Bölge

SİHA ve diğer hava araçlarıyla oluşan öldürmelerin ulusal ve uluslararası hukuk boyutu

Feyzi ÇELİK

Hukuk devleti demek, hukuka bağlı devlet demektir. Başka bir deyişle, ister yurttaşı isterse yabancı olsun hukuki güvenceye sahiptir.

SİHA ve diğer hava araçlarıyla oluşan öldürmelerin ulusal ve uluslararası hukuk boyutu

Bir devletin gerek kendi sınırları içinde gerekse kendi sınırları içinde savaş uçakları, silahlı veya silahsız hava araçlarıyla öldürme ve zarar vermek amacıyla yapılan saldırıların ulusal ve uluslararası hukuka uygunluğunun tartışılması gerekmektedir. Bu tür saldırılardan çoğu zaman savaşan veya çatışanlarlar dışında bulunan siviller de zarar görmektedir. Bunun akılda kalan en önemli örneği sınır ticareti yapan 35 Roboskili Kürdün öldürülmesidir. Buna benzer onlarca örnek Güney Kürdistan’da yaşanmıştır. 

Esirleri kurtarmak amacıyla yapıldığı ileri sürülen ancak rehinelerin ve PKK’li gerillaların öldürülmesiyle sonuçlanan operasyonda olan da Roboski katliamından daha vahimdir. 

Bu vahim sonuçlar ortada olmasına rağmen Türkiye sınırlarında da PKK’li olduğunu iddia ettiği kişileri SİHA’larla hedef almaya devam ediyor. Uluslararası ve ulusal hukuka göre saldırı halinde olmayan kişilere karşı öldürmeyi amaçlayan bu saldırılar hukuki meşruiyeti olmadığı gibi “yargısız infaz” olarak nitelemek önünde bir engel de yoktur. Devletin sorumluluğu ile birlikte ceza hukuku anlamında bu öldürme olaylarının kararını verenler ile bu kararları uygulayanların sorumluluğu da vardır. Devlet de idarenin sorumluluğu kapsamında maddi ve manevi zararları karşılamak durumundadır.

“Amerikan Sivil Özgürlükler Birliği, SİHA’larla insanların yargılanmadan hedef alınarak öldürülmesini ABD Anayasası ve uluslararası hukuka aykırı olarak niteliyor.

Glasgow Üniversitesi’nde Uluslararası Hukuk Profesörü ve Birleşmiş Milletler’in İşkence Özel raportörü olan Nilse Melzer, Uluslararası Hukukta Hedef Alarak Öldürme adlı ödüllü kitabında bir kişinin hedef alınarak öldürülmesinin yasalara uyması için “insan hayatlarına yönelik hukuksuz bir saldırı gerçekleştirme tehdidi bulunan kişinin öldürülmesinden başka bir yol olmaması gerektiğini” söylüyor. Bir çatışmaya doğrudan katılan bir sivile karşı daha zararsız ya da daha az ölümcül bir hamle yapılması ihtimalinin bulunması durumunda hedef alarak öldürmenin uluslararası yasalara aykırı olacağını belirten Melzer, buna İsrail Yüksek Adalet Mahkemesi’nin aynı yöndeki kararını örnek olarak gösteriyor.

Devletlerin hedefine aldıkları kişileri “terörist” olarak etiketlemeler onların bu şekilde öldürülmelerini haklı kılmıyor. Devletlerin hukuk çerçevesindeki imkanları sınırsız olup, devletler arası ilişkilere başka şekilde çözüme olanaklar tanıyor. Devletler, “ben onları öldürmesem onlara benim için tehdittirler” demeye benzer savunmalarının hukuki bir geçerliliği yoktur. Aksi durumda devletler bunu daha da ilerleterek “suikastların meşrulaştırmanın yolunu açabilir. 2013 yılında üç Kürt kadın siyasetçiye yönelik yapılan suikastın SİHA ile yapılan operasyonlardan farkı yoktur. Hatta giderek suikasti engellemekle görevli olan suikastın yapıldığı devletin sorumluluğu da vardır. 

