KURGUSAL GERÇEK VE “BİTPAZARI” HANEDANLIĞI1…

Mahir Konuk

Kurgulama yoluyla ”sıfırlama” operasyonu ile “yok ediş” olayı açıktır ki, her ne kadar roman yazarı olarak O. Pamuk gibi bir edebiyatçının varlık nedeni olsa da, onun icat ettiği, en önemlisinden “burjuvaziye hizmet” biçimi değildir. Hatta bu hizmet sektöründe “Noel ödülü” verilerek taltif edilen O. Pamuk, Nazım Hikmet’in “Peyami Safa” ile bir polemiğinde de belirttiği gibi, kapitalist sisteme hizmet yarışında “Bir nokta bile değil, ama bir eğri virgül” dahi olacağı şüphelidir. Onun verdiği hizmetin çok daha büyüğünü ve sonuçları itibariyle “insan varlığı” açısından çok daha fazla “sıfırlanmaya” yani yok etmeye mal olan sonuçlarıyla, ölümüyle dünya gündemini belirlemiş olan “İngiltere kraliçesi” ve onun gibi “mavi kana” sahip olduğunu ilan eden, burjuvazinin artık “süs bitkisi” imiş gibi taktim ettiği “aristokrat taifesi” vermektedir.

Günümüzde, tıpkı aristokrasi gibi “bitkisel hayata” geçişe hazırlanan burjuvazi, asırlardır bütünüyle tahakküm altına alıp evcilleştirdiği aristokrasiden ideolojik-sembolik tahribatın gücünü ve bu gücün siyaset alanında gerçekleştirdiği saymakla bitmez hizmetleri gayet iyi öğrenmiş bulunmaktadır. Bu yüzden, günümüzde aralarındaki mahallenin kedi ve köpeğinin dalaşmasına benzeyen muhabbettin, ilişkinin “kader birliğine” dönüşmesine bağlı ola “ilahi bir aşka” dönüştüğüne de şahit olmaktayız: “Köpek”, kedinin şahsında kendisini tarihin derinliklerinde ulaşılamayacak kadar “tehlikeden uzak” görmekte; “kedi” ise “köpek”in şahsında kendisine bitip tükenmeyecek zenginlikleri sunan bir “çapulcu ordusunun komutanı” olarak görmektedir.

Bizce, İngiliz kapitalizmini kendi türleri arasında en büyük karna sahip sömürü ve yok etme mekanizmasına sahip bir aygıt haline getiren nedenlerin başında İngiliz sermayedarlarının Lord’lar ile kurduğu bu şeytani ilişki yatmaktadır. Bu büyük ve bir o kadar da nitelik sahibi her şeyi niteliksizleştirerek yok edici karındır ki, bizi, günümüzde “küresel kapitalizmin” bütün insanlığı hortumlamakta olan “kara delik”inin tarihsel başlangıcının “İngiliz kapitalizminde” aranması gerektiğine doğru yönlendirmektedir.

Kraliçenin ölümüyle birlikte kapitalist sistemde “İngiliz modeli” üzerine uzun zamandan beri yürütülen tartışmaların özellikle de “sosyal medya” ağı üzerinden yeniden alevlenmeye başladığına şahit olmaktayız. Yapılan “İngiliz demokrasisi” güzellemeleri ve özellikle de “Ulusalcı kesimde” devam eden “asalet takıntıları” ile ilgili magazinsel haberleri bir tarafa bırakırsak, bu tartışmalarda akıl ve fikir dolu sorgulamaların yapıldığına da şahit olmaktayız. Bunların içinden tartışmayı ileri seviyelere taşıdığını tespit ettiğimiz sorgulamalardan birisi şöyledir:

Dünyanın en büyük sömürge imparatorluğunun varisi İngiliz kraliyet ailesinin varlık sebebi bence hâlâ açıklamaya muhtaç bir konudur. Güya demokrasinin merkezi, Magna Carta’nın yazıldığı yerde arkaik bir kalıntı gibi duran kraliyetin tasfiyesinin ciddi olarak düşünülmemesi, kapitalizmin beşiği bir ülkede kapitalizme psikolojik bir direnç gösterildiğini düşündürüyor. Ama kraliyet ailesi de muhtemelen başına gelecek akıbetin farkında ki ölen kraliçe 2. Elizabeth, kendi isteğiyle, gönüllü olarak yıllardır vergi ödüyormuş. Gerçekten tarihin bu çelişkiyi çözmesi gerekiyor.”

