Genel

Paylaşım ikliminde Dağlık Karabağ sorunu

Mehmet YEŞİLTEPE

Krizi ve sınıfsal ayrışmayı/çatışmayı derinleştirici etki yapan pandemi koşullarında yerel ve genel konuda pek çok tartışma yaşanıyor. Son olarak gündeme oturan konulardan biri de Dağlık Karabağ meselesi oldu. Erdoğan’ın/AKP’nin öznel ihtiyaçları bağlamında milliyetçi yaklaşımlardan sola kadar değerlendirmelerdeki çeşitlilik ve farklılık, sınıfsal ölçeklerle yapılacak değerlendirmenin önemini artırıyor.

Dağlık Karabağ sorunu nasıl, hangi açılardan tartışılmalıdır? “Kuşku yok ki bugün Kafkasya’da iki komşunun savaşında Ermenistan işgalci ve haksız konumda bulunuyor ve manevi destek de elbette Azeriler yönünde olmalıdır.” diyen veya “Azerbaycan’ın işgal altındaki topraklarını kurtarma çabası gayet meşru.” değerlendirmesi yapan ve üstelik de yakından tanıdığımız yazarlar var. Bu türden değerlendirmeler, haklılık/meşruiyet meselesinin doğru bir perspektifle ele alınmasındaki önemi gösteriyor.

Objektif bir bakış, sağlıklı bir değerlendirme için her sorunda, yapay veya gerçek her krizde olduğu gibi öncelikle egemen yönlendirmelerin etkisinin dışına çıkmak gerekiyor.

Örneğin son gerilimin/çatışmanın nedenlerini temmuz ayındaki çatışmaya bağlarsak veya “kim haklı” sorusuna yanıt ararken sıkça yapıldığı gibi “kim, kimin topraklarını işgal etmiş” sorusu ile yetinirsek yani tarihsel süreci, emperyalist güçlerin veya gerici bölge iktidarlarının rolünü yok sayarak hareket edersek tam da istenilen sığlıkta kalmış, bir anlamda tuzağa düşmüş oluruz.

Dağlık Karabağ meselesinin (1992 yılında Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı tarafından kurulan Minsk Grubu, sorunun barışçıl çözümünü önüne koymuş gibi görünse de) gerçekte her an kaşınıp araçsallaştırılabilecek bir sorun olarak onlarca yıldır varlığı korunuyor.

Haklılık/meşruiyet tartışmaları, emperyalizmin varlığı/rolü yok sayılmadan yapılmalıdır. Emperyalizm, tepeden tırnağa gayrimeşrudur. Haklı gibi gösterilen Azerbaycan’ın misket ve fosfor bombası kullandığı söyleniyor. Sınıfsal duruşu ve parçası olduğu politikalar gereği bu tür silahları kullanmış olma ihtimali hiç de zayıf olmayan, hatta bölgenin İsrail’i noktasına gelmiş olan bir güç nasıl haklı olabiliyor?

Son savaşta teknolojinin çok yoğun kullanıldığı görüldü. Özellikle Türkiye’nin fiili rolü ve İHA’lar/SİHA’lar öne çıktı. Bu durum, önümüzdeki süreçte yoğun teknolojinin ABD, İsrail, Türkiye gibi güçler tarafından başka yerlerde sıkça kullanılabileceğinin habercisidir.

Bu bağlamda, yaklaşık 30 yıldır devam eden ve örneğin 4 yıl önceki çatışmada asker-sivil 150 kişinin öldüğü Dağlık Karabağ sorununu anlık tetiklenme ile açıklamak yerine “neden şimdi” sorusunu sormak ve ekonomi politiğine değinmek çok daha doğru ve açıklayıcı olacaktır. Örneğin sorunu salt Türkiye’de sıkışmış olan iktidarın dar bağlamdaki ihtiyaçları açısından ele almak veya Türkiye’nin Rusya’yı burada sıkıştırıp Suriye ve Libya’da yeni kozlar elde etmek için bu adımı attığı varsayımı ile değerlendirme yapmak, temel nedeni yani büyük resmi ıskalamak anlamına gelecektir.

