Genel

NEO-LİBERALİZM, BİREYİN VE TOPLUMUN İMHASI DEMEKTİR!

Mahir Konuk

Fransa gibi “demokrasinin beşiği” sayılan daha birçok ülkede olduğu gibi Türkiye’de de, bir “toplu imha ideolojisi” olan neo-liberalizmin düşünce ve edebiyat alanında etkilerinin izini sürmeye devam ediyoruz. Gözlemleme alanımız, son dönem “Türk edebiyatı”, araştırma ve gözlem nesnemiz bu dönemde öne çıkmış ve uluslararası alanda isim yapmış üç romancı: O. Pamuk, A. Altan, E. Şafak. Konuya girmek ve analiz etmekte kullandığımız anahtar kavram, bir romanda “olmazsa olmaz” değerindeki “AŞK” kavramı.

Bu kavramın tanımlamasına bir sinema filmi ile giriş yaptıktan sonra, analiz ve eleştirilerimizin hedefinde, saydığımız üç romancıdan en geç olanı ve böylece neo-liberalizmin izlerini en belirgin şekilde taşıyanı olabileceğinden çıkarak, E. Şafak ve onun üç romanı oldu. Diğer ikisinin “çocuğu yaşında” olduğundan, neo-liberal ideolojiyi “tek düşünce biçimi” olarak insanlığın başına bela eden kapitalizmin küresel boyutta yarattığı geri dönüşsüz krizini, ampirik olarak bütün varlığında sanki “insanlık hep böyle düşünmüş ve yaşamış”mış gibi yaşayan bu genç romancı, belirgin bir düşünme ve hissetme biçimine sahiptir.

Kapitalizm için bir varoluş biçimi olan “aşk düşmanlığını” daha da güçlendirme, “aşk”ı ve “aşk ilişkisini” insan hayatı ve düşüncesinden bir gerçeklik, bir düşünme ve eyleme biçimi olarak silme çabasının ürünü eserler meydana getirmesine rağmen, E. Şafak, diğer iki romancıyla karşılaştırıldığında, kendi ekolünün “nev-i şahsına münhasır” bir temsilci olarak kendine özgü bir tarzın da temsilcisidir. Bu tarzın temel özelliği, “aşk” mevhumunu üzerinde yükseldiği maddi temellerinden koparılarak metafiziğin içine hapsedilmesi çabasıyla belirlenmektedir. Bu durumda “aşk ilişkisi”nin öznesi olan birey, niteliği yani görünürdeki “cinsiyeti” ne olursa olsun insan varlığını ete-kemiğe büründüren “vücutların” gerçekliğinden koparılmış olmaktadır. Böylelikle aynı birey, kendi toplumsal ilişkilerinin de öznesi olmaktan çıkarılıp, metafizik bir varlık olan Tanrı kavramı içine hapsedilerek, ancak yaratılmış olana “inanç” ve kendi toplumsallığını da bu inanca uygun olarak “kurgulama” faaliyetlerinin öznesi konumuna indirgenmiş olmaktadır.

“Aşk”ın, geçmiş zamanlara referanslı yerleşik düzenin mevcut işleyişine halel getirmeyecek hale getirilerek insan varlığından ve davranışlarından bu şekilde soyutlanması, diğer yandan neo-liberal ideoloji ve siyasetin kendisini ortaya koyuş biçimi ile de tam bir uygunluk içindedir. Daha önce birçok kere çeşitli biçimde ifade ettiğimiz gibi neo-liberalizm, “idealist düşünce” ve eyleme biçiminin en aşırı halini temsil eden bir ideoloji olarak, inancın kurgusal gerçekliğini, yaşadığımız ve diğer bireylerle paylaştığımız insan hayatının maddi gerçekliğinin yerine geçirmek olarak tanımlanabilir (Bkz. “Çıkış Hattı”, El yayınları). Maddi gerçeklikle birlikte insan hayatını da günümüzde hızlandırılmış bir biçimde ortadan kaldırmayı hedefleyen bu ideolojik faaliyet, siyasal planda, insanın kamusal varlığıyla birlikte evrendeki insan varlığının temel bileşeni olan insan varlığını da ortadan kaldırmayı gerçekleştirmekte olan “apokaliptik” bir faaliyettir.

Bununla birlikte, insanlığın varlığını borçlu olduğu maddi gerçekliğin yerine salt düşünce ürünü olan “kurgusal gerçekliği” geçirme çabası, neo-liberal düşünme ve eyleme faaliyetinin tek gerçekleşme biçimi değildir. Aşırı bireycilik, ve bireyselleşmeye zorlamak da “liberal faşizm” başlığı altında topladığımız faaliyetinin bir diğer biçimidir. A. Altan, romanlarıyla “aşırı bireycilik” ve onun insan bireyini yok edici sonuçlarını mükemmel bir şekilde temsil eden bir yazar olarak karşımıza çıkmaktadır; bu haliyle de eleştirimizin konusu olan üç romancı içinde kendine özgü bir yere sahiptir. Birinci yazımızda (”Nasıl düşünürsen öyle sevişirsin”) A. Altan ve romanları ile ilgili olarak aktardığımız görüşlere ek olarak, bu yazımızda iki bölüm halinde, romancıda son birkaç yıldır gerçekleşen değişimleri de işin içine katarak önceki görüşlerimizi daha da derinleştirmeyi hedeflemekteyiz. Böylece de A. Altan’la, E. Şafak ve tarzı arasındaki birer “neo-liberal ideologlar” olarak eserlerinde yansıyan farklılaşmayı daha da derinleştirerek anlatabilmeyi ummaktayız.

“Aşırı bireycilik” çıkmazındaki A. Altan

A. Altan’ın, romanlarında, “aşk ilişkisini” cinsiyet ve vücutla ölçülen alana hapsettiğini, böylece onu toplumsal bir ilişki olmaktan çıkardığını belirtmiştik. Bu tavrıyla da gerçekte “aşk” dediğimiz mevhuma ve onun üzerinden kurulan toplumsal ilişki ve ilişkilere adeta savaş açmış olmaktadır. Cinsellik-vücut-aşk bütünlemesinden çıkarılan “aşk”, bir bireyin varlığını belirleyen ve “insanlaşma süreci” olarak adlandırdığımız sürecin organik bir parçası olan toplum ve toplumsallaşmanın insan varlığından çıkarılması anlamına gelmektedir. Bu, toplumsal olarak gerçekleşmesi elinden alınan bireyin aynı zamanda bireysel olarak gerçekleşemeyeceği gerçeğinden çıkarak, bir insan bireyinin bireysel varlığının elinden alınması anlamına gelmektedir. Netice de, bizim çeşitli bağlamlarda ve biçimlerde dile getirmeye çalıştığımız gibi, toplumsallığını burjuvalaşarak büyük oranda kaybeden birey, neo-liberal dönemde daha da aşırı bir şekilde bireyselleşerek bireyselliğini de kaybetmektedir. A. Altan’ın romanları bize, “toplumsallaşmanın” kaybedilmesi ile birlikte, “kapitalizmin kriz ve çöküş dönemlerinde”, insanın kendi eylemlerinin öznesi olan “birey” olarak da ortadan kalktığını gösteren çok sayıda örneklemeler sunmakta, gözlem alanları oluşturmaktadır.

