Genel

SIFIRLANMANIN VEYA YOK EDİŞİN ROMANI: “YENİ HAYAT”

Mahir Konuk / 03.10.2022

İlişkili içerikler

Gerçekliklerin Ayrışması…

Hem bireysel içsellikte ve hem de toplumsal dışsallıkta küreselleşmiş kapitalizmin neo-liberal çöküş döneminin en belirgin ve stratejik önemdeki olgusu, zaman-mekan birlikteliğinin infilak ederek ayrışmasıdır. İnfilakın devamında, somut olguların izini takip ederek gördük ki, bu ayrışmalar “kara deliğe” dönüşmekte ve toplumda şekil almış her şeyi şekilsiz niceliğe dönüştürerek hortumlanmaktadır. Ayrıca, neo-liberal dönemin Türkiye’den ünü yabancı ülkelere de taşan romancıların eserlerinden yola çıkarak bu işlemin, içsellikte (A. Altan) ve dışsallıkta (E. Şafak) nasıl gerçekleştiğini de yeterince açıklıkla ifade ettiğimizi sanıyoruz. Bu bağlamda O. Pamuk’u orijinal kılan özellik, onun öncelikle infilak olayı ile gündeme gelen “kopuş” ve “ayrışmaları” neredeyse adını vererek belirlemesidir. O. Pamuk romanlarının kurucu öğesi ve onun eserlerinde oluşturduğu kurgusal akışkanlıkta “kopuş” ve “ayrışma” anlatılan hikayenin omurga kemiği konumundadır. Üstelik diğer iki romancımızın aksine olduğunu söyleyebileceğimiz şekilde O. Pamuk’ta, kopuş ve ayrışmalar hem bireysel içselliği ve hem de toplumsal dışsallığı ilgilendiren şeylermiş gibi ele almaktadır.

Pamuk’un “Yeni Hayat” adlı eseri, onun “kopuş” ve “ayrışma” olaylarındaki netliği çarpıcı bir şekilde ortaya koyduğu romanıdır. Özellikle de tekste giriş paragrafı herkesin aklında tuttuğu özel bir üne sahiptir:

Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti. Daha ilk sayfalarındayken bile, kitabın gücünü öyle bir hissettim ki içimde, oturduğum masadan ve sandalyeden gövdemin kopup uzaklaştığını sandım. Ama gövdemin benden kopup uzaklaştığını sanmama rağmen, sanki bütün varlığım ve her şeyimle her zamankinden daha çok sandalye ve masanın başındaydım ve kitap bütün etkisini yalnız ruhumda değil beni ben yapan her şeyde gösteriyordu. Öyle güçlü bir etkiydi ki bu, okuduğum kitabın sayfalarından yüzüme ışık fışkırıyor sandım: Aynı anda hem bütün aklımı körleştiren hem de onu pırıl pırıl parlatan bir ışık. Bu ışıkla kendimi yeniden yapacağımı düşündüm, bu ışıkla yoldan çıkacağımı sezdim, bu ışıkta daha sonra tanıyacağım, yakınlaşacağım bir hayatın gölgelerini hissettim. … / … Çevremdeki dünyanın da baştan aşağı değiştiğini o zaman korkuyla fak ettim ve şimdiye kadar hiç duymadığım bir yalnızlık duygusuna kapıldım. Sanki dilini, alışkanlıklarını, coğrafyasını bilmediğim bir ülkede yapayalnız kalmıştım.

Bu yalnızlık duygusunun verdiği çaresizlik bir anda beni kitaba daha sıkı sıkıya bağladı. İçine düştüğüm yeni ülkede yapmam gereken şeyleri, inanmak istediklerimi, hayatımın alacağı yolu bana bu kitap gösterecekti. … / … Kelimeleri tek tek okurken, bir yandan yolumu bulmaya çalışıyor, bir yandan da yolumu büsbütün kaybettirecek hayal harikalarını hayretle tek tek ben kuruyordum.” (S. 7)

Aktardığımız giriş paragraflarında kullanılan “kitap okumak” fiili, iki tarafı da keskin bir hançere benzemektedir. Bir yanıyla okuyucuya maddi ve duyulur evren üzerine bilgilendirir ve böylece “maddi gerçekliği” güçlendirir. Diğer yanıyla ise, gerçek dünyada bir nesne olan “kitap”ın kendisi, duyulur dünyadan (nesneler dünyasından) yapılan bu aktarımı, semboller (kelimeler, sayılar) üzerinden gerçekleştirdiğinden onları kurgu diline çevirmiş olur ve böylece nesnel olana kurgusallık yüklemiş de olacaktır.

Kurgusal aktarımın, kurgusal gerçekliğin hayatın maddi gerçekliği karşısındaki temel özelliğinin bilincinde olunduğunda bu işlemin hiçbir sakıncası yoktur, tıpkı saf bir kurgu ürünü olan roman yazımının hiçbir sakıncası olamayacağı gibi. Tam tersine, böylesi bir uğraş gerekli ve arzu edilen bir davranış olacaktır; çünkü maddi gerçekliğin içine varsayımlarla kurgusal gerçeklik katımı, bizim “maddi gerçeklik” olarak algıladığımız dünya üzerindeki bilgimiz ve müdahale kapasitemizi daha da arttırabilecektir. Ancak, kitabın bu kurgusal yanının bir de “Kitab-ı Mukaddes etkisi” olabilecektir, özellikle de okuma-yazma bilmeyen veya okuduğunu anlayamayanlar için: Hakim sınıfların İncil’i Latinceden ve Kuranı Arapçadan çevrilmesine karşı çıkmalarının başka ne nedeni olabilecektir1. “Kitrab-ı Mukaddes” etkisi, kurgusal gerçekliğin, “Yaradan’ın eliyle” hayatın maddi gerçekliğinin önüne geçirilmesinin en bariz görünümüdür.

Bir romana, içerik hakkında hiçbir bilgilendirme dahi yapmadan, “Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti” diyerek,“kitap” diyerek işe başlamak, daha işin başındayken romanın kurgulanmasındaki yönü ve amacı açıkça ortaya koymak ne anlama gelmektedir? Bizce bu başlangıcın amacı, maddi bir gerçekliği temsil eden bir nesnenin -yani “kitap”ın- bu tip bir gerçekliğin dışında bir gerçekliğe de sahip olduğunu ve okuyucuyu algıların erişemeyeceği bir anlayış düzlemine sürükleyen bu gerçeklik tipinin, maddi gerçekliğin önüne geçtiğini ilan etmektir. Bizim “Kitab-ı Mukaddes” etkisi, dediğimiz şey işte budur. Yaratılan bu sihirli etki, sadece yazarın “edebi bir güzellik” amaçlamasıyla yaratılmış bir etki tabiidir ki değildir. Böyle bir etki yaratmak, romanda belirtilen şeylerin ve olguların ne tür bir düzene göre kurgusal bir akıcılığa sahip olmak üzere bir araya geldiğini göstermeyi ve bu düzeni okuyucuya kabul edilir kılmayı amaçlar. Bu amaçlara, yukarda belirttiğimiz, bir nesneye atfedilen kurgusal gerçekliğin, o nesnenin maddi gerçekliğini belirlemesi olgusunu, ve bu belirlemenin de, romanda aktarılan şeylerin ve olguların düzeniyle doğrudan ilişkili olduğu gibi romancının dünya görüşü ve ideolojik tercihleriyle ilgisi olduğu olgusunu da eklememiz gerekecektir.2

(Postmodern edebiyatın ve felsefenin görünür etkisi, bilgiden çok algıya, araştırmadan çok sezginin ve boş inancın yaygınlaşmasıyla biçimlenir. Postmodern edebiyat ve felsefe bu yüzden modern edebiyatın gerçekçi yapıtlarıyla kesintisiz bir çatışma halindedir-editör)

Yaptığımız alıntıdaki, daha sonra gelen “kitabın gücünü öyle bir hissettim ki içimde, oturduğum masadan ve sandalyeden gövdemin kopup uzaklaştığını sandım” cümlesi, “Kitab-ı Mukaddes” etkisini, okuyucu ve gözlemciyi “algılar dünyası” da dediğimiz maddi gerçeklikten uzaklaştırarak açıklıkla ortaya koymaktadır. Algılayıcıda “Kitab-ı Mukaddes” etkiyle gerçekleşen şeyin hem içte (“içimde”) ve hem de maddi şeylerin konuşlandığı dış dünyada oluşturulmuş olması, amaçlanan etkinin böylece kurgusal ve maddi gerçekler arasındaki daha önce ikincisinin lehine olan belirleme gücünün birinciye (kurgusala) geçtiğinin ilanı olmaktadır.

Gerçeklikler arasındaki kopuş ve ayrışma panoramasını tamamlayan bir diğer nota da “kitaptan fışkıran ışık” meselesidir. Birden bire ortaya çıkan ışık, bu bağlamda adeta bir “kara delikten” dışarı fışkıran ışığa benzemektedir. Dolayısıyla, hem algılayıcının içselliğinde ve hem de onun dışsallığında “kara delik” tarafından hortumlanmayla oluşan nitelik kaybına işaret eder. Burada “ışık” nitel özellikleri taşıyan nesnel oluşum karşısında sadece bir tek niteliğe, “nicel olma” özelliğine işaret eder ki, bu da daha önce tanımını yaptığımız “kurgusal gerçekliğin” tabiatına tamı tamına bir uygunluğa karşı gelecektir.

Böylece, romancımızın yerinde bir şekilde sözünü ettiği gibi, herkes ile birlikte yürünen “yoldan çıkılmış” da olmakta, kurgusallığın hükümranlığının –ki bu Tanrının hükümranlığından farksızdır- maddi gerçekliğin yerine -bilgisayar tabiri kullanmak gerekirse- başarıyla “yüklenmiştir”. Böylece her maddi varlık, Tanrı gibi “TEK” olmaya indirgenmiş olacaktır3. Aktardığımız giriş paragrafında bu; “Sanki dilini, alışkanlıklarını, coğrafyasını bilmediğim bir ülkede yapayalnız kalmıştım”, önermesiyle dillendirilmektedir. Romancımızın devamla “İçine düştüğüm yeni ülkede yapmam gereken şeyleri, inanmak istediklerimi, hayatımın alacağı yolu bana bu kitap gösterecekti” şeklinde yeni bir yol haritası çizmesi ise, bir yandan genel olarak “algı öznesinin” kurgusal gerçekliğe bütünüyle teslim olduğunun itirafı olduğu kadar, roman yazarının okuyucusuna da “Sarıldın! Başka yolun kalmadı, benim oluşturduğum kurgusallığıma teslim olacaksın!” çağrısıdır.

