Gündem

PANDEMİ ÜZERİNE TEZLER: (III. BÖLÜM)

1. HAİN TAVUK” SENDROMU: MENTAL ve AHLAKİ ÇÖKÜŞ.

Mahir KONUK.

Korku…

Bu kelime pandemi döneminde insanların birçoğunun içselliğine bir tsunami gibi çöktüğüne hep birlikte şahit olmuş bulunmaktayız. Özellikle de yaşam çizgisini hala yerleşik düzene olabildiğince mükemmel bir entegrasyonla gerçekleştirmek isteğinde ve bunun -tıpkı geçmişteki gibi- mümkün olabileceği iddiasında olan bireylerde. Diğer bir deyişle ifade etmek gerekirse; bireysel kurtuluş arayan bir davranış biçimi tarafından taşınan bir yaşam çizgisine sahip ve oldukça geniş bir tabana olan “orta sınıf” olarak adlandırılan toplumsal tabakanın üyesi olan bireylerde gözleyebildik, bu çok ani korku kabarmasını. Bizce, kronikleşmiş sinizmiyle de diğer tabakalardan ayrılan orta sınıfın, emekçi halktan çeşitli “solculuk” oyunlarıyla gizlediği gerçek yüzünü bir anda cascavlak ortaya çıkarmış bulunuyor bu korku kabarması diye adlandırdığımız olay.

Her şeyden önce, burada söz konusu ettiğimiz şeyin “korku” ve endişe halinin aniden ortaya çıkıp, narin ruhları etkisi altına alması olayı olmadığının bilinmesi gerekmektedir. Zira, son 40-50 yıldır süregelen “kriz” döneminde, “orta sınıf” bireylerinde çok yakından ve onlara özgü orijinallikle kendisini hissettiren bir toplumsal ve siyasal “iklim değişikliği” gerçekleşmiş bulunmaktaydı. Böylesi bir durumda korku kabarması geçici bir olay olmaktan çıkıp kalıcı bir iklimle kaynaşmış, bireysel bir “ruh hali” olmasının ötesinde toplumsal bir etki alanı oluşturarak zamanda bir sürekliliğe sahip bir “korku iklimine” dönüşmüştür.

Toplumun bütün ekolojisini ve siyasi dengelerini bozan bu “iklim değişikliğinin” nedeni, bir önceki “toplumsal ilerlemeci” diye adlandırdığımız savaş sonrası dönemde bireysel başarı göstererek sınıf değiştirme umudunun azalması ve bazılarına göre kaybolmuş olmasıydı. Kâbesi yerleşik düzen olan orta sınıfın üyesi bireyleri emekçi halk kitlelerinden ayıran odur ki; birinciler “insan toplumundan” bahsettiklerinde içinde sadece burjuvalara yaşam hakkı tanınan “kapitalist sistemi” anlamaları ve tarih düşüncesi yerine de sermayenin geçiş-şimdi-gelecek diye bölünen bütün zamanların iktidarını ele geçirmiş olmalarıdır.1

Covid-19 pandemisine gelene kadar olan “kriz ikliminin” hakim olduğu dönemde, çoğu “solcu” ve “halkçı” veya “proleter devrimci” olduğunu iddia eden, ama nesnel olarak “orta sınıf üyesi” belli kesimin üyelerinin bütün varlıklarını kuşatan, çeşitli versiyon ve varış biçimleriyle, “yükselme” ve “sınıf değiştirme” arzusu olmaktaydı. Bu duygu kuşatmaları altında kendi siyasi kamplarına ihanet pahasına olmuş olmasına rağmen, artık “toplumsal motiflerden” arınarak sadece “bireysel bir mesele” halini almış olan hedeflerine yönelmeye devam ettiler. Günümüzdeki “yetmez-ama-evetçiler” olarak adlandırılan ihanet kervanı, işte 1980’lerden başlamak üzere Fransa ve Türkiye’de böylece önce “kriz” ve sonra da “korku iklimine” dönüşen ortama adapte oldular. Bu korkunun nedeni; ister açıkça ifade edilmiş olsun ve isterse yukardan baktıkları emekçi halk kitlelerinden “siyasi rant” tasasıyla gizlemeye çalışarak olsun, aslında sadece gelecek yokluğu idi: Birbirlerine karışmış bir şekilde İnsanlığın geleceği, kapitalist sistemin geleceği ve kendi bireysel gelecekleri.

Bu dönemde tepeden tırnağa hainlerden oluşan güruhun üyelerinin gözünde “insanlığın geleceği” ve kendi kaderini insanlığın kaderine bağlamış olan emekçi sınıfın üyelerinin geleceği artık pek bir anlam ifade etmiyordu. Ancak, “gelecek” mevhumun olaylara derinlik ve anlam kazandıran “zaman” ve “tarih” boyutu ile hızla ortalıktan çekildiğini sınıf değiştirme kompleksine kapılmış bireyler olarak herkesten önce hissederek bugünlere kadar uzayıp giden hastalıklı ve bütünüyle bilinç altına atılmış bir korku ve endişeye kapıldılar. Bu her gün daha çok derinleşen krizle sürekli hale gelen endişe hali ve daha sonra ansızın çıka gelen korku kabarması boyunca davranışları kısaca şu şekli almıştı: 1) Kapitalist sistemi biricik ve “gerçek” toplumsal dışsallık olarak kabullenip iman tazeledikten sonra ona “hizmette kusur etmemek”; 2) Artık orta vadeli olmuş olsa bile proje yapma kabiliyetini kaybettiklerinden günübirlik bireysel başarı ve kazançla yetinerek, bir tavuğun karanlık bastığında kendiliğinden kendi kümesine çekildiği gibi “özel hayatlarına” kapaklanmak.2

Anlaşılacağı üzere, insanlığın son 40-50 yılında sermayeye gestapoluk yapan; bu süreçten, kendilerini emekçi kitlelere bağlayan kendi sınıf bilinciyle birlikte toplumsal kimliğini de kaybetmiş olarak çıkan, Amerikalı sosyolog R. SENNETTE’in ifadelendirmesiyle “karakter aşınmasına” uğramış geniş tabanlı bir kitleyle karşı kaşıya bulunmaktayız bugün. Neticede “ücretli çalışanlar” olarak işçi sınıfının bir fraksiyonu olmasına rağmen yamanmaya çalıştığı burjuvaziden de dışlanan, nereye gideceğini bilmeyen ama en ufak “özel çıkarı” uğruna her karaktersizliği yapmaya yatkın yönünü kaybetmiş bir kitleyle karşı karşıya bulunmaktayız bugün… Pandemi ile ortaya çıkan korku kabarması olayı ile birlikte kendisini daha çok orta sınıf bireylerinin hal ve davranışlarında gösteren “bireysel içselliklerdeki” çöküş haline biz hain tavuk sendromu demekteyiz.

Pandemi esnasında “tam kapanma” diye adlandırılan ev hapsi baştan beri Fransa ve Türkiye gibi iki ülkede sadece emekçilerin çok büyük bir kısmının iyiliği için gerçekleştirilmedi. Sanki onlar için pandemi olayının sıradan bir “iş kazasından” farkı yoktu, ülkelerin bütün zenginliklerini elleri ve beyinleriyle yaratan bu kesimin. Bu yüzden, istatistiki ve medikal verileriler dikkate alındığında (mesela karşılaştırılmalı ölüm oranları gibi) gerçekte çıkarılan yaygara seviyesinde bir gelişmeyi3, liberal faşistlerin bütün karmaşıklaştırma çabalarına rağmen göstermeyen, pandemiden özel olarak korkar bir tavır içine girmediler. Bir kere daha, toplumda sermayeye ve dolayısıyla ölüme yakın olan kesimle, hayata ve onun maddi gerçekliğine yakın olan kesim tıpkı toplumsal sınıflar gibi ayrışarak, böylece karşı karşıya gelmiş oldu.

