Dünya

MAHŞERİN İKİ ATLISI 2.BÖLÜM: BİR TARİHSEL KOPUŞ OLARAK KÜRESELLEŞME OLAYI

Bu görsel boş bir alt niteliğe sahip; dosya adı kapitalizmmm-300x300.jpg

Mahir Konuk / 25.07.2021

BİR TARİHSEL KOPUŞ OLARAK “KÜRESELLEŞME” OLAYI.

İrili-ufaklı birçok olguyu bir araya toplayan, insanlığın başına gelmiş ve gelmekte olan saydığımız bu musibetleri içine tıka basa doldurduğumuz bir “valiz-kavrama” karşı gelmektedir, “küreselleşme” dediğimiz kelime. Aynı zamanda bu kelime genellikle “Ulus-Devlet” olarak adlandırdığımız toplumsal formasyondan (en azından onun “milli bir pazarı” mümkün kılanından) temelli bir kopuşa da işaret etmektedir. Bu yüzden de bu tip “ulusalcı” toplumsallığa vaktiyle bütün insanlığı bir daha çıkmamacasına sığdırmaya çalışanlar için, basit bir şekilde “insan toplumundan” kopuşa işaret eder. Ve buna bağlı olarak da “Ulus-Devletlerin” dışında bir toplumsallık biçiminin mümkün görülemeyeceğine yönelik geçmişin köhne “milliyetçilik” inançlarını dillendirme fırsatı sunarken, siyasi pratik açısından “kadere küsmekten” başka bir alternatif de sunmaz.

Peki, bizim için “bu “valiz-kavram” tam olarak ne anlama geliyor”, şimdi de bu soru üzerinde yoğunlaşmaya çalışalım.

Küreselleşme olarak adlandırdığımız olay, bugün oluşturduğu siyasi bir kategori olma niteliğinden öte, özünde bir insan bireyinin var olmasını mümkün kılan ve neticede onunla birlikte var olması lazım gelen “yaşam alanı” kavramıyla tanımlanabilecek bir olaydır. Burada karşılıklı olarak birbirini var eden taraflar canlı bir organizma olan insan bireyi (ve/veya türü) ve diğer canlıların varlıklarıyla mümkün kıldığı “ekolojik çevre” yani mekandır. İnsan bireyini (ve türünü) mümkün kılan ve onunla birlikte sürekli evrilen “yaşam alanının” ekolojik özelliklerinin ağırlığı açısından belirlendiği dönem, “Tarih öncesi” olarak adlandırdığımız “avcı-toplayıcı” insan profilinin yaşam tarzına uygun dönemdir. Bu dönemde insan topluluklarının kayda geçirilmemiş (yani sözlü) kurallarının tespit edilmesinde ve zaman boyutunda kuşaktan kuşağa aktarılarak geleceği de belirlemesinde “ekolojik çevrenin” özellikleri ön plandadır.

Göçebeliğin insan hayatının belirleyici unsuru olduğu bu dönemi takiben yaklaşık beş bin yıl önce, ağırlıklı olarak “yerleşik hayata” geçilmiş, toplumun işleyişini, dolayısıyla bireylerin davranışını belirleyen kurallar yazılı hale getirilmiş (Hammurabi Kanunnameleri bu alanda bir “ilk” olarak gösterilir) tir. Bu geçiş aslında sadece insan bireyinin kendisini var eden “yaşam alanının (“ekolojik çevresinin”) doğadan, doğrudan insan toplumuna geçtiğinin ilanından başka bir şey değildir. Böylece insanlar yaşam kaynaklarını kendi toplumlarının mümkün kıldığı sınırlar içinden ve onu kaynak üretimi faaliyetine uygun şekilde biçimlendirerek halletmeye çalışmışlar; böylece günü birlik yeterlilikten uzak gelecekte de yeterliliğe geçilmiştir. Asırlar sonrası tekrar hayat bulacağına inanılarak mumyalanan firavunlar ve onların servet birikimini sembolleştiren devasa piramit mezarları bize bu geçişin hikayesini anlatmaktadır. Böylece, “yaşam alanı” merkez olmak kaydıyla sadece insan varlığını mümkün kılan mekan kavramında temelli bir değişiklik ortaya çıkmakla kalmamış, ama zaman kavramı da toplumun belirleyiciliği altına girmekle birlikte değişerek geçmiş-şimdi-gelecek bağlamlarında farklılıklar göstererek “doğrusal” bir biçim almıştır.

