ın kent yoksullarını sisteme uyumlu
kılmalarının yolu, karınlarını doyurmaktı. Karınların doyması için sağlanan buğday da başka ülkelerin sömürülmesinden elde ediliyordu. Ülkede sınıflar arasındaki çelişkinin bir iç savaşa dönüşmesini önlemenin yolu, başka ülkelerin sömürülmesiyle sağlanan ekonomik artığın bir
bölümünün yoksullara dağıtılmasıydı.


SÖMÜRGECİ İNGİLTERE’NİN POLİTİKASI

19. yüzyılın ilk yarısında yoğun sınıf mücadelelerinin yaşandığı İngiltere’de hakim sınıflar çok
bilinçli bir biçimde 1850’lerden itibaren bu yöntemi kullanmaya başladı.
Gelişmiş kapitalist ülkelerde işçi sınıfının kapitalizme karşı tavrı, başka ülkelerden aktarılan
kaynakların bir bölümünün paylaşılmasıyla birlikte değişti. Kapitalizmin mezar kazıcıları
kapitalizmin ve emperyalizmin payandalarına dönüştürüldü.

TEKELCİ KAPİTALİZM DÖNEMİNDE KAPİTALİSTİN KÂRININ KAYNAĞI
Gelişmiş kapitalist ülkelerde 19. yüzyılda sermayedar sınıfın kârının ana kaynağı işçi sınıfının
sömürülmesiydi. Bu sömürü ilişkisi bu ülkelerin işçi sınıflarını kapitalizmin mezar kazıcıları haline
getiriyor, onları devrimcileştiriyordu.
Ancak daha sonraki dönemlerde kapitalistlerin kârının kaynağı çeşitlendi.
Küçük üreticiliğin tasfiye olmadığı ülkelerde, kapitalistler, fiyat mekanizmaları aracılığıyla, kendi
ülkelerindeki küçük üreticilerin ürünlerini değerlerinin altında fiyatlarla satın almaya başladılar.
Kapitalistlerin malları ise bu kesimlere değerlerinin üstünde fiyatlarla satıldı. Böylece kapitalistin
kârının unsurları çeşitlendi. Bunun sınıflar mücadelesine yansıması ise, işçi sınıfının özellikle topraksız
Jüstinyen
ve az topraklı yoksul köylüyle, kırsal kesimde ve kentlerdeki küçük burjuvaziyle sermayeye ve özellikle
tekelci sermayeye karşı ittifakı oldu.
Sermaye tekelci sermayeye dönüştükçe, malların fiyatları değerlerinden iyice saptı. Özellikle
tekelci kapitalizm (emperyalizm) döneminde sermayedarın kârının önemli bir bölümü, sömürge ve
yarı-sömürge ülkelerin halklarının yağmalanmasından elde edilmeye başlandı. Bu gelişimin sınıflar
mücadelesine yansıması, anti-emperyalist mücadelenin yükselmesi oldu.
Özellikle son 40-50 yıllık dönemde sermayedar sınıfın kârı içinde sıcak para operasyonlarının
önemi arttı. “Kumarhane kapitalizmi” olarak nitelendirilen ilişkiler, üretimden çok parasal ilişkilerle
kâr elde etmeye yöneldi. Kapitalizm üretimden kopmaya, iyice parazitleşmeye başladı.


