Genel

LENİNİST DEVRİM MODELİ VE ORTA DOĞU

Hasan H. Yıldırım & Hussein Erkan

Voltaire’in dediği gibi, “İhtilal, darbe ve devrim yapılmaz, gelir, dünya tarihi budur.“

Bu da iç ve dış koşulların hazır olmasına bağılıdır. Toplumsal altyapısının olmasını gerekir. Bunun dışında gerçekleşen devrimler öze ilişkin değil, biçimseldir ve kısa bir süre sonra eskiye dönüşür. Rusya, Çin, Doğu Avrupa vs. devrimler bunun somut örnekleridir. Bu ülke devrimleri yeniden gözden geçirildiğinde siyasal iktidarın alındığı ama eskiye alternatif bir sistemin oluşturulamadığı görülecektir. Bunun en temel nedenlerin biri siyasal ideallerle toplumsal gerçeklik arasındaki boşlukken; diğer bir nedeni de boşluğu kapatıp örüntüyü sağlayacak olan kadro kuşaklarının sürekliliğinin korunamamsıdır. İktidar zaptedilmiş, fakat toplumsal yapıdaki ‘geriliğin’ açı farkından ötürü, devlet zoru kullanılarak işin daha ziyade volantarist bir karakter kazanmasına sebebiyet verilmiştir. Böyle olunca eski toplumsal yapı çözüşmek yerine, kinik biçimde içe büzüştü ve zor aygıtını kontrol etmesi gereken toplumsal yapı, onun tarafından durmadan örselendi. Böylece katılımcılıktan uzak kaskatı diktatörlükler oluştu.

Sosyalist sistemin çökeceği başından belliydi. Kritik bir zamanda, zayıf dinamiklerle, “yaban” yerlerde uygulamaya konuldu. Sosyalist sistemi kuracak altyapının olmadığı coğrafyalarda, kırsallık üzerine sosyalizm inşa edilemezdi. Her ne kadar kurulan sisteme zoraki “proleterya diktatörlüğü” denilse de inşa edilen aslında Komünist Parti diktatörlüğüydü. Daha sonra Arnavutluk, Küba ve Kuzey Kore örneklerinde olduğu gibi, aile ve hanedanlık diktatörlüklerine dönüştü. Yanı sıra sosyalizm teorisi o kadar ayağa düşürüldü ki; Mısır, Irak, Suriye BAAS’çı Arap ırkçılarının boynuna da sosyalist yaftası asıldı. Sonuçları ortadadır. Sosyalist sistem uygulamasının olduğu ülkeler çöktü ve uluslararası sistemin içine çekildi.

Bu gelişmelerle sosyalizm; uluslararası kapitalist-emperyalist sistem için tehlike olmaktan çıktı. Sosyalist Blok çöktü. Kendilerine sosyalist veya komünist diyen güçler marjinalleşmiş güçlere dönüştü. Çağı okuyamayan, çağa ayak uyduramayan atıl ve silik güçler haline geldiler. Devrime soyundukları ülkelerde sosyalist bir devrim için bir kalıtın bırakılması bir yana, söz konusu ülkelerde demokrasi güçlerini bile mumla arasanız bulamazsınız. Bu toplumlar çağın gerisine düşmüşlerdir. Devlet sistemleri ırkçı, milliyetçi ve hatta fasist diktatörlüklerdir. Halkları hakeza, ırkçı ve cihatçıdır. ABD’nin öncülük ettiği uluslararası koalisyon, bölgemizde demokrasi güçlerini arıyor. Lakin bir türlü bulamıyor. Çünkü yok. Sözünü ettiğimiz toplumların içinde sadece Kürdler değişime açık, dinamik bir toplumdur. Zaten bu nedenle, Orta Doğu’da Kürdler desteklenmekte ve önleri açılmaktadır.

