Gündem

Salih Zeki TOMBAK : SEDAT PEKER NEYİ ANLATIYOR, BİZ NEYİ ANLAYALIM?

Salih Zeki TOMBAK.

SEDAT PEKER NEYİ ANLATIYOR, BİZ NEYİ ANLAYALIM?

1. Çok Alametler Belirdi

Büyük toplumsal değişim süreçlerinin öngörülebilir koşulları olgunlaşıyorsa; öngörülmesi gerekmediği gibi, mümkün de olmayan, “alametler” belirmeye başlar.

Sedat Peker vak’ası öngörülmesi imkansız bir alamettir.

Çok güçlü ve hızlandırıcı bir alamet.

Ama Türkiye köklü bir değişim sürecinin eşiğine gelmiş olmasaydı, ne Sedat Peker bugünkü videoları yapar; ne de yaptığı videolar bugünkü gibi toplumsal bir karşılık bulurdu.

Nitekim, Sedat Peker, bir yıl önce de, Nisan 2020’de, video çekmeye başlamış, 6. videodan sonra susmuştu.

İlk video süresi 1 dakika 20 saniye iken, süre 14 dakikalık 2. videodan itibaren neredeyse düzenli olarak uzadı ve 36 dakikalık 6. video ile sona erdi. İlk seride izleyici sayısı 400 bin ile 1 milyon 100 bin arasındaydı. Konusu ise neredeyse kişiseldi.

2 Mayıs’ta başlayan ve 9.5’uncusu yayınlanan dizi ise 45-50 dakikalardan başladı, giderek bir buçuk saate yaklaştı. Hafta içi ekleri, bonuslar.. İzleyicisi on milyonları geçti. Ülke’nin gündemini belirledi, muhtemelen uluslararası bir ilginin de konusu oldu.

Video yayınlayamadığı son günlerde ise twitleriyle çok canlar yakıyor.

2. Dış Güçler, Amerikan Parmağı..

İktidara yakın medya, islamcı damarın komplocu bakışının mirasçısı olarak, iktidar öncesi “Yahudiler, ABD’deki Yahudi lobisi, Masonlar, siyonizm vb” standart batı karşıtı, yahudi düşmanı arkaik siyasal islamcı kültürel birikim üzerinden top çevirirdi.

İktidara tırmanma sürecinde ordudan gelebilecek bir darbe tehdidine karşı ABD’nin himayesini kazanmak için, İsrail’in ve ABD’deki Yahudi lobisinin himayesine mazhar olmaya çok önem verdiler. Ödül olarak “Yahudi Cesaret Ödülü almayı hak etmiş” bir Cumhurbaşkanına sahip oldular.

Ancak İsrail’in, ABD’deki siyonist kuruluşların ve ABD’nin desteğine en fazla talepkâr oldukları ve karşılık buldukları dönemlerde bile, iç siyasette İsrail’e, Yahudilere, ABD’ye ağır ve ölçüsüz bir dille saldırmaktan geri durmadılar. Bu “çatal dil”, giderek Almanya, Fransa, İngiltere, derken bütünüyle “Batı düşmanlığı” halini aldı.

Türkiye şu anda Dünya’da “Batı Düşmanlığının en yaygın olduğu ülkelerden biri. Muhtemelen Türkiye’den daha batı düşmanı bir halk sadece Afganistan halkıdır.

Ama batı ve özellikle ABD karşıtı bir Afgan Taliban militanı ABD’ye, ellerinden ve ayaklarından zincirlenmiş olarak , muhtemelen uluslararası sularda yüzen, “Guantanamo” şartlarında bir hapisaneye götürülmek dışında, gitmenin rüyasını görmez. Dolayısıyla bu, rüyadan çok bir kabustur. Geçmişte de kolektif zihinlerine, muhtemelen CIA’nin yerleştirdiği, “İkiz Kuleleri patlatmak” üzere ABD’ye gitme hayalleri vardı.

Günü geldi, yol verildi ve gittiler.

AKP’nin batı ve özellikle ABD düşmanı militanları ise, İngiltere’den ev, hatta sokak; ABD’den çiftlik alır. Çocuklarını uydur kaydır üniversitelerden de olsa, diploma almaları için dünya kadar para saçarak ABD’ye, İngiltere’ye gönderir. Kadınları hamileliklerinin son zamanlarını geçirmek üzere ABD’ye giderler ki, çocuklarını orada doğursunlar ve çocuklar direk ABD vatandaşı olsun. Örnek, Erdoğan’ın 7 torunu da bu yolla ABD vatandaşıdır.

Bunlar Batı karşıtlarının zengin olanlarıdır.