Evet belki Türkiye’de sıkışan Erdoğan/AKP için Dağlık Karabağ gerginliği “Allahın bir başka lütfu” olarak değerlendirilebilir. Ancak Türkiye’yi burada tek özne veya karar verici aktör olarak görmek, taşeronu asıl aktörün, karar vericinin yerine koymak anlamına gelir. Dağlık Karabağ yalnızca Dağlık Karabağ değildi.

Öncelikle bilinmelidir ki nüfusu Ermenistan’ın üç katı, savunma bütçesi Ermenistan’ın toplam bütçesinden daha büyük ve ordusu da Rusya, İsrail ve Türkiye’den satın alınan silahlarla donanmış bulunan ve bölgede İsrail gibi Türkiye gibi araçsallaştırılmış bir güçten bahsediyoruz.

Yani yukarıdaki başlığı “Azerbaycan bir süredir yalnızca Azerbaycan değildi” biçiminde de atabilirdik. Bu, küresel dengeleri, güç ilişkilerini ve dönemsel çelişmeleri bir bütün içinde okumayı yani küresel ekonomi politik üzerinden iz sürmeyi gerektiriyor.

Pandemi öncesinde de dünyada taşlar yerinden oynamıştı. Ticaret savaşından kur savaşına, petrol fiyatlarıyla oynamaktan silah yarışına, işgallerden hegemonya savaşına kadar geniş yelpazede süren ve çelişmeleri derinleştirip keskinleştiren bir paylaşım savaşı söz konusuydu.

Irak ve Afganistan işgalleri “Arap Baharı”yla devam ederken gerçekte yaşanan, hiçbir kara parçasının sistemin dışında, hiçbir insanın emeğinin sömürünün dışında kalmadığı, yeni sömürgeleştirmenin güncellenmesi ve daha da önemlisi yeniden paylaşımın farklı araç ve yöntemlerle sürdürülmesiydi.

ABD, Irak-Libya-Suriye vb. pratiklerden çıkardığı derslerle vekalet savaşını öne çıkartırken, hiçbir zaman hegemonya savaşından ve paylaşımda “büyük oynamaktan” vazgeçmedi; Obama da Trump da bunun bir başka yüzüydü sadece.

Önümüzdeki süreçte Biden’in üstleneceği rol de kapsam büyütüp çeşitlenen yeniden paylaşımın gerekleri dahilinde olacaktır. Görüntüde kimi sorunların çözümü için diplomasi diyalog vb. denense de sonuç alıcı radikal adımlara öncelik tanınacaktır.

İran’ın kuşatılarak mümkünse parçalanması, Yemen’de Husilerin etkisizleştirilmesi, Rusya’nın kendi alanına hapsedilerek Akdeniz’e inişinin engellenmesi, benzer şekilde Çin’in kuşatılması ve Afrika dahil etkili olduğu alanlarda/pazarlarda onunla mücadele ve rekabet araçlarının geliştirilmesi söz konusu radikal politikalar bağlamında gündemde olacaktır. İşte tüm bu nedenlerle, Biden döneminin “barışçıl mı demokratik mi” vb. olacağı seçim meydanlarında söylenenler veya kişisel nitelikler üzerinden değil bu gerçeklikler ışığında değerlendirilmelidir.

Kaldı ki Biden’in dünden bugüne uzanan karnesi, moda deyimle “şahinliği” gösteriyor. Ve tam da güncel bir konu bağlamında söylersek, İranlı nükleer fizikçi Fahrizade’nin İsrail tarafından öldürülmesi, kimilerinin sandığı gibi İsrail-ABD çelişmesini değil, politik bütünlüğünü gösteriyor.

Bu toplam tablo içinde Azerbaycan-Ermenistan savaşı, pandemiyle beraber daha radikal adımlar atmaya yönelen ABD’nin politikaları ve döneme özgü müttefiklik tercihleri dikkate alınarak değerlendirilmelidir.Tarihsel arka plan ve meşruiyet tartışmaları gerek bugün olup biteni anlamak gerekse meşruiyet tartışmalarına doğru yaklaşabilmek açısından, Dağlık Karabağ sorununun ortaya çıkış koşullarının yani geçmişin bilinmesi tayin edici önemdedir.