Pandemi dolayısıyla gerçekleşen bu sınıfsal ayrışmada, varlığını ve geleceğini sermayenin hizmetine sunmuş olan ve bizim “hain tavuk sendromu” olarak tanımladığımız ruh hastalığından mustarip güruh, “cahil” ve “görgüsüz” olarak gördüğü ve tıpkı şeytanla pakt yaptığına inanılarak yakılan çoğu kadın olan “dinden çıkmışlara” yapılan cinsten saldırılara girişmişlerdir. Biz bu saldırılara; günlük hayatımızda özellikle sorgusuz sualsiz ve emri verip uygulayan siyasi otoritenin niteliğini zerrece sorgulamadan, “bilimsel kelam” (tıpkı Allah kelamı gibi!) kabul edilen “aşı olma”, “maske takma” ve “sosyal mesafeyi koruma” gibi tedbirlere tam olarak uymama durumunda takınılan tavırlarda şahit olduk. Yine bu güruh, uzayıp giden ve ilan edilen gerçek hedefinden (insanı koruma) saptırılan uygulamaları yapan siyasi iktidarın niteliğini sorgulamadan, bir tavuğun kümesini sahiplendiği gibi, “ev hapislerini” alkışladığına şahit olduk. Eli kalem tutabilen veya tutamayan, ağzı laf yapabilen veya yapamayan “hain tavukların” sınıfsal kaynağı olan orta sınıf üyelerinde, çoğu kez içinden çıkıp gelerek sermayenin hizmetine girince baş gösteren tedavi edilemez “halk düşmanlığı”nın bir tür “ikinci ben” teşkil eden bir ruh hali oluşturduğu, bir önceki tarihsel dönemden beri bilgimiz dahilinde olan bir konuydu.

Evet, biz bu güruhu sermayeden avanta ve imtiyaz koparmak üzere emekçi halkı kendisi için bir kaldıraç olarak kullandığı ve işini gördürdükten sonra “eski bir eşya” gibi kaldırıp bir tarafa attığı, sınıf işbirliğinin kural olduğu “toplumsal ilerlemeci” dönemden beri gayet iyi tanımaktayız. Onların pandemi döneminde emekçi halka büyük bir kin ve nefretle saldırır olması, yukarda belirttiğimiz gibi onların iki özelliği ile açıklanabilecektir. Birincisi, hain tavuklar için bir tek gerçeklik mevcuttur: Kendi “özel” hayatları ve bu “özel hayatı” toplumsal hiyerarşide işgal edebileceği en yüksekte olması gereken pozisyon veya statü. Bunun için kendi biyolojik varlıklarının evrendeki biricik “maddi gerçeklik” olduğu gibi şizofren bir saplantı içindedirler. “Ölüm” diye adlandırılan olayın sürekli bir şekilde onları yaşam parkurları boyunca takip ettikleri, her an soluklarının kesilebileceği gibi obsesif bir takıntıları vardır. Bu yüzden “hain tavuk sendromu” yaşayanların arasında “hipokondiyak” olanlar ve “uzun yaşamak” üzere bin bir çeşit ve çoğu kez saçma sapan ve birisi diğerini yalanlayan reçeteler ve beslenme biçimleri arama çabası içinde olanlar ezici bir çoğunluk oluşturmaktadır. Bunun yanında “bilimsel şüphe” olduğunu iddia ettikleri obsesif saplantı ürünü bu “paranoyak” davranışlar, toplumsal konumları ve siyasi ve ideolojik seçimleri tarafından belirlenmiş bulunmaktadır.4

Kriz döneminin başlangıcıyla yerleşik bir hale gelen “korku iklimi”nin sermaye tarafından devamlı beslendiğinin de altını çizmemiz gerekmektedir. Türkiye’de magazin haberleri ile ünlü “boyalı basının” önde gelen temsilcileri olan Hürriyet ve Milliyet gibi gazetelerin 1980’lerin başlarından beri bu tür “iyi beslenme” ve “jogging yapma” kürlerini konu alan çok geniş bir neşriyat yaptıkları, orta seviyede bir gazete okuyucusu dahi yakından bilmektedir.5 Fransa’da gerçekte tam bir ideolojik savaş ürünü bu tür neşriyat “haftalık dergi” formatında yürütüldüğü de bizim bilgimiz dahilindedir.

Pandemi ile birlikte; hain tavuklarda zaten sürekliliği sağlanmış korku hali, akıl erdirebildikleri tek gerçeklik biçimi olan biyolojik varlıklarının ciddi olarak algıladıkları “hastalık tehdidi” ile karşılaşmasıyla birlikte dizginlenemez bir evhama dönüşmüştür. Böylece “kümes erbabı” olan bu “tavuklar” düşünce yetilerini bütünüyle kaybederek, felce uğratmış davranışlar sergilemişlerdir. Çevreleriyle olan çoğu zaman fevri ve düşmanca tavırlarını, aynı türün insanı olmaktan kaynaklanan etik kuralları bile tedavülden çıkaran duruşlarını açıklayan da işte bu “akıl tutulması” halidir. Diğer yandan, pandemi ile birlikte gerçekleştirilen tarihte az rastlanır cinsten olan toplumsal yıkım da; onların, küresel sermaye dönemini yaşayan kapitalist sistem tarafından belirlenen toplumsal hiyerarşide yükselme (veya sınıf atlama) hesaplarını havaya uçurmuş6, böylece korku patlaması ve buna bağlı olarak ortaya çıkan paranoyayı daha da vahim bir hale getirmiş bulunmaktadır.

Biz, henüz “hain tavuk sendromu” denilen varoluş haline yeni nüfuz eden gençlerin dışında, eskinin kaşarlanmış halk düşmanlarının tavrında değişiklikler olabileceğini bütün iyimserliğimize rağmen doğrusu beklemiyoruz. Bunun en önemli nedeni, hain tavukların halk düşmanlığının, “olağan üstü” bir sağlık meselesinin etkisinde ortaya çıkan anlaşılabilir ve geçici karakterde bir şey değil ama bir toplumsal kariyer meselesi olmuş olmasındandır. Dolayısıyla, medikal olmaktan çok daha geniş kapsamlı ve derin bir toplumsal kopuşa neden olan bir pandemi olayı bile, onların “halk düşmanı” karakterini sarsacak bir özeleştiriyi göze alamayacakları olasılığını ihtimal dışı hale getirmektedir. Sonuçta onlar da diğer halk düşmanları gibi biriktirdikleri toplumsal ve siyasal kin ve nefretlerinin altında ezilmekten kurtulamayacaklardır.

  1. PANDEMİNİN TIBBİ YÖNÜ VEYA BİLİM İNSANININ İHTİŞAM VE SEFALETİ

Kimseye; “viroloji”, “enfeksiyoloji”, “epidemiyoloji” gibi özel uzmanlık gerektiren bilimsel araştırma alanlarında, ne de genel olarak tıp bilimi alanında kendi öğrenim ve araştırma alanımız olmadığından ders vermeyi düşünmüyoruz. Öncelikle, bir yanıyla toplumsal olan bir olayı, herkes gibi bir yıldan fazla bir süredir gözlemlemeye başladığımızdan beri, sosyoloji alanında yoğunlaşmış birisi olarak, “pandemi” gibi ağırlık noktası “insan sağlığı” olan bir konuda, bu alanlarda faaliyet gösteren uzman ve bilgin kişilerden öğrenmeye çalıştığımız öncelikle belirtmemiz gerekiyor.

Covid 19 pandemisi gibi bir konuyu özellikle düşünce alanında sahiplenmemizin birçok nedeni bulunmaktadır. Bunlardan birincisi, her şeyden önce bir insan olmamız, pandemi olayını tanımlayan sivil ve resmi otoritelerin hastalığı “küreselleşmiş” bir felaket olarak tanımlaması, dolayısıyla “bütün insanlık” için medikal bir felaket olduğunu ileri sürmüş olmasıdır. Yapılan bu şekildeki bir medikal felaket tanımlaması, tanımlamayı yapan ilgili merci ve onun sorumlusu kim olursa olsun, öncelikle ciddiye alınmalı ve olabildiğince olay ve olaya müdahil olan kişi ve kurumların ne yapıp yapmadıkları inceden inceye sorgulanması, bir insan bireyi olarak herkesin hem hakkı ve hem de ödevidir. Fransa pratiğinde -özellikle de hukukçulardan gelen itirazlara bakılırsa- bazı sorumluların kendi halkına karşı suç işlediği gibi ithamlarını gerektiren tavırlara girmiş olması, meselenin aynı zamanda “insan türünün” bekası ile ilgili bir mesele olduğunu kolaylıkla anlaşılır kılacaktır.