Anlaşılmış olunacağı üzere, böylece siyasi ve ideolojik olarak kapitalist sisteme ve neo-liberal siyasete karşı “hizmet” görevi yerine getirilmiş bulunmaktadır. Romanın tam iki yüz yirmi sayfalık geri kalan kısmı, O. Pamuk’un bütün romanlarında yaptığı şeyle aynı olmaktadır4: Belli bir ideolojik amaca ve siyasi yörüngeye uygun “kurgusal” bir gerekliği, maddi hayatın gerçekliğinin önüne geçirmek üzere, birçoğu günlük hayattan aktarılan motiflerle bezenmiş olgular “yığını” oluşturmak. Romancının ideolojik ve siyasi misyonunun yerine getirilmiş olması (yani “hizmette başarılı” olması), romanının kurgusal akışkanlığının yani sağlanan olayların akışının belli bir düzene sokulması, genel anlamda “kurgusal gerçeklik” dediğimiz şeyin, maddi gerçeklik ile örtüştüğünün, dahası onu belirlediğinin başarıyla gösterilmesine bağlı olacaktır.

Kurgusal bir gerçekliği, algılar dünyasının maddi gerçekliğinin yerine geçirilmesine bağlı olarak roman türünde hikaye etme, okuyucusundan önsel olarak “iman sahibi” olmayı talep edecektir. Bu durumda, bir “kerpiç ustası” konumundaki romancının neticede “yığma topraktan” oluşan inşaatının daha ilk fırtınada veya “iman” sarsıntısında, yani okuyucunun kurgusal akıcılıktan ilk çıkışında yıkılıp gitmesi gündeme gelmektedir. Neticede okunan roman, sürekli bir şekilde yazara ve onun kurgusallığına karşı “iman tazelemeyi” reddeden veya bunu çok arzulamış olsa da başaramayan okuyucu için bir “işkence aletine” dönüşecektir. Nitekim de “O. Pamuk okurlarından” işittiğimiz üzere varılan sonuç sıklıkla bu olmaktadır: “Onun romanını okumak tam bir zulme dönüştüğü için, ilk seanstan sonra bir tarafa attım!” Bu yüzden, “marketing” erbabının oyununa gelip O. Pamuk kitabı alan birçok okuyucunun, romanı bitirmeden bırakması veya hiç sevmediği birine “hediye” olarak vermesinin nedeni bizce budur.5

Ama bizce kitabı satın alma zahmetine girip de okumadan atanların bu davranışları ne “kitap satışlarını” hak ettiği seviyeye taşımakta, ne de O. Pamuk’un Türkiye’deki okumuş-yazmış aydın kesim içinde son derece yıkıcı “neo-liberal” etkisini azaltabilmektedir. Onun ABD’li diplomatlar tarafından bir “romancı” olarak kurulduğu ve piyasaya “hizmet vermek” için salındığı iddiasını (bu doğru olmuş olsa bile!) tekrarlamak, neo-liberalizm gibi son derece insan varlığı için toksik tabiatlı olan bir ideolojiye karşı mücadelede yaygın ve temelli bir kazanıma sahip olmaya yetebilecektir. Bir ideolojiye karşı mücadelede etkili olabilmek için, onu taşıyan dünya görüşünün ve siyasi müdahale araçlarının derinliğine mütalaa edilmesi gerekmektedir. Bu çaba bizi, O. Pamuk’un yarattığı kurgusal evrende “kurucu unsur” olarak müdahil olan “fetişizm” ve “fetişleştirme” operasyonlarına değinmeye yönlendirmektedir.

Eşyalaşma” ve fetişizm…

O. Pamuk’un diğer romanlarında olduğu gibi “Yeni Hayat” ta da, kurgulamaların düzeni şeylerin düzeni ile örtüşmez. Bunun nedeni, “eşyalara” veya “olaylara” kendilerinde gerçekte olmayan kurgusal anlamlar yüklemiş olmasındandır. “Yeni Hayat” romanının üç genç kahramanından birisinin taşralı ve tutucu olan babası “Dr. Narin’in” ağzından, şeylere yüklenen kurgusal düzen ve bu dünle birlikte şeylerin kendi gerçekliklerinden kaybederek fetişleştirilmesi şöyle anlatılmaktadır:

Dr. Narin bütün dostlarından, eşyalarını, ellerinin kollarının uzantıları olan ve ruhlarını şiir gibi tamamlayan o hakiki şeyleri, ince belli çay bardaklarını, yağdanlıkları, kalem kutularını, yorganlarını, “hangi eşya seni gerçek kılıyorsa işte onu” saklamalarını istemiş.” (S. 100)

“ (Dr. Narin) Eşyaları sevdiği, onlara bakmaktan hoşlandığı, her nesnenin benzersizliğini keşfetmeyi yaşamının en büyük nimeti olarak gördüğü için bu adı benimsemişti. … dilediği gibi yaşamak istemişti. Dilediği gibi: Kendi seçtiği, kendi alıştığı, kendi anladığı eşyalar arasında.

… / … Dr. Narin bana eşyaların bir hafızası olduğunu söyledi. Tıpkı bizler gibi nesnelerin de aslında başlarından geçen şeyleri, hatıralarını kaydeden, saklayan bir yanları vardı, ama çoğumuz bunun farkında bile değildi. ”Eşyalar, birbirini sorar, birbiriyle anlaşır, fısıldaşır ve aralarında gizli bir ahenk kurar, dünya dediğimiz bu müziği oluştururlar.” (S. 95-96)

Yaptığımız bu uzunca alıntıda, O. Pamuk’un kurgusallığının en keskin hattı ve kurucu prensibi olan “eşyalaşma” ve “fetişizm” adım adım adım şu şekilde ortaya çıkmaktadır:

.1) Gerçek adını, sahip olduğu eşyalara nazaran değiştirerek ve önüne hayal ürünü akademik bir titr de ilave ederek “Dr. Narin” lakabı alan, aktardığımız sözlerin sahibi olan kişinin kimliğini belirleyen iki temel özellik bulunmaktadır: a) ”muhafazakar” birisi olarak “geçmişe” kayıtsız şartsız bağlı yaşaması; b) “zengin” birisi olarak da kendi varlığını sahip olduğu şeylerin uzantısıymış gibi görmesi. Geleceğe o kadar düşmandır ki, kendi geleceğini temsil eden biricik oğlu olan Mehmet’i –iki erkek genç kahramandan birisi- geleceği temsil ettiğine inandığı bir “kitap”ın peşinden gidiyor diye ortadan kaldırmayı tasarlamaktan çekinmemiştir. Sahip olduğu şeylere o kadar bağlı ve bir insan bireyi olarak kendi varlığını sahip olduğu şeylerle özdeşleştirmekten çekinmemektedir. Dolayısıyla, ortaya “eşyalaşmış” ve şeylere kendilerinde olmayan bir güç atfettiği için “fetişistleşmiş” bir insan figürü çıkmış olmaktadır.

2) Eşyalaşmanın ve fetişizmin doğal bir sonucu olarak, bir insan bireyinin kendinde (en soi) bir değeri bulunmamaktadır ve hatta “insanlık” dediğimiz şey kendinden bir şekilde hiçbir değer taşımaz. Bir bireyin değeri sahip olduğu eşyalarla (şeylerle) belirlenecektir: Eşyalaşma. Bu durumda, hakim bir sınıfın bireyi olarak “taşralı” da olsa bir burjuvanın düşünce ve davranışları, kuşaktan kuşağa aktarılan ve zenginlik (değer) ölçüsü olan şeylerle belirlenecektir.

3) Bireylerin insanlığının yerine “değer belirleyerek” geçen şeyler veya eşyalar arasındaki ilişkiler, böylece bireyler arasındaki ilişkiyi yani insan toplumunu da belirler. Bu durumda, bireylerin birbirlerine yakın veya uzak olması, onların eşyalara yakın veya uzak olmasıyla belirlenecektir. Böylece eşyalar mekan ve zamanı yani varoluşu belirleyerek kutsal bir nitelik kazanarak fetişler halini alırlar6.

Eşyalar veya şeylerdeki “kendinden bir şekilde” gerçekte var olmayan bu fetiş güç, bireyle dışsallık arasında “iman etme” ile belirlenen bir ilişkinin varlığını öngörür. Nitekim “Dr. Narin” inanmış bir kişiliktir. Şeylerin, ancak algı ile ulaşabileceğimiz niteliklerini ön plana çıkarır görünse de, onun algılarını geçmiş zamana doğru yönlendiren imanı olduğundan, onu esas ilgilendiren, şeylerin “kendinde” olan ve algılara verilmiş nitelikleri değil, ama onlara dışardan atfedilen sembolik değerleridir. Mesela, tıpkı sadece “alış-veriş” ve stoklama aracı olan ve bu yüzden sadece sembolik değer taşıyan kağıt “para”nın, kullanım değeri taşıyan ve malların çeşitliğine bağlı olarak farklı niteliklere sahip ürünler ile ilişkisinde olduğu gibi… Böylece kurgusal bir gerçekliğe sahip olan “kağıt para” gibi bir nesne, tıpkı bir “fetiş” gibi sınırsız bir güce sahip “ilahi” bir nesneye dönüştürülebilecektir.