Bu yazımızda, yazılım tarihlerine göre sırayla “Yalnızlığın Özel tarihi”-YÖT (1991), “Tehlikeli Masallar”-TM (1996) ve son olarak da “Hayat Hanım”-HH(2021) adlı romanlarını tartışma konusu yapacağız. Ancak, adlarını yazılış tarihlerine göre sıraladığımız bu romanlardan Kasım 2021’de piyasaya sürülen “Hayat Hanım”, diğer ilk iki romandan içerik ve çizilen insan tiplemeleri açısından en azından ilk bakışta çok belirgin farklılıklar göstermektedir. Bu farklılık, bu yazı dizisinde ileri sürdüğümüz ileri sürdüğümüz bazı tezleri (Nasıl düşünürsen öyle sevişirsin”“Bir burjuva her türlü duygu ve düşüncenin kalpazanıdır”“neo-liberal ideoloji bireyselliğin olduğu kadar aşkın da reddidir”, gibi) doğrular niteliktedir. Diğer yandan, “aşk ilişkisi”nin de özgün bir toplumsal ilişki biçimi olduğu konusundaki görüşlerimizi de doğrulayıcı bir nitelik taşımaktadır. Ayrıca, “Hayat Hanım” adlı romanın yazarımız tarafından hapishane koşullarında yazmış olması olgusunun da bu “nitelik” değişikliklerinde önemli sayılacak bir rol oynamış olabileceğini düşünmekteyiz.

Dolayısıyla, her zaman yaptığımız üzere, bu üç romandan her birisini ayrı ayrı ele alıp değerlendirmeye tabi tuttuğumuz gibi, bir tek yazarın kurgu ve düşüncelerinin ürünleri olarak birbirleri ile sahip olabildikleri ortak özellikler açısından ele alacağız. Şöyle ki, yazarlığı bizim “kriz dönemi” olarak adlandırdığımız 40 yılı aşkın bir tarihsel döneme yayılan A. Altan’ın, baştan beri tespit ettiğimiz bütün özellikleri burada tartışma konusu yapacağımız ilk iki romanda daha da netleştirilerek süregelmektedir. O halde eleştirimize ilk önce bu ilk romanda ortaya koyduğu performansla başlayacağız.

Neo-liberal ideoloji ve siyasetin öznesi olarak birey ve A. Altan

Bir okuyucu olarak, A. Altan’ın anlatımındaki açıklık ve akıcı güzellik, düşüncelerini ifade etmedeki iç tutarlık ve güncelleştirici netlik ile, bugünün gerçeğine “yedi yüz elli yıl” öncesinden bakmaya davet eden E. Şafak’tan ayrılmakta olduğunu teslim etmemiz gerekmektedir. Aynı şeyi, neo-liberal dönemdeki “yabancılaşma” olgusunu karmaşık gibi görünen kurgulama biçimleriyle sanki “kaçınılmaz bir şeymiş” gibi göstermeye çabalayan O. Pamuk ile ayrılığı bağlamında da, özellikle “anlatımdaki açıklık” ve buna bağlı olarak olguları tanımlamadaki netlikten yola çıkarak ileri sürebiliriz.

Ayrıca, su katılmamış bir burjuva ve kendini sansürlemeye bile gerek duymayan örnek bir “liberal faşist” olduğunu eserlerine de ayan beyan yansıtan A. Altan, bir yazar olarak başarılı olmasının yanında, yazdıklarının sınıflar üstü “evrensel bir değer” taşıdığını okuyucuya inandırmaya çabalamasıyla da sivrilmiş durumda. Daha önce de belirttiğimiz gibi, neticede dersini çok iyi çalışmış bir ideolog olarak da, zamanında Devlet güçleriyle işbirliğine girişmekten imtina etmeyecek kadar “eli maşalı” bir propagandacı olarak da kendisini dosta düşmana sergilemekten kaçınmayan birisi olarak da bir adım ileride durmaktadır, bizim misyonuna sadık ve işlevinde başarılı yazarımız. Onun romanlarında biz, neo-liberal sosuna bandırılmış, kadın olsun, erkek olsun Türkiye toplumunda biçimlendirilmiş “burjuva” tiplemelerini içeriden ve dışarıdan göründükleri biçimiyle elle tutulur somut olgularmış gibi tespit edebilmekteyiz. “Yalnızlığın Özel Tarihi” (YÖT) ndeki dedesinden tasdikli bir burjuva kadını olan “Nermin” tiplemesi bizce mükemmel bir örnekleme olacaktır.

YÖT’ün başlıca kahramanlarından birisi olan “Nermin”, adı konulmamış bir hastalıktan muzdarip. Bir tür “baş dönmesine” benzer bir rahatsızlıktan şikayetçi Nermin: Kendi varlığının “içselliğinde” ve “dışsallığında” yükseldiğinde bir türlü alçalıp varlığının bu iki yanı arasında yeni bir denge tutturamıyor; kendi kendisi ile baş başa kaldığında ötekilerle ilişkisi bütünüyle kopuyor; bu kopuş içsellikle dışsallık arasındaki yatay kopuşla zaman-mekan ayrışmasına dönüşerek marazi ve geri dönülmez varoluşsal bir bölünmeye yol açıyor…

Başta da belirttiğimiz gibi, yazarımız A. Altan, son derece açık, net ve, sanki olayların doğrudan içindeymiş ve hatta portresini çizdiği kahramanı bizzat kendisiymiş gibi anlatıyor, kurguyla gerçek arasındaki bütün bağları kurgu lehine ortadan kaldırarak. Nermin’in iç dünyasını ve “ötekilerle” ilişkisini tasvir eden sözlerden çıkarıyoruz bütün bunları. Dört başı mamur, kırk yaşlarında ve “görmüş-geçirmiş” bir burjuva kadını olan Nermin’in kendisi ve partnerleri olan erkekler hakkında söylediklerinden: Neo-liberal dönemde topluma olduğu kadar bizzat kendi kendisine de yabancılaşmış olarak bireyselliğini de kaybeden bir bireyin hemen hemen bütün özelliklerini eksiksiz kendi şahsında canlandıran Nermin’den…

Toplumsallıkla birlikte bireysellik kaybı da doğuran, daha önceki yazı ve yapıtlarımızda defalarca gündeme getirdiğimiz bu özellikler YÖT’de hikaye edildiği biçimiyle kısaca şunlardır.