İnsanlar için “toplumun”, doğa ile kendi arasına aşılmaz mesafeler koyarak “ekolojik çevre” haline dönüşmesi, ilk başlarda tarım alanında odaklaşan üretim faaliyetinin diğer insan faaliyetleri, içinde işgücü sarf edilmesini gerekli kılan özel bir yer alarak toplumun bütününün biçimlendirilmesinde belirleyici olmuştur. Zira özellikle bilmemiz gerekiyor ki; üretim faaliyetinin insan toplumunu biçimlendirmesi yerleşik düzenin başından beri sınıflı toplum dediğimiz yapılanmaya geçişle birlikte gerçekleşecektir: Bir tarafta bütün toplumsal zenginlikleri yaratan sömürülenler sınıfı; diğer taraftan üretilen zenginliklerin büyük bir bölümüne el koyan sömürenler sınıfı1. Sermayenin “küreselleşmesi” hareketine bağlı olarak tarihsel sonuna geldiği iddia edilen “Ulus-Devletler”, toplumsal formasyonlar olarak emek ve sermaye ikilemine bağlı olarak belirlenen, tarihsel olarak ancak birkaç asırdan beri kapitalizmin gelişimine paralel olarak doğup gelişen formasyonlardır. Tıpkı kendinden önceki bütün sınıflara bölünmüş toplumsallık biçimleri gibi Ulus-Devletler de sınıf savaşları ve siyasi iktidar üzerinden var olabilmektedir. Tıpkı kendinden önceki sınıflı toplumlarda görüldüğü üzere, Ekonomik planda sınırları çizilmiş ve sömürünün gerçekleştiği bir “milli pazardan” başka bir şey olmayan Ulus-Devletlerde de toplumsal mekan, hakim sınıfın tasarrufundaki “devlet erki” ile yukarıdan aşağı düzene sokulmaktadır.

Zaman mevhumu ise; “sermaye birikiminin” gereklerine göre düzenlenerek, hakim olan “sermayedarlar sınıfının” üretici güçleri geliştirme kapasitesine bağlanmıştır. Bunun yanında, sermayenin egemenliği altındaki “Ulus Devletler”in bir tür toplumsallık biçimi olması için, ille de insan hayatının sürekli yeniden üretimini mümkün kılması gerekmektedir. Böylece, devlet şiddeti ve onu elinde bulunduran sermayedarlar sınıfının varlığı belli bir “meşruiyet” kazanmış, bir ayağı sürekli “hayvanlar aleminde” olan kapitalizmin insanlık tarihine katılması yine de mümkün olabilmiştir.

Üretim süreci, Ulus-Devletlerdeki sınıfları “birleşik kaplarda” görüldüğü biçimde birleştirmektedir: Hacimleri üretimden aldıkları paya göre yani ait olunan sınıfa göre az veya çok olan birleşik kaplar. Biz bu sürece aynı zamanda sermayenin toplumsallaşması adını da vermekteyiz. Küreselleşme, üretimin örgütlenmesinde başkalaşımlar yarattığı ve buna bağlı olarak sermayenin toplumsallaşmasını düzenli olarak azalttığı oranda; birleşik kapların (yani toplumsal sınıf ve katmanların her birinin) sahip oldukları hacimlere göre aldığı biçimler, onların birbirleri ile ilişkileri ve hatta kapların “birleşik” olan kesimleriyle ilişkileri değişmektedir. Yeni durum şu şekilde kendisini ortaya koymaktadır:

Birinci olarak, çeşitli sınıflara ait bireylerin yerleşik düzen altında toplumsal katılım biçimi üzerinde durmamız gerekecektir. Bu biçim Ulus-Devlet düzeni altında düşünülebilecek en ideal şekliyle “temsili demokrasinin” tecelli ettiği “burjuva parlamenter sistemin” çeşitli tarzlarda uygulanmasıyla hayata geçirilmekteydi. Parlamenter sistemde düzeni yeniden biçimlendirmeyle görevli yönetim ve yöneticiler, kural olarak “seçilmişlik” esasına göre belirlenmekteydi. Küreselleşme olayı, Ulus-Devletleri zayıflattığı ve hatta tamamen ortadan kaldırmaya başladığı oranda yönetimde seçilmişlikten atanmışlığa geçişi doğurdu. Bir gestapo mantığı ile hareket eden “atanmışlar”, sadece ve sadece sermayenin hareketini kendisine biricik gerçeklik olarak alan rasyonel bir örgüt anlayışını temsil etmektedirler. Günlük hayatımızda “manager”, “CEO”, gibi adlarla anılmaktadırlar. Yönetimle ilgili kararların alındığı ve sonuçların tartışıldığı merci, artık parlamentolar değil ama şirket yönetim kurullarıdır. Türkiye’de ve Fransa’da kurulan ve çoğunlukla atanmışlardan oluşan yeni hükümetler bütünüyle “küreselleşme” dediğimiz merkezi bir biçimlendirmenin eseridir2. Bizce “burjuva temsiliyetçiliği”nden, yönetim biçimi olarak atanmışların oluşturduğu işletmelerin yönetim kurullarının egemenliğine geçiş, liberal faşist diktatörlüğe geçişin en temelli göstergesi durumundadır.