Sosyalist devrimin altyapısının oluşmadığı ülkelerde siyasi iktidarı almakla devrim gerçekleşmiş olmuyor. Hele bizim gibi ülkelerde sosyalist devrimin altyapısı son derece kadüktür. Bu ülkelerde olması gereken veya olacak olan demokratik bir devrimdir. Bu da sadece ilgili ülkenin kendi iç dinamikleriyle gerçekleşmiyor. Mutlaka bir süper güç veya süper bir güç blokunun desteği ile olur. 1920’lerden sonra gerçekleşen her devrim ve kurulan her yeni devlet böyle kurulmuştur. Buna da uluslararası sistem karar veriyor. Toplumlar, milletler, halklar bunu kendi özgücü ile yapabilseydi kuşkusuz bu daha iyi olurdu. Ama öyle olmuyor. Böyle bir dünya yok. Bunun karar kılıcıları uluslararası sistem sahipleridir. Çünkü devlet yıkan ve kuranlar onlardır. Eğer bu olmasaydı Kürdler yüzyıllardır ölümüne kan ve can bedeli bir mücadele verdiler. Fakat sadece sömürgecileri değil, tüm dünyayı karşılarında buldular. Tüm dünyayı da yenemediler. Çünkü uluslararası sistem bunu istemedi. Orta Doğu’da kurulan denklem sistemin çıkarlarına cevap veriyordu. Bu da Kürd/Kürdistan’ın imhası üzerine inşa edilmişti. Bunun değişmesini istemiyorlardı. Şimdi durum değişmiştir. Orta Doğu’ya verilen statüko artık uluslararası sistemin çıkarlarına cevap vermiyor. Bu nedenle değişime gidiyorlar. Bunu şimdilik Kürdler üzerinden yapıyorlar. Bu, Kürdlerin de işine geliyor. Önleri açılıyor. Mevzi kazanıyorlar. Devlet olmanın koşulları oluşuyor.

Bu nedenle kimse kendini aldatmasın. Sayısız örgüt de kursanız, bedeli ağır bir mücadele de verseniz dış destek alınmadan zafer elde edilemez. Sosyalist devrimin altyapısı sadece kapitalist-emperyalist ülkelerde oluşmuştur. Geri bıraktırılan bağımlı ve sömürge ülkelerde sosyalist bir devrimin nesnel şartları yoktur. Gerisi öznelciliktir ki, sonuçların ne olduğunu 20. Yüzyılda yaşadık. Bu tür ülkelerin sosyalist bir devrim yerine demokrasi sorunu vardır. Bu da günümüzde ABD’nin öncülük ettiği Batı sisteminin desteğiyle ancak gerçekleşebiliyor. Eğer sözkonusu ülkede demokrasi isteyen bir halk yoksa bu da mümkün olmuyor. Afganistan, Mısır, Libya, Irak ve Suriye’de olduğu gibi.

El-Kaide Afganistan’ı, Hüsnü Mübarek Mısır’ı, Saddam Hüseyin Irak’ı, Hafız Esad Suriyesi, Muammer Kaddafi’nin Libyasına müdahale edildi. El-Kaide, Mübarek, Saddam ve Kaddafi iktidardan düşürüldü. Beşar Esad‘a şimdilik göz yumuluyor ama o da gidicidir. Bu ülkelerde demokrasi öngörüldü. Ama demokrasiyi içselleştirmiş bir güç yok ortada. Diktatörler iktidardan düşürüldü ama ortalıkta demokratik bir sistem kuracak güçler yok. Var olan ya Şii, ya da Sünni islamist fanatikler. Ortaçağ kafalı, kafa kesen katiller sürüsü. Bu malzeme ile bu ülkelerde bırakın sosyalist bir devrim yapma, demokrasi bile inşa edilemez. Türkiye bunlardan farklı değildir.