Kafkaslar’da ilişkilerin kırılgan/gerilimli olması, Sovyetler döneminde çeşitli önlemleri ve anayasal düzenlemeleri ihtiyaç haline getirdi. Ancak bugün Sovyet Anayasası ve milliyetler politikası tartışılırken vaktinde alınmış olan bazı kararlar tarihsel bağlamından koparılıp keyfilik veya Rus milliyetçiliği olarak değerlendirilebiliyor.

Stalin, Lenin ve toplamda Sovyetlerin bu konudaki politikaları bugünkü sorunların müsebbibi olarak gösterilebiliyor. O süreci kısaca ve konu bağlamında anımsamaya çalışalım.Bilindiği gibi Azerbaycan işçi ve petrol merkeziydi. Burada Bolşeviklerin Ermenistan’a oranla daha sıkı/yoğun bir çalışması oldu.

Sovyetler Birliği’nin milliyetler ilkesi ise bütün milliyetlerin özgürce yaşayabileceği bölgelerin kurulmasına dayanıyordu. Anayasaca güvenceye alınmış olan milliyetlerin özgürce yaşayabilmelerine ek olarak milliyetlerin boğazlaşmaması da Moskova için bir ölçüydü. Bu bağlamda Dağlık Karabağ’a özerklik verilmesi, bir yanıyla da oradaki Ermenilerin güvenceye alınması içindi.

Hatta o süreçte Dağlık Karabağ’la Ermenistan arasında yer alan Kızıl Kürdistan da bu açıdan bir tampon işlevi görmüştü.İkinci Dünya Savaşı sonrasında, Dağlık Karabağ meselesi bütün bu gerilimler içinde tekrar gündeme geldi. İlkin Ermenistan KP Sekreteri Arutyunov, Dağlık Karabağ Özerk Oblasti’nin Ermenistan’a bağlanması için başvurdu.

Azerbaycan KP Sekreteri Bagirov, kendisine Moskova tarafından iletilen bu talebi kabul eder göründü ancak buna karşılık Ermenistan’dan toprak talep etti. Stalin de “sadece milliyetçi saiklerle ileri sürülmüş” her iki talebi de reddetti.

Bu koşullar içinde özetlenen “denge durumu” 89’a kadar devam etti. Sovyetlerin çözülmesi ve 90’lı yıllarAzerbaycan’ın bağımsızlık ilan ettiği 1991’de Dağlık Karabağ da bağımsızlık ilan etti ve Ermenistan’la birleşmek istedi. Azerbaycan’ın karşı çıktığı bu karar sonrasında başlayan savaşta Ermenistan, düzenli bir ordusu olmayan Azerbaycan karşısında üstünlüğü sağlamış ve Rusya’nın da desteğiyle Dağlık Karabağ’ın ve etrafındaki 7 vilayetin kontrolünü eline geçirmişti.

90’lı yıllar aynı zamanda Azerbaycan’ın Türkiye’yle ve Batı’yla bugüne dek uzanan ilişkilerinin tesis edildiği yıllardır. Düzenli ordunun oluşumunda Türkiye’nin bizzat rol aldığı, her türlü desteğin sunulduğu biliniyor. 1992-93’ten bu yana, Azerbaycan’la “iki devlet, tek millet” biçiminde sloganlaştırılan yakın ilişki ve işbirliği devam ediyor, Azerbaycan petrolünün Bakü-Tiflis-Ceyhan hattı üzerinden taşınması da bu politikanın ekonomik temelini oluşturuyor.

Aynı şekilde Azerbaycan, 1994’te enerji kaynaklarının işletilmesi konusunda anlaşma yaptığı ABD ve batılı emperyalistlerle de yakın ilişki ve işbirliğini sürdürüyor.