Alt gelir gruplarından Batı karşıtları, “gri pasaport” veya kültürel etkinliğe katılmak üzere AB ülkesine giden “Mehteran” mensubu kılığında kapağı Batı’ya atma peşindedir. Şimdi kapılar açılsa, Türkiye’de Batı düşmanı fakir kalmaz. Hepsi Avrupa’ya göçer.

Batı’nın güçlü devletleri AKP’nin iktidar yıllarında, Türkiye’nin siyasi islamcılarının dostluklarına güvenilecek; düşmanlıklarından korkulacak bir siyasi heyet olmadığı “kesin” bilgisini adım adım edindiler. Gördüler ki, Bütün zulümleri ülke içinde Türkiye toplumuna ve çevredeki zor duruma düşmüş komşuların halklarınadır.

Ülke dışı “zalimliklerinin” iki çeşidi vardır. En yüksek ziyaretlerin gerçekleştiği esnada, Beyaz Saray ve benzeri binaların girişine yakın konumlanmış Türkiyeli muhaliflere veya Ermeni-Rum protestoculara, C. Başkanı korumalarının saldırması. Buna artık izin verilmiyor. Korumalarla ilgili ciddi kısıtlamalar var. İkincisi ise, daha çok yoksul Balkan, Afrika veya İç Asya ülkelerinden “fetöcü” diye , adam kaldırma işleri.

Son yıllarda AKP’li “Batı Karşıtlığı ” ideologları, Aydınlıkçı müptezellerle fazla içli dışlı olduklarından ve biraz da Rusya’dan turist gelir, ÇHC’den borç buluruz beklentisiyle, Batı düşmanlığı argümanlarını Rusya ve ÇHC’ye sempati beyan eden yaklaşımlarla renklendirdiler.

Elbette bunun kendilerini Rusya’ya veya ÇHC’ne güvenilir dost yapmadığını bu ülke yönetimleri biliyor.

Dolayısıyla, Sedat Peker’in videoları için, ellerindeki “yağlı kara” batı düşmanlığı karalaması olduğu için “dış güçler” diye söze başladılar. 14 Haziran’da, NATO Zirvesinde Erdoğan-Biden görüşmesi olmasaydı ve bu görüşme Erdoğan ve rejimi için hayati önemde olmasaydı, adını da koyar, “Peker’in arkasında ABD var” derlerdi.

Halbuki Türkiye tarihinin gördüğü, ABD ile en içli dışlı, en senli benli, en enseye tokat, en Amerikancı iktidar, bugünkü iktidardır.

Peker ve videolarının yarattığı etkinin arkasında, öncelikle bugünkü iktidarın yarattığı ekonomik, siyasi, ahlaki kriz; devletin şiddet mekanizmaları dışında çökmüş olması; uluslararası suçlar ve rejimin bütünüyle bir suç organizasyonuna dönüşmüş olması var.

3. Normalleşme mi, Darbeciliğe Devam mı?

AKP’nin ağır ekonomik krizi pandemiyle; Uluslararası ilişkilerdeki yalnızlığı “Türkiye’nin yeniden Osmanlı olmasından Batı’nın duyduğu korku ve kıskançlıkla; her muhalif itirazı, dış güçlerin işbirlikçiliğiyle izah etme; “Yanlış yoldasınız” diyen herkesi darbecilik ve “fetö” ile suçlama ve böylece durumu idare etme dönemi sona erdi.

Rejim zaman kazanma peşinde. Ama kazanacağı zamanın sonunda, iktidarın hayrına olabilecek bir şey yok.

Londra Mahkemelerine atfen “o paraları söke söke alırlar” diyen; kamuda “tasarruf genelgesi” yayınlayan ve Saray’ı tasarruf dışı ilan eden Erdoğan’a, Fransa Kraliçesi Marie Antoinette’in “ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler” sözüne taş çıkartacak, (çok yiyorsunuz), “porsiyonları küçültün” diyen Emine Erdoğan eşlik etti.

Dayandıkları duvar burasıdır. Buraya gelince ya normalleşme yolu tercih edilir; ya olağan dışı rejim, daha da olağan dışı yönelişlere girer.

İktidar, seçime giderek sistemin kendi içindeki normalleşme mekanizmalarına baş vurmak yerine, iki şey yapıyor:

Birincisi, “Doğal gaz bulduk”, “ihracatımız artıyor”” turizm para kazandıracak”, “Temmuz’da ekonomimiz şahlanacak” gibi masallarla toplumu ve kendilerini avutuyor, ülkeye zaman kaybettiriyor.

İkincisi ise rejimin normalleşme yollarını tıkayabileceğini sanarak, o yönde fikirler açıklıyor, toplumu tek parti rejimine hazırlamaya çalışıyor.