Burada bu ülkelere müdahale eden güçleri suçlamak doğru mu? Elbette değildir. Kaldı ki müdahaleci devletlerin mümkün olduğu kadar demokrasiye en yakın olan güçlere destek verdikleri de ortadadır. Esasta destek alan Kürdler oldu. Bunun nedeni Orta Doğu’daki toplumlar içinde Kürdlerin seküler dinamik bir toplum olmaları, Batı değerlerini özümlemeye, entegre olmaya yakın olmalarından kaynaklanıyor. Daha ötesi Kürdlerin mevcut durumu onları buna zorluyor. Bu cephede yer almakla ancak haklarına kavuşabileceklerine inanıyorlar. Fakat bu da tek başına Orta Doğu toplumlarının demokratikleşmesine yetmiyor. Böylesi bir toplumsal zeminde Orta Doğu’ya müdahale eden ABD’nin öncülük ettiği Batı sistemini suçlamak doğru bir yaklaşım olamaz. Batı sisteminin öncüleri Orta Doğu toplumlarını demokratikleştirmeye çalışıyor. Liberalizmin ayakta kalması için hem buna mecburdur, hem de liberal değerlerle yaşayan en önemli güçtür. Koyu diktatörlükler ve dinci fanatizmin çölleştirdiği toplumsal yapılarda bunun değerli olmadığını kim söyleyebilir? Bugün bunun zemini olmasa da bundan vazgeçmiş değiller. Süreç içinde bu toplumların reformasyonu kaçınılmazdır. Zaten 1991 Körfez Müdahalesinden beri bu politika yürürlüktedir.

2011 yılında Suriye’ye müdahale ettiklerinde yaşanılır bir ülke haline gelmesi için 25 sene gibi bir süre öngörüldü. 10 sene oldu. Daha 15 sene var. Ani gelişmelerle bu süreç kısalabilir veya uzayabilir ama sonuçta Suriye’de her toplumsal kesimin kendini ifade edeceği ve sosyal devlet statüsündeki Batı sistemi ile uyum içinde yaşayacağı bir konuma gelecektir. Bilindiği üzere BM öncülüğünde Suriye için yeni bir anayasa oluşturmak için bir komisyon oluşturuldu. Cenevre’de bunun için çaba sarfedildi ama sonuçta tıkandı. Nedeni Suriye’de var olan tüm toplumsal kesimlerin orada kendilerini temsil etme koşullarından yoksun oluşuydu. Hem Şam yönetimi ve hem de Türkiye bunu engelledi. Gelinen aşamada bu her iki devletin barikatının aşılmasının zorunlu olduğu anlaşıldı. Şimdi bunun çabası veriliyor. Suriye’de “donmuş” toplumsal yapı çözüştülecektir. Mevcut siyasi iktidar tasfiye edilmeden bunu gerçekleştirmek olanaksızdı. Dış dinamik bu yüzden işletildi.

Biraz geriye gidelim. Anadolu’da TKP 1921’de kuruldu. Ondan önce de kendini sosyalist olarak tanımlayan örgütler vardı. O günden bugüne bir asır geçti. Bırakın toplumun sosyalleşmesini, giderek geriye gitti. Şimdiki duruma bakıldığında toplumun yarısı ırkçı, yarısı cihatçı. Ortada kimi sol güçler varsa da toplumla barışık değiller. Halk nezdinde bir karşılıkları yoktur ama bu kesimlerin programlarına, yazılarına bakıldığında bugünden yarına devrim yapacakları vaadi vardır. Sahi öyle midir? Usta bildiklerinden aktardıkları pasajları arka arkaya dizmekle devrim yapılmaz. Hele her şeyi soyut “anti-emperyalizm“ ile izah etmeye çalışmakla devrim hiç olmaz. Devrim ancak ve ancak ülkede devrim için siyasl-toplumsal bir altyapı varsa oluşur. Köylülüğün hakim olduğu, kültürel bir devrimin yaşanmadığı, sosyal kurumların oluşmadığı toplumlarda sosyalist devrimin koşulları yoktur. Burada Lenin ile Rosa Luxemburg ve Stalin ile başta Troçki olmak üzere muhalifler arasındaki tartışmalar yeniden gözden geçirilmelidir. Devrimin hangi ülkelerde olması halinde zafere ulaşacağı yeniden gündemleştirilmelidir. Bu yapılırsa Anadolu gibi ülkelerde neye ihtiyaç duyulduğu da kendiliğinden ortaya çıkar. Bu ülkelerde sosyalist devrimin ötesinde demokrasi sorunu olduğu anlaşılacaktır. Bu da Batı değerlerine cephe almakla başarılamaz.