İşte doğrudan askeri eğitimden silaha ve kadro/strateji desteğine kadar pek çok biçimde desteklenen ve giderek bölgede adeta “küçük İsrail”e dönüşen, ABD tarafından Türkiye ve İsrail’le beraber araçsallaştırılan Azerbaycan’ın aldığı kararlar, izlediği politikalar bu toplam tablo içinde değerlendirilmelidir.

Ateşkes ve kazanım tartışmalarıAteşkes, çatışma sanki salt iki ülke arasında yaşanmış gibi “kim kazandı, kim kaybetti” gibi darlaştırılmış bir ikilem üzerinden gündeme getirildi. Gerçekte, bakış açısına bağlı olarak çeşitli güçlerin kaybettiği/kazandığı söylenebileceği gibi hiçbirinin kazanmadığı, sürecin devam ettiği biçiminde okumalar da yapılabilir.

Örneğin Rusya karşısında “Batı” kaybetti denilse, “Batı”nın Azerbaycan’la hareket ettiği ıskalanmış oluyor. Bu savaşta Azerbaycan işgal altındaki yerleri geri aldı. Karabağ’a ve Laçin koridoruna girdi. Nahçıvan’ın statüsü değişti. Eskiden özerk bölgeydi, savaşın sonunda Laçin koridoru üzerinden Azerbaycan’a bağlı bir yer haline geldi. Ve Türkiye ilk defa Laçin Koridoru üzerinden doğrudan Azerbaycan’a ulaşabilme imkanına sahip oldu. Türkiye için bu çok önemli. Tam da bu nedenle, “Batı” olarak Azerbaycan’ın yanında ve arkasında duran Türkiye, İsrail, ABD neden kaybetmiş olsun? Aynı şekilde Rusya neden kaybetmiş olsun?

Rusya da bölgeye barış gücü olarak girdi. Hatta uçağının düşürülmesini, nereden müdahale edebilirim diye ararken bir fırsat olarak değerlendirdi.Rusya kendi hinterlandında dönem dönem bu tür etkili adımlar atıyor.

Belirttiğimiz gibi buradan bir kazanç tanımı da yapılabilir. Ancak gerçekte Rusya’yı kuşatma söz konusu ve bu noktada da Rusya’nın kendi bölgesinde çıkarılan sorunlarla meşgul edilerek Akdeniz’e inemez hale getirilmesi de amaçlanıyor.

Rusya’nın bu süreçte Laçin koridorunu açık tutması önemli bir müdahaleydi. Çünkü İran’ın Ermenistan’a açılan tek kapısı orasıydı. Ve aslında Azerbaycan ilerlemeye devam etseydi Laçin koridoru bu anlamda kapanıyordu. Rusya zamanında müdahale etti ve bu koridor kapanmadı. Bu bağlamda bir çeşit “Rusya-İran işbirliği gerçekleşmiş oldu” demek abartılı olmaz.

Ateşkesten hemen sonra Pravda’da, “Türkiye, Rusya’nın sınırlarında yeni çatışmaları körüklüyor” başlıklı bir makale yayınlandı. Makalede, Türkiye’nin ABD’nin yardımıyla Rusya sınırlarında yeni gerilim ve çatışmalar üretmek için kendi nüfuzunu kullanmayı görev edindiği ve Abhazya ile Kırım’ın “yeni Karabağ” olabileceği belirtildi. Özetle süreç bitmedi, devam ediyor.

Mesele basitçe Ermenistan-Azerbaycan meselesi değil; burası Kafkaslar, burada yangın/gerilim kolay kolay bitmez. Dünyanın bir bütün halinde paylaşım sahası olarak görüldüğü ve pandeminin çelişmeleri daha da derinleştirip süreci hızlandırdığı koşullarda emperyalizmin taşeronlarıyla beraber daha sık biçimde benzer “yangınlar” çıkarması beklenmelidir. Ve daha da önemlisi umut, emperyalistler arası çelişmelerden damıtılmış zorlama imkanlarda değil, halkların kendi örgütlülüğü ve iradesi ile çizeceği yolda aranmalıdır.

Yorum yap

Bir yorum bırak

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Popüler Haberler

To Top