İkinci nedeni ise, belli bir toplumun üyesi bir vatandaş olarak taşımakta olduğu hak ve ödevlerle ilgilidir. Bu açıdan gerçekleştirilen sahiplenme; ekonomik, siyasi ve ilişkisel olan bütün yanlarıyla “insan toplumsallığını” ilgilendiren bir ilgi alanı içine girecektir. Dolayısıyla, bu alan vatandaşın olaya şu veya bu şekilde doğrudan müdahale edebileceği veya müdahale etmekle mükellef olduğu bir alandır. Ayrıca yine bu alan, yukarda da altını çizerek belirttiğimiz gibi, bizim toplum bilimle uğraşan birisi olarak kendi yatırım alanımız da olmaktadır.

İnsan bireyselliğini her şeyden önce bir “biyolojik varlık” olarak tanımlayan birinci neden, yine onu bir “toplumsal varlık” olarak tanımlayan ikinci neden, bir gözlem ve araştırma nesnesi olarak pandemi olayının iki bileşenini de tanımlamaktadır. Bunların yanında bir üçüncü neden daha vardır ki, o da bu iki alana müdahil olan tıp ve toplum bilimlerin yöntem ve “bilimsel etik” sorununda özel bir yoğunlaşma gerektirmektedir. Bu nedenle pandemi olayını üçüncü sorgulama nedeni iki bilim ve düşünce alanını bir tek olay (veya araştırma nesnesi) üzerinden kendi bütünlüğü, iç tutarlığı ve usule uygunluğu açısından ele alıp irdelemeyi öngörmektedir.

Biz, Covid 19 pandemisinin tam olarak anlaşılması için, olayın tıbbi yönü başta olmak üzere, bütün yönleriyle anlaşılması gerektiğini düşünmekteyiz. Buna bağlı olarak diğer bir ifade etmeyle, içinde yaşadığımız pandemi olayını bütün derinliği ile kavrayabilmek için onu aynı zamanda kendi bileşenleriyle aynı anda düşünmemiz gerekmektedir. Yazımızın bu bölümünde biz, tam da bunu yapmaya çalışacağız.

Tıbbi yön: Öldüren ve tehdit eden virüs değil ama kapitalizmdir.

Pandemiyi yönetenlerce bütün insanlığı tehdit eden büyük bir “sağlık felaketi” olduğu iddia edilen pandemiyi, bütün diğer yönlerinden önce bir “hastalık” olarak ele almak gerekmektedir. Bu durumda sorun, olaya müdahale eden “halk sağlığı” ile ilgili kurum ve sorumlular tıbbın ve hekimliğin amacı olan “hayattan” ve “hastadan” yana olmak üzere bütün beceri ve maddi imkanların seferber edilmediğinin dikkatle gözlemlenmesini ve olayı etkileyen diğer faktörlerle ilişkisinin titizlikle incelenmesini öngörmemektir.

Dolayısıyla, her hâlükârda, merkezi konumda olan “hasta” ve onun “hayatı” olmaktadır. Beceri ve maddi imkanlar ise, herhangi bir ayırım yapmaksızın acı çeken ve hayatı tehlikede olan insan bireyinin yanında (klinik duruş) olmakla yükümlü olan hekimin ve diğer sorumluların tasarrufunda olan bir müdahale alanıdır. Hastalığın nedeni, Covid 19 pandemisinde olduğu gibi salgın bir hastalıksa yapılması gerekeni tıp bilim insanları kısaca şöyle özetlemektedir: 1) Hastalığın tanımı ve hastaların tespiti (testler); 2) Hastaların diğerlerinden izole edilmesi ve derhal bütün olası imkanlar seferber edilerek acilen tedaviye başlanması (ilaç ve oksijenasyon gibi diğer müdahale biçimleri); 3) Yayılmayı ve hastalanmayı önleyecek tedbirleri hayata geçirmek. O halde pandemi olayının tıbbi yönünü yakından gözlemleyebildiğimiz Fransa örneğinden çıkarak irdelemeye çalışalım.

Fransa’da Covid 19 hastalığı resmen kabul edilmeden önce, sonradan öğrendiğimize göre, sağlık bakanlığınca “önemli bir tehlike” olarak kodlanarak, önlem ve karar alınacak mercilerin bilgilerine sunulmuş bulunuyordu. O dönemin sağlık bakanının hükümetin başı MACRON’u tavır almaya çağırdığını belirten itirafları basındaki haberlere bir sağlık skandalı başlığında sonradan konu oldu. Buna karşın, Mart 2020 ortalarına gelinceye kadar bu konuda hükümet düzeyinde bir pandemi çapında ve hızında yayılan bu “viral hastalık” ile ilgili olarak önleyici nitelikli ciddi tek adım dahi atılmamıştır. Gayrı resmi planda da “alarm” durumuna geçip güç biriktirmeye dair atılan hiçbir adım da bilgi dahilinde değildir. Aksi yönde olmak üzere; bir biçimde Mart ayında artık “minare kılıfa sığmaz hale” gelince pandemi olayı küçümsenmiş, hastalığın herhangi bir tedbir almayı gerektirmediği defalarca hükümet sözcülerinin ağzından ilan edilmiştir. Hastalıkla ve hastalarla doğrudan temas halinde olan “aile hekimleri” başlangıç dönemine ait yaptıkları şahitliklerinde, hastanelerin acil servislerine sığınan hastaların “ağrı kesici” verilerek eve (veya ölüme) yolladıklarını, tedavinin bu dönemde özenle gündeme alınmadığını ve hatta başka hiçbir özel müdahale yapılmaması gerektiği konusunda makamlarca bilgilendirildiklerini belirtmişlerdir.

Yine bu dönemde, pandemiden çok az bir süre önce çok büyük sağlık maskesi stoklarının imha edildiğini ve yerine yenilerinin konulmadığını, başka gerekli malzeme sıkıntısı çekildiğini sağlık çalışanlarının ağzından öğrenmiş olduk. 2020’nin Ocak ayında, yani salgının bütün olası vahameti en azından bile olsa sadece bakanlık ve hükümet düzeyinde bilinmekteyken hastalığa karşı belli geleneksel tedavi imkanlarının varlığı bilinmekteydi. Örneğin, Çin’de hastalık için etkili olduğu saptanan ve yarım asırdır reçetesiz satılan bir sıtma ilacının (hidroksiklorekin) etkili olduğu konusunda bilgilendirme de yapılmıştı. Buna karşın Fransız sağlık bakanının bu zararsız görülerek reçetesiz satılan ilacı, “zehirli” olduğu iddiasıyla bir kararnameyle Ocak-2020 ayından itibaren yasaklamıştır. Onun yerine (ve AB kanalıyla) hiçbir olumlu etkisi olmamasına karşın çok önemli yan etkileri saptanan bir virüs ilacı satın alındığı bildirildi.

Bu ancak kasıtlı nitelikte yapılabilecek türden bir müdahalenin ürünü olan olayların yanında, hastalarla doğrudan ilişkide bulunan sağlık çalışanlarının “hayati önemde” olan ihtiyaçları protestolar yükselene kadar karşılanmadığı gibi, senelerdir kronikleşerek süregelen personel eksikliğinin giderilmesi için daimi ve geçici hiçbir yeni tedbir de alınmadı. Üstelik, pandemi döneminde hayati bir sorun haline gelen, hem tedavi ve hem de hastanın izole edilmesi için gerekli “acil servis” ve “yoğun bakım” yatak sayısında binlerle ifade edilen azaltmaya gidilmeye devam edildi.

Başlangıç dönemi genel tavır, hastalığın önlem alınıp tedavi edilmediği taktirde insan sağlığı üzerinde gerçekten felaket doğurabilecek nitelikte olduğunun gizlendiği de tespit edebileceğimiz somut olgular arasındadır. Örneğin, sağlık bakanı “ilaç almak gerektirecek bir durumun olmadığını” vazederken, bir diğer hükümet sözcüsü, vatandaşların “çok zor olan maske kullanımını” gerçekleştirecek bilgi ve yetenekten yokun olduğunu ilan etmekten çekinmemiştir.

Birinci dönemin “aleni inkar” ederek “zaman kazanmak” (gerçekteyse “zaman kaybetmek”) ama yine de somut mücadelede beklenen adımları atmamakla belirlenen sürecini, yerleşik siyasi iktidarın sorumluları “savaş naraları” atarak ama bir bulaşıcı hastalık halinde yapılması gereken hiçbir şeyi yapmamaya devam ederek sürdürdüler. Bu, bir ayıbı örtercesine alelacele ve adeta “mehter takımı” eşliğinde yürütürcesine gösterişli sözüm ona “davranış değişimi”nde; çok ağır suç işlemekle suçlanmak, icraatıyla vatandaşının ölümüne sebep olmak, ülkeye ve halkına zarar vermek türünden davalarla başlatılan hukuki sürecin de payı olduğu akıldan çıkarılmamalıdır. Bu yüzdendir ki, mesela dönemin “sağlık bakanı” gözlerden ve cezadan uzaklaştırılmak üzere, “mükâfatlandırılarak” yurt dışında (Uluslararası Sağlık Örgütü) bir misyona gönderilmiş yani “korumaya alınmış”tır.