Doğrusu tartışma konusunu bütün boyutlarıyla ve aynı zamanda aydınlatıcı bir şekilde gözler önüne seren mükemmel bir soru sormuş olduğundan dolayı, soruyu soran arkadaşımızı öncelikle tebrik etmemiz gerektiğini belirtmeliyiz! (O. Pamuk’un “Yeni Hayat” romanı üzerinden “kurgusal gerçek” ve “maddi gerçek” arasındaki ilişki sorununu tartışmakta olan bizler için, sorulan bu sorular bize, iki gerçeklik biçimini hayatın ideolojik ve siyasi karakterli olayları üzerinden tartışabilmemize imkan verdiği için de ayrıca özel bir önem taşımaktadır.) Arkadaşımızın sorduğu sorulara kendi cevaplarımızı vermek üzere, İngiliz burjuvazisi ve İngiliz aristokrasisi arasındaki ilişkiyi aynı zamanda bir kurgusal ve maddi gerçek arasındaki ilişki üzerinden okuyabilmek üzere yeniden sormamız gerekecektir.

Soracağımız –ve daha önce de değişik biçimlerde sorduğumuz- birinci soru şöyle olacaktır: Kapitalizm nedir? Neticede soyutlanmış bir değeri olan paranın temerküzünün gerçekleştirdiği insan bireyleri arasındaki ilişkileri rant ilişkisine indirgeyerek soyutlayan ve bu yüzden de “kurgusal bir gerçeklik” ihtiva eden toplumsal bir sistem midir? Yoksa maddi hayatın ve onunla birlikte insana dair her türden değerin “emek” (işgücü) seferber edilerek üretildiği ve insanlar arası ilişkinin “kullanım değeri” üreten faaliyet üzerinden tanımlandığı insan toplumu mudur? Kapitalist sistem, başında ve sonunda sermaye temerküzü hedefine dönük olarak rasyonel bir şekilde örgütlendiği için, kendi özgül ağırlığı bakımından bir “insan toplumu” oluşturabilecek kabiliyeti kazanamamış, tarihsel açıdan “toplumsu” bir varlıktır.

Kapitalist sistem, bir bütün olarak insan toplumu ile olan ilişkisinde, varlığı sadece ve sadece sermaye temerküzü ile belirlendiğinden dolayı zaman içinde kesintisiz düz bir çizgi izleyerek hareket etmez. Sermayenin toplumsallaşarak doğrudan üretimin organizasyonunun başına geçtiği veya onu şu veya bu şekilde yönlendirdiği oranda kapitalist sistem de önce gerekli, sonra mümkün ve nihayetinde de insanın maddi ve manevi gelişiminin önünde en büyük engel haline gelecektir. Kapitalist sistemin tarihsel gelişimi içinde belli dönemlerde az veya çok toplumsallaştığından bahsetmemizin mümkün olmasına bağlı olarak, onun ana karakterini belirleyen her tarihi dönemde farklı mesafelerde de olsa insan toplumuna tam olarak karışmadığını, hatta tarihin bize gösterdiği gibi gelişmesinin arttığı oranda insan toplumundan veya kısaca insan varlığından koptuğu için ancak “toplumsu” bir varlık olduğunu söylemek, bizce gerçeğe en uygun niteleme olacaktır.

Kapitalist sistem, “pre-kapitalist” olarak adlandırılan dönemde sermaye üretim faaliyetini doğrudan örgütlemediğinden dolayı onu sadece pazarı kontrol ederek yönlendirmeyle yetinmekte, üretime uzak olduğu oranda insan toplumuna da uzaklaşmış olmaktadır.2 1800’lerin başlarındaki Fransa’nın Lyon şehrinde “ipek dokuma emekçilerinin” (“Canu” ayaklanması) isyanı, maddi toplumsal hayatın üretiminin bütün yükünü omuzlamış üreticilerin sermayenin yaşam alanı ile ilişkilerinin sıfırlandığı3 bir dönemde karşımıza çıkar. Bu dönemden sonra “sermayenin toplumsallaşarak” sermayedarı “işyeri patronu yaptığı Fransa’da, sistem ile toplum, kurgusal olan ile maddi olan arasındaki mekânsal mesafe yeniden belirlenmiştir. 1848’den başlayarak “Paris Komününe” kadar uzanan süreçte sermayenin temerküzü, “sınai merkezleri” haline gelen büyük şehirlerde gittikçe artan bir şekilde üretim aracı, hammadde ve emek satın alınması üzerinden gerçekleşmesiyle birlikte, toplumsallaşmasını da hızla arttırmış olmakta ve adına “Birinci sınai devrimi” dediğimiz dönem gerçekleşmektedir.

