Genel

OSMANLI’DAN ANADOLU’YA TOPLUMSAL SOSYOLOJİ

Erdoğan ATEŞİN

OSMANLI’DAN ANADOLU’YA TOPLUMSAL SOSYOLOJİ

Toplumsal değişim alanında dünyada genel sosyolojik literatür zengindir ancak, Türkiye bu konuda bütün devrimci birikimiyle layık olduğu yerde değildir. Bu konuda öncelikle Türkiye’nin sosyal ve ekonomik bir tahlili köklü bir şekilde disipliner bir araştırmayla yapılmamıştır. Siyaset, Din, hukuk, birey-toplum ilişkisi yeterince irdelenmemiş ve bu konuda sol içi kısır tartışmalar dışında yeterince bir çalışma yapılamamıştır.

Marx’ın ATÜT, Weber’in Patrimonyalizm teorileri etrafında dolaşan bu sürecin temel sorunu, teorisini kurmada kendi tarihsel sürecine yaslanmamış, ve bu süreci batıdan aldıklarıyla anlamaya, ya da anlatmaya çalışmıştır. Marx, ilk kez Engels’e 1853’te yazdığı bir mektupta ATÜT’ten bahseder. Grundrisse’nin son bölümü tamamen bu araştırmaya ilişkin bir çalışmadır. 1855-1859 yılları arasında yazılmıştır ve ATÜT sürecini en kapsamlı açıklayan kapsamlı bir çalışmadır.

Marx, daha sonra ‘’Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’’ adlı eserinin ön sözünde ve Kapitalin üçüncü cildinde konuya yeniden eğilmiş ve sürece daha da bir derinlik kazandırmaya çalışmıştır. Marx’ın toplumsal alana yönelik sosyolojik çalışmaları, batıda hep güncelliğini korumuş, bu konuda Marx’a yapılan eleştirilerin hiç biri Marx’ı aşamamıştır.

Grundrisse’nin Fransızca ve İngilizce çevirileri 1960’lardan sonra bağımsızlığını ilan eden sömürgeler sonrası bu süreç yeniden yoğun gündeme gelmiş ve tartışılmıştır.

Türkiye’de bu alana ilişkin tartışmalar Osmanlı’da toplumsal düzen üzerinde yoğunlaşmış, Osmanlı’nın ATÜT satatüsünde mi yoksa feodal mi olduğu üzerine tartışmalar yoğunlaşmış ancak, bu alana ilişkin sistemli ve disiplinli bir araştırma yoktur. Osmanlı, da bireyin toprak üzerinde tasarruf hakkı yoktur, Küçük üreticilere çok küçük parçalar halinde sadece kullanım hakkı verilen toprak parçalarında üretici ‘karın tokluğuna’ bile denilmeyecek koşullarda yaşıyordu. Bu durum köylülüğün farklılaşması önünde büyük bir engel olmuş, üretici bir iç başkalaşım yaşayamamış ve basit el zanaatçılığı ve manifaktür gelişimin önü kapatılmış ve sermayenin ilkel birikimi sağlanamamıştır.

Sonrasındaki süreçte emperyalist müdahale ve önce meta ihracı yoluyla Osmanlı kuşatılmış, sonrada açıktan emperyalist sermaye ihracı yoluyla zaten can çekişen basit el zanaatçılığı ve manifaktür çökertilerek tamamen bağımlı bir ekonomi haline dönüştürülmüştür.

1924 Anayasasıyla toprak mülkiyeti bireylere açılmış, bu defada büyük varsıl aileler toprakların büyük kısmına el koyarak, bu süreçte palazlanmış ve büyük toprak ağaları ve komprador bir sınıf ortaya çıkmıştır. Osmanlı bütün topraklarını kaybederek Anadolu’ya sıkışması ve sonrada İngiliz, Alman, Fransız emperyalistleriyle anlaşarak Anadolu’da devlet kurma sürecinde, Savaştan beslenen ve oradan palazlanan bir toprak ağası sınıf ile komprador işbirlikçi melez bir burjuvazi ortaya çıkıyor, gelişiyor ve temel aktörler bu süreçte şekillenerek ordu ve burjuvazinin üst kesimi, toprak ağaları, tefeci tüccar sınıfı, Şıhlar ve ulema bu sürecin ürettiği bir sonuçtur.

Emperyalist müdahale, emperyalist kancaya takılan Türkiye’nin geri olan üretim ilişkileri emperyalizme tam bağımlı hale gelerek gelişimleri emperyalist tekeller tarafından sürekli baltalanıyor. Bu emperyalist yağma ve talan süreç içerisinde ve sonrasında 1946 çok partili sisteme geçişle birlikte küçük üreticiyi yavaş yavaş topraktan ve üretimden kopararak, nispi de olsa özgür emekçiler sınıfı her geçen gün büyüyerek gelişiyor.

Bu süreçte tarım kesiminde ki aşırı yoksul bir köylü kitlesinin %75 varlığı, yine bu süreçte sanayi de küçük ve mikro işletmelerin çokluğu Anadolu Tarımının ve sanayisinin ne durumda olduğunu göstermektedir.

[email protected]

Yorum yap

You must be logged in to post a comment Giriş

Bir yorum bırak

To Top