Yazımızın birinci bölümünde belirttiğimiz gibi, sermayedarların ve onların hizmetindeki siyasilerin tavrını belirleyen davranış biçimi aynı zamanda bir akıl hastalığına da işaret eden “perversiyon” yani “sapıklık” (sapkınlık) tır. Kabaca, kendi amacını belli bir davranışın ardına gizleyerek hedefindekileri mağdur etmekle tanımlanan bu davranış biçimi, kelimenin anlamını tamı tamına dolduran mükemmel bir “perversiyon” örneği vermiş bulunmaktadır, MACRON başkanlığındaki Fransız liberal faşist iktidarın hizmetkarları.

Bu dönemdeki söylemlerde özellikle MACRON’un ve bakanlarının sarf ettikleri başlıca salt propaganda ve buna bağlı olarak “algı yanıltmaya” yönelik siyasi icraatlar bir anahtar kavram” ile parantez altına alınmış ve kesintisiz olarak sürdürülmeye devam edilmiştir: “Strateji”. “Stratejik tavır” adı altında sanki bir pandemi olayıyla mücadele hissi veriyormuş hissi yaratan tavır sadece hastayı değil ama ülke nüfusunun bütününü “ev hapsine” alma şeklindeki, toplumsal felaket yaratmaktan başka ciddi bir etkisi olmayan yasaklardır. Toplumsal hayatın her alanında trajik yıkımlar yaratmayla sonuçlanan bu yasakların hastalıkla ve pandemiyle mücadelede elle tutulur bir etkisi, başta da tahmin edilebileceği gibi olmamıştır, çünkü yapılması gereken diğer şeylerle koordineli bir şekilde gerçekleştirilmemiştir. Süreç özetle Hamsterin içine girip sonsuza kadar döndürebileceği tekerleğine benzemektedir:

Hamster tekerleği: TEDAVİSİZ ev hapsi > TEDAVİSİZ azat etme = Manipüle edilen bir virüs ve sonsuza dek sürecek bir pandemi…

Örneğin, ilk dönemde “gereksiz” ilan edilen “sirayeti önlemek için maske taşınması” bu sefer, gerekli veya gereksiz her yerde zorunlu kılınmış, ama “ilaç tedavisi” konusunda hala atılması gerekli adımlar atılmadığı gibi, aile doktorlarının “sıtma ilacı” olarak bilinen ve çok ucuz tedavi imkanı sağlayan “hidrksiklorikin” adlı ilacı hastalarına yazma imkanı hala ellerinden alınmış durumdadır. Oysa ki dünya çapında yapılan 200’den fazla araştırma bu ilacın Covid 19 hastalığında olumlu etkisi olduğunu ve doğru dozda alındığında önemli bir yan etkisinin olmadığını onaylamış bulunmaktadır.

Pandemiye savaş açtığını ilan eden Macron’un perversiyonunun ikinci perdesi ise yine “stratejik” mücadele olarak ilan ettiği “aşılama” döneminde yaşandı. Kıta Avrupa’sında ancak kendi tercih ettiklerini görmek için çırpınıp duran düşünce tembeli Türkiyeli aydın kesim dediğimiz takımın iddia ettiklerinin aksine; Avrupa’da yaşananlar, özellikle de Fransa örneğinde olduğu gibi, batı ülkelerinden en azından pandemi konusunda farksız bir durumdadır. Zira, Fransa’da da tıpkı Türkiye’deki gibi, aşılanmanın pandemiyle mücadelede “stratejik” bir konumda olduğu söylenmesine rağmen ilan edilenin ilan edildiği zamanda gerçekleştirilmesinde çok önemli sayılabilecek gecikmeler kaydedilmiş durumdadır. Bu gecikmede “pandemi yöneticilerinin” çok ağır bir suç işlediklerini kavrayabilmek için, “İnstitut de Pasteur” gibi dünya çapında bir deneyime ve insan potansiyeline sahip bir kuruluşun aşı üretiminde bütünüyle etkisizleştirilip devre dışı bırakılmış olmasıdır. Sadece bu koskocaman eksiklik bile, MACRON ve bakanlarını “insanlık suçlusu” koltuğuna oturtmaya yeterli niteliktedir!

Eskizini yapmaya çalıştığımız pandeminin ortaya koymaya çalıştığımız medikal tablosundan diğer alanlarda çıkarılabilecek tablolarla örtüşen ve şimdiye kadar geliştirdiğimiz tezlerle ilgili şu sonuçları çıkarmaktayız: Milyonlarca insanın hayatına mal olan ve ilerde de olmaya büyük ihtimal devam edecek olan; bu “toplu cinayetin” yanında, gerçekte ondan da daha vahim toplumsal yıkım doğuran ve insanın bireysel varlığında kapanmaz yaralar açan Covid 19 pandemisinin sorumluları bir virüs değil ama pandeminin yönetiminden sorumlu siyasi iktidarlardır. Covid 19 virüsünün ortaya çıkan küresel felaketteki payı, bir infaz olayında darağacında sallanan “yağlı urgan” ve tabureyi çeken celladın sorumluluğu neyse sadece odur. Gerçek sorumlular her şeyden (ve hatta hem suçlu ve hem de mahkum olan hükümlüden de bağımsız olarak) olayı değerlendirerek suçu tanımlayarak kalemi kıran hakim, onu bu konuda yönlendiren yasalar ve bu yasaları mümkün kılan toplumsal sistem ve siyasal yapıdır.

Hayır, amacımız hiçbir zaman bir genelleme yapmak değildir! Görüldüğü gibi yaşanan bir yıllık pratikten hareket etmekteyiz. Bu bir yılda Fransa gibi “insan sağlığı” alanında çok geniş maddi imkanlara sahip ve bu imkanları seferber edebilecek sağlık personeli ile donanmış bir ülkede, pandeminin hiçbir anında yöneticilerin ”mücadele” adına ileri sürdüğü direktif ve gerçekleştirdiği yönlendirmelerle, bir salgın halinde yayılan Covid 19 hastalığından mustarip hastaların durumunun iyileştirilmesi, pandeminin önünün bir an önce alınması için yapılması öngörülen şeyler örtüşmemektedir.

Sonuçta, Fransa’da tedaviye yönelik olarak bilinen somut hiçbir adım atılmadığı gibi, yapılan tedavi “pandemi yöneticisi” iktidara rağmen ve tıp bilimine ve ettikleri hekimlik yeminine sadık tabipler tarafından gerçekleştirilmektedir. Siyasi iktidarın yaptığı başlıca şey, “yapar gibi yapmak”; ama bir taraftan ilaç yasaklamaya devam ederken, pandeminin “pik yaptığı” dönemlerde bile “yoğun bakım”7 ve “acil servis” ünitelerinin efektiflerini azaltmaya devam etmektedir. Yerleşik iktidarın pandemi yönetimi, özellikle de “tıbbi” alanda kaynağı henüz tam olarak belirlenmemiş bir virüsü emekçi halka karşı bir imha silahı olarak kullanmaktır.