İkinci olarak, bir “Ulus-Devlet” oluşumunda bireyler arası “toplumsal” bağ, en doğal biçimiyle “milliyet”, en “hukuki”, siyasal ve rasyonel biçimiyle de “vatandaşlık” statüsü üzerinden kurulur. Bu bağ, Ulus-Devletlerin, özellikle de kapitalist krizlerin ağırlaştığı dönemlerde (1. Dünya Savaşından sonra görüldüğü gibi) faşist bir yapılanmaya dönüşür. Böylece “Irk” milliyetin yerini alırken, “Vatandaşlık” statüsü de olağan üstü bir hiyerarşik yapı kazanmıştır. Küreselleşmenin ete-kemiğe büründüğü ve bizim baştan beri ısrarla “liberal faşist diktatörlükler” olarak adlandırdığımız doğrudan küresel yapının uzantısı haline gelmiş eskinin Ulus-Devletlerinin, tarihsel olarak gericiliğe ve geçmişe kaydedilen “toplumsal bağ” anlayışının yerini alan yeni yapılanma, eskinin faşist versiyonunu esas alarak sahiplenmektedir. Bunu, en azından “özgürlük-eşitlik-kardeşlik” gibi ilkelerle açık kapıları sürgülemek üzere siyasi nedenlerden dolayı yapmaktadır. Ancak, “sürgüye” bile güveninin artık kalmadığından olacak ki, bireyler arası bağ sorunu “medeniyet” ve “medeniyetler savaşı” kavramına geri götürerek “küreselliğe uygun” bir şekilde çözmeyi tercih eder duruma gelmiştir. Çünkü: 1) “Medeniyet” kavramı ile kurulan alt yapılanmalar sayıca Ulus Devletlere göre az olduklarından siyasi ve idari olarak sınıflar savaşında sevk ve idareleri daha elverişli olacaktır; 2) Medeniyetler, ortadan kaldırmaya kararlı oldukları Ulus Devlet formasyonlarını içinde eritecekleri ve hülasalarını “kurşun askerler” olarak dökeceği devasa potalar için elverişli bir ortam hazırlamaktadırlar; 3) Ezen-ezilen, sömüren-sömürülen arasında beş bin yıldır süren sınıf mücadelesi için, “ırk” ve “din” ayırımlarına dayanan yeni bir “siyasi okuma kılavuzu” geçirmekte ve böylece küresel boyutta yeni örgütlenmelere elverişli şartları sağlamaktadır. Türkiye’deki “ırkçı-dinci” koalisyonuna dönüşen “Yeni Osmanlıcılık Hareketi” bu durumu, karikatürel bir şekilde de olsa, gayet açık şekilde özetlemektedir. Hareketin İdeologluğunu yapan “piyasa akademisyeni” ve Başbakanlık da yapmış olan kişi, baştan aşağı “hortlamış” bir eski dünya mamulatı olan ve bir diğer benzerine ancak panayır yerlerindeki “perili ev” stantlarında rastlayabileceğimiz bu pespaye kurgulamayı, emre amade kapı kullarına “stratejik derinlik” olarak tezgahlamaktadır. Ancak aptallara ve inanmış faşistlere tezgahlanabilir bu yüzde yüz kurgusal ürünün, Ortadoğu’da milyonlarca can aldığı ve yerinden yurdundan ettiği herkesin bilgisi dahilindedir.