Türkiye İç Hukukuna göre 

TC Anayasası’nın 2.maddesi şöyledir: “Türkiye  Cumhuriyeti,  toplumun  huzuru,  milli  dayanışma  ve  adalet  anlayışı  içinde, insan  haklarına  saygılı,  Atatürk  milliyetçiliğine  bağlı,  başlangıçta  belirtilen  temel  ilkelere  dayanan, demokratik, laik ve  sosyal bir hukuk Devletidir.” Bu maddede dikkati çeken en önemli devlet niteliği, Hukuk Devletidir.

Hukuk devleti demek, hukuka bağlı devlet demektir. Başka bir deyişle, ister yurttaşı isterse yabancı olsun hukuki güvenceye sahiptir. Bu güvencenin konusu insan yaşamı ve bütünlüğünün korunması için devletin hukuka bağlı olması gerektiğinin vurgulanmasıdır. Hukuk devleti için yargı kararı ve yargılama hakkı temeldir. SİHA’larla veya başka bir hava aracıyla gerçekleştirilen öldürmelerde yargı kararı da yoktur. Yargı kararıyla idam cezası dahil olmak üzere diğer cezalandırmalarda bireyin kendisini savunma hakkı vardır. SİHA ile öldürmelerde öldürülecek kişinin kimliği dahi belirlenmiş değildir. 

Anayasa’nın 15.maddesi de açıktır. 15.maddeye göre, “Savaş,  seferberlik  (…) 10  veya  olağanüstü  hallerde,  milletlerarası hukuktan  doğan yükümlülükler  ihlal  edilmemek  kaydıyla,  durumun  gerektirdiği  ölçüde  temel  hak  ve  hürriyetlerin kullanılması  kısmen  veya  tamamen  durdurulabilir  veya  bunlar  için  Anayasa’da  öngörülen  güvencelere aykırı tedbirler alınabilir.

Birinci  fıkrada  belirlenen  durumlarda  da,  savaş  hukukuna  uygun  fiiller  sonucu  meydana  gelen ölümler  (…) dışında,  kişinin  yaşama  hakkına,  maddi  ve  manevi  varlığının  bütünlüğüne dokunulamaz;  kimse  din,  vicdan,  düşünce  ve  kanaatlerini  açıklamaya  zorlanamaz  ve  bunlardan  dolayı suçlanamaz;  suç  ve  cezalar  geçmişe  yürütülemez;  suçluluğu mahkeme  kararı  ile  saptanıncaya  kadar kimse  suçlu sayılamaz.” Bu hüküm hukuk devleti ilkesinin özellikle yaşama hakkı bakımından her şeyin üstünde olduğunu belirtiyor. 

Anayasa hükümlerinin bir gereği olarak düzenlenmiş bulunan TCK’nun Meşru Savunma başlıklı maddesine bakmakta da yarar vardır. Burada ortaya konulan ilkeler devleti ve devletin verdiği yetki ile hareket edenleri bağlamakta ve sınırlamaktadır. Buna göre, devam eden bir saldırı yokken ona verilen karşılıklar hukuka aykırı olarak görülmelidir. TCK’nun 25.maddesi şöyledir:

“Gerek  kendisine  ve  gerek  başkasına  ait  bir  hakka  yönelmiş,  gerçekleşen,  gerçekleşmesi  veya  tekrarı muhakkak  olan  haksız  bir  saldırıyı  o  anda  hal  ve  koşullara  göre  saldırı  ile  orantılı  biçimde  defetmek  zorunluluğu  ile  işlenen fiillerden  dolayı  faile  ceza  verilmez.” Maddede yazılı bulunan koşullar oluşmadan verilen karşılıklar nedeniyle öldürme veya başka bir sonuç çıkmışsa bu eylemler cezalandırılacaktır. SİHA saldırılarına bakıldığında değil bir saldırı hazırlığı, saldırı düşüncesi dahi yoktur. Hata ve yanılma payı da dikkate alındığında meydana gelen zararların telafi ve izahı da mümkün değildir.