Toplumsal yön: Toplumun ve insanlığın imhası projesi

Küresel sermayenin Fransa’daki uzantılarının “iyi bir fahişedir” nitelemeleriyle “Devlet Başkanı” seçtirilen Emmanuel MACRON’un ve onun çetesi kliğin görünürdeki sorumluluğu, medikal ve toplumsal felaketlere yol açan pandemiyi yönetenler olarak açık seçik görünmektedirler. Ancak, bizim eleştiri tarzımız “eşeğe kızıp semer dövmek” olmadığı gibi, küresel çapta gerçekleştirilmiş olması nedeniyle, bir taraftan en adisinden bir “tetikçi” konumundaki MACRON’u angaje eden küresel sermayenin sorumluluğunu; diğer taraftan söz konusu olanın, sadece emekçi Fransız halkını değil ama bütün insanlığı hedefleyen bir saldırı olduğu olgusunu da analizimizin içine katmak durumundayız. Sözümüze başlarken de belirttiğimiz gibi, MACRON ve onun politikasını yönlendiren küresel sermayenin Covid 19 pandemisine bakışı, onu bir olay olarak değerlendirmesi ve onu kendi çıkarlarına uygun olarak yönetmesi, insan varlığına ve bu varlığı mümkün kılan insan toplumuna bakışı farklı farklı şeyler değillerdir. Dolayısıyla, “tetikçi” MACRON’u tek başına yargılamakla “pandemi” felaketindeki gerçek failleri korumak üzere yerleştirilmiş en adisinden bir emniyet subapını patlatmış olabilecek; ancak, küresel sermayenin felaketin hazırlanması ve yerine getirilmesindeki doğrudan azmettirici ve imkan yaratıcı rolü açıklıkla ortaya konulmadan gözlerden gizlenmiş olacaktır. Küresel sermayenin işlenen “insanlık suçundaki” yeri açık seçik bir şekilde “Tarihin tekerrür etmesinin” önüne geçmek mümkün olamayacak, gelecekteki benzer küresel felaketlerin yaşanmasını önlemek imkansız hale gelecektir…

MACRON ve hükümetinin küresel sermayenin politikalarını uygulayan bir “tetikçi” olduğu gerçeği teslim edilince, neden onun sermaye odaklı pandemi yönetimiyle, hasta ve onun çıkarlarına odaklanan müdahale yöntemlerinin örtüşmediği anlaşılacak, böylece cinayetin failinin yanında, failin fiil nedeni de belirlenmiş olacaktır. Böylece, olayda “anlaşılmaz” veya “muğlak” gibi görünen her şey bir anda anlam kazanmış olacaktır:

1) MACRON, pandemi esnasında, bunun çok sayıda insanın hayatına mal olacağını bile bile hastanelerin acil servisleri ve yoğun bakım ünitelerini baltalamaya devam etmiştir; çünkü bu sermayenin sağlık sektöründeki hedefleri, kamusal olan bütün kuruluş ve inisiyatifleri ortadan kaldırmaktır.

2) İlaçla tedaviyi geliştirmediği gibi var olan ve belirli bir etkisi tespit edilen ilaçları da yasakladı: Çünkü: a) Var olan bu ilaçların kar marjı çok düşüktü; b) İlaçla tedavi imkanı ortaya çıkınca hem belirlenen aşıları pazarlama imkanı azalacak ve hem de henüz ne gibi yan etkileri olacağı belirlenmemiş aşıları kimse olmak istemeyecekti; c) İlaçla tedavinin de omuz vermesi pandemiyi geriletecekti, oysaki politik nedenlerden dolayı pandeminin sürmesinde önemli beklentiler bulunmaktaydı. En görünür biçimiyle hedef, küresel sermayenin asla tolerans gösteremeyeceği bir şekilde hâlâ “insan merkezli” genel bir anlayışa göre yönetilmeye çalışılmaktaydı.

3) Genellikle 2 ila 6 ay arasında bir bağışıklık imkanı sağlayan virüse karşı yapılan aşılarının bu özelliği biline biline ve (eğer bizim bilmediğimiz başka nedenler de işin içine girmemişse) aşılamanın üretim sorunlarından dolayı uzamasının da ortada olan bir olgu olmasına rağmen, bu müdahale biçimi “stratejik” mücadele olarak görüldü; çünkü böylelikle pandeminin olabildiğince çok uzayıp gitmesi mümkün hale gelecekti.

4) Pandemi olabildiğince çok uzatılmaya çalışıldı, çünkü: a) Sarı Yelek isyanı gibi ayaklanmaya dönüşen gerçek emekçi halk muhalefetini “olağan üstü durum” yaratarak bastırmak ve buna bağlı olarak “hak ve özgürlüklerin” kısıtlanmasının yasal hale getirilmesinin şartlarını hazırlamak üzere sermayenin hayal bile edemeyeceği imkanlar sunmaktaydı; b) Sermayenin daha önceden beri yok etmeyi hedeflediği küçük esnaf ve işletmeleri bölük bölük iflasa sürükleyecek en elverişli ve “legal” şartları sunmaktaydı; c) Emekçileri tam bir esaret rejimi demek olan “evde” ve “esnek” çalışmaya alıştırmak, taşeronluğu kaçınılmaz bir profesyonel çalışma biçimi olarak iyice yerleştirme imkanı tanımaktaydı; d) Kar getirmeyen “baş belası” sektörler olarak görülen kamusal sağlık, eğitim, öğrenim, bilimsel faaliyet, kültürel faaliyet gibi sektörleri sermaye yararına olarak, ya “özelleştirip” ya da bütünüyle tırpanlayıp ortadan kaldırma fırsatı yaratmaktaydı; e) “Asalak” olarak görülen ve kamusal inisiyatifi gerekçelendiren yaşlı ve sakat nüfusu ortadan kaldırmanın şartlarını yaratmaktaydı…

Söylediklerimizin gerçeğe tam bir uygunluğu içinde doğru anlaşılması için onlara son bir şey daha ilave etmemiz gerekiyor: MACRON ve hükümetinin en azından “kriminel” olarak değerlendirilmesi gereken pandemi yönetimi, bütün Fransızları değil ama sadece emeğini satarak var olmaya çalışan çok geniş tabanlı emekçi halk kitlelerini ilgilendirmektedir. İçinde yaşanılan dönemdeki gibi iyi manipüle edildiğinde son derece etkili bir mücadele silahına dönüşen Covid 19 virüsü, aynı zamanda “sınıf savaşında” kullanılan bir silah olma fonksiyonunu üstlenmiş bulunmaktadır: Sermayedarların elinde aynı zamanda evrendeki insan türünü ve bu türün olmazsa olmazı insan toplumunu hedef alan bir silah!

Yine bilinmesi gerekir ki, eğer kendilerine “bilim insanı” sıfatı yakıştıran belli bir kategoriye dahil güruhun çok “kıymetli” hizmetlerinden faydalanmamış olsalardı, küresel sermayenin taşeronluğunu yapanlar işledikleri insanlık suçunu bir “pandemi” dolayısıyla bu kadar kolay gerçekleştiremeyeceklerdi.

Bilimsel” yön: Mükemmel şekilde işlenmiş “insanlık suçu”8.

Gerçeği bütün yönleriyle ortaya çıkarmak veya “itiraf etmek” zorundayız: Covid 19 pandemisi, gerçekleştirdiği pratik plandaki bütün yıkıma rağmen, küresel sermayenin insan varlığına ve insan toplumuna karşı yürüttüğü mücadelede “en keskin kılıcı” olmaktan çok uzaktır. Bahsettiğimi bu “en keskin kılıç” pratik olmaktan çok ideolojiktir ve “inanç” dünyasına hitap ederek “hayatın maddi gerçekliğinin” yerine, ölü olanı temsil eden “kurgusal gerçekliği” geçirmekle görevini yerine getirmektedir. Maddi gerçeklik ile kurgusal gerçeklik arasındaki bu tabiat uyuşmazlığı kendisini en açık seçik bir biçimde pandemi esnasında “insan merkezli” olarak izlenmesi gereken yol ve yöntem ile, “sermaye” yani “ölü değer” merkezli MACRON’un izlediği pandemi yönetiminin yol ve yöntemin örtüşmemesinde kendisini çok açık seçik bir şekilde ifade etmiş bulunmaktadır. Bunun yanında, “inanç” mevhumu devreye sadece belli bir dine inanma ve onun gereklerinin dışına çıkmama anlamında, yapılıp edilenlerin “günah olması” anlamında vb. olarak kullanılmamaktadır. Bizim anladığımız anlamda “inanma” veya “inanç”; olaylara bakarken ve onlar arasındaki ilişkileri tespit ederken, kendisini “bilimsel yöntem” olarak lanse eden ve yerleşik düzenin siyasi iktidarınca “bizi gerçeğe götüren biricik yol” olduğuna dair onay ve destek alan resmi yargılama biçimine karşı duyulan “sivil yani laik inanç” sorunudur.