Erdoğan diyor ki, ” Parlamenter demokrasi artık bizim için mazi oldu. Hiçbir istikrarı olmayan koalisyonlarla iç içe sürekli zararda olan dönemler yaşadık biz. Türkiye çok partili sistemden huzur bulamıyor, netice de alamıyor. (…) Bu Türkiye’nin refah düzeyinin yükseldiğinin alametiydi. Biz bunu çok partili dönemde yapmadık, tam aksine AK Parti iktidarıyla bunu gerçekleştirdik.” . (1 Haziran 2021, TRT 1 ve TRT Haber Ortak yayını)

– Parlamenter demokrasi mazi oldu ve

– Çok partili dönem mazi oldu.

Bu ilan ediş, halen, Parlamento açıkken ve memlekette bazıları AKP dışında ittifaklar kurmuş, bu yolla AKP-MHP ittifakından daha çok oy alabilecek çok sayıda parti varken yapılıyor.

Bu sözleri, “kuvvetler ayrılığı”na fiilen son vermiş, devleti bakanlıklar dahil, her türlü kurumu çökerterek, Saray’dan ve danışmanlarla yöneten, Anayasa Mahkemesi başta olmak üzere yargıyı bitirmiş, Danıştay’ı etkisizleştirerek idari; Sayıştay’ı etkisizleştirerek mali denetimin dışına çıkmış; yasama fonksiyonunu TBMM’den alarak Cumhurbaşkanlığı kararnameleriyle Saray’a taşımış; medyanın neredeyse tamamına yakınını ele geçirmiş bir rejimin başındaki isim söylüyor. Demek ki bundan sonra atmayı hayal ettikleri adımlar, göstermelik hale getirdikleri parlamentoyu kapatmak AKP dışındaki partilerin varlığına son vermektir.

Bu niyet, AKP’yi ABD’nin de desteğiyle iktidara taşıyan, kendisini devletin sahibi olarak gören, 7 Haziran 2015 seçim sonuçlarıyla korkuları derinleşen ve bu yüzden saflarını daha da sıklaştıran; 2016’da 15 Temmuz’unda “Allah’ın lütfu, operasyon içinde operasyonunu” tezgahlayan, AKP-MHP ile birlikte, Baykal vb sözde muhalif siyasilerin, asker ve sivil bürokrasi öbeklerinin, büyük sermayenin ortak sahibi olduğu darbeci geleneğin son darbe hamlesidir.

4. Darbe Olunca Ne Oluyor?

Türkiye’nin 80 milyondan fazla bir nüfusu var. Bu nüfusun ekonomik ve sosyal bakımdan en etkili ve sayısı hiç de az olmayan bölümü, dış dünyayla ilişkisi güçlü, iyi günler de görmüş bir nüfustur. Toplamda sandık ağırlıklı da olsa demokratik gelenekleri olan, darbeler yaşansa da, sonunda iktidarların seçimle değiştiği; sanayisi gelişmiş, kentleşmesi %85’i bulmuş; telefonu, interneti yaygın; dış dünya ile bağlantıları güçlü bir topluma, “tek partili bir sisteme geçiyoruz, Parlamentoyu kapatıyoruz; itiraz edenlere baskı ve şiddet uygulayacağız; gerekirse bunu toplumun çoğunluğuna karşı da uygulayacağız” teklifi sökmez.

Halkımız, çoğunluğu itibariyle, geçici baskı ve yasak dönemlerine direnmesiyle meşhur bir halk değildir.

Sosyalist hareket ve Kürt Özgürlük hareketi ağır bedeller ödeyerek, örgütlü/partili mücadele alanında kalıcı bir birikim yaratmıştır. DİSK, KESK, Barış mücadelesi, İHD, çok sayıda kültür kurumu, bu savaşımın ürettiği kurumsal değerlerdir. Gene bu büyük damar, demokrasi, sosyalizm ve özgürlük güçlerinin birlikte mücadele etme, birlikte örgütlenme deneyimlerinin doğrudan sonuçları olarak Halkların Demokratik Kongresi ve Halkların Demokratik Partisi gibi iki önemli kurumsallığı da inşa etmiştir.

Aynı yan yana gelme, birlikte mücadele etme birikiminin reflekslerinden biri olan ve artık önemli bir kurumsallık kazanmış bulunan Demokrasi İçin Birlik’in öncülük ettiği; Demokrasi Konferansı’nın ilk büyük ve heyecanlı adımının 24 Haziran’da bir parçası ve tanığı olduk.

HDP’nin kendi bileşenleri dışındaki demokrasi güçleriyle yan yana gelmedeki ısrarı ve başarısı ortadadır.