Soyut olduğu kadar sembolik bir değer de taşıyan ve kendisine gerçekte kendinde mevcut olmayan “fetiş” bir güç ithaf edilen tek nesne, bir “burjuva” için dahi olsa “para” değildir. Bir kurgusal soyutlama faaliyetinin sonucu olan ve maddi dünyayı harf ve şekillerle ifade etmenin aracı olarak bir değer taşıyan “kitap” adını verdiğimiz özel bir nesneye de böylesi “fetiş” bir güç ithaf etmek mümkündür. Nitekim romanın daha ilk harfinden beri çeşitli biçim ve açılardan hiç durmaksızın yeniden tanımlanan “KİTAP” işte böyle fetiş bir güce sahip nesne haline getirilmiştir. Romanda başından sonuna kadar yapılan tanımlardan örneklemeleri şu alıntılar vermekte:

Yalnız o kitap, oğlumu kandıran o kitap değil. Matbaadan çıkmış bütün kitaplar, hepsi bizim zamanımızın, bizim hayatımızın düşmanıdır.” (S. 101)

Bana kitabın pek çok kişiyi yoldan çıkardığını, pek çok talihsizin hayatını kaydırdığını, bütün kötülüklerin kaynağı olduğunu söyledi. … Ona kitabın bir suçu olmadığını söyledim, bunun gibi pek çok kitap olduğunu anlattım. …/ … Bana Dr. Narin’den söz etti, onun kitaba karşı savaşından, bizi yok eden yabancı uygarlıklara, Batı’dan gelen yeni eşyalara açtığı savaştan, yazıya karşı büyük mücadelesinden bahsetti… Çeşit çeşit saatlerden, eski eşyalardan, kanarya kafeslerinden, el değirmenlerinden … / … söz ediyordu. … / … Bizi almaya gelecek olan adam OPA tıraş kremi kokacak.” (S. 68)

Yaptığımız alıntılarda bir ve aynı “kitap” nesnesinin, sanki onda fetiş bir güç varmış gibi “iyilik” ve “kötülük” meleği olarak iki biçimde tanımlandığına şahit olmaktayız. Birinci alıntıdaki tanım baba “Dr. Narin” tarafından yapılmaktadır. Ona göre, diğer bütün nesnelerden farklı olarak, sadece söz konusu olan bir tek “fetiş kitap” yoktur, ama bütün kitaplar birer fetiş güç nesne taşırlar. Bu güç, “çevreyi aydınlatan” ve “görüşü berraklaştıran” iyileştirici bir güç değil, ama felaket getiren kötücül bir güç olmaktadır. Ondan sonraki alıntında yer alan “ikinci kuşak” tanımına göre, bunun tam tersi doğrudur: Kötülük barındıran “kitap” değil ama fetişleştirilmiş diğer bütün nesnelerdir. Örneğin, Dr Narin’in seferber ettiği ve oğluna yönelik takip ve taciz olayını gerçekleştiren “kiralık katiller” de fetişleştirilmiş nesneler üzerinden tanımlanmaktadır. Bütün roman boyunca bu gibi tiplerin “OPA traş kremi” kokmuş olması ile kimliklendirilmesi bunun örneği olmaktadır. Romanda sadece toplumsal mekan ve bu mekanda kurulmuş ilişkiler değil, ama zaman mevhumu ve onun tanımlanması da fetişleştirilmiş nesneler üzerinden gerçekleştirilmektedir. Dr. Narin’in seferber ettiği kişilerin aynı zamanda bir kuşak öncesinde dillere destan “saat markaları” (Serkisof, Nacar, gibi…) ile belirlenmiş olmaları bunun açık bir ifadesidir. Bu markalar aracılığıyla kimliklendirilen bireyler eşyalaştırılırken, eşyalar da fetişleştirilmiş olmaktadır.

O. Pamuk’un birçok romanında olduğu gibi “Yeni Hayat” adlı romanda da fetişleştirilen şeyler aynı zamanda markaları ile de belirlenmektedir. Bu şekilde bir romanın kahramanları olan bireylere kimlik bildirimi yapmak, olayları toplumsal olarak kapitalist sistem içine konuşlandırırken, bireyleri de tarih içinde özel bir yere sahip “burjuva sınıfının” üyeleri olarak belirler. Romanda yansıtıldığı biçimde, bizim “kapitalist sistem” veya “burjuva topluluğu” olarak adlandırdığımız şeyi “toplumsal bir bütün” imiş gibi yansıtan mucizenin gerçekleşmesi için ya ilahi bir gücün varlığına ya da bir illüzyona ihtiyaç olacaktır. Toplumun bireylerine “nitelik” kazandırdığı iddia edilen “markalar”, birer “fetiş güç” oluşturarak, bir kerpiç yığının elemanları imiş gibi bireyleri bir araya getiren burjuvalar yığınına “toplum olma” mucizesini sağlamaktadır. Romanın “neo-liberal” bir imana sahip romancısının verdiği “hizmeti” belirleyen de, işte tam da bu edebiyat yoluyla yapılan “fetişist” eğitim ve öğrenim çalışması olmaktadır.

Sıfırlanmaya” fetişizmin açtığı yollardan geçerek gidilir…

“Sıfırlama” dediğimiz olay hayatın içinde bir kısır döngünün gerçekleştiğine işaret eder. “Sıfırlama” olayı “oluş olayının” karşıtı bir olay olup doğrusal bir hareketliliği değil ama saatin akrep ve yelkovanın ucu gibi dairesel (circulaire) bir hareketi öngörür. (Bkz. “Denge Sorunu, El yayınları). “Sıfırlama” olayının hareket biçimi nedensellik zinciriyle dışa bağlanan, zaman içinde bir devamlılık kazanmak için dıştan beslenen ve canlı kalabilmek için iç değişimi gerçekleştiren helezonik tipteki bir hareketliliği de dıştalar.

Sıfırlama olayı, zaman-mekan içinde var olan, kendisine özgü ve canlı dediğimiz bir yapılanmanın ilerlemesini tamamlayıp değişime direnmesiyle oluşur. Bu durumda, ilerleyemeyen ve ama değişemeye de yanaşmayan bir yapılanma, elinde kalan ve kendisini dairesel bir hareket halinde olmaya devam etmesine rağmen “canlı yapılanma” kategorisinde tutabilmek için gerekli son enerjisini de tüketmeye koyulur. Bu olay, fizik alemdeki termodinamik yasaya (2. Yasa) uygun olarak vuku bulur. Bilindiği gibi, termodinamiğin ikinci yasasına göre böylesi bir bütün oluşturan ve göreceli bir otonomiye sahip bütün yapılanmalarda sürekli bir şekilde enerji (ısı) kaybı gerçekleşmektedir. Bu durumda “sıfırlama” yani “tükenme” yani “ölüm”, belli bir eşikten itibaren tam olarak gerçekleşmiş olsa da, belli bir zaman içine yayılan ve “çöküş” dediğimiz olaya bağlı olarak tamamlanır. Doğmaya hazırlık gibi ölüme hazırlık olayı da belli bir süre gerektiren olaylardır. Bu süreç, somut maddi bir yapılanmanın yerinde saydığına işaret eden “dairesel” bir hareketlilikle gerçekleşmiş olsa da, geriye doğru bir hareketlilik olarak devam eder ve öyle algılanır. Bir anlamda, sıfırlanma olayı yönü geriye ve/veya geçmişe doğru olan bir hareket biçiminin sonunda gerçekleşir.

Sıfırlanma-sıfırlama olayı, genel olarak zaman-mekan içindeki bütün oluşumlarda gözlemleyebildiğimiz ve genel olarak fizik dünyada var olduğu biçimiyle gerçekleşen bir olaydır. Bunun sıkça ileri sürdüğümüz en bariz örneği toptan çöküşe geçmiş olan kapitalizmin durumudur. Daha önce de altını çizdiğimiz gibi, bu tür bir sıfırlamada önce sermayenin toplumsallaşması gerilemeye başlayarak burjuva toplumu dediğimiz tarihsel oluşumu “kapitalist sistem” ve “insan toplumu” olarak ikiye ayrıştırır. Ayrışan bu iki unsurun karşılıklı olarak birbirlerini soyutlamaya başlamasıyla birlikte, artık toplumsallaşamayan ve “dairesel hareketin” başlıca nedeni olan “kapitalist sistem”, böylece kendisini var eden kaynaktan yani “işgücünden” mahrum kalmış, çareyi de geçmişte üretilen zenginlik rezervlerini de harcamaya başlamıştır. Bu durumda, insan toplumunun imhası, evrendeki insan varlığını mümkün kılan ortamı da yok etmiş olacağından, gerçekte ortadan kaldırılan, diğer bir deyişle “sıfırlanan” insanlığın bütünü olmaktadır. Günümüzde bütün insanlık böylesi bir sürecin içine angaje olmuş durumda ve kapitalist sistemi dışarda bırakan yeni bir toplumsallaşma biçimini (komünizm) ikame ederek gerekli dönüşüm ve değişimi yerine getiremezse kapitalist sistem ile birlikte yok olup gidebilecektir.

“Sıfırlama” olayının dairesel bir yol ve tek yönde (geriye veya geçmişe) hareket izlemiş olması, hareketin kaynağında çelişkileri barındırmış olmasını, dolayısıyla kendi diyalektiğini barındırmış olmasını ortadan kaldırmaz. Ancak, sıfırlamayı ve onu mümkün kılan dairesel hareketi gerçekleştiren çelişkiler, tıpkı “ying-yang” arasındaki mücadelede olduğu üzere en ilkel biçimde var olan çelişkilerdir ki, bu da sıfırlama olayını hazırlayan ve onu sonucuna erdirmek üzere pratik hayata katan fetişizme uygun bir durumdur. O Halde, “sıfırlama” olayı sadece bir geriye veya geçmişe dönüş olayı değil, ama ilkele dönüş olayıdır; bu haliyle de bizim sık sık metafor olarak kullandığımız kozmik evrendeki “kara delik” olgusu ile örtüşmektedir.7Neticede “sıfırlama” olayının evrenin oluş yönünde değil ama yok oluş yönündeki dairesel hareketliliğe tabi olması, kendi diyalektiğinin çelişkilerinin aralarındaki mücadelede “sentez” yani iç düzenlemelerle yeni bir var oluş biçimine geçişin engellenmesinin doğal bir sonucudur.

Sıfırlayarak “hizmetkarlık” nasıl yapılır?

Romanda, tıpkı içinde bulunduğumuz düzendeki toplumsal maddi hayatta olduğu gibi, sıfırlama olayını doğuran dairesel hareketi oluşturan çelişkiler, ilerici-gerici veya sağ-sol ikilemleri üzerinden kurulmaktadır, Bu şekildeki kurgulanmanın ideolojik-siyasi harekete dönüştürülmesi “eşyalaşma” ve “eşya fetişizmi” üzerinden gerçekleşir.