Üçüncü olarak, küreselleşmeden bahsedildiğinde hemen gündeme gelen ve bu haliyle kavram kargaşası yaratan “Emperyalizm” veya “Emperyalist Devler” ile “küreselleşme” ve “liberal faşist diktatörlükler” arasındaki ilişki sorununu ele alıp tartışmamız gerekmektedir. Emperyalizm, Lenin’in belirttiği gibi özetle kapitalizmin “tekelcilik” ve “siyasi gericilik” özelliklerine sahip “en üst” biçimidir. Sermayenin tekelleşme eğilimi, “serbest rekabetçi” olarak adlandırdığımız ilk ortaya çıkış ve ön gelişim döneminde “üretim fazlasına” dayalı olarak ortaya çıkan krizlere “çare” olarak geliştirilmiştir. Bu anlamda iç pazarı ve sermaye akışını rahatlatmak ve “rekabet” halini yeniden yapılandırmak üzere ulusal ve uluslararası tekeller (sermaye yoğunlaşmaları) oluşturulmakta, böylece bir nevi açlık ve sefaletle birlikte “kriz ihracı” da gerçekleştirilmiş olunmaktadır. “Kriz ihracına” yönelik bu yeni adım diğer yandan “sınıf işbirliğini” yani Ulus Devletlerde sermaye ile emek arasına konulmuş “-“ işaretini de nesnel planda mümkün kılmış ve sağlamlaştırılmıştır. “Trade-union”, kapitalist sistemin egemenliği altındaki Ulus-Devlet formasyonunun “toplum olma” özelliğini geçici bir süre için de olsa korumayı gerçekleştirebilmiştir. Ancak, nesnel olarak toplumsal sınıflara bölünmüş olmanın devam ettiği şartlarda sınıf çelişkilerinin askıya alınmasıyla oluşan şeyin adı bizce “toplum” değil ama “toplumsu” bir oluşum”dur.

Emperyalist dönemden “küreselleşme” dönemine geçişte, içinde hala “insan toplumuna” benzeyen özellikler taşıyan “toplumsu” Ulus-Devletlerle birlikte, sermayenin emek ile gerçekleştirdiği “iş birliği” de havaya uçurulmuş olacaktır. Bu ise “maskelerin düşmesinin” yani toplumsallığın ortadan kaldırılmaya başlandığının açık ilanından başka bir şey değildir. Sermaye, kendisini var eden Ulus-Devletin emekçi halkını gittikçe derinleşen bir yoksulluk ve sefalet ile baş başa bırakarak, kat kat büyük sömürü oranlarını mümkün kılan ülkelere göç etmiştir. Eğer günümüzde sermayenin göç etme hızı, işgücü göçünün kat kat üstündedir dersek, yanlış bir şey söylememiş olmaktayız, sanırız. Neticede, “Kapitalist-emperyalist” dönemde sermayenin hala bir “kendi vatanı” ve sömürmeye devam ettiği “kendi çalışanı” bulunmaktaydı. Oysaki “küresel-kapitalist” dediğimiz dönemde kendisini baştan beri var eden bütün bu “yüklerden” azat etmiş görünmektedir. Dolayısıyla biz kapitalizmin bu tamamıyla kronikleşmiş halini, onun sonunun başlangıcı olarak nitelendirmekteyiz.

Kısa eskizini yapmaya çalıştığımız “küreselleşme” gibi çok geniş ve çok boyutlu olaya sadece “panoramik” görüş getirdiğimizin, tartışma konusu ettiğimiz her bir konunun başlı başına ayrı bir araştırma konusu olduğunun bilincindeyiz. Başta da ilan ettiğimiz gibi bu çalışmamızda, diğer bir şekilde “yeni dünya düzeni” olarak da adlandırılan günümüzdeki “küreselleşme” adı altında lanse edilen olaylar manzumesine sadece zaman-mekan düzenlemesi açısından bir bakış geliştirmeyi denemekteyiz.

Küreselleşme olayını gözlemleyerek çizdiğimiz panoramaya ilk bakışta, bir mekan genişlemesi olarak algılanabilecek durumla karşı karşıya olduğumuz sanılacaktır. Ancak sınıflara bölünmüş ve sınıf savaşlarına terkedilmiş dünyamızda, mekan kavramı tıpkı zaman kavramı gibi, gerçekte varoluş halleri üzerinden masaya yatırıldığında, içinde var olageldikleri sınıfsal yapıya göre somut biçimler alacaktır.