Halkın örgütsüz çoğunluğu ise, geleneksel olarak darbelerin yarattığı baskı ve terör “fırtınası”nın geçici bir felaket olduğuna inanır ve dinmesini bekler. Çünkü inanır ki, sonunda kendi iradesine başvurulacaktır.

27 Mayıs 1960 darbesine bir buçuk yıl sonra yapılan ilk seçimde,

12 Mart 1971 darbesine 2 yıl sonra yapılan ilk seçimde;

12 Eylül darbesine 1984 Mart’ında darbe sonrası ilk seçimde;

15 Temmuz’da gerçekte her ne olduysa, onu “Allah’ın bir lutfu” olarak gören ve tamamen demokrasi dışı bir rejim inşa etmeye girişen Erdoğan’a, 3 yıl sonra yapılan ilk seçimde, (31 Mart 2019) halk bildiği ve içselleştirdiği yöntemle cevabını verdi.

Bu tepkiyi yeterli veya yeterince radikal veya çekilen acılara denk düşen cevaplar olarak görmeyenler olacaktır. Bu bakış, bir ölçüde haklı da olabilir. Ama tamamının darbecilerin ilk tercihlerinin dışında tercihler olduğu kesindir.

Bugünü geçmişten farklı kılan çok önemli bir ayrım noktasındayız: Bugüne kadar, ne 27 Mayıs 12 Mart, 12 Eylül, ne 28 Şubatçılar, parlamentoyu ve siyasi partileri kalıcı olarak kapatıyoruz, demediler.

“Seçime gitmem”“seçim sonuçlarını tanımam” , “zaten TBMM ve AKP dışındaki partileri kalıcı olarak kapatmayı hayal ediyorum”“Muhalefetin iktidara gelmesi milli bekaya tehdittir. Türk milleti ayağa kalkacaktır. Böyle bir gelişmeye geçit vermeyecektir.” ve “Bu ülkede hiçbir şey sahipsiz değildir. (…)Biz istikametini kaybetmiş olanlara memleketi teslim edemeyiz” (8 Temmuz 2021) demokrasi dışı yönelişte yeni bir aşamadır.

Yolun sonu budur.

O zaman bütün tarafların yeni bir yol bulma veya yeni bir yol açma sorumluluğu, bütün meşruiyetiyle, bütün haklılığıyla ortaya çıkmaktadır.

5. Yeni Yol Arama, Yeni Yol Açma

Yaşanan ağır kriz ortamı ve iktidarın çaresizliği, Erdoğan’ın iktidar blokunu oluşturan unsurlar üzerinde, 15 Temmuz sonrasında sahip olduğu mutlak otoriteyi zayıflattı. Esasen bizzat 15 Temmuz gecesi “operasyon içinde operasyon”un gerçekleşmesinde rol üstlenen devlet içindeki aktörler, siyasi aktörle, can pahasına kader birliği ederek, bir ölçüde eşitlenmiş; Erdoğan “eşitler arasında birinci” konumuna çekilmişti. Ama unsurlar arasındaki farklılıklar, belki rekabetler, siyasi beceriklilik, fırsatçılık ve birleştirici unsur konumundaki Erdoğan’ın gücünü arttırırken, “darbe gecesi”nden başlayarak yükselen propaganda fırtınası, Erdoğan’ın müttefiklerini bile adeta tehdit eden adımları O’nun otoritesini bir süreliğine mutlaklaştırdı.

Artık o günler geride kaldı. İktidar koalisyonunun parçaları arasındaki ahenk o günlerin ahengi değil. Uyumu sürdürecek kaynaklar artık yeterli değil. Halk desteği hızla eriyor. Bu koalisyonun geleceği yok. Darbecilikte yeni hamle ise, belli ki bütün unsurların paylaştığı bir perspektif değil. Erdoğan şimdi “eşitler arasında birinci” konumuna tekrar inmiştir ve o “birincilik” de tartışma konusudur.

Sedat Peker açıklamalarını, iktidar blokunu oluşturan güçlerden en azından bir öbeğin, Erdoğan’ın başında bulunduğu rejimin ülkeyi götürdüğü yönü, dolayısıyla iktidar yapılanmasını tartışmaya açması olarak anlamak gerekir.

Peker tartışmayı toplumun, diğer iktidar bileşenlerinin ve uluslararası ilişkilerin bütün taraflarının göreceği bir “açıklıkta” yürütüyor. Elbette gizlemek istediği unsurlar, kayırdıkları, söylemekten kaçındığı gerçekler vardır. Bu tür kayıtlar Peker’in yaptığı ve yapmakta olduğu işi önemsizleştirmez.