Amacımız burada “kapitalist sistemin tarihini” özetlemek değildir ve sistemin özelliklerine dair söylenecek birçok şeyi sıralamadığımızın bilincinde olarak en az bir asır atlayarak, sistemin “ölümcül kriz” veya “toptan çöküş” olarak adlandırdığımız dönemine, yani sermayenin küreselleşerek yeniden temerküze uğradığı son yarım asırlık döneme gelelim. Bu dönemin en belli başlı özelliği, sermaye temerküzünün, sermayenin toplumsallaşması (sınai üretimi) üzerinden gerçekleşmediği olgusudur4. Bu dönemin başlarında sermaye, sanayileşmiş “ileri ülkelerden Türkiye ve Çin gibi yüksek rant imkanı tanıyan ülkelere kaymış, ama günümüzde oralarda da “sermaye yatırım hızı” gerilemeye ve hatta olduğu yerde saymaya başlamıştır. Artık “Ulusal” değil ama bütünüyle “Küresel” bir olgu haline gelen sermaye temerküzü ve “kapitalist sistem”, toplumsallığını da bu tarihsel süreçte hızla kaybederek, evrende ancak toplumsallaşabildiği oranda var olma kabiliyetindeki insan türünün geçmiş-şimdi-gelecekteki bütün toplumsallığını ortadan kaldırmaya yönelmiştir. Bu insan türünü bütün maddi gerçekliğinden soyutlanarak sıfırlanması sürecinin yürürlükte olduğunun göstergesinden başka bir şey değildir.

Neticede, insan toplumu ile ilişkilerini üretim faaliyeti dışına çıkarak iki asır öncesinin Lyon şehri sermayedarlarının yaptığı gibi sadece spekülatif yönlendirme işi ile sınırlayan kapitalist sistem ve sermayedarların, insanlığı “sıfırlama” işlevini yürürlüğe geçirdiği gerçeği ile karşı karşıya bulunmaktayız. Eğer daha önceden insanlık onu son durağına, kendisinin aristokrasiyi burjuva devrimleriyle yolladığı “tarihin çöplüğüne” yollamazsa… Dolayısıyla, günümüzde kapitalist sistem içinde şu veya bu şekilde, hem sistemin kendisi ve hem de sistemin varlığını tehdit ettiği insanlık için bir “GELECEK” aramak, böyle bir gerçek varmış gibi davranmak, sadece rasyonel iç tutarlılık gözeterek işleyen ve ne olursa olsun sermaye birikimi5 amaçlayan bir sistemi, insan varlığının kotarıldığı üretim faaliyeti ile belirlenen “toplumun” yerine geçirmek, diğer bir ifade etme biçimimize uygun olarak “kurgusallığı”, sıfırlamak amacıyla “maddi varlığın” yerine geçirmek anlamına gelecektir.