Bizler için Allah’la yakınlaşmanın iki yolu vardır. Cihadın aracı silahla ve namazın aracı saatle. Silahlarımızı bozdular. Şimdi saatlerimizi de bozalım diye bu trenleri çıkardılar. Ezan vaktinin en büyük düşmanının tren vakti olduğunu herkes bilir. Rahmetli oğlum bunu bildiği için bizim kayıp zamanımızı aylarca otobüslerde aramıştır. Onu benden uzaklaştırmak isteyenler, bu yüzden evladımın canını otobüste aldılar, ama Dr. Narin onların oyununa gelecek kadar saf değil. Yüzyıllardır, biraz parası olan birimizin ilk satın aldığı şey saattir.” (S. 121)

Yaptığımız alıntıda iki tip hareketlilik ve buna bağlı zaman anlayışı sergilenmektedir. Birinci tip hareketlilik ve zaman daireseldir ve sürekli bir şekilde geriye dönüşü öngörür; tıpkı ezan saatleriyle ölçülen ibadet hareketliliği gibi. Bu tür hareketlikte mekan bir mabede bağlı olduğundan değişmez durumdadır; hareketin amacı ise kendi kendisini ebediyete kadar tekrarlamak olarak belirlemiştir. Bu hareketin gerçekleşmesi doğrudan doğruya güneş veya ayın hareketlerine bağlanmış olduğundan, gerçekleşmesi için cisimleşmiş bir alete illaki ihtiyaç bulunmamaktadır. İkinci tip hareketlilik ve zaman ise bir otobüs yolculuğunun güzergahında olduğu gibi doğrusaldır ve hareketin yönüne ve amacına bağlı olarak değişken özelliklerle belirlenir; tekrarlanabilmiş olması harekete katılan bireyleri doğrudan ilgilendirmez. Bu hareketlilik, diğer birçok doğrusal hareketlilikle beraber gerçekleştiğinden daha karmaşık bir hal alır ve bu yüzden değişken zaman ayarlarına ihtiyaç duyar. Bu ayarlama işlemi çıplak gözle izlenen “güneş ve ay”dan alınarak, saat dediğimiz nesneye devredilmiştir. Saat nesnesinin kendisi, tarihsel ve toplumsal boyutta belli bir yeri olan nesnedir. Tarihsel ve toplumsal ilerlemeyi reddeden bir ideolojinin mümini için “kötü ruhları” yoğunlaştıran bir nesneden yani fetişten farksızdır. Bu yüzden ortadan kaldırılması yani “sıfırlanması” gerekmektedir. Nitekim Dr. Nadir’e göre, oğlunun otobüsle yollara düşerek ölmesinden sorumlu nesne “otobüs yolculuklarını” düzenlemede araç olan bu nesnedir.

Diğer bir fetiş güce sahip olduğu iddia edilen “kitap” da yine böylesi “fetiş” bir güç oluşturmakta, fetişizmi toplum hayatında yayma işlevi görmektedir. Kitabın yazarının katledilmesinden Dr. Narin veya çetesinin sorumlu olduğu anlaşılmaktadır:

Yazar zavallı bir emekli memur, yazdığı kitabı savunacak kadar cesareti bile olmayan zayıf bir kişilikmiş. ‘Batı’dan gelen rüzgarların, hafızalarımızı boşaltan unutma vebasını bize bulaştıranların bizden istediği zayıf bir kişilik… Zayıf biri, silik biri, bir hiç! Yok oldu gitti, tahrip edildi, yeryüzünden silindi.’ Kitabın yazarının öldürülmesinden üzüntü duymadığını tane tane söyledi.” (S. 102)

Yazarın öldürülmesi ile “sıfırlanma” olayı kendi doğal düzeneği içinde gerçekleşmiş ve “artı 1 eksi 1= sıfır” denklemine ulaşılmış olunmaktadır. Ancak, bu aritmetik sıfırlama romancının neo-liberal ideoloji ve siyasete yaptığı hizmeti belirlemeye yetmemektedir. Bunun için somut bir biçimde toplumsal sıfırlamanın nasıl gerçekleştirildiğinin de açıklıkla belirtilmesi gerekecektir. Romancımızın kurgusallık kılıcını sallayarak gerçekleştirdiği sıfırlama işlemi tam da bundan sonra gündeme getirilmektedir. Şöyle ki, sıfırlamanın gerçekleşmesi için, belirttiğimiz gibi sıfırlama sürecinde çelişkilerin olması ve bu çelişkilerin birbirlerini basit bir şekilde ortadan kaldırması değildir. Esas olan, sıfırlamaya neden olan maddi şartlarda temelli bir dönüşümün gerçekleşmesine engel olabilmek, diyalektik düşüncenin dilini kullanarak ifade edersek, yeni bir varoluş biçimini mümkün kılan sentez olayının gerçekleşmesine engel olmaktır.

Yaşadığımız ve yaşarken romancımız ile paylaştığımız gerçek maddi hayattaki sıfırlama, belirttiğimiz gibi, ayrışarak sadece kurgusal bir gerçekliğe sahip olan kapitalist sistemin maddi hayatın harmanlandığı insan toplumunu hortumlaması sonucunda oluşacaktır. Bu durumda sıfırlamanın amacı, gerçek hayatta sıfırlama olayını tersine çevirecek olan ve “sentez” teşkil edecek olan durumun ortaya çıkmasına, insanlığı yeni bir toplumsallık biçiminin yörüngesine sokarak kapitalist sistemin oluşturduğu “kara delik”in çekim gücünden kurtulmasına engel olmaktır. Yerleşik neo-liberal yapılanmanın hizmetkarlarının esas hedefi de böylece, “demokrasi” havariliği yaftası altında son derece radikal ve faşizan bir anti-komünizm propagandasına soyunmak olmaktadır. Anti-komünizmin E. Şafak ve A. Altan’da nasıl militan ve sistematik bir biçimde yürütüldüğünü göstermiş bulunmaktayız. İşte bu anti-komünist ve “Marksist solcu” düşmanlığının, O. Pamuk’un yapıtlarında da adı açıkça konulmamış bir şekilde de olsa gerekli olduğu yerde kendisini açıkça ortaya koyduğuna şahit olmaktayız:

Bir kitap okuyup hayatı kaymış benim gibilerin başlarına gelenleri işitmiştim de ondan. Felsefenin Temel ilkeleri diye bir kitap okuyup, bir gecede okuduğu her kelimeye hak verip, ertesi gün Devrimci Proleter Yeni Öncü’ye katılıp, üç gün sonra banka soygununda enselenip on yıl yatanların hikayelerini duymuştum. Ya da İslam ve Yeni Ahlak, ya da Batılılaşma İhaneti gibi kitaplarda birini okuyup, bir gecede meyhaneden camiye geçip, bu gibi soğuk halıların üzerinde, gülsuyu kokuları içinde elli yıl sonra gelecek ölümü sabırla beklemeye başlayanları da biliyordum. Sonra Aşkın Özgürlüğü ya da Kendimi Tanıdım gibi kitaplara kapılanları da tanımıştım. Bunlar daha çok burçlara inanabilecek tıynette insanlar arasından çıkardı, ama onlar da bütün içtenlikleriyle ‘Bir gecede bütün hayatımı değiştirdi bu kitap!’ derlerdi.” (S. 15)

Alıntıyı yorumlamaya sonundan başlamamız gerekmektedir. Çünkü; baştaki sonuçları doğuran, alıntının sonunda neo-liberal kriz ve çöküntü dönemini en açık seçik biçimde karakterize eden bireyin “yaşam çizgisinin infilakı” (Bkz. Denge ve Devrim) olayı ile kendi üstüne katlanarak (“Kendimi Tanıdım”), “neo-liberal biçim” olan “aşırı bireyleşmeye” boyun eğmesi olayı ve buna bağlı olarak kurgusal gerçekliğin maddi gerçeklik karşısında hakim duruma gelmesi olayıdır. Bu şekilde bireyin varlığının gelişimi hızla yön değiştirmiş, hareketin yönü yeni bir toplumsallık biçimi olan komünizmden ani bir geri dönüşle en uzak ve ilkel biçimleri hedefleyen “gerici” diye adlandırdığımız dairesel hareket öngören biçimlere geçmiştir. Dolayısıyla, kendi kuşağında adeta “komünist düşüncenin el kitabı” olarak kabul gören, Georges Politzer’in ünlü eserinin dini hurafelerle işlevsel açıdan aynılaştırılmaya çalışılması, böylece, neo-liberal bir hizmetçi olan romancımızın sıfırlama misyonunu yerine getirmede gerçek hedefinin ne olduğuna da işaret etmektedir.

Bir “yılan hikayesi”…

“Anti-komünizm, sağcısı-solcusu, ilericisi-gericisiyle neo-liberalizm erbaplarının en karakteristik özelliğini teşkil etmektedir. Neo-liberal dönemde liberal faşist diktatörlüklerde yürütülen “anti-komünist” mücadele, “Soğuk Savaş” döneminde “Mac Carthy”izim ile tavan yapan dönemle ölçülebilecek nicelikte olduğu kanısındayız. Zira içinde bulunduğumuz ve insan varlığının devamının sorun haline getirildiği dönemdeki “anti-komünist” propagandaya, Türkiye’de “Yetmez-Ama-Evetçiler” olarak da adlandırılan güruh da en önde ve bütün karşı devrimcilikleriyle katılmakta, sağcı-faşist güruhtan da daha yıpratıcı etkiler ortaya koyabilmektedirler. Bu alanda kurulan ve birçok ikbal sahibi eski veya yeni “solcuya” kariyer aracı olan piyasaya girmek için birbirlerini tepeleyecek kadar işi ileri götürmüş bulunmaktalar.

(Yetmez Ama Evet hareketi de öyle olmadığı halde 2011 Anayasa referandumunda hukuksal anlamda karşı çıkan baro gibi kurumları “darbeci” olarak nitelendirip hedef gösterdi. Kurgusal gerçeğin maddi gerçeğe galebe çaldığı bu söylem aynı zamanda yargının tarikatlara devredilmesinin önünü açtı ve gericiliğe hizmet etti-editör)

Eleştiri masasına yatırdığımız üç romancının eserlerinden rahatlıkla çıkarıldığına şahit olduğumuz üzere, “komünistler Moskova’ya” türünden ipliği pazarda söylem ve yöntemlerden imtina eden ve “entelektüalizm” vitrini arkasına gizlenerek kendilerine bağladıkları yarı aydın sürüleriyle “kuru kalabalıktan” ibaret hayran ve okuyucu kitlesi oluşturan “solcu” anti-komünistlerin en keskin silahı, çözümsüzlük ortamı ve ön yargıya dönüştürülmüş bir “genel kanı” yaratmaktır. Sanki maddi bir gerçeklikle örtüşüyormuş gibi salt kurgulama yoluyla okuyuculara dayatılan genel kanı “şimdiki zaman” aralığında insan varlığını belirleyen kapitalist sistem, neo-liberal ideoloji ve liberal faşist düzenlemelerin, ne sağda ne de solda, gerçekte hiçbir alternatifi olmadığı düşüncesini yaygınlaştırmaktır.