Bazı başlıkları hatırlayalım:

– Türkiye rejimi El Nusra-El Kaide ve IŞİD’e doğrudan silah, mühimmat ve lojistik desteği vermektedir. Bu konuda SADAT rol üstlenmektedir. Sevkiyatı birlikte yaptık. Ben Türkmenlere, onlar El Nusra’ya, İŞİD’e!

– Rejim bütünüyle bir suç organizasyonuna dönüşmüştür. Geçmişte polisin, istihbaratın himayesinde ve kontrolünde var olan suç organizasyonlarıyla ilişkisi; bugünkü çok başlıklı kriz şartlarında, kimin kimin himayesinde ve kontrolünde olduğunun belirsizleştiği bir ilişkiye dönüşmüştür.

– Tansu Çiller döneminde, Türkiye üzerinden geçen eroin trafiğini “devletleştirerek” yaşanan ekonomik krizden kurtulma fikrini Çiller’e empoze eden, esasen bu yolla, önceleri sadece rüşvet alınan uyuşturucu ticaretinin kontrolünü ele geçirmeyi amaçlayan akıl gene gündemdedir. Dikkat edilirse, Peker sadece kokain trafiğinden söz etti. Afganistan’dan başlayan, İran üzerinden Türkiye’ye gelen ve batıya akan eroin trafiği gündeme bile gelmedi. Kırk yıldır devam eden “düşük yoğunluklu savaş” ve “Olağanüstü hal”, bölgede yürütülen uyuşturucu kaçakçılığı, silah ve insan ticareti, petrol hırsızlığı, yağma ve talanın örtüsüne dönüşmüştür.

– Peker, Binali Yıldırım’ın oğlu dahil, iktidar çevresinden bazı Türk vatandaşlarının Kolombiya, Panama, Venezuela, ve Karaip Denizi’ni çevreleyen Dominik Cumhuriyeti gibi ülkelerle, liman işletmeciliği, deniz taşımacılığı vb işler üzerinden ilişkilerini geliştirmiş olmalarına, ve Türkiye üzerinden Ortadoğu’ya yönelen kokain yollarına dikkatimizi çekti. SBK’nın (Sezgin Baran Korkmaz) özel uçağının hem iktidara yakın pek çok ismi taşıdığını; hem de Venezüella-Rusya-Türkiye arasında mekik dokuduğunu haber verdi.

– Peker, mala mülke çökmenin mümkün ve hatta rutin hale geldiği bir ülkede yaşadığımızı bize hatırlattı. Ancak, SBK’nın İnan Kıraç‘ın şirketlerine çökmeye kalktığını sandığımız esnada, çökme geleneğinin kadim temsilcisi büyük burjuvazimizin deneyimli ismi Kıraç‘ın, her devirde olduğu gibi, iktidarla yakınlığını kullanarak SBK’nın paralarına çöküverdiği hikayesini dinledik.

– Peker tek bir örnek üzerinden de olsa, siyasi cinayetler ve devlet ilişkisini aydınlattı. Korkut Eken’in, gazeteci Kutlu Adalı’yı öldürmek üzere Kıbrıs’a giderken, kendisinden talep etmesi üzerine infazcı olarak kardeşi Atilla Peker’i Eken’in yanına verdiğini sadece kendisi iddia etmedi. Atilla Peker bunu gözaltına alındığında tutanaklara geçirtti. Korkut Eken ise bir süredir Polis/Jandarma Özel Harekat ve TSK Özel Kuvvetler bülteni halini alan Sözcü gazetesine verdiği mülakatta bu bilgiyi yalanlamaya çalışırken çok net biçimde doğruladı.

– Elbette gazeteci Kutlu Adalı cinayeti anlatılırken, Türkiye’yi yönetenlerin kafasındaki “Kıbrıs” politikası da görünürlük kazandı.

– Peker son olarak, AKP Gençlik kollarından bazı isimlerin de zikredildiği, Esenyurt’tan yüklenip Balat’ta Demir Kilise yanında teslim edilen, “devlet envanterinde ve özel harp dairesi envanterinde kayıtlı olmayan” kalaşnikof silahlarından söz ettiği twitler paylaştı. Bu dağıtımın 15 Temmuz’dan sonraları da devam ettiğini; dağıtımın S. Soylu’yu cumhurbaşkanı yapmak isteyen bir organizasyon tarafından yapıldığını, 15 Temmuz gecesi Soylu TRT Binasının önüne gittiğinde ortamda çok sayıda kalaşnikoflu insan olduğunu vb anlattı. Balat’taki teslimatta adı geçen Ahmet Onay’ı da “bildiklerini anlatmaya” davet etti.