Tekrar sevgili arkadaşımızdan yaptığımız alıntıya dönelim: Ele almamız gereken birinci mesele “psikolojik direnç” olgusu ve bu olgunun İngiliz “aristokrasisi” tarafından insanlık tarihinin tanıdığı en barbar yıkıcı gücü olan “İngiliz kapitalizmine” karşı gösterilmesi meselesine. Hemen ve öncelikle belirtmemiz gerekmektedir ki, İngiliz kraliyetinin ve onun Tanrı adına kutsadığı “Lord’lardan” oluşan güruhun, “İngiliz emperyalist-kapitalizme” karşı ne “psikolojik” ne de herhangi bir karakterde en ufak bir “direnci” yoktur. Tam tersine kraliyet hanedanlığı ve onun etrafında oluşturulan “Sir”lerden müteşekkil “yüksek hizmet erbabının” İngiliz kapitalizmine karşı gerçekleştirdiği ideolojik-sembolik destek üzerinden İngiliz emekçilerini köleleştirici yıkıcı etki söz konusudur. Arkadaşımızın büyük bir yanılgının kurbanı olduğu anlaşılmaktadır: “Kraliçenin vergi vermesi” olayı, bir korkunun ürünü değil ama asırlardır süre gelen bir aldatmacayı yerine getirerek Hanedanlığına düşen görevin yerine getirilmeye, içinde bulunduğumuz siyasi iklime uygun olarak çalışılması demektir. “Vergi vermek”, bir bireye sıradan vatandaş statüsü sahibi olmayı öngörür; ancak bu bir Kraliçenin toplumsal hiyerarşide “mavi kan” taşımasına bağlı olarak sahip olduğu yerin ortadan kaldırıldığı demek değildir. Bütün bu olan biten bir aldatmacadan ibarettir: “İngiliz demokrasisinin” dünyanın en mükemmel yaşam biçimi olduğu aldatmacası! Sonuçta, halk Kraliçeye kendilerine daha çok yaklaştığı için “tebaa” olmaya ve daha da canhıraş biçimde sarılarak “tıpkı onun gibi” vergilerini eksiksiz olarak aksatmadan vermeye devam edecek ve İngiliz Kapitalizmi de emrindeki liberal faşist diktatörlük sayesinde bu vergileri “devlet sübvansiyonu” olarak kasalarına yığmaya devam edebilecektir. Kraliçenin tahtından itibaren yürüttüğü bu maskaralığın en çok İngiliz sermayesinin işine yaradığı doğrudur, ama bunu dışında sistemde yıllardır var olan işleyiş tek bir taş dahi yerinden oynatılmadan devam etmiş olmaktadır.

Hanedanlığın bahsettiğimiz yıkıcı etkisi, halk içinde “idol” haline gelmiş (mesela şarkıcı Madonna gibi…) herkesin kolaylıkla, “resmi hizmetçi” anlamına gelen, “ulufe” dağıtır gibi dağıtılan “asalet” tekeline sahip olması ve bu tekelin anayasal dayanağa sahip olması sayesindedir. Bu tıpkı darphanelerin bastığı ve “kendinde değeri” gerçekte tuvalet kağıdı kadar bile olmayan banknotlara “sembolik” yani kurgu düzeyinde kalan bir değer atfetmekten başka hiçbir anlama gelmemektedir. Özellikle de günümüzde, bütün maddi gerçekliğini kaybetmekte olan, kaynağı ne olursa olsun (spekülatif borsa işlemleri başta olmak üzere) üretimden geçmemiş –yani toplumsallaşmamış- para “para temerküzü” sağlayarak var olmaya çabalayan “kapitalist sistem” için, sadece kurgusal bir değeri olan ama “Noel Ağacı” gibi süslü-püslü bir vitrin oluşturan Hanedanlık, emeğe yani topluma karşı mücadelede “kurşun askerler” topluluğu oluşturmaktadır.

İngiliz kapitalizmi ile Hanedanlık arasındaki varoluşsal ittifak; geçmişin Ulus-Devletlerindeki şimdilerde ortadan kaldırılmış gibi görünen kurucu “kurgusal devlet-gerçek toplum” arasındaki ilişki gibidir. İngiliz kapitalizminin kurgusallığı hanedanlıktır; bu yüzden bütün dünyanın kapitalistlerinin Kraliçeye ideolojik-siyasi model oluşturması anlamında ihtiyacı bulunmaktaydı. Kapitalizmin toptan çöküş döneminde küreselleşmiş bir dünya sistemine dönüşmeyle birlikte, sistemin en keskin kılıcı maddi toplumsal gerçekliğin yerine bütünüyle “kurgusal gerçekliği“ geçirmek olduğundan, bütün liberal faşist diktatörlüklerin hanedanlığa mutlak bir ihtiyacı bulunmaktadır. “Stratejik derinlik” gibi derinliği kendinden menkul ve doğmadan deneylerle çöplüğe atılan bir siyaset modeli ve onun sırtını yasladığı “Yeni Osmanlıcılık” ideolojisi, “ölü toprağı” gibi Türkiye’nin üzerine serpiştirilmiş İngiliz kurgusallığından başka bir işleve sahip midir ki? Yeni bir “toplum modeli” (eski-yeni Türkiye tartışmaları) diye Kemalist ideolojinin dayandığı “Fransız modeli”nin yerine ikame edilen gerçekte “Britanya Milletler Topluluğuna” giriş şartlarından birincisini yerine getirmeye çalışmaktan başka nedir ki? “Anti-model” konumundaki Fransız cumhuriyetçiliğinin ana vatanında, yani hanedanlık kanıyla yeşertilmiş Fransa Cumhuriyetinin bizzat kendisinde, küreselleşme ve liberal faşist bir diktatörlüğün ikamesiyle birlikte “İngiliz modeli” yani kurgusallığı hakim duruma gelmemiş midir?