KAPİTALİZMİN MEZAR KAZICILIĞINDAN, KAPİTALİZMİN VE EMPERYALİZMİN
PAYANDALIĞINA

19. yüzyılın ortalarına kadar kapitalizmin işçilerin çalışma ve yaşama koşullarındaki olumsuz
sonuçlarına, kapitalizmin yarattığı cehenneme ve sefalete karşı mücadele eden işçi sınıfları, kapitalizmle uzlaştıkça sefilleşti; kapitalizmin mezar kazıcıları olarak düşünülenler, emperyalizmin ve kapitalizmin payandalarına, destekçilerine dönüştü.
Bu konumda olanlar yalnızca işçi aristokrasileri, işçi sınıfının bazı
kesim veya katmanları veya sendikalı işçiler değildir; işçi sınıflarının
bütünüdür. Özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki Altın Çağ
döneminde gündeme gelen “sosyal refah devleti” uygulamaları,
işçi sınıfı içinde katmanlara veya kesimlere göre bir ayrım
yapmamakta, işçi sınıfının bütününe önemli destekler sağlamakta
ve hatta özellikle de daha dezavantajlı konumda olan kesim ve
bireyler için pozitif ayrımcılık yapmaktadır.
Sömürgelerden, eski sömürgelerden ve yeni-sömürgelerden
getirilen kara, sarı veya beyaz derili işçiler, emperyalist ülke işçi
sınıfında tabakalaşma yarattı; en zor, tehlikeli ve itibarsız işler bu
işçilere yaptırıldı. Ayrıca, emperyalist politikalar, emperyalist ülke
işçi sınıfına psikolojik bir rahatlama getirdi; bu insanlar “en alttakiler” olmaktan kurtuldu; sermayedarlarla ilişkilerindeki olumsuz konumlarını unutturacak biçimde kendilerini daha üstün görebilecekleri sömürge ve yarı-sömürge ülkeler halkları vardı.
Emperyalist ülkenin attığı “sofra kırıntıları” yalnızca sendikalı işçilere değil, sınıfın çok büyük kesimlerine önemli yararlar sağladı. Sosyal devlet uygulamalarında ve yasayla sağlanmış iş güvencesinde, sendikalı-sendikasız işçi ayrımı yoktur. Ücretler ve diğer çalışma koşulları konusundaki ileri haklar ise ya toplu iş sözleşmeleri, ya bağıtlanmış toplu iş sözleşmelerinin diğer işyerlerine teşmil edilmesi, ya da sendika dışında işyeri konseyleri ile işverenler arasında imzalanan anlaşmalarla işçi
sınıfının çok daha geniş kesimlerine yaygınlaştırıldı. Sosyal devlet öncelikle işçi aristokratlarını değil, işçi sınıfının en alttakilerini korudu.

SINIF ÇATIŞMASI YERİNE “SOSYAL ORTAKLIK”
Emperyalist ülkenin devleti ve sermayedarları ile işçi sınıfı arasındaki bu çıkar bütünlüğü, “sosyal ortaklık” olarak doğru bir biçimde formüle edilirken, çeşitli yapılanmalar ve anlaşmalarla da kurumsallaştırıldı. Çeşitli biçimlerde yönetime katılma uygulandı. Toplumsal anlaşmalar imzalandı.
İşyeri konseyleri yaygınlaştırıldı. Ekonomik ve Sosyal Konsey benzeri yapılanmalar yaratıldı. “Sosyal diyalog” geliştirildi.
Gelişmiş kapitalist ülkelerin işçi sınıfları, bu ve benzeri nedenlere bağlı olarak, özellikle kapitalizmin İkinci Dünya Savaşı sonrasında yaklaşık 30 yıl süren Altın Çağı boyunca emperyalizme ve kapitalizme sahip çıktı, devletlerinin ve sermayedar sınıflarının emperyalist politikalarını destekledi.
Winston Churchill
Kapitalizm 1970’li yıllarda krizler dönemine girince, sosyal devlette bir zayıflama yaşandı. Ancak emperyalist sömürü aracılığıyla kaynak aktarma büyük ölçüde devam etti. Kapitalist sistem, sosyal devletin zayıflamasının yol açabileceği tepkileri, işçileri ve emeklilik fonlarını hisse senedi sahibi
yaparak ve işyerlerinde kâra dayalı ücret sistemlerini teşvik ederek büyük ölçüde giderdi.
Böylece, ekonomik krizler sınıf çelişkilerinin keskinleşmesine, önemli toplumsal ve siyasal sorunlara yol açmadı; tam tersine, emperyalist ülkelerin işçi sınıfları ile sermayedarları arasında hem
şirketler düzeyinde, hem de ulusal düzeyde daha gelişkin bir bütünleşme gündeme geldi. Gelişmiş kapitalist ülkelerde grevlerin azalmasında, hisse senedi sahipliğinin ve kâra dayalı ücret sistemlerinin de etkisi oldu.
Emperyalist ülkelerin işçi sınıfları, aldatıldıkları için değil, kısa vadeli somut çıkarları bu sömürü düzeninin devamında olduğunu kavradıklarından, bu toplumsal ve siyasal çizgiyi izledi. Kendi hakim
sınıflarına emperyalist sömürüde ve baskıda yardımcı olarak hak sağlamak, onlara karşı mücadele
derek hak almaktan daha kolay ve tehlikesizdi. Bu nedenle emperyalist ülkelerde sermayedar sınıf ve işçi sınıfları, aralarındaki ilişkiyi çok doğru bir biçimde “sosyal ortaklık” olarak adlandırmaktadır.
Bu koşullarda, emperyalist sömürü çağında “işçi sınıfı enternasyonalizmi”nin veya çeşitli ülkelerin işçi sınıflarının kapitalizme karşı kader birliği yapması ve birlikte mücadele etmesinin nesnel koşulları
yoktur.