Buradaki “sivil inancın” olguların natürel düzenini gözlemlemede bireylerin “özgürce yargılama” yapabilme imkanına sahip olduğu anlamına gelmez. “Sivil bireylerin özgürlüğü”, içinde yaşadığımız sınıflı toplumlarda, eğer onlar “iflah olmaz isyankar komünistler” değillerse, bir siyasi güç tarafından kurgulanmış olguları, olguların natürel düzenine “özgürce” empoze etme, hayatın yerine ölümü geçirme özgürlüğüdür. Hayattan yana gerçekliğin izlediği yol ise sadece ve sadece olgulardan yola çıkarak, onların kendi aralarında zaman-mekan bağlamında oluşan süreçler içindeki orijinal ilişkilerine uygun şekilde bir akıl yürütmeye çalışmakla belirlenir. Bu aynı zamanda gücünü siyasi iktidardan değil ama somut maddi gerçeklikten alan bilim yapma pratiğini tanımladığı gibi; somut olan evrene ve insan hayatına ait olguların ele alınıp incelenmesi eylemi üzerinden, “salt bilimsel pratik” diye adlandırılan şeyin toplumsallaşması sürecidir. Bu durumda doğa bilimleri başta olmak üzere toplum (veya “insani”) bilimlerin, nesnesi ve yöntemiyle tam olarak sosyalleşebilmesi için, toplumsallaşmanın “sınıfsız toplumda” -yani KOMÜNİST toplumda- gerçekleşmesi gerekmektedir.

İçinde yaşadığımız ve sermayenin liberal faşist diktatörlükler aracılığıyla bütünüyle tahakkümüne girmiş olan toplumlarda ise süreç tam tersi yönde işlemektedir: Tıpkı insan toplumuyla geliştirdiği ilişkide gözlemlediğimiz gibi, sermaye bilimsel faaliyetin önüne kendi sınıfsal çıkarına odaklanmış olarak dikilmekte; her ne kadar bilimi kendi tarihi misyonunu gerçekleştirmek üzere araç (silah) haline getirirken onu “geliştiriyormuş” gibi görünse de, gerçekte onun bağımsız gelişmesinin önünde en temelli engeli teşkil etmektedir. Dolayısıyla; bir üretim sürecinde emeği ve onun ürününü ranta dönüştürürken aynı zamanda fizik olanı metafiziğe dönüştüren sermayenin bilim karşısındaki tavrı neyse, onun insanlığın tarihsel gelişiminin önünde en büyük engeli oluştururken takındığı tavır da odur! İnanç ve kanaat mevhumlarını harekete geçiren ideolojik düzlemde konuşlanan sermayenin bilimsel faaliyete ve insanlaşma sürecine yaklaşımı, metafizik olanın fizik olanın yerine geçirilmesinden ibaret olduğu rahatlıkla gözlemlenebilecek hale gelir. Bizim duruma uygun olarak kullandığımız bir diğer ifadelendirmeye göre bu; kurgusal gerçeğin maddi veya olgusal gerçeğin yerine geçirilmesinden başka bir şey olmamaktadır. Covid 19 pandemisi, küreselleşmiş sermayenin en etkin mücadele aracı olan ve diğer araçlara kendi etkinliğini aktaran bu ideolojik mücadele biçiminin çok mükemmel illüstrasyonlarına sahne olmuş bulunmaktadır.

Pandemi sırasında Fransa örneğinde ( ve Türkiye dahil diğer örneklerde) gözlemlediğimiz gibi, siyasi düzeyde ve yerleşik düzenin siyasi hedefleri doğrultusunda alınan bütün temel kararların “bilimsellik” damgası taşıdığını tespit etmekteyiz. Bu damgaları vuranların, iktidar sahiplerinin inisiyatifi ile kurulan “bilim kurulları” olduğu gibi, sermayenin “gerçek muhalif” bir kuş bile uçurtmayacak derecede kontrolündeki “medya organları” aracılığıyla olaya müdahil olan çoğu akademisyen titri taşıyan ama sermaye tarafından ek ödenek, prim veya maaşla beslenen “bilim” erbabı kişiler olduğu gözlemlenmektedir.

Kâh doğrudan sermaye erbabı “bilim” insanı, kâh “bilim” erbabı ve sermayedar olan bu kişilerin bütün yaptıkları, kendilerine verilen bütün imkanlarla –ki bilimin içeriğinden haberdar olmak bunlardan sadece biridir- şeylerin veya olguların orijinal düzenini bozarak veya yok sayarak, onun yerine sermayenin kendi anlayış ve hedeflerine (dünya görüşü de diyebilirdiz) kurgusal olan, yani yaşanmakta olan gerçek durumla örtüşmeyen, düzmece bir gerçekliği geçirmektir. Pandemi sırasında bunun iki şekilde gerçekleştirilmekte olduğunun açık seçik örneklerine şahit olmuş bulunmaktayız.

Olgulara dair maddi gerçeğin yerine, sınıf çıkarlarına dair kurgusal gerçeği geçirmek için sermaye sınıfının fedailiğini yapanlar tarafından yapılan saldırıların birinci tipte olanı aleni yalan söylemekolguları çarpıtarak onları yok saymaktır. Bunun en somut örneği, Covid 19 hastalığının aynı zamanda ilaçla da ve, çok ucuza ve çok yaygın bir şekilde tedavi edilebileceği veya edilmesi gerektiğini bilince çıkaran (-ki bu pandemiyi sınıf mücadelesinde bir silah olarak kullanmak için onun uzayıp gitmesinden yana olan sermayedarlar sınıfının kurgu düzeneğine son derece ters bir şeydi!) “hidroksiklorin” adlı ilaca, hem de tıp dalında 1 numaralı bilim dergisi olan LANCET adlı dergide baştan sona düzmece bir “araştırmayla” saldırılmış olması olgusudur. Ancak bu büyük yalanı ileri sürerken de saldırganlar; gerçek bir olgu olan ilacın tedavi edici etkisini, baştan sona planlı bir şekilde hazırlanmış, bahsi geçen ilacın öldürücü nitelikte olduğu kurgusal yalanıyla değiştirmişlerdir.

Göz kamaştırıcı bir bilimsel prestiji olan bir dergide bu kadar aleni ve büyük bir yalan söylemeye çalışmak, sermayenin ve onun temsilcilerinin kesinlikle bilime olmasa da, “bilimseldir” damgasına yaptıkları kurgulamada verdikleri önemi göstermektedir. Kaldı ki; onlar bu gibi tek tek olgulara yaptıkları bu türden aleni yalanlara ancak kurgu operasyonlarında çok “hayati” buldukları konularda başvurmaktadırlar. Onların olguları çarpıtmak üzere en sık başvurdukları metot, olguların skandallara yol açabilecek inkarından çok, bütün perversiyon erbaplarının yaptığı gibi olgulardan hareket ediyormuş gibi yapıp onların anlamlarını değiştirmek ve/veya kendi aralarındaki ilişkilere müdahale ederek kendi kurgusal gerçekliklerine olgusal dayanak aramak olmaktadır. Haftalar süren inkarlardan sonra MACRON’un bir anda “cengaver” kesilip göze bile görünmeyen bir virüse savaş ilan etmesi; bu muhteşem sapıklığı (perversiyon) sermayenin emrindeki bütün “bilim insanı” kılıklı zevatın alkış tufanı (hem de sağcısı ve sahte solcusuyla!) altında pandemi ile mücadeleyi yoldan çıkarmanın ilk adımı olarak kabul edilmelidir. İkinci adımda “liberal faşist gestapo” üniforması kuşanmış başkumandan edasıyla, ilaçla tedaviyi devreden çıkarmaya ve hasta kabul imkanlarını geliştirmeye hız kesmeden devam etmeye rağmen, hak ve özgürlükleri kısıtlayan “ev hapsini” ve “tek başına” pandemiye çare olmadığı bilinen “aşı kampanyasını” (hem de ne aşı üreterek ne de aşılamayı hızlandırmaya yanaşarak) stratejik duruş olarak öne çıkarması, olgular arasındaki “insan sağlığına yönelik” sonuca götürücü ilişkiyi sabote etme denemesidir. Bu bağlamda, bu tablonun küresel çapta oluşturulmasında kilit bir rol üstlenen Dünya Sağlık Örgütü’nün, öjenist küresel bir canavar olma tavırları gösteren B. GEATES gibi küreselleşmiş sermaye baronlarının kontrolünde bir “özelleştirilmiş kuruluş” olduğunu da belirtmemiz gerekmektedir.