En büyük öğretmen tarihsel yaşanmışlıklardır. Yaşanmışlıkların bize öğrettiği şudur; toplumsal doygunluğun oluşmadığı bir zeminde sosyalizmin kurulamayacağıdır. Tarih bunu bize gösterdi. Sosyalizm olarak sunulan sistemler, söylenen ve uygulanan teorilerin yaşamda karşılığı olmadığı için yıkıldı. Bu gerçekliğe rağmen yaşamda karşılığı olmayan reçetelerde hala ısrar etmek boş heybeye kürek çekmektir. Yorulursunuz! Ne kadar uğraşılırsa uğraşılsın mevcut konumuyla Türkiye gibi ülkelerde sosyalist bir sistem kurmanın imkanı yoktur. Bu ülkelerin birincil öncelikleri esas alınmalı ve onu gerçekleştirmeye çalışılmalıdır. Bu da demokrasidir. Ki, bu konuda dış güçlerin de müdahalesi vardır. Bu büyük bir şanstır. Bu şansı çok iyi değerlendirmek gerekir.

İster ABD, ister emperyalizm, ister Batı sistemi deyin, Orta Doğu’daki diktatörlükleri, ceberrut sistemleri tasfiye etmeye kalkmalarına sol adına niye karşı çıkılır bunu anlamak zor. Çünkü buna karşı çıkmak bu sistemler kalsın anlamına gelir. Üstelik bu sistemleri bunlar dışında tasfiye edecek bir güç de ortalıkta yoktur. İç dinamikler deniliyorsa büyük bir yanılgı yaşanıyor demektir. Burada soru şudur: Dış güçler müdahale etmesin, bu ceberut sistemler bir yüzyıl daha sürsün mü denilmek isteniliyor? Sol’un yaklaşımlarına bakılırsa tam da denilen budur.

Anadolu’da bunu en iyi kavrayan 15 Temmuz 2016’da “darbeci“ diye tasfiye edilen Liberal-Demokrat akımdı. Ordunun %50-60, Hava Kuvvetlerin %70, yargı ve bürokraside önemli mevziler ele geçirmelerine rağmen toplumu alttan dönüştüremedikleri için yenildiler. Kendine sol diyen kesimler bugün bile bu akımın yaptıklarından haberdar değiller. “Onlar askerdir, faşisttir“ deyip işin kolayına kaçmayı tercih ettiler. Oysa onlar, Anadolu toplumunun önünü açmak için çok uğraş verdiler ve bunun bedelini de çok ağır ödediler. Bu akım sol geçinenler tarafından doğru dürüst değerlendirseydi bugün Anadolu toplumunun durduğu yeri görürlerdi. Neye ihtiyaç duyduğunu da anlarlardı.

Türk ve Türkiye ile başlayan ve biten bir örgütlenmelerde yer alan ve kendine solcuyum diyenler süreci kavramaktan çok uzaktırlar. Kürdistan’da kendine sol diyen kesimler de onlardan farklı değildir. Kurtuluşuna soyundukları toplumun önceliklerinin onları pek ilgilendirmediği görülmektedir. Hayal aleminde yaşamayı içselleştirmişlerdir. “Kazandık, ha kazanacağız“ sloganı amentüleri olmuştur. Teorileri sığ ve kısırdır. “Kahrolsun kapitalist-emperyalist sistem“ “Yaşasın sosyalizm“, “Yaşasın M-L“, “Yaşasın Mao Zedung düşüncesi“, “Bağımsız Türkiye“, “Şehitler ölmez“ ile süren sloganik klasik ezberler. Ötesi yoktur. Bu bir çıkmazdır. Buna rağmen sistemin hışmından kurtulamıyoruz. Anadolu ve Kürdistan’ın kuzeyi şehitler, cezaevleri örgüt üyeleri mezarlığına dönmüştür. Bu trajediye rağmen bununla övünüyoruz. Ölüseviciliği fetişleştiriyoruz. Bunu kurtuluş bedeli olarak addediyoruz. Ama öyle mi?