Son videosunda sözünü ettiği “MİT içindeki namuslu insanlar” bilgisinden sonra, “devlet ve Özel Harp Dairesi” kayıtlarına ve nasıl ve kimler tarafından dağıtıldığını bir örnekle anlattığı silahların “seri numarası” bilgilerine hakim olan, “birilerinin” kaynakları arasında bulunduğu bilgisini de paylaşmış oldu.

Böylece Özel Harp Dairesi de konuya dahil edilmiş oldu. Seferberlik Tetkik Kurulu 1952’de, direk NATO’nun/CIA’nin önerisiyle Genel Kurmay Başkanlığı bünyesinde kurulmuş, milli kanunlarla bağlı olmayan, maaşları Ankara’da bulunan, ABD kurumu Jusmat tarafından ödenen gizli örgüttü, Gladio’nun Türkiye koluydu. Gizli dediysek, Türkiye halkından, hatta Türkiye’nin başbakanı Ecevit’ten bile gizli olmakla beraber, ABD’den gizli değildi. 1967’de adı değişti, Özel Harp Dairesi oldu.

Devrimci gençleri katletme, arabalı vapur yakma, AKM’de yangın çıkarma gibi provokasyon işlerini icra ederdi. İcracı ekiplerine “kontrgerilla” denirdi.. Özel Harp Dairesi’ne dönüştüğü zamanlarda da bu tarzda faaliyetlerle var oldu. 1990’larda Gladio diğer NATO üyelerinde daraltılırken, Türkiye’de Kürt sorunu gerekçesiyle büyütüldü.

1974 Kıbrıs harekatı nedeniyle ABD maaşları bir süreliğine kesmişse de, ÖHD Başkanlığı yapmış General Kemal Yamak daha sonraları, ABD’nin maaşların dışında her yıl 1 milyon dolar bağış yaptığını da ifade etti.

Dolayısıyla bu kurum bugün de, bir yandan devlet içinde yer almaktadır ve diğer yandan NATO uzantısı olmaya devam etmektedir. Farklı bilgisi olup da paylaşmak isteyen olursa, memnun olurum.

– Peker bütün videolarında, Türkiye’de “değer” olarak övülecek her kim varsa, hepsinin de solun, sosyalist hareketin değerleri olduğunu bir kere daha ortaya koydu. Mehmet Akif Ersoy gibi değeri tartışmasız olmakla birlikte sol gelenekle bağı olmayan bir iki istisna dışında, sağcı, siyasal islamcı kimlikli hiçbir ismi övmedi.

– Peker’in açıklamaları istifalara, işten ayrılmalara, karşı açıklamalara, paniklere yol açtı. Süleyman Soylu gibi, makamından istifa etmemek için, Peker’e cevap veriyormuş gibi yapıp TV ekranından Erdoğan’ı tehdit eden bir karakterin, siyasi gücü ağır biçimde yaralandı, zayıfladı.

Tabii, bize anlatılan hikaye ne kadar içten ve güçlü olursa olsun, bu hikayenin de bir hikayesi olabileceğini düşünecek kadar yaşamışlığımız, görmüşlüğümüz var.

Sedat Peker iddia ettiği gibi, isterse gerçekten ve sadece eşine ve çocuklarına reva görülen kötü muamele yüzünden isyan etmiş olsun; artık devlet içinde bir kesimin, üzerinde titizlikle çalışılmış, her detayı teyid edilmiş dosyaları, “hap gibi” twitler halinde önüne koyduğu bir sözcüdür ve koç başıdır.

Bu kesim, kendi “zaviyesinden” Erdoğan sonrasını hazırlıyor ve Erdoğan sonrasına hazırlanıyor; kağıtları yeniden dağıtmaya talip oluyor. Sedat Peker’in videolarında Kürt Savaşı’nın bitirilmesinin aslında mümkün olduğu, ama bilerek uzatıldığı da söylendiği; sola ve Alevilere övgü ve sevgi mesajları gönderildiği göz önünde bulundurulursa, “bizim tarafın” en azından şimdilik, hedeflerinde olmadığına inanmamızı istemektedirler.

Yeni bir strateji değildir. İktidarda değiliz ve ekip iktidar saflarındaki amaçlarına öncelik veriyor görünmektedir. Genel olarak muhalif kesimlerin kitlesel desteğini, şimdilik Peker’in şahsı üzerinden arkalarına almak da ellerini güçlendirecektir.

Bu amaçla iktidarın her seviyedeki ilişkilerine, işlemlerine kadrolarına, yönetim organlarına sonuna kadar hakim olmuş ahlaki çürüme, yolsuzluk, yağma, talan ve çökme bilgileri; Sedat Peker’in ağzından ve kaleminden topluma ulaşıyor.