“İngiliz modeli” olarak adlandırdığımız kapitalist sisteminin Büyük Fransız Devrimi ile başlatılan “Fransız Cumhuriyetçi” modeliyle karşılaştırıldığında görünürde de olsa neden asırları aşan bir “burjuvazi-aristokrasi” ittifakına dönüştüğünün nedenlerini bu dar çerçevede tartışacak tabiidir ki değiliz; böylesi kapsamlı bir çalışma yürütmeye ne imkanlarımız ne de zamanımız el vermekte. Ancak, sermayenin siyasi ve toplumsal bir sistem olarak “kapitalist sistem” çerçevesindeki bu iki yapılandırma biçiminin aynı zamanda zamansal boyutta da farklılıklar gösterdiğini en azından bir çalışma hipotezi olarak ileri sürebilecek durumdayız.

Netice itibariyle, Fransız modeli tarihsel bir kopmayla yani “siyasi bir devrimle” gerçekleştirilmiş olmasının ve “devrim ruhunun” Fransız halkı için aynı zamanda toplumsal bir gelenek (maddi gerçek) olmasından dolayı, hem sermaye ve hem de emek cephesi için “GELECEK” kavramı sistemin kurgulanmasında “kurucu eleman” olarak müdahil olur. “Paris Komünü” gibi bütün insanlığın sembolü haline gelmiş “evrensel” bir nitelik taşıyan bir ayaklanmanın Fransa’da gerçekleşmiş olması tesadüf eseri bir olay veya sadece yerel özelliklerle açıklanabilecek bir şey değildir. Cromwell’den beri Fransa’dan çok önce bir burjuva devrimine sahne olan İngiltere’de kurulan sistemin kurgulanmasında ise ayrıca bir “GELECEK” mevhumuna ihtiyaç duyulma gibi siyasi ve toplumsal gelenek bulunmamakta, “maddi gerçeklik” şimdiki zamanla sınırlı tutulmaktadır.

                                                 (Desen Jacques Tardi-Halkın Çığlığı adlı eserinden-editör)

İki model arasındaki böylesi yapısal bir farkın bulunması, gerçekte nesnel toplumsal hareketlilikle veya bilimsel-teknolojik ilerleme olayıyla doğrudan ilintili değildir. Her iki ülke de özellikle bilim ve teknoloji alanında önemli katkılarda bulunmuş ve bulunmaya da sermayenin hareketinin toplumsallaşma olayı ile birlikte olağanüstü sınırlanmış olmasına rağmen devam etmektedir. Burada sorun, sistemin örgütlenmesinde hareketin hangi yönde -yani “geçek” mi yoksa “geçmiş” yönünde mi?- gerçekleştiğine bağlı olarak gelişmektedir. İngiltere, ülkede “gelecek” yokluğu olgusu üzerinde yükselen “felsefi pragmatizmin” de desteğini alarak “maddi gerçek” dediğimiz gerçekliği “şimdiki zaman” kesitine hapsedilmiş; her şeye rağmen önleyemeyecek olan toplumsal ilerlemenin yönü ise bir hanedanlığın “trafik polisliğinde” uzak geçmişe, yani kapitalizm öncesi toplumsallık biçimine yönlendirmiş bulunmaktadır.