Neo-liberal düşünür ve yazarların kurgusallığı kullanarak okurlara aktardığı yerleşik düzenin “kadir-i mutlak” güce ve genel geçerliliğe sahip olduğu düşünce ve kanaatine en güzel örneklerinden birisi, “kendi kuyruğunu yutan yılanın hikayesine” benzer bir kurguya sahip olan O. Pamuk’un “Yeni Hayat” adlı romanıdır. Şimdiye kadar genel yapılanmasını parça parça mercek altına yatırdığımız bu romanın hikayesini kendi yazım akışı içinde bütünlüklü olarak sunalım:

“Yeni Hayat” romanı, “yaşam çizgileri” kapitalist sistemin sürekli kriz ve toptan çöküş dönemiyle tarihsel ve toplumsal olarak belirlenmiş aynı yaşlardaki, biri kadın ikisi erkek üç üniversite öğrencisi gencin, çağlarının ve kendi kuşaklarının ortak kaderini paylaşarak yok oluş-yok ediş, yani sıfırlanma hikayesini konu edinmekte. Başlangıçtan sonuna kadar ayrı ve hatta çelişkili sayılması gereken toplumsal-sınıfsal kökene sahip bu üç gencin birlikteliğinin, kendi tarihsel kaderlerinin dışında tek bir nedeni var: “KİTAP”! Daha doğrusu, kendi dönemlerinde var olan hakim anlayışı yansıttığı anlaşılan –veya iddia edilen- fetişleştirilmiş bir nesnenin çeşitli derecelerde ve zamanlarda “iman etmişleri” olmak.

Romanda “kitap” ile birlikte sahneye ilk giren genç toplumsal köken itibariyle “emek dünyasından” gelmekte: Babası Devlet Demir Yolları (DDY)’ında çalışmakta ve ailesiyle birlikte, ilerlemenin ve hatta bilinen deyimle “çağ atlamanın” simgesi haline gelmiş ve adeta varlığıyla “TC’nin amblemi” olarak kabul gören bu şirketin lojmanlarında oturmaktadır. Tıpkı “Batı medeniyetine” ve oradan geldiği kabul edilen toplumsal ilerlemeciliğe methiyelerle dolu olduğu anlaşılan “kitap”ın yazarı olan ve bu yüzden “kitap karşıtları” tarafından katledilen emekli TCDDY çalışanın aynı lojmanlarda komşularının olmuş olması gibi…

Biricik kadın kahraman ve her iki erkek kahramanın da “sevgilisi” konumundaki Canan, “Nişantaşı burjuvazisinden” kaynaklanmaktadır . “Kitap”a iman ettikten sonra ilk önce öteki erkek kahraman olan Mehmet’in aşkına mahzar olmuş ve ona karşılık vererek “kitabın çizdiği yoldan” ülke çapında bitip tükenmeyen otobüs yolculuklarına katılmıştır. Onun “demiryolcu” genç ile tanışması üniversitede, dershaneye beraberinde getirdiği “fetiş nesneyi”, KİTAP’ı fark etmesiyle gerçekleşmiştir. Canan, “demiryolcu” gencin aşkına onun bütün ısrarlarına rağmen bütünüyle cevap vermez ki; bu durum, yani tek taraflı ve “kişisel tatmin” ile sınırlı kalıp asla karşılıklı bir birleşmeye dönüşmeyen “aşk ilişkisi –ilerde de etraflıca göreceğimiz gibi- O. Pamuk’un romanlarında yansıttığı “aşk ilişkisi” anlayışıyla bütünüyle örtüşmektedir.8

Romanın çok az aralıklarla sahne alan üçüncü genç kahramanı, kendisini sürekli takip ederek canına kıymaya çalışan “kitap düşmanlarından” kaçmak için kullandığı takma adıyla “Mehmet”in toplumsal kökeni (Dr. Narin’in oğlu), tutuculuğun ve uzak geçmişin ete-kemiğe bürünmüş hali olan “taşra burjuvazisine” bağlanmaktadır. “Kitap”ın çekim alanına girerek onun yolundan gitmeye başlamasıyla ailesinden de diğer iki genç gibi koparak, otobüsten otobüse, şehirden şehre geçerek yollara düşmüştür. Mehmet, “kitabın” aydınlattığı yoldan gidilerek hiçbir yere varılamayacağını keşfeden romandaki biricik şahsiyet konumundadır. Bu yüzden, onu “sıfırlamaya” çalışanlara, Dr. Narin’in evine kadar ulaşarak Mehmet’in kimliğine bürünen “demiryolcu” genç de katılmaktadır.

Bu arada aynı genç kıza, Canan’a aşık olduklarından musibetin nedeni muğlak kalmaktadır. Neticede “demiryolcu” kahramanımız, Mehmet’i ortadan kaldırmayı başaracak ve böylece de kendi kendisini bitip tükenmeyen otobüs yolculukları esnasında “sıfırlamadan” önce “kitabın sırrını, yani onları götürmek istedikleri ve işaret ettikleri “fetişi” de keşfetmiş olacaktır. Neticede aylar süren uzun ve tehlikeli otobüs yolculukları kahramanımızı götüre götüre babalar ve oğulların ortak malı olan ve özellikle de çocukluk döneminin ilksel veya ilkel zevk nesnesi olan “Hayat Şekerine”9 götürmüştür. Yani, demir yollarının kapasitesini aşan çabukluk ve yaygınlıktaki imkanlar sunan seyahat etmenin gelişmiş biçimi olan otobüs yolculuğu kendi kuyruğunu yutan yılanın hikayesinde olduğu gibi, yolcuları ilkel geçmişlerine gerisin geri postalayarak, bu arada onların “yaşam çizgilerini” de sonlandırmış olmaktadır: SIFIRLAMA ve dairesel hareketin götürebileceği biricik yer!

Kitabın sonunda, “demiryolcu” gencimizin de dönüş yolunda otobüs kazasında ölmesiyle, sıfırlama misyonunu tamamlayarak görevini yerine getiren romancımız da kendi kurgusallığına sonuna kadar sadık kalarak, bu sefer bir uçağa binerek, uzun ve dinlendirici bir tatili hak kazanmış olacaktır.

Dönülmez yol” üzerine çeşitlemeler…

“Sıfırlamak-sıfırlanmak” üzere alınan yolun, halk dilinde “gelmez yol” olarak da adlandırılan ölüm yolu olduğu sanırız iyice anlaşılmıştır. Diğer bir değişle bu yol, kalbin durmasından sonra geçen, kalp tekrar çalıştırılmış olsa bile ancak “bitkisel hayatın” mümkün olabileceği dört dakika kadar süren beynin oksijensizliğe tahammül süresinin ötesine geçerek devam eden yoldur. Romanda bu yol, yukarıda da açıkladığımız gibi toplumsal ilerlemenin sembolleri olan demir ve kara yolları kullanılarak gerçekleştirilmektedir; dolayısıyla “ilerleme” olgusu olmadan sadece ölüm anına kadar yani dairesel hareketi sona erdirmeye yetecek süre içinde “hareket etmenin” mümkün, hatta gerekli olduğu bir duruma karşı gelmektedir. Rastgele olaylar yığını gibi duran ve bu yüzden okunması özellikle sıkıcı olan romanın kurgusal akışkanlığını taşıyan hareketin durumu işte bu şekilde belirlenmiş bulunmaktadır. Bu kurgusal akışın yazarımızın en azından okuyabildiğimiz bütün yapıtlarında uygulama alanı bulduğunu, dolayısıyla O. Pamuk’un insan hayatının değil ama ölümün veya yok oluşun romancısıdır dersek gerçeğin içinde kalmış olmaktayız.

“Yeni Hayat” romanındaki, etrafında olayların olabildiği kadar bütünleştiği kurgusal akışkanlıkla ilgili birçok pasajlar ve bir mantık bütünlüğü oluşturmaya yarayan ifadelendirmelere rastlamak mümkün.

“… dönüşü olmayan bir yolda ağır ağır yol aldığımı biliyor, arkamda bıraktığım bazı şeylere ilgi ve merakımın kapandığını hissediyor, ama önümde açılmakta olan yeni hayata karşı öylesine bir heyecan ve merak duyuyordum ki, varolan her şey bana ilgiye değer gibi görünüyordu.” (S. 8)

Bir yolculuk vardı, hep vardı, her şey yolculuktu.

… / … kitabın benim için yazıldığını sezmiştim. Okurken her kelimenin, her sözün içime işleyişi bu yüzdendi.

… / … Böylece, okuya okuya benim bakışım kitabın sözlerine, kitabın sözleri de benim bakışıma dönüştü. Işıktan kamaşan gözlerim kitaptaki dünya ile dünyadaki kitabı birbirinden ayıramaz oldu.” (S. 9)

Aktardığımız bu uzunca pasajda kurguya ve kurgunun izini süren sürecin niteliğine dair, ve de bizim şimdiye kadar getirdiğimiz yorumları onaylayan birçok şey ileri sürülmektedir. Şöyle ki; 1) Kitabın bilincine varmakla başlayan süreç, bilince varan özneyi içinde yaşadığı ve hayatının harmanlandığı maddi gerçeklikten radikal bir şekilde koparmakta, böylece onda vuku bulan değişiklikle birlikte bu şeylerin tabiatı yani gerçekliği de değişmektedir. 2) Bu değişimin nedeni son iki paragrafta anlatılmaktadır: Kitabın temsil ettiği ve kurgusal nitelikte olduğu anlaşılan gerçek, insan hayatının harekete geçme kabiliyetini gösteren özneyi etkisi altına alarak bütün varlığını yeni bir yörüngeye oturtmakta, böylece gerçeklik algısını da tersine çevirmiş bulunmaktadır. Neticede artık belirleyici olan ne hareketin maddi bir gerçeklik üzerinden gerçekleştiği, ne de insan türünden özne gibi bir öznenin bu hareketi gerçekleştirmiş olduğudur. Maddi gerçeklik, öznellikle birlikte bir fetiş güce sahip olduğu anlaşılan “kitap” üzerinden kurgusal olan sistematik bir gerçekliğe devredilerek sıfırlanmış olmaktadır. 3) “Bir yolculuk vardı, hep vardı, her şey yolculuktu” önermesi bizi hareketin biçimi konusunda aydınlatarak romanın kurgusal akışını güçlendirmektedir. Zira “her şeyin yolculuk” olması gerçekte bir taraftan yolculuğun kendi maddi tabiatına uygun belli bir yönde ve maddi hayatın nedensellik zincirine bağlı olması gereken belli amaca tabi olması gerçeğini anlamsızlaştırarak, yolculuğun yolcuyu belirlediği bir evrene, yani kurgusal bir evrene sokmaktadır. Bu durumda okuyucu romanın kurgusal akışı ile maddi dünyanın akışı arasında bir seçim yapmaya zorlanmaktadır: Ya romancının gazına gelip bütün anlayışını kendisinin de fetiş olduğunu anladığımız “Yeni Hayat” romanının kurgusal ölüm yolculuğuna bırakacaktır, ya da okumayı bırakıp kitabı “düşman” bellediği birisine hediye edecektir.