Birinci olarak; neo-liberal dönemde oluşa gelen bireyleşme biçimini tanımlayan ve altını öncelikle çizmemiz gereken olgu aşırılık olacaktır. “Bireyleşme”, antropolojik bir süreç olarak tek başına alındığında, insan varlığını “toplumsallaşma” ile birlikte belirleyen başlıca iki süreçten birisidir. Bu anlamda, bir bütün olarak “insanlaşma” dediğimiz antropolojik sürecin iki bileşeninden birisi olarak, “toplumsallaşma” diye adlandırdığımız süreçle birlikte ele alındığında, “bireyleşme” olayı hastalık veya diğer bir musibet üretmez; aksine, bireyselleşmenin kendi doğal süreci dışarıdan zorla değiştirildiğinde problem yaratacaktır. Burjuva bireyselciliği de bireyleşmeyi bastıran ve onu kendi sınıf tahakkümü altında hapseden aristokratik rejime karşı çıktığı kısa bir tarihsel dönemde, yeni toplumsal biçimlerin oluşmasının şartlarını hazırladığı oranda gerekli bir bireyselleşme biçimi olarak düşünülebilir olmaktadır. Ancak, kapitalizmin emeği ve emekçiyi -tıpkı bir dönem aristokrasinin kendisine uyguladığı üzere- sınıfsal tahakküm altına aldığı oranda, “burjuva bireyciliği”, insan tabiatının dışına taşan bir oranda, toplumsallaşmanın karşısında hastalıklı ve ölümcül bir aşırılık kazanarak insana ve insanlığa “zararlı” hale gelmiştir.

Burjuva bireyciliğinin bütün insanlık için zararlı ve onun gelişiminin önünde en büyük engel haline gelmesi, sermayenin yoğunlaşmasının artması ve özel mülk alanının yaygınlaşarak gelişmesinin gerçekleştiği oranda giderek artmaktadır. Bu artış hızı, sermayenin yoğunlaşarak, üretim faaliyetine yoğun bir şekilde katıldığı dönemde genel olarak bireysel içsellikte ciddi işleyiş bozuklukları yaratmıştı. Buna karşılık, sermayenin küreselleşerek ve de geometrik bir hızla yoğunlaşmasının arttığı neo-liberal ideolojinin ve “liberal faşist” siyasi iktidar yapılarının ikame edildiği günümüzdeki kapitalist sistemin çöküş döneminde daha da vahimleşerek insanlık için ölümcül bir şekilde tehlikeli bir duruma dönüşmüştür.

Bireysel içsellikteki kapitalizmin çöküş dönemindeki bu kötüleşme, A. Altan’ın romanlarında sanki bir aynadaki aksindeki gibi birebir yansımaktadır. YÖT’de bir güzel yansıtıldığı biçimiyle “aşırı bireyleşme”, bir burjuva kadının hayatında “toplumsal soyutlama-soyutlanma” ve buna bağlı olarak marazi bir “yalnızlık” sendromu olarak yaşanmaktadır:

Kendimle ilgili olarak düşündüğüm her şey, daha ben onu düşündüğüm anda gerçekliğini yitiriyor, kendimle ilgili gerçeğin ne olduğunu kendim de anlamıyorum. Sevgililerim, dostlarım, arkadaşlarım var, ama ben kendimi yalnız hissediyorum, sonra da bu yalnızlık yetmiyor, daha da yalnız olmak istiyorum … / … İnsanlara hiçbir zaman tam anlamıyla yaklaşamıyorum, en yakınımda oldukları zamanlar bile gene de benden uzaktalar, üstelik bu benim suçum, onları uzakta tutan benim…” (S. 96)

Çocukluğundan beri biriktirdiği, her biri Nermin’le öteki insanlar arasında çekilen aşılmaz duvarı biraz daha yükselten yüzlerce küçük korku birleşip tek bir korkuya dönüşmüştü.” (S. 65)

Bu alıntıdan Nermin’in bir değil ama birbirlerinden hızla uzaklaşarak içsel bir korku yaratan iki tane “BEN”i olduğunu gözlemlemekteyiz. 1) “Toplumsal BEN” dediğimiz ve kendine özgü bir gerçekliği olan “BEN”; 2) Yine kendisine özgü ve diğeriyle ölümcül bir savaşa tutuşarak kendisini “aşılmaz bir duvar” ile ötekilerden korumaya çalışan, dolayısıyla bir kanser tümörü gibi tek yanlı ve aşırı şekilde gelişmekte olan BEN. İşte bizim “aşırı bireyleşme” olgusuna dahil ettiğimiz BEN böylesi ölümcül ve kesilip atılmadan vücuda zarar verecek olan “melanom” türü bir ben olmaktadır. Böylesi bir “ben”, yukarıda yaptığımız alıntıda da tespit edebileceğimiz üzere, kendisini “toplumsal soyutlama” faaliyeti ve buna bağlı olarak kronikleşmiş bir tür “yalnızlık sendromu” olarak ortaya koymakta ve dolayısıyla kendi başına bir “olgu” olarak görünür hale gelmektedir.

Bu türlü kapitalizmin “çöküş döneminde” oluşmuş olan “ben”, altını çizdiğimiz gibi aslında tarihsel gelişimin devresel ve olağan bir olgusu olan bireyleşmedeki aşırılıktan çok farklıdır. Hatta, sermayenin toplumsallaşmasının mümkün ve gerekli olduğu ve Emile Durkheim’in ünlü “İntihar” adlı eserinde bahsettiği “anomik” nitelikteki nesnel ve akış içinde giderilecek olan bireyleşmeden de farklılık gösteren bir aşırılık ortaya koymaktadır. Bu aşırılık, kapitalist sistemin ölümünün bütün insanlığa dayattığı “ÖLÜM AŞIRILIĞI”dır.

Neo-liberal dönemin içinde oluşan kendine özgü olguların başında gelen “aşırı bireyleşme” kronik yani kapitalizm şartlarında giderilemez olan bir toplumsallaşma eksikliği ile açıklanabilecektir. Toplumsallaşma eksikliği ise hasta-öznelerde kendisini, “Öteki”ne özlem, aşırıya varan bir toplumsallaşma talebi ve daha da önemlisi toplumsallaşma diye bildiğimiz faaliyetin ne olduğu ve nasıl gerçekleştiği konusundaki genel kafa karışıklığı şeklinde ortaya dökmektedir:

Bazen o kadar çok istiyorum ki bir insanla kaynaşmayı, bir başka insanın içinde eriyip kaybolmayı, evet tam böyle, istediğim şey bir başka insanın içinde eriyip kaybolmak, ben olmaktan kurtulmak, bir başkasının etinin içinde, güvenle, örselenmekten, incinmekten korkmadan, tam kendim olmadan ama tam olarak başka biri haline gelmeden yaşamak.” (S. 97)

Bu alıntının içeriğinin doğru anlaşılabilmesi için öncelikle belli bir konuda açık olmamız gerekmektedir. Şöyle ki; “akademi” ve burjuva dünyasının ön yargılı bakış açıları ve değer yargıları ile yoğrulmuş psikoloji bilminin dogmalarının aksine, bir özne için “bireysel içsellik” sorunu doğrudan bir “toplumsallık dışsallık” sorunudur. “Bireysel” nitelikteymiş gibi gözüken her sorun neden ve niçinini –eğer organik başka bir neden yoksa- toplumsal tabiatlı ve bu yüzden “başkaymış” gibi görünen neden ve niçinlerden almaktadır. Ancak bunun tersi de doğrudur: İnsanın toplumsallaşmasının, bireyi ve bireyselliği ortadan kaldırarak mümkün olduğunu iddia eden, materyalist olmaktan çok “akılcı” olmakla öğünen sahte sosyalistlerimizin iddia ettiğinin tersine olarak, bireysel gerçekliği inkar ederek veya küçümseyerek hiçbir “ruhsal sorunun” çözülmesi mümkün olamayacağı gibi, toplumsal meselelerin çözülmesi de engellenmiş olunacaktır.