İngiltere’de toplumsal hareketliliğin yönünün “GEÇMİŞ” yönünde yani artık bir daha geri gelmenin maddi açıdan asla mümkün olmadığı “ölü zamanlara” doğru gerçekleşmesi, sistemin kurgulanmasına siyasi ve ideolojik açıdan “zaman boyutunda” en az 13,8 milyar senelik (Big Bang olayı)6 bir marj tanımış olması ile birlikte, sistem içinde yer alan ve manevra yapmakta olan bireylerin özgürlükleri de tek bir eylemlilik biçimine yok etmeye yönlendirmektedir. Dünyanın hiçbir ülkesinin Büyük Britanya Krallığı gibi yok edici bir güce sahip olamamış olmasının başlıca nedeni burada yatmaktadır. Bu durum aynı zamanda son derece “demokratik” bir model olarak lanse edilen İngiliz sisteminin ise neden dünyanın gelmiş geçmiş en barbar ve asırlar süren sömürgecilik döneminde jenositten jenoside koşan bir siyasi yörüngede hareket ettiğini de açıklayacaktır. Kapitalizmin maddi ve kurgusal gerçeklik olarak uzun bir süreden sonra toptan çöküşe geçtiği neo-liberalizmin döneminde, liberal faşist yapılanmanın ilk önce “Thatcher” iktidarıyla İngiltere’de ete kemiğe bürünmüş olması, insanlığın yakın tarihini oluşturan olaylar zincirinde “tesadüf” olgusu ile açıklanamayacak bir konudur.

Çok özet olarak ifade edersek, İngiltere’de Kraliçenin ölümüyle gündeme gelen burjuvazi-aristokrasi tarihi ittifakının anlaşılması kapitalizmin gelişiminden itibaren kurgusal ve maddi gerçekliklerin gösterdiği çeşitliliğe bağlı olarak ele alınıp açıklanması gerekmektedir. Günümüzde, insanlığın “geleceğini” tekeline alarak kurgusal soyutlama ve sıfırlamaya gitme geleneğini temsil eden “Fransız modeli” çözüm yolunu kapattığı için pratikte “İngiliz modeline” yok arkadaşlığından başka bir şey yapmamaktadır. Esas mesele ve gerçek “yol ayrımı” bugün somut olarak şurada düğümlenmektedir: Özellikle de içinde yaşadığımız neo-liberal dönemde kapitalist sistem içinde kalarak herhangi bir “çözüm” aramak, kurgusal gerçekliğine indirgenmiş bir sistemi zorla hayatın maddi gerçekliğinden soyutlamak ve evrendeki insan varlığını sıfırlamaya çalışmaktan başka hiçbir anlama gelmemektedir.

1 Bu yazı, bir önceki yazımızın sonuna ilave edilmesi gereken ve “Kraliçenin ölümü” olayı ile tartışma gündemine oturan bir “apandis” konumundadır.

2 “İnsan toplumu” olarak adlandırdığımız organik-rasyonel ve ilişkisel-kültürel bütün, en mükemmel tanımıyla maddi hayatın yeniden üretimi sürecinde aşağıdan yukarı doğru sürekli yenilenerek oluşan bir varlıktır.

3 Diğer bir deyişle sermaye ile emek, burjuvazi ile işçi sınıfı, kurgusal gerçek ile maddi gerçek arasındaki ilişkinin sıfır noktasına en yakın düzeyde seyrettiği…

4 Bu açıdan da “çöküş dönemin” sermayenin tavrı, “pre-kapitalist” olarak adlandırdığımız “birinci sınai devrimi” öncesinde takındığı “mesafeli” tavra benzemektedir. Küreselleşme dönemi olarak da adlandırabildiğimiz bu dönemde sistem ve toplum, kurgusallık ve toplumsallık arasındaki mesafe daha da açılarak, “Ulusal pazarın”1 dışına kadar taşmıştır.

5 Doğrusu, sermaye temerküzünün “Canu Ayaklanması”’ndan iki asır sonra tekrar üretim faaliyetinden koparak spekülatif artışlar üzerinden gerçekleştiği olgusu, söz konusu olan şeyin yalın bir şekilde “para temerküzüne” dönüştüğü olgusunu sorgulamak gerektiğini düşünmekteyiz.

Bir cevap yazın Cevabı iptal et