Özelikle Anadolu solculuğu kurtuluş mücadelesine soyunduğu topluma çok yabancılaşmıştır. Toplumla bir türlü bağ kuramıyorlar. Toplum bir tarafa, onlar bir tarafa yol almaktadır. Bu nedenle toplum sistemin yedek gücü haline gelmiştir. Kimi ırkçı Kemalist, kimi ırkçı cihatçı olmuştur. Dillerden düşürülmeyen işçi sınıfı veya emekçi denilen kesimler bile sistemi en çok savunan kesim durumuna gelmiştir. Bu durum enternasyonalist geçinen sol çevreleri rahatsız bile etmemektedir. Bunu bir tarafa bırakmışlar işi-gücü Marks, Engels, Stalin, Castro, Mao şunu-bunu dedi deyip dururuyorlar. Kâh Sovyet tarihi, kâh Çin tarihi, yok Küba tarihinden parçaları sayıp döküyorlar. Bununla nereye varacaklarını kendileri de bilmiyorlar. Kendilerini bundan bir türlü kurtaramıyorlar. Kurtarsalar ve kurtuluşuna soyundukları toplumun zeminine dönseler çok şey başaracakları kesin ama bunu yapmıyorlar. Yaptıkları tek bir şey geleceğe ait mutlu, hayali bir yaşam vaadi vaazetmektir.

Anadolu cephesinde bunlar yaşanırken, Kürdler cephesinde buna benzer gelişmeler gündeme damgasını vurmaya devam ediyor. Kürdlerin sadece solcu kesimi değil, liberalinden, dincisinden, muhafazakarına kadar büsbütün olarak yanlış bir zeminde kendilerini programlayıp pratikleştiriyorlar. Bazı mevziler kazansalar da tıpkı Anadolu solu gibi, sistem karşısında yenilgi yaşamaktan kurtulamıyorlar. Kürd siyasal hareketi tüm kanatlarıyla Kürd toplumunun önceliklerinin tespitini yanlış yapıyorlar. Kürdlerin millet olmasından kaynaklı bağımsızlık hakkını öncelemiyorlar. Çok geri istemlerle kendilerini oyalıyorlar. Sisteme karşı varolma mücadelesi vermek gerekirken sistem içi “çözüm biçimleri” ile kederlenip duruyorlar. Yaşamda karşılığı olmayan “ortak vatan,” “birlikte yaşam,” “Türk egemenlik sistemini demokratikleştirmek” vs hayali projeler ile bir taraftan Kürd milli potansiyelini boşa çıkarırken, diğer yandan bu politikanın hem Kürd milletinin, hem de Anadolu toplumunun çıkarına olmadığını göremiyorlar.

Anadolu toplumunun demokratikleşmesinde Kürdlerin rolü olmayacak mı? Kuşkusuz olacaktır. Ama bu rol Anadolu solcusunun, demokratının, liberalinin oynadığı rol olmamalıdır. Bu rol, sistemi demokratikleştirmeyi değil, sistemden ayrılmayı, kopmayı hedeflemelidir. Kürd siyasal hareketi bu görevini yerine getirirse Türk egemenlik sisteminin “ülke bölündü bölünecek” korkusundan özgürleştirecektir. O koşullarda sistem ile Anadolu halkı karşı karşıya gelecektir. Kozlarını o koşullarda paylaşacaklardır. Kürdistan bağımsız olursa Anadolu halkı da demokratik haklarına kavuşma zeminini bulacak ve Türk egemenlik sistemi ile hesaplaşacaktır. Yol budur.