Tabii, siyasette bir temizlik talebinin gerçekleştiricisi olarak Peker’in öngördüğü güçler, şimdilik soyut ve genel “40 yaş altı” kategorisi ve “MİT içindeki namuslu insanlar”dır; İstanbul sokaklarında AKP Gençlik kolları yöneticileri tarafından dağıtılan silahları da bire bir takip edenler, seri numaralarına kadar bilenlerdir..

Burada iki sorun var. Birincisi “bilgi”nin ve teşhirin gücünü iyi biliriz. Ama bilgi ve teşhir kendi başına iktidar değiştiremez. Öyle şeyler batıda olur.

O aşama için biz Marksistler “yığın eylemi” gerekir diyoruz. Buna bizim açımızdan “seçim sandığı” dahildir. Kemal Kılıçdaroğlu sadece “seçim sandığı” diyecektir.

Peker’in söylemediği bir şeyi söylemiş gibi eleştirmek istemem ama, sorunları çözecek somut güç olarak orduyu, MİT’i, güvenlik güçlerini, ÖHD’yi gösteren her çözüm önerisi, devletin bugünkünden daha da olağandışı nitelikler kazanması önerisidir. 12 Eylül darbecileri de kendi meşruiyetlerini o günkü siyasi partilerin eleştirisi ile gerekçelendirmişlerdi.

Bu türden yönelişlerin tamamı, demokrasisizliği, Kürt sorununu savaş ve şiddetle çözme tercihini, ekonomik krizi, devlet kurumlarının kriminalize oluşunu ve devletin kirli işlere bulaşma eğilimini daha da güçlendirecektir.

Dolayısıyla sadece ahlaki bir eleştiri üzerinden Türkiye’yi bulunduğu duvara dayanma halinden çıkarma imkanı yoktur. Bu yol, yeni bir yol değildir.

6. Rejimin Dayatmaları, Muhalefetin Beklentisi

Peker’in en ağır suç ifşalarının merkezinde bulunan İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun istifasının konuşulduğu esnada, Erdoğan tarafından o makama oturtulmuş bu isme, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, “Süleyman Soylu yalnız değildir” sözleriyle, ikinci defa Erdoğan’ın da önüne geçerek sahip çıktı.

Bahçeli, Anayasa Mahkemesi’nin kapatılmasını, CHP Genel Başkanı’nın kendisini rejimin “yargısına teslim etmesini” istediği aynı TBMM Grup konuşmasında, muhalefetin “Millet İttifakı’nın iktidara gelmesi halinde” bunun kabul edilemez bir tehdit olacağını ilan etti. Ve Türk milleti ayağa kalkacaktır, geçit vermeyecektir.” dedi. (6 Temmuz 2021)

Bahçeli kendi iktidar perspektifini, sistem içi muhalefetin seçim kazanarak iktidar olmasını “milli bekaya tehdit” ilan ederek, iç savaş vb ima eden sözlerle toplumun önüne koyuyor.

Bahçeli’nin, arka çıkıp kolladığı Süleyman Soylu’nun da, toplumun bir kesimini yasa dışı biçimde silahlandıran bir güç odağı tarafından desteklendiği, Peker tarafından iddia edilmektedir. Soylu’nun 10 Nisan 2020 tarihinde İçişleri Bakanlığı’ndan istifa ettiği saatlerde İstanbul’da havaya her türlü ateşli silahla çok uzun süre ateş edildiğinin tanığıyım. O gece “Bu gövde gösterisi kime?” sorusunu sormuştum.

Rejimin olağan dışı niteliklerini savunmakta birleşen; demokrasinin son kırıntılarını da yok etmeye hevesli üç siyasetçiden söz ediyoruz; yan yanadırlar; ama üçü de ayrı bir siyasi odaktır.

Devlet de, iktidarlar da her zaman çok parçalıdır. Parçalar bazı dönemlerde uyumlu olur; gün gelir uyum bozulur ve parçalar bir bütün oluşturmaktan çıkarlar.

Genç Parti Başkanı Cem Uzan, “Hiçbir şey yapmayalım, 2023′ü bekleyelim. Erdoğan’ın nasıl olsa bir daha aday olma hakkı yok” saflığında konuşuyor. Derece farklarıyla bu saflığı paylaşan Deva Partisi gibi başka siyasi partiler de var.