Romanın kurgusal akıcılığını somut olarak gözlemleyebileceğimiz bir başka pasajı da şu alıntıda dillendirilmekte:

Bir anda hayatımın hiç düşünemeyeceğim kadar zenginleştiğini anladım. O sırada tek korktuğum şey, dünyaya, eşyalara, odama, sokaklara bakıp orada kitabın anlattıklarını görmemek değil, yalnızca kitaptan uzak kalmaktı.

… / … Hayatımı yolundan çıkaran şey orada, arkamda, masanın üzerinde beni bekliyordu. Ne kadar dönersem döneyim, her şeyin başlangıcı orada, kitabın sayfaları arasındaydı ve ben o yola çıkacaktım artık.” (S. 10)

Ruhumu açacağım kişileri kitaptaki dünyada yaşayan gölgeler arasından seçecektim.

Böylece kendi geleceğime bütünüyle sahip olduğuma inanacağım geldi, ama biliyordum, şimdi kitaptı bana sahip olan. Kitap içime yalnızca bir sır ve günah gibi sinmekle kalmamış, beni bir rüyadaki gibi bir çeşit dilsizliğe sürüklemişti. Neredeydi konuşabileceğim buna benzer kişiler, yüreğime seslenen rüyayı bulabileceğim ülke neredeydi. Kitabı okumuş öteki kişiler nerede?

… / … kitabın beni dünyada yapayalnız bıraktığı duygusu öylesine güçle içimi sardı ki, karanlık denizin birden yükselip beni içine çekip yutacağını sandım.” (S. 13)

Baştaki birinci alıntıda anlatılan; kitabın tıpkı koynunda bir “üfürükçü hocanın” yazdığı muskayı taşıyan, ondan ayrıldığında başına ummadık kötü şeyler geleceğine inanmış bir “köy delikanlısının” tavrıyla, kitabı yeni ve kutsanmış bir mekana girmenin anahtarı olarak gören “demiryolcu” kahramanımızın tavrının örtüştüşmesi olgusundan başka bir şey olmamaktadır. Tamamlayıcı olan ikinci paragraf ise, tıpkı bir “kara deliğin” içine doğru hortumlanarak soyutlanan somut nesneler gibi hortumlanmaya başlandığı ifade edilmektedir.

Son paragrafta altı çizilen, giderek yoğunlaşan “yalnızlık” duygusu, gerçek maddi dünyadan sıfır değere doğru hortumlanmakta olan bir insan bireyinin sahip olabileceği hissiyata uygundur. Kalıcı nitelikte olan şeylerin düzeninden, yok oluşa doğru sürekli bir düzensizlik ortamına giren (Buna “neo-liberal düzen” ortamı da diyebiliriz!) her şey gibi mutlak bir yalnızlık ortamına da doğal bir şekilde geçilmiş olunacaktır.

Üçüncü paragrafta sıfırlamaya götüren hortumlama, bütün elemanları birleştirerek bize adeta bir “yok oluş-yok ediş senfonisi” sunmaktadır. Şöyle ki; somut maddi ortamından hortumlanarak soyutlanan özneler, aynı hızda bizzat kendileri de kendi somut birey olma gerçekliğinden soyutlanarak “gölgelere” (tıpkı kurgusal dünyada olduğu gibi) dönüşmektedirler (yabancılaşma olayı). Böylece, bir “fetişe” dönüşmüş olan kitap, kendisinde “ilahi bir güç” gören ve böylece “somut dünyada” kazandıkları şahsiyetlerini de kaybetmiş olan “müminlerini” birleştirerek adeta kurşuna dizileceklerin oluşturduğu bir insan yığınına benzer bir topluluğa dönüştürecektir. Bu şekildeki bir toplumsallaşma biçimi ise ancak insanlığın şafağındaki “klanik” ve “tribal” dönemlerdeki “ilkel” insan topluluklarında görülebilecek bir toplumsallaşmaya karşı gelmektedir.

Romana hakim olan kurgusal akışkanlığın toplumsal mekanda romancı tarafından nasıl oluşturulduğu konusunda biraz daha etraflıca bilgi sahibi olduk. Şimdi de bu kurgusal akışkanlığın “sıfırlama” amacına dönük olarak zaman boyutunda nasıl örgütlendiğine bakabiliriz. Romancımızın bu alanda da aslında gayet açık-seçik ifadelendirmeler yaptığını söyleyebiliriz. İşte birkaçı:

“… o eski dünyanın, bildik dünyanın dayanılmayacak kadar umutsuz olduğunu hissedince, yüreğim hızlı hızlı atmaya başladı … / … Yeni bir dünya varolan her şeyi çoktan iptal edip şimdiki zamanı geniş zamana çevirmişti bile. Gördüğüm dokunduğum her şey acınacak kadar eskiydi.” (S. 18)

İnan bana, sonunda ölümden başka bir şey yok İnsanları acımasızca öldürüyorlar.

… / “ ‘Sonuna kadar gidilecek bir şey yok,” dedi Mehmet. ‘Bir kitap. Biri oturmuş yazmış, bir hayal. Onu bir daha okumaktan başka yapılacak bir şey yok.’ “ (s. 23)

Nedir zaman? Bir kaza! Nedir hayat? Bir zaman! Nedir kaza? Bir hayat, yeni bir hayat!” (S. 48)

Zaman, dedim, bir kazadır, bir kaza sonucu buradayız. Dünyada olmak da öyle.” (S. 73)

“Şimdiki zamanı”, kendisini mümkün kılan maddi gerçeklikler dünyası ile birlikte yok edip imkansızlaştırarak ebediyete göçer gibi “geniş zamana” geçmek ne demek olmaktadır? Bu sorunun cevabı söylenenlerin bütünü dikkate alındığında gayet açık görünmektedir: Maddi gerçekliğin dayattığı doğrusal bir hareketliliği öngören geçmiş-şimdi-gelecek zinciri oluşturan zamansallıkta akıcılığı mümkün ve gerekli kılan “gelecek” mevhumunun ortadan kaldırılmasıyla (doğrusal hareketliliğin sonu) bütün zamanı şimdiki zaman içine sıkıştırarak onun nitelik kaybına yol açmak.10 Bununla birlikte ortaya çıkan durumu; bütün zamanı şimdiki zamana indirgeyerek, onu niteliksizleştirirken, zamanın bütününü ortadan kaldırılması işlemi olarak ileri sürebiliriz.

“Genişletilmiş şimdiki zaman” ilerlemeyi ve değişimi öngören doğrusal hareketin ortadan kaldırılarak, sıfırlamayla geçmişe ve ilkele dönüşle sonuçlanması kaçınılmaz olan (tersine helezonik hareket) dairesel hareketliliğin biricik hareket biçimi haline geldiği-getirildiği demektir. Netice itibariyle, bu alıntıda adı konulan biricik genel geçer zamansallık biçimi olan “geniş zaman” aslında yukarıda belirttiğimiz “bitkisel hayata” girmiş olan bir canlının sahip olabileceği zaman mevhumuna karşı gelmektedir. Nitekim birinci alıntıdan sonra gelen iki paragraflık alıntıda, bahsi geçen zamansallığın yaşam sınırının aşıldığı ölü zamana işaret ettiğini, yani bir “gelmez yol” zamanı olduğunu itiraf etmektedir: “İnan bana, sonunda ölümden başka bir şey yok İnsanları acımasızca öldürüyorlar.”

Son iki paragrafta da “zaman” ve “zamansallık” sorunu tartışılmaktadır. Hayatın ve zamanın bir “kaza” olarak tanımlanması ne anlama gelmektedir? “Kaza” kavramı, “hesapta olmayan” bir olayın oluşması anlamına gelmektedir. Böyle bir şeyin mümkün olması için, gerçek hayatta var olan nedensellik (sebep-sonuç) zincirinin hesapta olmayan bir nedenden dolayı kopmuş olması veya işletilememesi anlamına gelmektedir. Böylesi durumda, eğer henüz bilmediğimiz bir maddi neden bulunmuyorsa -veya bu olasılık bütünüyle sorgulanmadan devre dışı bırakılmışsa- akla “ilahi bir gücün” müdahalesi veya “yazgısı” gelecektir. Bizim için, yazgıya bağlı olarak “kazadan” bahsetmek, maddi gerçekliliğin yerine kurgusal gerçeklik varlığın ölçütü olarak getirildiğinde, karşılıklı örtüşülememezlik sonucunda ortaya çıkan olay anlamına gelmektedir.

Romanın kurgusal akışkanlığı açısından, kazanın iki gerçeklik alanının “örtüşememezliğine” bağlı olarak oluştuğuna, romancının anlayışını ortaya dökmek açısından en güzel örnek ise, romanın “demiryolcu” genç kahramanının hiç durmadan ve “kitabın emrine” –tıpkı bir kutsal kitabın emri gibi- boyun eğerek gerçekleştirdiği bir otobüs yolculuğunda ölmesinin (öldürülmesinin de diyebilirdik) gerçekte bir “kaza” değil ama bir cinayet olduğu olgusudur. Evet, ölümün nedeni ilk bakışta bir “otobüs kazasıdır” ama belli şartlarda, yani kitabın mağdura dayattığı sürekli otobüs seyahati yapma koşullarında, seyahat miktarı arttırıldığı oranda hazırlanmış gerçekte bir cinayet ama görünürde bir kazadır. Burada “sıfırlama” sürecinin sonucu olagelen veya sıfırlanmaya bağlanan bir ölüm olayı söz konusudur. Romanı kurgulayan yazar bu olayı, el çabukluğuyla ve kendi siyasi ve ideolojik amaçları doğrultusunda “insan medeniyetinin” ve “insanlığın” kendisinin sorumlu olduğu bir olaya dönüştürerek ifade etmektedir. O. Pamuk’ neo-liberalizmin hizmetinde olarak gerçekleştirdiği hokkabazlığın en güzel örneklerini onun “Kar” romanını açıklarken gözlemleme imkanına sahip olabileceğiz.