Romanın kahramanı “Nermin”in, aşırı bireyleşerek –veya bireycileşerek- hastalanmış olduğu şartlarda açıklıkla ifade ettiği gibi, bir o kadar aşırı bir şekilde “Öteki” ile bütünleşerek toplumsallaşma ihtiyacı duyduğunu zikretmesi, belli bir rahatsızlıktan dolayı acı çeken bir öznenin gösterebileceği son derece “insani” ve bir o kadar da anlamlı bir refleks olmaktadır. Bununla birlikte, yaptığımız alıntı iki çok önemli konuya daha değinmektedir. Birinci olarak bizim, bu sözlerle Nermin’in içine düştüğü çıkmazın “aşırı bireyleşme” dediğimiz belli bir tarihsel döneme ve toplumsal yapılanmaya karşı gelen bir nedenden kaynaklandığı şeklindeki iddiamızı doğrulamaktadır. Alıntının bize öğrettiği ikinci mesele ise toplumsal dışsallıkla doğrudan ilgili nedenlerden kaynaklanan “aşırı bireyleşme” ancak ve ancak dış şartları dikkate alan ve belli tipte bir toplumsallaşmayla kurulacak “kimliksel denge” ile çözülebilecektir.

İnsani bir refleksle “ötekinin” içselliğinden eriyip kaybolmak” istemekle Nermin, toplumsal dışsallıkla kendi aşırılığını giderebilecek şartların var olmadığı veya yerine getirilemediği şartlarda, “kendi için birey” yani “özne” olma özelliğini de ortadan kaldırmış olmaktadır. Böylece “aşırı bireyselleşerek” kendi toplumsallığının öznesi olmaktan çıkmakla kalmamış olmakta, ama böylece kendi bireyselliğinin de öznesi olmaktan çıkmakta, “bireyselliğini” de kaybetmiş olmaktadır. Nermin’in başka bir varlığın içinde “eriyip kaybolması” olayı, Elif Şafak’ın “Aşk” adlı romanını tartışırken tespit ettiğimiz gibi, Mevlana’nın, “tiryakisi” haline geldiği Şems’in içinde benliğini sıfırlayarak kaybolması veya yanlarına E. Şafak’ı da alarak her üçünün birden benliklerini Tanrı varlığı içinde sıfırlaması şeklinde birleştirmeleriyle eşdeğerdedir. Böyle yaparak, “aşırı bireyleşme” dediğimiz olguyu yok sayarak sorunu çözülemez hale getirmiş veya maddi ölçekte gerçekleşmiş bir olguyu metafizik bir ölçeğe taşıyarak sorunun bizzat kendisini sanki “çözümün kendisiymiş” gibi göstermiş olunacaktır.

Nermin’in, kendisini içine düştüğü çıkmazdan onu kurtaracak “kimliksel” denge, bireyin neo-liberal ideoloji ve siyasetin belirlediği bir dışsallık çerçevesinde ve bu çerçeveye bireyin daha fazla uygunluk göstermesiyle çözülemeyecektir. Acı veren ve bireyi insanlığına yabancılaştıran bu durumdan kurtularak yeniden kendi bireysel dengesine kavuşabilmesi için öznenin, kendi içselliğini kapsayan ve göreceli bir otonomiye sahip bireysel bir gerçekliği olması gerekmektedir. Birey, bırakalım diğer bir bireyin içselliğinde eriyip kaybolmasını, kendi içselliğinde yansıyan toplumsallığın da içinde eriyip kaybolmakla sorununu ortadan kaldıran “kimliksel dengeye” kavuşamayacaktır. Bu iş için birey, öteki diğer bireylerle kolektif hareket etmeyi öğrenerek bir ayağıyla toplumsal dışsallığa basan sorununa çare bulabilecektir. Bireyin gerçekleştirdiği bu kolektif harekete biz “toplumsallaşma” diyoruz; bir insan bireyi olarak kendi kimliksel dengesini gerçekleştirmesine en müsait toplumsallaşma biçimine de komünizm demekteyiz.

Genel bir biçimde “aşırı bireyleşme” olarak adlandırdığımız sorunun bir insan bireyi üzerinde yarattığı “semptomatik” yıkımları YÖT adlı romanda ortaya koyulduğu biçimde izlemeye devam edelim:

Kendimi terk edip gitmekten korkuyorum, ben beni bırakıp gideceğim sanki, bence çıldırmak bu işte, kendi kendini bırakıp gidivermek, kalan da giden de yabancı olacak bana. … / … sanki içimde biri varmış, ben onu tutamadan kaçıp gidecekmiş duygusuna kapılıyorum, ya giderse ne yaparım diye düşünüyorum, çaresizlik ürkütüyor beni” (S. 12)

“(Sevgilisi olan Haluk) “bazen senin (Nermin’in) gözlerinde bir başkası beni seyrediyormuş gibi bir duyguya kapılıyorum” demişti” (S. 51)

“Dedublement de la personnalité” (Kişilik ayrışması) veya “şizofreni”, mesleki hayatının çokça büyük bir kısmını psikolog ve psikiyatrla birlikte çalışarak geçirmiş bizim gibi biri için ivedilikle tanımlanabilecek bir bireysel içsellik yapılanması çeşidi olarak algılayabilecektir, kahramanımız Nermin’in bu sözlerini. Ve yine kolaylıkla algılayabilecektir ki, onun durumunda, acı veren bir hastalığın başlangıcı vuku bulmuş olması karşın, henüz “delir” yani “hezeyan” aşamasına gelinmediğinden “delilik” yerleşik bir hale gelmemiş durumda. Bizce sürüp giden bu yarı “delilik”1 halinin nedeni, rahatsızlık veren durumun öznenin içinde bulunduğu dış şartlar tarafından, bir taraftan sürekli provoke edilirken, diğer taraftan da bu halin sürüp gitmesine “destek” görevi görmüş olması. Eğer Nermin’in durumunda “dış şartları” belirleyen, toplumun bütününe hakim bir sınıfın sunduğu yaşam şartlarıysa, bu “yarı delilik” hali “normalleşerek” belki de bir ömür boyu sürüp gidebilecektir.