Netice itibariyle, Covid 19 pandemisi, insanlığı gerçeğe ulaştıran başlıca yol olarak bilinen her türlü bilimsel faaliyetin kesin bir şekilde bilimin anlam ve amaçları temelinde ayrıştığına sahne olmuştur. Ayrışma iki uzlaşmaz kutup şeklinde şu biçimde gerçekleşmiştir: Hayatın maddi gerçeğinden yana olmak veya ölümü kendisine varoluş alanı olarak seçmiş kurgusal gerçekten yana olmak. Bu ayrışma, ideolojik bir ayrışma olduğu kadar sınıfsal ayrışma temelinde gerçekleşen toplumsal bir ayrışmadır. Aynı zamanda bu ayrışma; zaman boyutunda ölü zamanları kucaklayan geçmiş zaman ile insan hayatının devamlılığını simgeleyen gelecek arasındaki bir ayırım olmaktadır.

SON SÖZ: “KOMPLO TEORİSİ” Mİ; KOMPLONUN TEORİSİ Mİ?

Bu yazımızda, Covid 19 pandemisi gibi bütün yerküreye yayılmış bir olayı, onun kendisini oluşturan bütün bileşen ve boyutlarını birbirleriyle ilişkilendiren “klinik tabloda, çözüme dönük olarak irdelemeye çalıştık. Bu irdelemeyi yaparken hareket noktamız; hayata dair “süreç” adını verdiğimiz bir sebep-sonuç kompozisyonu biçiminde ilişkilendirilebilen somut olguların dizimi ile; olaya şu veya bu şekilde iştirak etmiş olan öznelerin olaya bakış, onu değerlendiriş ve nihayetinde müdahil oluş biçimlerinin oluşturduğu dizimini karşılaştırmak oldu. Bu işleme ve “klinik” (sorun çözücü, iyileştirici) bir amaç gütmüş olmamıza bağlı olarak; eğer iki dizim arasında uyumsuzluk ve hatta çelişik bir durum mevcutsa, bunun nedenlerini yine oluşturduğumuz tabloda anlamaya ve açıklamaya çalışmak ve sorunu çıkış yoluna taşımak oldu.

Sonuçta vardığımız sonuçlar, yola çıkarken ileri sürdüğümüz hipoteze uygun bir panorama çizmektedir. Şöyle ki;

  1. Bütün benzeri pandemi olaylarında olduğu gibi bir hastalıktan kaynaklandığı için ancak “medikal” tabiatlı olarak tanımlanabilmesi gereken bir olay, içinde yaşadığımız tarihi şartlarda olaya müdahil olan kişi ve kurumlarca toplumsallaşarak karşımıza, neredeyse “medikal” olan tabiatına bütünüyle yabancılaşmış dört başı mamur toplumsal bir olay –sorun- olarak çıkmış bulunmaktadır. Bu gerçek, bir hastalık nedeni olarak virüsün yaptığı medikal tabiatlı yıkımın, pandemiye müdahale eden siyasi iktidarın gerçekleştirdiği toplumsal yıkımla karşılaştırdığımızda kendisini ayan beyan ortaya sermektedir: İkincinin oluşturduğu yıkım insanlık için birinciden çok daha önemli görünmektedir. Dahası, ikinci “toplumsal tabiatlı” yıkımın, birincideki “medikal tabiatlı” ülkeden ülkeye değişen göreceli yıkımın yüksek olmasına etki ettiği gerçeği ile de karşı karşıya bulunmaktayız.
  2. Başlangıçta sadece bir sonuç olan Covid 19 virüsünün neden olduğu hastalığın, pandemiye dönüştüğünde ve küresel sermayenin yerleşik iktidarlarının müdahale alanına girdiğinde sonuç haline gelmesi, virüsün yeni mutasyonlara ivedilikle geçip zaman içinde aktif halde olmasının yanında gerçekleştirilen müdahalenin tedaviyi doğrudan hedef almadığı olgusuyla açıklanan bir gerçektir. Her türlü hastalıkla mücadelenin biricik biçimi olan “tedavi etmek” eyleminin, oluşan “klinik tabloda”, iktidar dışı inisiyatiflerin dışında, yer almadığı gibi, “tedavi” için çırpınan tıp insanlarına karşı mücadele yürütülmüş olması bunun en açık seçik izahıdır.
  3. Pandemi-Covid 19 hastalığı ilişkisinde, sebebin sonuç, sonucun da sebep haline gelmesi, pandemiye müdahale etmek gibi bir görev üstlenenlerin tavrını karakterize eden şeyin “hayat” veya “hayat vermek” değil ama “ölüm” veya “ölüme neden olmak” olduğunu göstermektedir.
  4. Pandemiye müdahale eder görünerek “ölüm” dağıtan ve sermayenin “hizmetinde” olmak gibi bir temel özellik taşıyan siyasi iktidarların bu davranışları, sermayedarlarla emekçi halk arasındaki sınıf mücadelesinin günümüzde bir ÖLÜM-KALIM MÜCADELESİNE dönüştüğünü göstermektedir. Bu durumda “liberal faşist” nitelikte olan siyasi iktidarın bekçilerinin en adisinden bir “tetikçilik” misyonu yüklendiğini, pandemi ile Covid 19 virüsü arasındaki sebep-sonuç ilişkisinin tersine dönüşmüş olmasının nedenin de bundan kaynaklandığını açıklamaktadır.
  5. Günümüzde, sermayenin sömürü amaçlı dahi olsa, eriştiği yeni gelişim düzeyinde emekçiyi kendi sistemine entegrasyon (istihdam) imkanı günümüzde artık kalmamış bulunmaktadır. Dolayısıyla, sermayenin görüş açısına göre bütünüyle “ölü noktaya” düşen ve milyarlarla ifade edilen fazla nüfus barındıran insan topluluklarının kapitalist sistem içinde istihdam edilerek var olma imkanı ortadan kalktığı oranda, kapitalist sistem için bu “gereksiz nüfusun” var olmasının da anlamı nesnel olarak ortadan kalkmış bulunmaktadır. Dolayısıyla, klinik tablomuzda yer alan bu olgu, pandemiyi yöneten “siyasi tetikçilerin” olaylar karşısındaki takındığı tavır ve aldığı kararlarda da doğrudan müdahil olmak durumundadır. Dolayısıyla, kapitalizmin eriştiği son durum kavranmadan, liberal faşist iktidarların bir virüs salgınını total bir medikal ve sosyal yıkıma sürüklediği anlaşılamayacak bir olgu olarak kalmaktadır.

Bununla birlikte, pandeminin yönetiminin yakından gözlenmesiyle vardığımız sonucun bir “bulaşıcı hastalıkla” sınırlı olduğu; yoksulluğun giderek daha da arttırılması ve insanların yaşama ve çalışma şartlarının büyük bir hızla kötüleştirilmesinin kapitalist sistemle doğrudan bir ilişkisinin olmadığı gibi bir düşünceye kapılmamamız gerekmektedir. Böyle bir yaklaşımda bulunan bazı düşünce odakları, pandeminin medikal tabiatlı bir enstrüman olarak kullanılması gerçeğini kabul etmekte; ancak bunun sermaye düzeninin belli bir bölümünün işi olduğunu iddia etmektedir. Genel olarak olayın bir toplumsal sistem olarak kendisini insan toplumunun bütününe empoze etmekte olan kapitalist yapının eseri olduğunu gözlerden gizleyen bu yaklaşım biçiminin genel adı “komplo teorisyenliği”dir.

Komplo teorisyenin bütün yaptığı, liberal faşist ideologlarının yaptığının bir başka versiyonu niteliğindedir: Pandemiyi gözlemlemeye ve ona çözümler üretmeye yarayan klinik tablonun yansıttığı maddi gerçeklikle, olaya resmen müdahil olan sermayedarlar sınıfının temsilcilerinin pratiklerini yönlendiren kurgusal gerçekliğin sorgulanabilir hale gelmesine bir tür “manipülasyonla” müdahale etmek; dolayısıyla, yerleşik iktidarın ve onun temsil ettiği düzenin oluşan felaketlerdeki sorumluluğunu gözlerden gizlemek. Yukarda da belirttiğimiz gibi, “gayrı resmi” bir statüye sahip “komplo teorisyenliği”, maddi gerçeği karartmayı hedefleyen resmi manipülasyonlara bir üçüncü biçim olarak ilave edilse yeridir, görüşündeyiz.