AŞK VE DİĞER “DUYULUR DÜNYA” İLİŞKİLERİ…

Açıktır ki, bir roman başında ve sonunda bir kurgu ürünüdür. Onun içinde hikaye edilen olaylar ve işaret edilen nesneler, ister açık somut yer ve tarih belirtilsin isterse belirtilmesin, mekan-zamanda gerçekleşen akışkanlıklarının kurgusal tabiatlı olmasından ötürü, hayatın maddi gerçekliğinin alışılmış akışkanlığı ile örtüşmezler. Ancak yine de, yazarla okuyucuyu buluşturan “duyulur dünyanın” bildik nesneleri ve yaşanabilir olaylarıymışlar gibi değer kazanırlar. Bu durum O. Pamuk ve romanı “Yeni Hayat” için de geçerlidir.

“Duyulur dünya” ilişkileri içinde maddi gerçeklik üzerinden en güçlü ilişki biçimi açıktır ki “aşk ilişkisi” dediğimiz ilişkidir. Bizim yaptığımız “aşk ilişkisi” tanımına göre tutkulu ve yoğun bir ilişki biçimi olan bu ilişki, cinsiyet-vücut-aşk düzlemi üzerinden kurulduğu için, ilişkinin öznesini hem içselliğinden (vücut ve cinsiyet) ve hem de dışsallığından (sevgi nesnesi olarak “Öteki”) maddi gerçekliğe bağlamaktadır. Neticede cinsiyet ve vücut müdahil olmadan bir aşk ilişkisinden bahsedemeyeceğimiz gibi, ilişkinin “toplumsallık” tabiatını da gösteren “öteki” veya “ötekiler” olmadan düşünülemeyecek bir ilişki olacaktır “aşk ilişkisi” diye adlandırdığımız şey. Aynı zamanda, “aşk” ile kurulan ilişki mutlak anlamda maddi hayatın içinde cereyan eden ve hatta maddi gerçeklik dediğimiz şeyi tespit eden bir ilişki biçimi olmuş olmasının yanında, “tutku” ile taşınan bir ilişki biçimi olduğundan “aşırılık” ihtiva eden bir ilişki türüdür de. İşte bu iki temel özelliklerinden dolayıdır ki, var olan ve toplumdaki örneğin “sınıf çıkarlarının” doğurduğu kurgusal deformasyonun dayattığı düzen ve kuralları havaya uçurduğu kadar, gerçek hayatın şeylerine ve onlarla kurulan ilişkilere kendi özgün toplumsal tabiatına uygun olarak belli bir düzen de getirecektir. Aşk, belirsizliğin, muğlaklığın barınamadığı ortamlarda yeşeren nadide bir bitki gibidir. Ancak, “sıfırlama” gibi bir misyon yüklenmiş olan yazarımız için de durum böyle midir? Romanın sonunda verdiği “aşk” tanımlarına bakarsak, pek de öyle görünmemektedir:

Aşk Nedir?

Aşk teslim olmaktır. Aşk, aşkın sebebidir. Aşk anlamaktır. Aşk bir müziktir. Aşk ve soylu yürek aynı şeydir. Aşk hüznün şiiridir. Aşk kırılgan ruhun aynaya bakmasıdır. Aşk geçicidir. Aşk hiçbir zaman pişmanım dememektir. Aşk bir kristalleşmedir. Aşk vermektir. Aşk bir çikleti paylaşmaktır. Aşk hiç belli olmaz. Aşk boş bir laftır. Aşk Allah’a kavuşmaktır. Aşk bir acıdır. Aşk melekle göz göze gelmektir. Aşk gözyaşlarıdır. Aşk telefon çalacak diye beklemektir. Aşk bütün bir dünyadır. Aşk sinemada el ele tutuşmaktır. Aşk bir serhoşluktur. Aşk bir canavardır. Aşk kötülüktür. Aşk yüreğin sesini dinlemektir. Aşk kutsal bir sessizliktir. Aşk şarkılarda konu edilir. Aşk cilde iyi gelir. …/ …

Aşk birisine şiddetle sarılma, onunla aynı yerde olma özlemidir. Onu kucaklayarak, bütün dünyayı dışarda bırakma arzusudur. İnsanın ruhuna güvenli bir sığınak bulma özlemidir.” (S. 183)

Görüldüğü gibi “aşk” dediğimiz ilişki biçiminin bir değil, iki değil, üç değil, ama tıpkı bir “karpuz sergisi” misali, isteyenin duruma göre en uygun bularak seçebileceği birçok renk ve zevke hitap eden birçok tanımı sunulmaktadır. Açıktır ki, verilen bu tanımların akla gelecek bütün durumları aritmetik bir biçimde içine alan bir “servis paketi” şeklinde okuyucuya sunulmuş olması, bir “yazılım güzellemesi” sonucunda uydurulmuş bir şey değil ama doğrudan romanın kurgusal inşası ve anlatılan şeyin muhtevası ile ilgili bir konudur. Nitekim yazarın aşk anlayışının doğrudan ve bir solukta anlatıldığı yer, yapılan ve “eklektik bohçada” sunulan tanımlar paketinden sonra gelen ilk paragrafta yazarın anlayışı veya bize anlatmak istediği şey açıkça ortaya dökülmektedir.

Aynı yerde olma özlemi” önermesi romanın bütünü dikkate alındığında, “kurgusal” veya “maddi” ama aynı evren içinde olmayı, “özlemek” yani amaçlamak demektir. Bu demektir ki, birbirlerine “sarılmış” olsalar da, çiftler hâlihazırda “kendi vücutlarının sahibi” olarak aynı zaman-mekanda yaşamıyorlarmış gibi hareket etmekte, veya uzak diyarlarda yaşıyorlarmış gibi sadece “özlem” duygusuyla ilişki kurabilmektedirler11. Nitekim, bu sözün sahibi olan “demiryolcu” genç, sevgilisi konumundaki Canan’a “kitabın” kurgusal dünyasının etkisine girmesiyle birlikte aşık olmuş, iki genç başkalarına “karı-koca” gibi görünmekten çekinmemişler, fakat asla cinsi eğilimlerini takip ederek vücutlarını seferber ederek birbirlerine gerçekten özlem duyan insanlar gibi sevişmemişlerdir.

Romanın kurgusal akışkanlığının izini sürdüğümüzde bu “sevişmeme” veya “sevişememe” olgusunun nedeninin, aslında “kitabın” iki genç insanın sağlıklı görünen vücudunun arasında görünmez ama aşılamaz da olan bir duvar örmüş olması olduğunu keşfetmekteyiz. “Demiryolcu” genç Canan’ı fizik dünyada arzulamaktadır ve bu yüzden beraberlikleri esnasında sürekli bir biçimde “maddi gerçeklikler” dünyasının bir parçası olarak onunla sevişmek istemektedir. Oysa ona “kitap” aracılığıyla aşık olmuş ve ona tıpkı “kitap”a bağlandığı gibi “tutkuyla” yani aşk ilişkisiyle bağlı olmaya devam etmiştir. Bu yüzden, iki gencin varlıkları fizik yani “maddi” dünya ile metafizik yani kurgusal dünya arasında bölünerek “eksi” ve “artıyı” (ying ve yang) kendi bünyesinde barındıran kısır döngüye dönüşen dairesel bir yörünge izlemeye başlamışlardır. Bu durumda bir “cinsi” ilişki mümkün görünmemektedir, çünkü sevişmek, “artı” ve “eksinin” ayrı ayrı kişilerde olmasını gerektirecektir12. “Aynı yerde olma özlemi”, aslında artının ve eksinin bir tek vücuttan çıkıp, ayrı ayrı vücutlarda birbirleri ile birleşmesini talep etmek anlamına gelmektedir. Daha önce de birkaç kere altını çizdiğimiz gibi, E. Şafak’ın “Aşk” adlı romanında karşımıza çıkan “ilahi” veya “tanrısal” ilişki olarak tanımlanan “aşk ilişkisi” aslında “dairesel” bir varoluş tarzının yüceltilmesi anlamına gelmektedir. “İnsanın ruhuna güvenli bir sığınak bulma” talebi, paragrafı oluşturan üç önermenin birlikte ele alındığında “aşık olmak”ın “Tanrıya sığınmak”tan başka ne anlamı olabilecektir…

“Aşk ilişkisini” içinde yaşadığımız somut hayatta gerçekleşen veya gerçekleştirilebilecek olaylardan çıkarıp, bir tür “öteki dünya” olduğu anlaşılan kurgusal dünyaya ait, onun tekelinde bir olgu olabileceği ile ilgili olarak romanda çeşitli bağlamlarda birçok tanımlama yapılmaktadır. Birkaç örnek daha vermek gerekirse:

Ertesi gün aşık oldum. … / … İçine düştüğüm bu yeni alemdeki dayanılmaz yalnızlık duygusundan kurtulabilmek için kendime benzeyen ötekileri bulmam gerekiyordu.” (S. 17)

Kitap, ikimizin de hayatında, o otobüs yolculuklarımız esnasında, güneş ya da su gibi gerekliliği ve zorunluluğu tartışılmaz temel bir şeydi ve orada aramızdaydı. Onun yüzümüze vuran ışığından yola çıkmıştık ve o yolda sezgilerimizle ilerlemeye çalışıyor, nereye gittiğimizi de tamı tamına anlamak istemiyorduk.” (S. 53)

(Canan:) “ “Aşk, … insanı bir hedefe yöneltir. Hayatın eşyaları içinden çekip çıkarır ve şimdi anlıyorum ki, en sonunda dünyanın sırrına doğru götürür. Şimdi oraya gidiyoruz.’ “ (S. 59)

“ “Benim hayatın kendisi sanarak mutlulukla karşıladığım, aşkla sevdiğim rastlantı bir başkasının kurgusuymuş yalnızca,’ dedi aldatılmış kahraman ….” (S. 125)

Ölüm her yerdeydi, en çok yerde. O yer çünkü her yere yayılmıştı. Biz orasını bulmak, Mehmet’le karşılaşmak için ipuçları topluyorduk, sonra onları iz bırakır gibi bırakıyorduk.” (S.56)

Birinci alıntı, yukarıda da belirttiğimiz gibi, “demiryolcu” gencin Canan’a aşık olması ile bir fetiş işlevi gören “kitap”ın temsil ettiği kurgusal evren tarafından hortumlanması neredeyse eşzamanlı olan iki olgu konumunda: Fakülte dershaneliğindeki ilk tanışma kitabın okunmasının ertesi günü, Canan’ın “demiryolcunun” elindeki kitabı fark etmesi ile başlamaktır. Bu alıntıda fazladan ortaya konulan, maddi dünyadan fetiş bir nesne (kitap) tarafından soyutlanan bir bireyin (demiryolcu genç) insansız bir ortamda hissettiği “dayanılmaz yalnızlık” duygusunu biraz olsun alelacele hafifletme telaşının bir sonucu olarak doğmuş olmaktır, Canan’a yıldırım aşkıyla tutulmuş olması. İşte tam da bu yüzden, bu alıntının sonun da, “birbirine benzemek” aşk ilişkisi için gerekli olan “ayrı ayrı vücutlara sahip olma olgusunun yerini almış olmaktadır. Böylesi bir “aşk” tanımına göre özel ve güçlü bir bağı öngören bu ilişki, sadece kurgusal gerçekliliğin yarattığı “bir boşluğu doldurma” işlevi görmekte, “vücudu” olayın akışı içinden dışarıya atmaktadır.