Romanının bütünüyle birlikte, özellikle de yaptığımız son alıntıları daha yukarıda yapılan itiraflarla birlikte değerlendirildiğinde, Nermin’in iki “BEN” i arasındaki ayrılık, onun “bireysel içselliği” ile “toplumsal dışsallığı” arasındaki kimliksel dengenin yıkılmış olduğunu ve kendisinin engel olamayacağı şekilde bu dengesizlik halinin artarak devam edebileceğini tespit edebilmekteyiz. Bu ayrılık diğer bir şekilde ifade edildiğinde onun “içsel BEN”i ile dışsal veya “toplumsal BEN”i arasındaki ayrılmadır. Diğer bir şekilde ifade etmemiz gerekirse, kahramanımız aynı anda hem kendi içselliği ile örtüşen ve hem de içinde var olageldiği toplumsal dışsallıkla örtüşen bir bireyselliğe sahip olamadığı gibi, altını çizdiğimiz üzere, varlığı “aşırı bireyleşme” sürecine angaje olmuş olduğundan, iki BEN arasındaki ayrışma ilerisinde “delilik” halinin baş göstereceği bir seviyeye çekilmektedir.

Bir birey için neticede “içsellikle” “dışsallığın” örtüşmemesi anlaşılabilir bir durumdur, aksi taktirde kahramanımızın arzuladığı gibi “ötekinin” içselliği içinde bireysellik dediğimiz nesnel olgu ilga olabilirdi. Diğer yandan, bu “örtüşemezlik” sınıflı bir toplumda yaşayan bir birey için, hele de “bireycilik” ideolojisini yakın çevresinde biberonundaki süt ile birlikte içselliştiren bir burjuva için, “alın yazısı” veya “Allah vergisi” gibi bir şey olacaktır. Bizim okuyucunun dikkatini özellikle çekmek istediğimiz konu, sadece göreceli de olsa belli bir kimliksel denge öngören “burjuva bireyciliği” veya “modern çağ” bireyciliği değil, ama “post modernizmin” hakim olduğu “çöküş” veya “kriz dönemi”nin sürekli olarak belli bir ideoloji ve siyasetin yarattığı “sürekli bir kimliksel dengesizlik” dönemidir. Çok büyük oranda toplumsal dışsallıktaki yapısal ve siyasi-ideolojik nedenlerin ürünü olan “Aşırı bireyleşme” olgusunun psikiyatri bilimindeki diğer adı olan “borderline” kişilik bozukluğu, her ne kadar sadece “bireysel içselliği” ilgilendiren bir durum olarak gözükse de, tarihsel ve toplumsal gelişim süreci içinde, özellikle de kapitalizmin çöküşünü kapsayan son dönem zaman-mekan yapılanmasının bir ürünü olarak karşımıza çıkmaktadır.

Borderline kişilik bozukluğunun belirgin yönü, kişinin neredeyse her zaman bunalım içinde olması, kendine zarar verici davranışlardan kaçınmaması ve intihar eğilimli olmasıdır. Bunların yanı sıra Borderline kişilik bozukluğuna sahip olanlar intihar eğilimli olup, kişiler arası ilişkileri çalkantılı ve tutarsızdır-editör)

Bir sosyolog olarak, “aşırı bireyleşme” diye adlandırdığımız olgunun öznenin “içselliği” ile “dışsallığı” arasındaki mutlak dengesizliğin ürünü olduğu ve bu dengesizliği özellikle de “toplumsal dışsallığı” ideolojik ve siyasi açıdan yapılandıran kapitalist sistem ve onun günümüzdeki var oluşunu düzenleyen neo-liberalizmden kaynaklandığını düşünmekteyiz. Bu düşüncemizin bir varsayım olmaktan çıkıp nesnel bir olgu olduğunu gösteren tespitlere rastlamaktayız, YÖT adlı romanda burjuva kadını olan “Nermin” tiplemesi üzerinden:

İçimde derin bir boşluk var, bazen birdenbire bu boşluğun kapağı açılıyor, vücudumun bir parçası bu boşluğun içine kayıyor, bir parçam yukarıda, bir parçam aşağıda kalıyor, kriz gelmeden önce hep böyle oluyor: Kriz gelmeden önce hep böyle oluyor, bir boşluk açılıyor, bir parçam kayıyor, ikiye ayrılıyorum, ama parçalarım birbirinden kopmuyor, bir parçam öbürünü seziyor ama dokunamıyor. (S. 50)

İçine aldığı her nesneyi, en azından mevcut biçimlerini ortadan kaldırarak bağrında yoğunlaştırıp ilga eden “KARA DELİK” metaforunu biz, şimdiye kadar Türkçede yayınlanmış son üç kitabımızda, günümüz dünyasında kapitalist sistemin işleyişini belirlerken çeşitli bağlamlarda kullanmıştık. Çok özet olarak, ilk aşamada “toplumsal dışsallıkta” gözlemlediğimiz “kara delik” şu şekilde oluşmaktadır. Neticede, kapitalist sistemin top yekûn çöküşe geçtiği son elli yıllık “kriz döneminde”, sermayenin toplumsallaşması hızlı bir şekilde gerilerken insan toplumunun (veya toplumsallaşmasının) da buna bağlı olarak hızla eriyerek daraldığını ve giderek insan varlığını da yutmakta olan devasa bir kara delik oluşturduğunu gözlemlemekteyiz.

Kolaylıkla anlaşılabileceği üzere, nesnel bir süreç olarak karşımıza çıkan toplumdaki “kara delik” olayı, toplumsallaşmayı ortadan kaldırdığı oranda “aşırı bireyleşmeyi” de kamçılayan bir dış neden olmaktadır. Dolayısıyla, “toplumsal dışsallıktaki” kara delik “aşırı bireyleşme” yoluyla içselliğe de transfer edilerek orada da bireysel çapta bir kara delik oluşturmaktadır. Nermin”in kendi iç sıkıntılarından bahsederken ileri sürdüğü ve varlığının parçalanması olgusunu açıklayan “boşluk” hissi, toplumsal dışsallıkta yaklaşık yarım asırdan beri oluşan ve giderek bireysel içsellikleri de işgal eden işte bu “kara delik”ten başka bir şey değildir. Toplumsal dışsallıkta bütün insanlığın evrendeki varlığını ortadan kaldırmakta olan “kara delik”, böylece bireysel içselliğe de nüfuz ederek insanın bireyselliğini de ortadan kaldırmış olmaktadır.