Küreselleşme olayı “kapitalist Pazar” kavramını da değiştirmiştir. Bu sermayenin çıkarları açısından, “işgücü” satın aldığı pazarın bütün yerküreyle örtüşecek kadar genişlediğini yani “Ulus-Devlet” formasyonunun “işgücü statüsünü” belirlemek üzere çizdiği “hukuki çerçevenin” ortadan kaldırılmış olduğunu göstermektedir. Bunun yanında aynı anda ve aynı türden “pozitif bir genişleme” emekçiler için geçerli olmamaktadır. Yani, işgücü sirkülasyonunun da genişleyen bu “özgürlük” ortamından tıpkı emperyalist dönemde görüldüğü üzere pay aldığı, yani emeğini en iyi şartlarda pazarlayabileceği ülkeleri ve şartları seçme özgürlüğüne sahip olduğu söylenemez3. Dolayısıyla emekçiler için küreselleşme, “yaşam alanını” ve yaşam şartları dediğimiz şeyi genişletmediği gibi mevcut durumu daha da kötüleştirmiş bulunmaktadır. Emekçiler için genişleyen “yaşam alanı” değil ama sömürü mekanıdır: Hem de hemcinsleriyle ölümcül bir rekabete sürüldüğü “sömürü mekanı”! Diğer yandan, küreselleşmeyle birlikte “Dünya Proletaryası” böylece -en azından toplu nicel bir birikim olma anlamında- bir “kavram” olmaktan çıkmış, özümüzdeki zaman aralıklarında nitel sıçramaların yaşanacağı pratik bir meseleye dönüşmüş olmaktadır.

Küreselleşme olayına sermayedarların baktığı açıdan bakılınca ise durum bambaşka şekilde seyretmektedir. Onlar için sömürme eyleminin gerçekleştiği mekan genişleyerek birkaç yıl içinde yeryüzünün tümüne yayılıvermiştir. Bu yayılma aslında sermayenin nüfuz ve tahakküm ettiği mekanın genişliğini göstermektedir ki; bu mekan, emeğin sömürülme alanını belirleyen yayılmayla örtüşür haldedir. Küreselleşme, sermaye için yoğunlaşmayı hızlandıran ve nicel olarak kat kat arttıran kaynak alanıdır. Ancak, sermayenin yoğunlaşması ile sermayedarlar sınıfının üyeleri artmamakta4, aslında daha da azalarak birkaç “küresel oligarşi forumunu” dolduracak sayıya inmektedir.

Genişleyen; ama çürümüş bitmiş, ölü ve kurumuş iri bir lağım faresi gibi büzüşmüş olan küreselleşmiş kapitalist sistemin, olaya zaman mevhumu üzerinden yaklaşıldığında ne durumda bulunduğuna bakmamız, oluşturmaya çalıştığımız ve “Ne Yapmalı?” sorusuna cevap vermemize yardımcı olacak “klinik tabloyu” tamamlamak için kaçınılmaz bir ön çalışma olacaktır.

KÜRESELLEŞMENİN “ZAMANI”?

Sermayenin küreselleşmesinin, kendisine bütün yerküreyi kapsayan çok geniş sömürü alanı açtığı oranda, emekçiler için “yaşam alanının” daralmasını ve yaşam şartlarının kötüleşmesini doğurduğunu tespit ettik. Sınıflar arasında bütün kapitalist dönem boyunca çeşitli biçimler altında devam eden çelişkileri temelli bir şekilde kopma noktasına çeken bu tarihi şartlarda, zaman düzenlemesi de tıpkı yayılma ve büzülmeyle uç noktaya itilen mekan düzenlenmesinin şeklini almaktadır. Neticede değişik seyreden yan; yeni mekânsal düzenlemede “yayılma-büzülme” şeklindeki kendini ortaya koymasına karşın, zamansal yeni düzenlemede aynı süreç hızlanma ve yavaşlama olarak kendisini ifade edecektir. Daha önceki bölümlerde altını çizerek tekrarladığımız üzere zaman, içinde var olduğu mekana göre izafidir ve her ikisi de somut doğal ve toplumsal süreçler tarafından taşınmaktadırlar. Örneğin, insanın “içselliği” dediğimiz şey, dışsallığında oluşan varlık alanı tarafından taşındığında zaman mevhumu “biyografi” adını alacaktır. “Toplumsal dışsallık” olarak tanımlanan varlık alanı söz konusu olduğunda da zaman kendisini “Tarih” olarak ifade edecektir.

Şu durum bizim için bir varsayım olarak artık açık seçik bir hale gelmiş bulunmaktadır: Ekonomik ağırlıklı (“sermaye ağırlıklı” demek daha doğru olacaktır) bir mekan düzenlenmesini ifade eden “küreselleşme” ve onun siyasal yapılaşmasından başka bir şey olmayan “yeni dünya düzeni”, insanlaşma ağırlıklı bir zaman düzenlenmesini ifade eden “toplumlaşma” ve “bireyleşme” süreçlerinin sürekliliğinin sağlanması üzerinde çok hayati sonuçlar doğuracaktır. “Ekonomik ağırlık” diye adlandırdığımız şeyin aldığı mekânsal biçim eğer günümüzde olduğu gibi “kapitalist sistemse” içinde yaşadığımız şartlarda sonuç hiç tartışmasız karşılıklı varlık-yokluk sorununa dönüşecektir.