Tam olarak ifade etmek gerekirse böylesi bir “aşk” ilişkisinde “aşk” olayının kendisine bile gerek kalmamaktadır; zira, ilişkiyi kuran gerçekte “aşk” değil ama bir “fetiş” konumundaki kitabın bizzat kendisidir. Nitekim, ikinci alıntıda “kitap”ın aşıkların arasında varlığıyla her an hazır ve nazır bir nesne konumunda bulunması, aşık çiftin arasındaki her türlü ilişkinin bu fetiş nesne olmadan gerçekleşebileceğinin imkansız olarak görülmesidir.

Canan’ın ilk sevgilisi olan ve genç kızı böylece kitabın kurgusal evrenine geri dönmemecesine dahil eden Mehmet, kurgusal dünyanın yanıltıcı, dahası yabancılaştırıcı ortamının özelliğini ilk fark eden kişi olması ve bu yüzden sözüm ona “kitap düşmanı” başka bir kurgusallığın inananı çeteler tarafından ölümle tehdit edilmiştir. Yaptığımız son alıntıda Mehmet, Canan’ı bu çetelerin içine dahil ederek, onunla aralarındaki ilişkinin sırf bu yüzden “aşk” ilişkisi olmayacağını anlamıştır. Bunun sonucunda ise bu sözüm ona “aşk ilişkisine” son vermiştir. Bir başka alıntıda Mehmet’in “kitabın bilincine varması” olayı ile aşkın bitmesi olayı ilişkilendirilmektedir:

(Canan:) “ ‘Mehmet yağmurlu bir gece, kendisini öldürmek isteyenlerin harekete geçtiklerini bana söylemişti. Her yerde olabilirler, şu anda bizi dinliyor bile olabilirler. Yanlış anlama, ama sen onlardan biri olabilirsin. İnsan, düşündüğünün, yaptığını sandığının tam tersini yapar çoğu zaman. O ülkeye giderken kendine dönersin, kitabı okuyorum sanırken yeniden yazarsın, yardım ediyorum derken yaralarsın… İnsanların çoğu aslında ne yeni bir hayat isterler, ne de yeni bir dünya. Bu yüzden kitabın yazarını öldürürler.’ “ (S. 57)

Alıntıda genç kadın kahramanımız tarafından aktarılan ve sevgilisi Mehmet tarafından yapıldığı bildirilen tespit, bir “fetiş” haline getirilen kitapta var olduğuna topluca inanılan ilahi güç, aslında kitaptan bireylerin içselliğine doğru harekete geçen bir güç değildir. Bu “ilahi” olduğu iddia edilen güç, ona iman etmiş olan bireyleri içselliğinden gelerek kitaba yamanan bir güçtür, ve böylece bu nesneyi fetişleştirerek onda yoğunlaşmaktadır. Bizler, ilahi gibi görünen bu gücün son derece insani bir güç olduğunu ve bireysel içsellikle toplumsal dışsallık arasında kurulan “kimliksel dengenin” kurulması sırasında ortaya çıkan bir güç olduğunu, çalışmamızın başından beri belirtmiş bulunuyoruz. Bireylerin günlük hayatlarında yaşayarak ve içinde yaladıkları toplum ve tarihsel dönemin özelliklerine bağlı olarak kurduğu kimliksel denge ile “aşık olma” biçimi, aşka verdikleri anlam arasında doğrudan ve çok sıkı bir ilişki olduğunun altını çizdiğimiz gibi…

Sonuçta, Mehmet Canan’a artık aşık değildir; çünkü, birlikleri kendi varlıkları üzerinden değil ama “kitabın” dikte ettiği şeyde birleştiklerinden “aşk” olduklarını sanmışlar, ancak Mehmet’in kitabın bilincine varmasıyla birlikte bu daha baştan “vesayet” altına alınmış olan “aşk ilişkisi” de tuzla buz olmuştur. Bu bize şu genellemeyi yapma müsaadesi vermektedir: Aşk ilişkisi, birer vücuda sahip iki insanın arasında belli bir toplum ve tarih kesiti dışında düşünülemeyecek bir şeydir. E. Şafak gibilerinin vazettiklerinin aksine, “aşk ilişkisi” ilahi bir güce yaklaştığı oranda kendi tabiatından kaybedecektir. “Aşk ilişkisinin” kendisi ilahidir, onun gerçekleşmesi fazladan bir ilaha ihtiyacı yoktur.

Bireyler arası ilişkilerde bir “fetiş” işlevine sahip kitabı, bir bireyin kendi dışsallığı ile kurduğu ilişkide psikolojinin de dilini kullanarak “tranzisyonel obje” (“Objet transitionnel”- Winnicott) olarak da adlandırabilirdik. Bu durumda “tranzisyonel nesne”, dışarıdaki şey ve kişilerle, bireysel içselliklerin onlar ile kendi aralarında kurduğu ilişkide aracı rolü oynayan ve bu ilişkiyi materyalize eden nesne anlamına gelmektedir. Küçük çocukların sanki vücutlarının bir parçasıymış gibi asla yanlarından ayırmadıkları nesneler (küçük ayıcıklar gibi…) bu kategoriye girer. Çocuk veya yetişkin, dış dünyanın bilincine vardığı oranda, kendisini bu dünya ile iletişime geçmede bir nevi “koltuk değnekliği” yapmada kullandığı bu nesneden uzaklaşacaktır. Bu uzaklaşma, bizim daha çok yetişkinler için kullandığımız kimliksel dengenin en azından uzunca bir süre için kurulduğu anlamına gelecektir. Romanda, teni bir kimliksel dengenin kurulmuş olduğunda öznelerin neler yaşadığını anlatan pasajlar bulunmaktadır:

Demek ki aradığım buymuş, buymuş istediğim. Yüreğimin içinde nasıl da hissettim bulduğum şeyleri: Huzur, uyku ölüm, zaman! Hem oradayım, hem burada; hem huzurun içinde hem de kanlı bir savaşın, hem hortlaksı bir uykusuzluğun hem sonu olmayan uykunun, bitmeyecek gecenin ve hızla akan zamanın.

… / … Bir zamanlar, bütün dokunuşların dokunuş, kokuların koku, seslerin ses olduğu gerçek bir dünya varmış.” (S. 41)

Bir zamanlar başka biriydim, o başka biri de ben olmak isterdi. Ben bir zamanlar zamanın tatlı tatlı yoğunlaşıp sıkışacağı ve renklerin aklımın içinde şelaleler gibi akacağı bir hayat düşlemiştim…” (S. 49)

Yukarıdaki alıntılar, kurgusal gerçeklik ile maddi gerçeklik arasındaki farklılıkların bireysel içselliğin aynasında nasıl yansıdığını ortaya koymaktadır. Mehmet adlı genç, bu farklılığın bilincine varmıştır; diğerler iki genç ise ayırımı sadece fark etmişlerdir. Ama fark ettikleri ayrılığa rağmen, kurgusal gerçekliğin içine bir kara deliğin içine düşen nesne misali hortumlanmalarına direnememişler, maddi yani “duyulur dünyanın” dünyanın sağladığı bilinci kazanamamışlardır. Mehmet’in ulaştığı bilinç düzeyi ile keşfettiği şeyse, kitabın temsil ettiği kurgusal gerçekliğin, bizim baştan beri vazettiğimiz gibi “ölüm”, yok oluş” veya sıfırlama ile sonuçlanacağı gerçeğidir.

O. Pamuk’un “Yeni Hayat” adlı romanı, neo-liberal ideolojinin yol göstericiliğinde, kurgusal gerçekliğin yaşadığımız ve paylaştığımız maddi hayatın tahakküm altına alınmasını anlatan bir romandır. Biz, baştan beri anlatılanlar konusunda “objektif” davranmamıza bağlı olarak “taraflı” da davrandık ve insani olanı sıfırlamanın bir aracı haline getirmiş olan bir “kurgusallık diktatörlüğü” karşısında, hayatın yanında olan maddi gerçekliği savunduk. Ancak bizim itirazımız, baştan sona kurgu ürünü olan bir edebi yapıt olarak romanın kurgulama işlemine karşı olmak değildir. Bizim itirazımız, kurgusal bir çabanın ürünü olan romanın günümüzdeki kurgusal ve maddi gerçeklik arasında angaje olmuş savaşta, romancının hangi gerçekliğin tarafında olduğudur.

(Devam edecek…)

 

ÜLKE İÇ SAVAŞIN EŞİĞİNDEN ŞİMDİLİK DÖNDÜ

2 gün ago

 

GEÇMİŞİ TEKRARLAMAK GELECEĞİ DE TÜKETİYOR

2 gün ago

 

YOUTUBE YAYINI: CEM TV ONUR DALAR İLE HABER ANALİZ / 30.09.2022

3 gün ago

Mahir Konuk / 03.10.2022

Yorum yap

You must be logged in to post a comment Giriş

Bir yorum bırak

To Top