“Nasıl düşünürsen öyle sevişirsin”: “AŞKIN SEFALETİ” ve A. Altan

İyice anlaşılır olabilmemiz için, “AŞK ve “aşk ilişkisi” üzerine daha önce yaptığımız tespitlerimizin akılda tutulması gerekmektedir: 1) “Aşk ilişkisi”, bireysel bir ilişki olduğu oranda, özgün ve toplumsal bir ilişki biçimidir, bağrında kurulduğu toplumsal yapılanma içinde gerçekleşir ve en ideal biçimiyle de “aşk komünisttir.”; 2) “Aşk ilişkisi”nin özgünlüğü, doğrudan bireyin cinsiyeti ile ilgili olduğu kadar, onun vücudunun yine özgün bir faaliyeti üzerinden gerçekleşecektir; bu yüzden bu ilişkiden bahsettiğimizde onu tanımlayan üç unsuru birden söz konusu etmemiz gerekmektedir: cinsiyetvücutaşk; 3) “Aşk ilişkisi”ne zaman içinde süreklilik veren unsur, AŞK’ın kendisidir; ilişkide “tutku” boyutunu da işin içine kattığından, “sevgi”den ayrı olabilen ve “cinsi ilişki” (sevişme) gibi anlık bir arzulama veya “tek atımlık” bir zevk alma ile sınırlı kalmayacaktır.

1) Aşk, toplum ve toplumsallık biçimi:

Konumuz, A. Altan’ın romanlarında yansıttığı biçimiyle “aşk” ve bir “aşk ilişkisi” nasıl tarif edilmektedir?” sorusuna uygun olarak belirlendiğine göre, yukarıda ileri sürdüğümüz tanımlamalardan yola çıkarak yazarımızın romanlarında yarattığı kahramanların iç dünyalarında oluşan düşünce ve intibalara, içinde yaşadığı toplumda hangi davranış biçimlerini ürettiğine bir göz atmamız gerekecektir. Şiarlarımız; “Nasıl yaşıyorsan öyle düşünüyorsun” ve “Nasıl düşünüyorsan öyle sevişiyorsun” değil miydi? O halde özneler de “aşk”ı ve bir toplumsal ilişki biçimi olan “aşk ilişkisini” de öyle tasarlayacak ve yaşayacaktır. Romancımızın kahramanı Nermin’in içselliği de dışsallığı da varlığı giderek büyüyüp genişleyen bir “kara delik” tarafından işgal edilmiş durumda olduğundan, “aşk” durumunda veya “aşk ilişkisini” kendi anlayışına uygun bir şekilde yaşadığında, yine aynı “kara delik” Nermin’in varlığının bu müstesna alanını da kendi çekim alanı içine alıvermektedir:

“Böyle zamanlarda (toplumsal veya ilişkisel boşluğa düştüğü anlarda-B.notumuz)) sevişmek iyi geliyor bazen, başka bir bedenin canlılığı benim bölünüp parçalara ayrılarak canlılığını kaybeden bedenimi yeniden birleştirip canlandırıyor, bazen de sevişemiyorum, bir başka beden de kendi bedenim kadar yabancı ve ölü gözüküyor bana. … / … her sevişmeden sonra duyduğum korku o boşluğu biraz daha büyütüyor, bir dahaki krizde bir parçamın daha derine kaymasına yol açıyor. Bütün sevişmelerim, utançla, tiksintiyle, suçlulukla bitiyor. Sevişmeyi ne kadar çok istersem, seviştikten sonra duyduğum utanç da o kadar büyük oluyor. Evliyken, kocamla seviştiğimde şimdiki kadar zevk almazdım, ama hiçbir zaman tiksinti ya da suçluluk duymazdım.” (S. 50)

Belli bir tür “vücutta başlayıp vücutta biterek asla toplumsallaşamayan, bu yüzden de tıpkı bir “kara delik” fonksiyonu gören” aşk ilişkisinin, toplumsallaşmış aşk’ın üç bileşeni durumunda olan cinsiyet-vücut-aşk bir araya dizilerek oluşturduğu ilişkiden ne şekilde farklılaşma gösterdiğini günümüzdeki hakim toplumsal yapılanmaya bakarak da anlayabiliriz. Eriştiği biçimiyle bu toplumsal yapılanmanın işleyişi sebep-sonuç ilişkisine bağlı olarak oluşmaktadır: 1) Önce, kapitalist sistem tarihsel sonuna erişerek topyekun bireylerin toplumsal dışsallığı üzerine tıpkı bir “kara delik” gibi çökerek, bütün insanlığın varlığını borçlu olduğu bu dışsallığı hortumlamaktadır, 2) “Hortumlama” olayına bağlı olarak, toplumda mevcut olan bütün varlık ve davranış biçimi, “biçimsizleştirmekle” kalmıyor ama aynı zamanda zamansallıklarını da kaybediyorlar, 3) Kaybolan toplumsal ilişki biçimlerine “aşk” ilişkisi” de, sadece cinsiyete dayalı olarak vücudu seferber eden ve anlık bir faaliyet olarak zamansallığını da yitirerek katılıyor, 4) Neticede, ortaya dışsallıktaki bireylerin içselliklerine de yerleşerek onların “ötekilerle” ilişkisini sekteye uğratan yok edici bir mekanizma çıktığı gibi, her cinsi ilişkide biraz daha fazla olmak üzere zevk almayı acı çekmeye dönüştüren içselleştirilmiş bir “ölümcül hastalık” çıkıyor.

Nermin’in aktardığımız sözlerinden de kolaylıkla çıkarılacağı gibi, “aşk” mevhumu yerine kendi içselliklerinde koskocaman bir kara delik taşıyanlar, hayatta kalabilmenin doğurduğu bir refleksle özleminden yanıp tutuştukları “aşk ilişkisini” kendi vücutlarına dönük olarak “canlı olanı” temsil eden “soft” bir zevk alma şeklinde gerçekleştirmeye çabalamaktadırlar. Bu durum aynı zamanda bir yandan “ötekileri” kısa devre yapıp “aşkı” nesnesinden ayırdığı olanda hem “ölüm korkusunu” arttırmakta, öte yandan ise, sadece vücutta başlayıp yine vücutta biten cinsel ilişki türü bir “mastürbasyon” faaliyetinin verebildiği zevkle sınırlı olduğundan, bir “ergen suçluluğu” duygusu doğurmaktadır.