4 mayıs 2021

HOŞ GELDİN GAZETE KÖK

Gazete KÖK
Emperyalizm ve devrimler çağını yakıcı bir şekilde yaşamaktayız..

Emperyalizm var oldukça savaşların var olacağı kuralı ile emperyalizm var olduğu sürece, emperyalistler arası paylaşım savaşları da var olacaktır.

Sovyetler birliğini ve doğu blokunda yaşanan geri dönüşü ve yıkılışı ile emperyalizm dünya halklarına karşı global anlamda saldırıya geçmiş ve tek kutuplu bir dünya ve küresel hakimiyet kurma yoluna girmiştir.

Gelişen Çin, ekonomik, askeri ve teknolojik gelişme ile yeni kutup olarak ortaya çıkması, çok kutupluluğa Avrupa (avrasya)’da güç olma savaşında yeni bir kutup olma çabasına girmiş ve kaçınılmaz olan yeni bir pazar paylaşımına, yeni bir paylaşım savaşı gündemde oturmuştur.

Bu savaşın öncülü olan paramiliter terör yapılanmaları kullanılarak yapılan vesayet savaşları, akabinde ve özellikle ortadoğuda alt düzey devletler vasıtası ile ve ekonomik boyutuyla sürdürülen savaş, büyük ve topyekün paylaşım savaşına gebe görünmektedir.

Sovyetler ve Çin’deki dönüşüm ve özellikle Sovyetlerdeki çöküşün dünya solu üzerindeki olumsuz etkisi, ülkemizde de ciddi bir moral çöküntü, reformizme,revizyonizme savrulma ve netice olarak sistemlerin kontrolüne teslim olmaya, tasfiye edilmeye kadar varan bir süreci getirmiştir.
Süreç, savrulma, teslimiyet,kaçkınlık, beraberinde sistemin ve sistemin aparatları durumuna düşürülen yapılanmaların tasfiyesi ile devam etmektedir. Bu bağlamda, genel itibarı ile ve özelde ülkemizde, Sol siyasi arenada büyük bir boşluk oluşmuş, ciddi bir ufuksuzluk ve üretimsizlik beraberinde gelmiştir..

Devrim cephesinde oluşan boşluk, kollektif bir önderlikten yoksunluk, örgütleme yoksunluğu ve teorik üretimsizlik, beraberinde yeni ihtiyaçlara yol açmış ve yaşamın boşluk kabul etmeyeceği gerçeği ve bu ihtiyaçları reformist,revizyonist hareketlerin karşılamasının mümkün olamayacağının görülmesi ile yeni bir çıkışı zorunlu hale getirmiştir.

Dünya’yı, süreci, Ülke’yi Marksist bakış ile doğru değerlendirecek, olayları doğru analiz edecek, doğru haber verecek bir yayın organına her zamankinden çok daha fazla ihtiyaç hissedilmekteydi.

Bu konuda yoğun talep yeni bir gazetenin yayın hayatına girmesine vesile olmuş, yeni bir ses, yeni bir nefes olarak Gazete KÖK internet ortamında yayın hayatına girmiştir.

Hoş geldin Gazete KÖK..

Haydar Karamam