Kaldı ki, SİHA saldırıları öncesinde çok kapsamlı gözleme imkanları vardır. Hatadan veya hedeften sapmadan söz etmeye yönelik savunmalara itibar edilemez. Hukuk bir yana ahlaki bir sorumluluk da söz konusudur. Bir kişi dahi olsa uçak veya SİHA ile tonlarca patlayıcı kullanılmasının adaletle de bir ilgisi yoktur. Meşru savunma olarak da kabul edilemez. “Meşru savunma, bir kimsenin kendisini veya başkasını hedef alan bir saldırı karşısında, savunma amacına yönelik olarak ve bu saldırıyı defedecek ölçüde kuvvet kullanmasını ifade eder.” 

Dinsellik, Teolojik açıdan bakıldığında da hukuka ilişkin söylenenler burası için de geçerlidir. Batı Hukuk Geleneğinin Teolojik Kaynaklarını ele alan Hukuk Tarihçisi ve Felsefecisi Harold J. Berman Hukuk ve Devrim adlı çalışamasında şöyle diyor: “Kendi teolojik kaynaklarıyla bağını kaybetmiş bir hukuk geleneğinin paradokslarına tuhaf bir örnekle ışık tutulabilir. Cinayetle suçlanan aklı başında bir kişi hüküm giyer ve ölüm cezasına çarptırılır, sonrasında ise cezası infaz edilmeden akıl sağlığını yitirirse; cezanın infazı kişi akıl sağlığına kavuşana kadar ertelenir. Genel olarak söylemek gerekirse, Batı ülkelerinde olduğu kadar Batılı olmayan ülkelerde de hukuk budur. Neden? Batı için tarihsel yanıtı şudur; eğer bir kişi akıl sağlığı yerinde değilken idam edilecek olursa, özgürce günah çıkarma ve komünyona katılma fırsatı olmayacaktır. Bu nedenle akıl sağlığının yerine gelmesi beklenir”. Benzer bir durum İslam ve diğer inançlar için de söylenebilir. 

Uluslararası Hukuka göre

Çoğunlukla kabul edildiği gibi uluslararası hukuk kendisine özgü bir hukuk ise de uluslararası hukuk ile ulusal(iç) hukuk tek bir hukuki yapının parçalarıdır. Bu da günümüz açısından egemenin her şeyi yapabilme argümanını bir tarafa bırakarak hukuka uygunluğa mutlak bir üstünlük tanımaktadır.

Son olarak BM Andlaşmasının 51. Maddesine bakmakta fayda vardır. 51.maddeye göre devletler meşru savunma halinde güç kullanabilirler. Savaş uçakları ve SİHA ile yapılan saldırıların hiçbirinde meşru savunmanın koşulları bulunmamaktadır. BM Andlaşmasının 51. Maddesi şunu söylüyor: “Bu Antlaşmanan hiçbir hükmü, Birleşmiş Milletler üyelerinden birinin silahlı bir saldırıya  hedef  olması  halinde, Güvenlik Konseyi uluslararası  barış   ve  güvenliğin korunması  için gerekli önlemleri alıncaya dek, bu üyenin doğal olan bireysel ya da ortak meşru savunma hakkana halel getirmez.  Üyelerin bu meşru savunma hakkını  kullanırken aldıkları   önlemler hemen Güvenlik Konseyine bildirilir  ve Konseyin işbu Antlaşma gereğince uluslararası  barış   ve  güvenliğin korunması   ya da  yeniden  kurulması  için gerekli göreceği biçimde her an hareket etme yetki ve görevini hiçbir biçimde etkilemez”. 

Türkiye Hükümetleri yaptıkları her sınır ötesi harekata 51.maddeyi gerekçe olarak kullandığına göre BM Hukuku içinde hareket edeceğini de kabul etmiş oluyor. Bu maddeye dayandığını söylemesi hukuk içinde hareket ettiği anlamına gelmiyor. Uluslararası hukukta olduğu gibi iç hukukta da sorumluluk gerektiren eylemlerde bulunuyor. Bu bakımdan Gare’de meydana gelen sonuç hem iç hukuk hem de uluslararası hukuk bakımından yargılanmayı gerektiriyor. Soyut olarak devletin sorumluluğundan söz etmiyorum; bu sonuçlara neden olan emri verenleri ve yerine getirenlerin yargılanıp cezalandırılmaları gerektiğini söylüyorum. İç ve uluslararası hukukun temel gereklerinden biri de budur. 


* Avukat

Yorum yap

You must be logged in to post a comment Giriş

Bir yorum bırak

To Top