Aşk ilişkisi ile toplum ve özneyi biçimlendiren toplumsallık biçimleri arasındaki sebep-sonuç ilişkisi o kadar belirgindir ki, bu ilişki her şeyden önce toplumsal sınıflar ve statüler –eğer M. Weber gibi ifade etmek gerekirse- kadar ve ancak onların belirlediği biçimde gerçekleşebilmektedir. Örneğin, Nermin gibi bir “burjuva” ve entelektüel tabakayla düşüp kalkan özneler, aynı zamanda kendi bireysel varlık alanları olan toplumsal dışsallığın müsaade ettiği kadar ve onun anlamlandığı biçimde yaşar ve başkalarına da yaşatırlar:

Haluk’a (“sevgilisi”, daha ziyade yatıp-kalktığı birçok erkekten birisi) bu odada aşık oluyordu, bu odanın dışında da onu seviyordu ama yalnızca bu odada ona aşık oluyordu, buradan çıktıklarında bu aşk kayboluyordu. … / … Nermin için Haluk, odasıyla, kitaplarıyla, yazılarıyla ve yüzündeki o yorgun ifadesiyle vardı aslında, onlar olmayınca Haluk da olmuyordu.” (S. 41)

Yaptığımız alıntıda, açık ve net bir şekilde, ve bizim başlangıçtan beri altını çizegeldiğimiz üzere, Nermin’in aşk dünyası bize, bir burjuvanın içine düştüğü duygusal sınırları da çizmektedir. Diğer bir deyişle Nermin türünden bir burjuva, bir insan bireyine değil ama kendisi gibi bir burjuvadan gelme başka birine aşık olmaya mahkum edilmiş, dolayısıyla özgürlüğünü kaybetmiş bir özne olabilmektedir. Böylesi bir öznenin, kapitalist sistemin sonucunda oluşan “kara deliğin” içine yuvarlanması ve onun kendisinin bireysel içselliğini işgal etmesi de gayet kolay olmakta, içine düştüğü bataklıktan kurtulması da yine bir o kadar zor olmaktadır.

2) Aşk ve Vücut

Aşk ilişkisinin, bir tek ilişkide kendisini oluşturan unsurların, cinsiyet-vücut-aşk’ın, zaman-mekan aralığında anlamlı ve dengeli bir kombinezonundan oluştuğunu, buna bağlı olarak da özgün bir “toplumsal ilişki” biçimi olarak gerçekleşebilmesi için “vücut” unsurunun varlığının –veya yokluğunun- mutlaka hesaba katılması gerektiğini belirtmiştik. Böylece “vücut”, E. Şafak’ta olduğu gibi “Aşkı” metafizik bir ilişki biçimi olarak “tanrı katına” havale etmiş olmasının tersine olarak, “aşk ilişkisini” somut bir olgu biçimi olarak karşılıklı arzulamak ve zevk alıp-zevk vermek ilişkisine dönüştürmektedir. Böylece, bir taraftan bu özgün toplumsal ilişkiye hem gerçeklik ve hem de süreklilik kazandırırken, diğer taraftan da aynı ilişkiyi bir dış bir mekana “ötekinin vücuduna” kaydetmekteydi.

Bunun yanında, eskisini çizdiğimiz bu “aşk ilişkisi” sürecinin gerçekleşmesi için bir arzulama ve zevk kaynağı olan vücudun, ilişkiyi gerçekleştirebilmesinin vazgeçilmez bir koşulu olarak kendi işlevini “aşka” dönük olarak, onun her adımda hesaba katarak gerçekleştirilmiş olması gerekmektedir. Nermin’in hikayesi üzerinden bu gerçekleştirilebilmiş midir? Öğrenmek için bir göz atalım:

Haluk’u çıldırtan Nermin’in bacakları, kasıkları, kıvırcık kara tüyleri değildi, Nermin’in eteklerini sıvayıp her yanını hiç utanmadan ortaya koyan hareketindeki bayağılıktı. Nermin de Haluk’un bu bayağılıktan duyduğu zevkten etkileniyordu. … / … Her sevişmelerinde daha bayağılaşıp, daha adi, daha ahlaksız olmanın yollarını, aşağılanmanın, kirlenmenin insan etinde yarattığı o garip, anlaşılmaz ve vazgeçilmez zevki, o zevki aramanın yarattığı arzunun her anını dolu dolu yaşayarak arıyorlardı” (S. 26)

Sevişmenin, hatta iki aşık gibi “delice sevişmenin”, partnerin vücudunda sadece zevk vererek kendi varlığını yazdırmanın ve böylece aşk ilişkisine süreklilik sağlamanın dışında ne anlamı olabilir? Sevişirken, psikolojinin el kitaplarının “perversiyon” (sapkınlık veya sapıklık) alarak “anlaşılmaz ve vazgeçilmez” bir “patojen” bir ilişki biçimi aramanın ne anlamı olabilir? Bizce “aşk ilişkisini” bir anlık zevke ve oradan da bireyin kendi vücuduna hapsetmekten başka ne anlamı olamayacaktır. İki insanın hayatını bütün canlılığıyla birleştirmeyi ifade eden “aşk ilişkisinin” sevişme esnasında “zevk almak-vermek” şeklinde gerçekleşmesi, aynı zamanda bireysel bizim çeşitli bağlamlarda bireysel içsellik-toplumsal dışsallık arasındaki ilişki biçimine karşı gelmektedir. Dolayısıyla her iki durumda da aranan kimliksel bir denge kurmak olacaktır: Birinci durumda “cinsel” temelli olan bu kimliksel denge (kadın, erkek, hetero, homo, bi…), ikincisinde ise varoluşsal niteliktedir (“insanlaşma”, gibi.) Aşk ilişkisini vücutta başlayıp vücutta biten bir “zevk alma” ilişkisine dönüştürdüğünüzde, sadece bireysel içselliğinizde “aşkı” ortadan kaldırmakla kalmamakta, ama aynı zamanda bir insan olarak varlığınızda da koskoca bir “kara delik” ikame etmiş olacaksınız.

Nermin”in aşağıda aktardığımız sözleri bu durumun açık bir illüstrasyonunu vermektedir:

Saldırgan şehveti, bütün canlılığına karşın gene de anlaşılmaz bir şekilde bir ölünün şehvetiydi. Kendisi belki farkında değildi ama içten içe öldüğüne inanıyordu. … / … Yaşamın her anı onun için fazladan yaşanan bir andı, kendi yaşamını olması gerektiği halde olan bir şey sanıyordu; kesinlikle söylemek mümkün değildi ama, galiba bir an önce bitmesini de için için istiyordu.” (S. 31)

Alın size bireysel içselliğe kök salmış, bireyi “ötekine” sıkı sıkı bağlayarak hayata bağlanıp “canlı” kalmasının” ve yaşadığı hayattan zevk almasının yerine, onu “ölüme sürükleyen”, her cinsel ilişkide daha da güçlenen bir şekilde cinsel arzulamayı da sorunlu hale getiren “kara delik”!

Bu demektir ki, bir “aşk ilişkisinde”, aşk unsurunu çıkarıp onun yerine tek yanlı bir şekilde “vücut” unsurunun ağırlığı arttırdığınızda, “aşkı” toplumsal bir ilişki türü olmaktan da çıkarırsınız. Dolayısıyla, yoğunlaşmış özgün bir toplumsal ilişki biçimi olan aşk ilişkisinden “aşk unsurunu” çıkarmakla gerçekleştirdiğiniz şey, insandan “varlığını” ve hayattan “zaman unsurunu” çıkarmaktan farksız bir şey olacaktır.