CHP ve İYİ Parti ise, kısık sesle erken seçim talep etseler de, 2023’e kadar TBMM’deki grup konuşmalarından ibaret bir muhalefetle Erdoğan sonrasına hazırlanıyorlar. Bu amaçla sağdaki sair muhalefet partilerini ittifak şemsiyesi altına toplamaya çalışıyor ve HDP ile aralarına mesafe koyuyorlar.

Gene de rejimin hedefindedirler. HDP’nin desteğiyle, başka büyük şehirlerle beraber İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanlığını kazanmaları ve tekrarlanan seçim ilçelerde de yenilenseydi, ilçe belediyelerini de silip süpüreceklerinin görülmesi rejimin kabusu oldu. Demokrasi fikrinden tamamen vazgeçmelerinin aktüel sebebi 23 Haziran 2019 seçimidir.

Dolayısıyla Kılıçdaroğlu, Akşener ve partileri sürekli medya saldırısına, baskı ve provokasyonlara maruz kalacaktır.

HDP ise sadece seçim için değil; süreklilik halinde Demokrasi İttifakı inşası için çalışıyor, bu yöndeki çabalara katkı koyuyor. Toplumsal mücadele dinamikleriyle bütünleşerek; demokrasi, özgürlük ve barış güçleriyle bir üçüncü yol açmayı hedefliyor. Siyasi faaliyetini halk seferberliği üzerine inşa ediyor.

Kapatma teşebbüsüne, kayyım politikalarına, vekillerinin dokunulmazlıklarının ardı ardına kaldırılıp cezaevlerine gönderilmesine, her düzeyden yöneticilerinin çeşitli bahanelerle tutuklanması gibi baskılara ve İzmir İl örgütünde Deniz Poyraz’ın katledilmesi gibi provokasyonlara maruz kalması bu yüzdendir.

7. Siyaseti Değiştirelim

Kesin olan şu ki AKP-MHP rejimi Türkiye’nin yakasını bırakmamak için her yolu, her imkanı deneyecektir.

Bu konuda imkanları çok daraldı. Ömürlerini uzatacak bir savaş çıkarma imkanları yok. Zayıflıkları nedeniyle ABD ve NATO’nun husumetlerinde öne atılmayı deneyebilirler. Ukrayna, Afganistan gibi gerilimlerde mesela. Bu hesapsız işlerin hızlı ve ağır maliyetleri oluyor. İdlib’de 2020’de alınan ağır yenilgiyi hatırlayalım.

Montrö konusunda ABD’ye göz kırpmak için ve elbette rant için Kanal istanbul projesinde provakatif bir ısrar göstermeleri ihtiyaçlarını karşılamaz.

Birlik ve bütünlük içinde bir iç savaş çıkarma hesaplarının, devletin bu amacı benimsemeyen unsurlarınca yakından takip edildiği bilgisini Sedat Peker’in twitlerinden okuyoruz.

Türkiye önemli bir ülkedir. Birincisi bütün sınırlılığına rağmen demokratik geleneklerini oluşturmuş bir toplumumuz var. İkincisi demokrasi, özgürlük, barış ve sosyalizm güçlerinin zor zamanlarda oynayacağı rolü kimse parmak hesabıyla ölçmeye kalkmamalıdır. Üçüncüsü Türkiye ayrıdır, iktidarları ayrıdır. Türkiye’nin bir içsavaş ile infilak ettirilmesine Türkiye’nin dostları da, düşmanları da çanak tutmaz.

Evimizin içini sonunda gene biz temizleyeceğiz. Ama temizlik yetmez, yeni bir ülke, yeni bir yaşam kurma perspektifiyle yan yana gelmeyi başaramazsak, “toplumsal barış” adına AKP-MHP rejiminin her seviyedeki sorumlularının yaptığını, çaldığını yanına kar bırakacak iktidarlar elinde, ülkeyi tekrar tekrar bu günküne benzer rejim girişimlerine maruz bırakırız.

– Bunun için herkesi SİYASETİ DEĞİŞTİRMEYE, Demokrasi Konferansı zemininde güç biriktirmeye;

– Örgütsüz her ilericiyi, devrimciyi, geleceğimizi birlikte kazanmak için birleşik mücadele zeminlerinde örgütlemeye çağırıyorum.

– Şimdi Halkların Demokratik Kongresi’nde, HDP’de, ekoloji mücadelelerinde, dayanışma ağlarında, sosyalist partilerde, mahalledeki dernekte, Validebağ Dayanışmasında, okulda, iş yerinde ve benzeri her türlü yapıda birileriyle omuz omuza olmanın tam zamanıdır.

– Buna geleceği birlikte inşa etme mücadelesinin ihtiyacı olduğu kadar teker teker, hepimizin ihtiyacı var.

Yorum yap

Bir yorum bırak

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Popüler Haberler

To Top