Komplo teorisyenlerinin olaya müdahalesi, genellikle iki biçimde gerçekleştirilmektedir. Bunlardan birincisi, pandemi olayının bir dökümünün yapıldığında olası gibi görünen ama kamuoyunun gerçekliğini, -“devlet sırrı” gibi saklandığından- asla olgular planında ispatlama imkanını bulamayacağı “polisiye” türünden iddialarda bulunarak, insanların dikkatini günlük hayatı içinde cereyan eden ağır suç ve hatalardan uzaklaştırmak, “insanlık suçu” gibi ağır bir suç işleyen resmi otoriteye işlediği suç için mümkün olduğunca çok zaman kazandırmak. Bu tür iddiaların en bilineni “virüsün” ortaya çıkış veya “çıkarılış” yeri ve nedeni üzerine ortaya atılan iddia olmaktadır. Aradan bir yıl geçmesine rağmen bu konuda ortaya atılan iddialar ve karşı-iddialar hala tam anlamıyla ikna edici olmaktan uzaktır. Algıyı ve düşünceyi değil ama inancı harekete geçirir türdendir. İddianın büyüklüğü ve kamuoyunu aylarca işgal etmiş olmasının, olayın çözümlenmesi ve pandemiyle mücadelesi açısından pek bir anlamı da yoktur. Sonuç ortadadır: Pandemi, doğurduğu toplumsal yıkım üzerinden insanlığa verdiği zararın, Covid 19’un bir hastalık olarak verdiği zarardan çok daha fazla olduğu ortadadır. Kaldı ki; bütün çalışma ve yaşam alanlarında geçirdiğimiz günlük hayatımızı kuşatan olgular dünyasının aydınlatıcı gerçeği ile “virüsün kaynağı” sorununa baktığımızda olayı çözümlememizin daha da kolaylaştırıcı olduğu görünmektedir.

İkinci bir “komplo teorisyenliği” biçimi, bir varsayımdan değil ama açık-seçik gibi görünen bir “olgudan” hareket etmektir. Bu durumda, kompleks bir olgusal düğüm teşkil eden pandemi olayının içinden bir tek olayı “total gerçeklik” veya başlıca neden olarak ileri sürmek, böylece pandemi gerçekliğine uygun “klinik tabloyu” yok saymak veya gözlemek için izlenen yolu teşkil etmektir. Bir yıllık deneyde daha başta ileri sürülen iddia, “dijital uygulamalı” teknolojik değişim hazırlayan bir kliğin, bu teknolojilere uyum sağlayamayan kişi ve gurupların, çıkarılan pandemi ile elimine edilmesi iddiasıdır. Eğer bizzat kendisi bu “şehir efsanesini” ısmarlayarak kurgu gücü kuvvetli birilerine para vererek kaleme aldırmamışlarsa, sermayedarlar sınıfının temsilcileri bu iddiada bulunan budala veya budalalara kahkahalar atarak gülüyorlardır. Sadece bu budala sürüsünün daha “dijital teknoloji” diye bilinen uygulamaların rolünün, sermayenin insana ve insan toplumuna karşı gerçekleştirdiği saldırılarda tıpkı Covid 19 virüsü gibi bir araç olduğunu anlamamış olduklarından değil; ama bunu yaparken pandemi gerçeğini de aptalca bir kurgunun arkasında perdeleyerek, onlara bedava tarafından büyük hizmette bulunduğundan dolayı da…

Değindiğimiz bu saf kurgu ürünü, kapitalizmin “perver” (sapık) tabiatına uygun “teorik sapkınlıkların” yanında, sadece olgudan ve olguların olaya dönüşmüş bütünsel biçimi olan olaylardan hareket eden bilimsel bir tavır da mümkün ve gereklidir. Bilimsel tavrın işaret ettiği şeyleri bütün çıplaklığı ile ortaya koymak, gözlem ve deneyle bu şeylerin gerçekle ilişkisi kurulduktan sonra onları en başta siyasi iktidar olmak üzere, kurgusal gerçek erbabı bütün “iman sahiplerine” karşı savunmak, bilim insanı olmanın gereğinin sonucudur.

Bizce bilim dünyasının içine düştüğü en büyük gaflet; eğer doğa bilimleriyle uğraşıyorsa bilim insanının her şeyden önce “toplumsal bir varlık” olduğunu gözleyen ve düşünen birisi olarak hesaba katmaması olgusudur. Bilim insanı eğer insani bilimlerle uğraşıyorsa, içine düşebileceği en büyük gaflet, içinde yaşadığı topluma hükmeden kapitalist sistemin varlığının tıpkı zaman içinde var olan doğa olayları gibi tarihsel olarak sınırlı olduğunu; kendi sonuna doğru yürüyüşte bir an daha var olmak için bütün insanlığı yok etmekten çekinmeyeceğini, kendi analizlerinde hesaba katmamak olacaktır.

Sistemin temsilcilerinin kendi sonunu kurgularken gerçekleştirdiği başlıca hedefi, bir toplumsal var oluş biçimi olarak kapitalizmin insan ve insan toplumunun üzerinde olduğunu çeşitli biçimlerde etkisi altına alabildikleri insanlara inandırmaktır. Bizce “komplo teorisyeni” olarak adlandırdığımız kesim, kendi niyetlerinden bağımsız olarak, günümüzde kapitalizmin insan varlığını imhaya yönelik işlevlerini görebilmekte, ama sisteme iman etmiş kişiler olarak sorunun sadece siyasi bir tercih sorunu, sorumluların ve hükümetlerin değişmesiyle, kapitalizmin “hümanist” bir çehre kazanacaklarını vaaz etmekten başka bir şey yapmamaktadırlar.

Mahir Konuk.

1  Bu iki özellik, aynı zamanda “küçük burjuva” olarak adlandırılan kesim o kadar belirleyicidir ki, “iktidar savaşı veriyoruz” dediklerinde ve hatta bu iddialarını hayata geçirdiklerinde bile kapitalist sisteme ve onun gücüne sarsılmaz bir imanla bağlı kalmaktadırlar. Onlar bu “dini bütün” olmalarını, bir kriz anında bile “kapitalizm mutlaka bir çözüm yolu bulacaktır” diyerek dile getirmektedirler…

2  Tavuklar, geceleri “tavuk karası” denilen araz nedeniyle geceleri göremezler. Bu yüzden gece olduğunda ya kümeslerine yada en yakın güvenilir bir yere tünerler. “Tavuk karası” insanlar dünyasında genel olarak gelecek yokluğu durumuna karşı gelir. Sermayedarlar için bu “sermaye birikiminin sağladığı sınırın ötesini görmeme-görememe” demektir. Bu aynı zamanda sermayedarların sebep oldukları insanlığın geleceğini tehdit eden yıkımı görmeye kapalı olmalarını da açıklar. “Hain tavuklar” diyarı orta sınıf için geleceğin ufku ise tıpkı kümes hayvanları gibi “günü-birlik kişisel çıkar” hesapları ile sınırlıdır.

3 Pandemi sırasında kazılan büyük toplu mezarları ve bu mezarların medyadaki teşhirini hatırlayalım!

4  Düşünce dünyasında bu konu, içinde bize insanlığın sonunu müjdeleyen tehlikeli bir liberal faşist Jacques ATTALİ ve öjenist milyarder Bill GEATES’in promosyonunu yaptığı bir “küresel sermaye prodüksüyonu” olan transhümanizm diye adlandırılan yeni düşünce akımı ile tezgahlanmaktadır. Günümüzün sorunlarını tartışırken bu konunun da ele alınması özellikle önemlidir. Biz bu işi gelecekteki yazılarımızda gerçekleştirmeyi düşünüyoruz.

5  İşin trajikomik yanı odur ki; bu tür neşriyata imza atanların çoğunun, akıl hastası haline getirdikleri “müminlerinden” çok daha erken denecek yaşta “hakkın rahmetine” kavuştukları da bilgimiz dahilindedir.

6  Oysa, “korku ikliminin” yaşadığı sınıf atlama imkanının günden güne azaldığı dönemde böylesi bir davranışta bireyleri her şeye rağmen tutmak için “yaşam koçluğu” türünden “liberal gestapoluk” formasyonu veren kurumlar da icat edilmişti.

7  Sağlık sektöründeki gözlemcilere göre, Macron hükümeti büyük bir perversiyon örneği daha göstererek, diğer servisteki yatakları “yoğun bakım” ünitelerine çevirerek şov yapmış ama gerçekte çok daha önceleri planlanan imha projesini hayata geçirmeye devam etmiştir.

8  “İnsanlık suçu” tanımlamasının sadece somut bir olaydan yola çıkarak sadece bizim yaptığımız bir tanımlama olduğunu belirtmemiz gerekmektedir.

Yorum yap

Bir yorum bırak

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Popüler Haberler

To Top