3) Aşk ve Zaman

En genel tanımıyla zaman, “oluş sorunu” olarak adlandırdığımız konunu bir parçası olarak ele alındığında “aşk ilişkisi” bağlamında da anlaşılabilir bir konu olabilecektir; tam olarak ifade etmemiz gerekirse “evren”in yani “madde”nin oluşu sorunuyla.(Bkz. “Oluşum Sorunu”, Mahir KONUK, El yayınları). Eğer teolojinin veya E. Şafak’ın ele alıp dönüştürdüğü gibi metafiziğin konusu değil de, “beşeri” olanın konusu olarak “toplumsal ilişki” bağlamında ele alındığında, cinsiyet temelinde kurulmuş bir ilişkiye süreklilik kazandıran “aşk” mevhumu bu işi hangi araçla yerine getirebilecektir? Bu sorunun cevabının “vücut” olduğunu, bir önceki bölümde yazdıklarımızdan kolayca çıkarabiliriz.

Bunun yanında vücut, “aşk ilişkisi”nin sadece süreklilik kazandığı bir alan da değildir. “Vücut”un bu görevi yerine getirebilmesi için “aşk” mevhumunun devreye girmesinin yanında “ötekinin” arzusu ile yönlendirmesi ve “zevk alıp-verme” şeklinde gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Bu durumda “aşk”, “ötekinin arzusu” ve “paylaşılan zevk” olarak tanımlanacaktır. Diğer bir ifadeyle, paylaşılmamış arzu ve zevk, paylaşılmamış zaman demektir; paylaşılmamış zaman ise -kahramanımızın da itiraf ettiği gibi- “ölü bir vücut” demek olmaktadır. Bütün bu koşullar bir araya gelince de sevginin beşiğinde sallanıp büyütülen “aşk”ın nefrete dönüşmesi demektir. Nefret ise acı verme-almayla bir toplumsal ilişkinin kopuşunun sürekliliğinin sağlanmış olması demektir. Böylesi mesafeli bir ilişkinin toplumda karşılaştığımız en ideal biçimi ise “sınıf savaşı” demektir.

Kahramanımız Nermin’in bireysel içselliğiyse işte böyle ilişki kopmaları ve acı verme-acı çekme ile doludur:

Erkeklerin bana hayran olmasını istiyorum, bana dokunan erkeklerin elleri yansın istiyorum, bir yanık izi, bir sızı kalsın bana dokunan ellerinde, beni hiç unutmasınlar, yanık elleri hep sızlasın, hep daha fazla yanmak istesinler. … / …Hiçbiri bende hiçbir iz bırakmıyor, yanlarından bir su gibi akıp geçiyorum, yorulana kadar peşimden koşuyorlar, sonra bir daha hiç unutmamak üzere ayrılıyorlar benden.” (S. 14)

Nermin’in sınır tanımaz “şehvetinin bir ölü şehveti” olmuş olması, sınır tanımaz bir şekilde ve büyük bir “ahlaksızlık” örneği vererek bitip tükenmez bir “doyum araması” olgusunu bir başka şekilde ifade etmekte bu sözler. Öğreniyoruz ki; adeta köle yerine konulmuş partnerlerle paylaşılmamış bir arzuyla motive edilip, yine paylaşılmamış bir zevk veren hiçbir cinsel ilişki –diğer bir şekilde işin içine “aşk”ın karışmadığı cinsel bir ilişki-, zaman içinde sürekliliği olan ve beklenildiği gibi vücutta partnerlerin ilişki esnasında karşılıklı olarak “kimlik bildirimi” yapar gibi kendi izini bırakmadan “akıp giden” bir ilişki türüne dönüşmektedir.

Nermin’in sözlerinden çıkarabiliyoruz ki, “partnerlerin” nicel olarak çokluğu ve ilişkilerinin sıklığı ve hedeflenen zevkin sınırlılığıyla, bir cinsel ilişkinin kalitesi ve “aşk ilişkisinin” zaman içindeki sürekliliği arasında doğrudan bir ilişki bulunmamaktadır. Kahramanımız, “cinsel ilişkilerini” bir sermayedarın sermayesini sınırsız bir şekilde arttırması pratiğine uygun olarak gerçekleştirmektedir. Oysaki bir burada bütün olup-biten, daha çok bir sanatkarın eser yaratmasına benzemektedir. Aranan şey, bu durumda “aşırılık” değil ama uygunluk ve güzellik olmaktadır, veya olmalıdır…

Neticede Nermin, tıpkı bir burjuva gibi sevişmektedir. Tıpkı bir burjuva gibi seviştiği gibi, tutkuyla yani içinde “aşk” olan şekliyle geliştirdiği her toplumsal ilişki bir sapkınlık (sapıklık) biçimine dönüşerek sevgililerine zevk değil ama acı pompalamaktadır:

(Haluk’tan Nermin’e) “Sen hain bir insansın” dedi bana, “insanlara acı çektirmek istiyorsun, çünkü sence aşkın tek ölçüsü acı, insanlar ne kadar çok acı çekerse o kadar çok aşık oldukları anlaşılır sanıyorsun, sana aşık olduklarını görmek istiyorsun, onun için onlara hep acı çektiriyorsun.” (S. 71)

Sadece vücutta başlayıp vücutta biten bir biçimde ve kesinlikle tek yanlı olarak sömürürcesine ve partnerlerini yarıştırarak ve bir “dişi” olarak olası rakipleriyle “serbest rekabet” halinde olmak ve ancak bir kereye mahsus olarak “zevk” aramak, işlem tamamlanınca da geriye kalanlara dozu ancak alınan bireysel zevkle ters orantılı bir şekilde ölçülebilecek olan “acı” bırakmak… Bütün bu özellikler yaptığımız alıntıdan hemen önce altını çizdiğimiz üzere, Nermin gibi bir kadından “Weberci” anlamda “ideal-tipik” bir burjuva yaratmaktadır, ama bütün bunlar, her ne kadar birer haberci olsa da, dört başı mamur ve türünün bütün özelliklerine haiz bir “liberal faşist” yapmaya yetmeyecektir.

Tutarlı ve militan bir neo-liberal, yani bir “liberal faşist” olabilmek için sadece “acı vermek” ile yetinmek mümkün değildir. “Acı vermek” de nedir ki? Bunun için, aşırılıkta ve sapıklıkta bir mertebe daha yükselerek, can almak, doğada var olan bazı hayvanatın yaptığı gibi partnerinin canını almak, gözünü kırpmadan “katil olmak” da gerekecektir. En azından romanları üzerinden, A. Altan “fenafillah” mertebesine benzeyen bu mertebeye ulaşmış, bu işin yolunu ve yöntemini güçlü sayılabilecek yazarlığını da kullanarak açık ve seçik bir şekilde okuyucuya anlatabilmiş bir edebiyatçımızdır.

Yorum yap

You must be logged in to post a comment Giriş

Bir yorum bırak

To Top