İçinde yaşadığımız “küreselleşme” başlığı altında toplanan tarihi şartların karşılıklı olarak hem kapitalizm ve hem de bütün insanlık açısından “hayati” önem taşıdığı gerçeğini teslim etmek için iki şeyin akılda tutulması gerekmektedir. Birinci olarak sermayenin küreselleşme hareketi geri dönüşü mümkün bir süreçten, sebebi ne olursa olsun tercih sonucu gerçekleştirilmiş olan bir “sapma” hareketi değildir. Sermayenin bugünkü halindeki “küreselleşmesi”, serbest rekabetçi diye adlandırdığımız dönemden sonra “emperyalist-kapitalist” dönemde olduğu gibi temerküzünde, Marks’ın öngördüğü -tarihi olarak azalan kapitalist rant tandansı- ortaya çıkan tıkanıklığın aşılması için kaçınılmaz bir şekilde gündeme getirilmiş bulunmaktadır. İkinci olarak, küreselleşmiş sermayenin hakimiyetine rağmen bu yerkürenin sahibi, sermayeyi toplumsallaştırıp üretim yaparak kendi varoluş şartlarını sürekli bir şekilde yaratabileceğini “sosyalist devrimlerle” ispatlamış -geri dönüşlere rağmen- Dünya emekçilerinin varlığı ve sürekli bir “tehlike” oluşturmaya devam etmesidir.

Şimdiye kadar sermayedarların kontrolünde gelişen küreselleşmenin başarıya ulaşabilmesi için genişleyen yeni rant kaynaklarına sahip olmak artık yetmeyecektir. Sermayenin aynı zamanda artık üretimin her aşamasında var olan toplumsallaşmış emekçi yığınlarını da, daralan sistemine uygun olarak, hemen şimdi başlamak üzere “uygun hale getirmesi” gerekmektedir. Bu “uygunluk” halinin pratikte mümkün olabilecek diğer adı, sisteme entegrasyonun milyarlarca insan için artık mümkün olmadığı dikkate alındığında, en gerçekçi biçimiyle yok etmek olacaktır. O halde, kapitalist sistem tarafından yönlendirilen küreselleşme hareketi tarafından taşınan zamansallık gelecek anlayışını bütünüyle dışlayan bir zamansallıktır. Bununla ne demek istediğimizin iyice anlaşılabilmesi için “Zamansallık nedir? Kaç tip zamansallık vardır?” gibi sorulara cevap aramamız gerekmektedir. Kendisinden zamansallığın aldığı biçimler konusunda çok şey öğrendiğimiz N. AUBERT, ”Acliyet Kültü” adlı eserinde pratikte iki tipte zaman kavramının mevcut olduğuna işaret edilmektedir (ss. 186-187):

“İki önemli zaman anlayışı bulunmaktadır …/… Bir yanda döngüsel ve tersine çevrilebilir zamana dair anlayış mevcuttur. Bu tür bir zaman içindeki olaylar, insan hayatında sabit bir şekilde olagelen olaylardır. …/… Antropologlar tarafından ileri sürülen döngüsel zaman, zaman kavramını çevredeki olaylarla ve takvimle ilişkilendiren, ilkel toplumların içinde toplumsal bir biçimde var edilmiştir. (Tıpkı, “kırlangıç fırtınası” olarak toplumsal olarak isimlendirilmiş atmosfer olayını her sene aynı tarihte bildiren “Saatli Maarif Takvimi” gibi – BN) …/… Bu perspektifte, geçmiş ve gelecek arasındaki ilişkiler biri diğerini belirleyecek kadar çok yakındır: Eğer geçmiş biliniyorsa gelecek te biliniyordur.

İkinci tip zaman anlayışı biçimi doğrusal ve nicel olandır. Buradaki çizgi metaforu, (…) zamanı nihai bir amaca uzanan, geri dönülmez bir senaryo biçimiyle temsi etmektedir. Bu çizgisel zaman niceldir. Şöyle ki, bütün olayların veya diğer bir şekilde, bütün insan şuurunun dışında olmayı amaçlar. Sonsuza kadar bölünebilir ve ölçü birimi olarak kendini ortaya koyar. …/… Çizgisel bir zaman anlayışında, şimdiki zaman geçmişle az bir ilişki içindedir ve gelecek olaylar geçmiştekilerle çok az ilişki içindedir.”