Evet, hayal alemini terkedelim. Azgelişmiş ülkelerde sosyalizmi kurma Leninist devrim teorisi çöktü. Az gelişmiş ülkelerde sosyalist devrimin ayakta kalmasının mümkün olmadığı açığa çıktı. Bunun ancak gelişkin sosyal devlet statüsündeki ülkelerde münkün olduğunu ortaya çıkardı. İster kabullenin, ister etmeyin dünyamızda yaşanan durum budur. Bunu somut bir örnekle izah etmeye çalışalım.

Hollanda sosyal bir devlettir. Sistemi şu temeller üzerine oturtmuştur. 1. İçinde yaşanılacak bir evin (çatının) olması. 2. Zorunlu yaşam ihtiyaçlarını karşılamak için bir gelirin (maaş vb) olması. 3. Katman, tabaka vb. her sosyal sınıfına göre bir çevrenin olması ve orada sosyal ihtiyacını gidermesi. 4. Cinsel yaşamının olması. 5. Güvenliğin olması. Hukuki, insani bir ortamın ve özgürlüğün olması. Yaşam için tehdit, haksız ve hukuksuz bir uygulama keyfiyetinin ve dıştalanmanın olmaması.

Bu durum üç aşağı beş yukarı tüm gelişmiş ülkelerde olan bir durumdur. Bu bir aşamadır. Tüm sorunlar çözülmüş müdür, elbette hayır ama bu aşılmaya çalışılıyor. Gelişmelere bakıldığında bu sistemin giderek gelişeceği, kendini aşacağı, sosyal devletin tüm kurumlarını inşa edeceği, en son olarak paylaşımda ortaklaşacağıdır. Devrimle mi evrimle mi? Farkeder mi? Önemli olan işte bu zemindir. Bizim gördüğümüz gelişmeler bu yöndedir. Şu an sosyal devlet konumunda olan ülkelerde mevcut sisteme itiraz eden yok mu? Var. Bunlar, toplumun ancak %3-4 kesimini oluşturmaktadır. Toplumun en geri, apolitik, ırkçı kesimleridir. Bu kesimlerin zaman zaman yaptığı çılgınlıklar yasalarla ve güvenlik tedbirleriyle kontrol edilmektedir.

Tüm bu yazılardan yola çıkınca devrimi ‘kendiliğindenciliğe’ havale ediyormuşuz gibi bir algıya düşmenizi istemeyiz. Elbette devrimin bilinç ve iradi boyutu çok temel bir konudur. Ve elbette sosyal devletlerdeki hakların çoğu sosyalizmin baskılamasının eseriydi. Halen bunun sürdürülebilir olması da dünyadan alınan ekonomik payla ilişkilidir. Fakat artık bu bir aşamadır ve bunun üzerinden bir tasavvur geliştirerek hareket etmeliyiz. Geri bıraktırılan ülkelerde ise gelişkin bir demokrasi inşa etmeliyiz. Yavan bir “anti-emperyalizm” reddiyesi ile bir yere varılamaz. Günümüzün dünyası izole bir egemenlik tarzına uygun değildir. İşin gerçeği bu tür ülkelerde işlevsel bağımlılıkların demokratik değerleri daha iyi yaşatacağını bilmek gerekir. Bağımsızlığı izolatör olarak görmek yerine, evrensel bağımlılıkların ve demokratik değerlerin güçlendirilmesi aracı olarak görmek lazım. Ve şu da bilinsin ki, ABD’nin bugünkü Orta Doğu’ya her müdahalesi halkların üzerine oturtulan kayaları parçalıyor. Ve bu ABD, bu bölgedeki toplumsal çölün yeşertilmesi için bütün demokratik güçlere destek oluyor. Bu ABD’ye anti-emperyalistlik yapmak, mevcut diktatörlüklerin yaşamasına kaynak sağlamaktan farksızdır .

29 Mart 2021

Yorum yap

You must be logged in to post a comment Giriş

Bir yorum bırak

To Top