Görüldüğü üzere bu iki tip zamansallık biçiminden “döngüsel” olarak adlandırılanı daha çok insanın içinde var olabildiği, en dar anlamıyla “ekolojik çevre”nin taşıdığı en geniş anlamıyla da fizik “evrenin” zamansallık biçimidir. Bu zamansallığın “döngüsel” olarak adlandırılması, çok ama çok az yeni nitel değişimi öngören, yine çok ama çok uzun erimli “dairesel” bir yörünge izleyen hareketliliğe yol açmış olmasıyla ilgilidir. Döngüsel zamansallığın yol açtığı hareketliliğe biz “evrenin oluş sürecini” izlediğimizde şahit olmaktayız. Kitabımızın birinci bölümünde de etraflıca ortaya koymaya çalıştığımız üzere bu “oluş süreci” çok geniş zaman aralığı gerektiren yine çok geniş daireler çizerek ilerleyen bir süreçtir.

Bir insan bireyinin ve hatta bütün insan varlığının doğadaki varoluş sürecini, dolayısıyla algılama alanını fersah fersah aştığı için böylesi döngüsel zamansallığı günlük hayatta “kısır döngü” olarak adlandırmak adet olmuştur. Maddi gerçeklik bütün yanlarıyla ön plana alındığında “kısır döngü” olarak adlandırdığımız (mesela güneşin doğması ve 24 saat sonra batması gibi) döngüsel hareketlerin mükemmel dairesel hareketler olduğu düşüncesinin metafizik bir saplantıdan başka bir şey olmadığı görülecektir. “Biricik” olan evrenin yine “biricik” olan oluşu, içerdiği muhtevanın içsel ve dışsal hareketliliğine uygun olarak spiral bir yörünge izler. Bundan ise “dairesel” olarak bildiğimiz bütün döngüsel hareketlerin aynı zamanda doğrusal olduğu, dolayısıyla bu hareketlilikler tarafından taşınan döngüsel zamansallıkların da aynı anda doğrusal zamansallık olduğu sonucu çıkar. “Spiral hareketlilik” (veya zamanlılık) hiçbir döngünün gerçekte “kısır” olamayacağı, her döngünün neticede bir “yoldan çıkma” ile sonuçlanacağı demektir. Evrende en çok bilinen ve bizlerin de belki en az tanıdığımız “yoldan çıkma” olayı insanlıkla ilgilidir: Evrenin bağrında “doğrusal” bir hareketliliğe sahipmiş gibi görünen, ama “içine” girildiğinde birçoklarında “kısır döngü” izlenimi yaratan, sonuçta bilinen evrenin en ucunda yer alan İNSANLIK.

Biri olmadan diğeri düşünülemeyecek olan döngüsel ve doğrusal zamansallık (veya hareketlilik) biçimleri, aynı zamanda oluş sürecinde ayrı ayrı işlevlerin gerçekleştiği evrelere de karşı gelmektedirler. Döngüsel zamansallık “nicel birikimi” sağlayan hareketlilik türüyle örtüşmektedir; doğrusal zamansallık ise “nitelik sıçraması” ve oluşumuyla ilgilenir. Böylelikle oluş süreci, nicel birikimin ardından gelen nitel başkalaşım olarak tanımlanacaktır. Ancak “evrenin oluşumunun” en uçta olan bir parçası -ve böylece devamı- olarak var olabilen insanlaşma süreci, böylesi bir “makro” ölçekte doğrusal bir hareket olarak düşünülse de, kendi içsel deviniminde gerçekte bir döngüsel hareketler ve onları takiben her seferinde bir doğrusal ilerlemeler dizinidir. Bir bütün olarak insanlık tarihi dediğimiz şey, insanların kendi hayatlarını yeniden üreterek kuşaklar boyunca sarf ettikleri enerjinin (emek) yığılması ile gerçekleşmektedir. Döngüsel ve doğrusal hareketliliği içeren bu yığılma çeşitli varoluş biçimlerini birbirlerinden ayıran devamlılıkları takip eden kopmalar dizininden başka bir şey değildir.

İnsanlık tarihinde oluşmuş biçimlerden sadece birisi olan kapitalist sisteme yukarda işleyişini özet olarak sunduğumuz zaman boyutu açısından bakıldığında, günümüz açısından içselliğinde kendisini var eden şartlarla mutlak bir kopma yaşadığı gözlemlenmektedir. Bu şartların en belirgin ve belirleyici olanı; “kapitalist rantı” mümkün kılan “sermayenin toplumsallaşması” olayının sürekli ve geri dönülmez bir şekilde gerilemesi, buna karşın ve kapitalizmin tam bir paradoks oluşturacak şekilde sermaye temerküzünün hızlanmış olduğu olgularıdır. Yan yana getirildiğinde bu iki olgu kapitalizmin oluş halinden yok olmaya, tam olarak ifade edilirse hem kendisini ve hem de hakimiyeti altına aldığı insanlığı yok etme sürecine girdiğinin göstergeleri olmaktadırlar.

Zamansallık biçimleri üzerinden kapitalizmin insanlık tarihindeki hareketliliğini ifade etmeye çalıştığımızda, ancak toplumsallaşarak ilerleyen kapitalizmin insan toplumundan koparak sermaye birikimine girişmiş olduğu olgusunu gözlemliyoruz. Bu durum şunun da ifadesidir: Doğrusal zamanlılığı kendi bünyesinden bütünüyle dışlamış olduğunu ve böylece kendi bünyesinde doğrusallık taşıyan döngüsel hareketinin üzerine katlanıp, doğada maddi bir gerçeklik üzerinden var olamayan dairesel harekete geçtiği olgularının…

Kapitalist sistem için bu durum, yani “dairesel harekete geçiş” ölüm halinin başladığının göstergesidir: Aynı zamanda doğrusal hareketlilik içermeyen her “döngüsel” biçimleniş (yani “varlık”), oluş sürecinin dışına itilmiş olacağından, “ölmeye” yani eski biçimiyle var olma imkanını kaybetmeye başlayacaktır. Son tahlilde bu durum, yani aynı zamanda “doğrusallık” içermeyen bir hareketlilik; zaman içermeyen bir uzay ve hareket içermeyen bir madde kadar evrensel oluşun dışında sadece “kurgusal” olan bir duruma işaret eder.

Kapitalizmin küreselleşmesiyle ortaya çıkan yeni mekan-zaman düzenlenmesinin, toplumu ve insanlığın bütününü mevcut işleyiş biçiminin içine çekmeye çabaladığını söyledik. Bu durumda döngüsel hareket biçiminden dairesel hareketliliğe geçmiş halinde olan kapitalist sistem, kendi üzerine katlanarak insan toplumuyla ve insan türüyle bütün ilişkilerini tamamıyla koparma sürecine girmiştir. Bu durum ise sermayedarların ikame ettiği liberal faşist diktatörlükler aracıyla üretim araçlarını kendi tasarrufunda bulunduran kapitalist sistemin gerçekleştirdiği yeni mekan-zaman düzenlenmesinde insan toplumuna ve insanlığa varlık hakkı tanınmadığının göstergesidir.

Böylece döngüsel hareket artık mükemmel bir daire çizmiş; kapitalist sistem kendisini bütün evrenin yerine geçirerek, kendinden olmayan ve sermayenin temerküzüne vesile olmayan doğa dahil olmak üzere her şeyi ve herkesi yokluğa havale etmiş olmaktadır. Doğrusal hareket de böylelikle, evrendeki işleyişinden koparılmış ve sadece ve sadece sermayenin sonsuza endeksli birikimine hapsedilmiştir.

Kapitalizmin biricik “özneleri” olan sermayedarlar aracılığı ile gerçekleştirdiği, insanlık başta olmak üzere kendi etki alanına giren her şeyi yok eden bir “kara deliğe” dönüştüğünü belirtirken biz tam da bu durumu ifade etmekteyiz. Başlangıçta sadece bir varsayım olan “kapitalist sistem bir kara deliktir” önermesi; sermayenin toplumsallaşmanın dışında da nicelik olarak artmasını ve yoğunlaşması olgusunu da dikkate alarak, onun pekala normalin dışında bir hücre çoğalmasına tekabül eden “kanser tümörüne” benzetilebileceği sonucuna götürmektedir. Böylelikle içinde var olduğu organizmayı yani toplumu (veya insanlığı) da yok edecek olan bir “kanser tümörü”…

1 Marks ve Engels bu durumu “Komünist Manifesto”nun girişinde şöyle formüle etmektedirler:

2 Fransa başkanı Emmanuel MACRON artık kendi ülkesini açık ve net bir biçimde bir “Etat Nation” (Ulus-Devlet) olarak değil ama “Start up Nation” olarak adlandırmaktadır.

3 Küresel sermayedarlar buna ancak emekçiler arasındaki rekabeti kızıştırdığı oranda müsaade etmektedirler.

4 Artan sadece sermayedarların servetleridi

Yorum yap

Bir yorum bırak

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Popüler Haberler

To Top