Gündem

İBRAHİM KAYPAKKAYA ANISINA… SAYGIYLA !!

İBRÂHİM KAYPAKKAYA ANISINA..

SAYGIYLA!!!

UNUTMA! 18 Mayısı !!!

Selam olsun Türkiye proleteryasının büyük Kumandanına. Selam olsun büyük direnişe. Selam olsun silahsız kazanılan Diyarbakır iskencehanelerinde ki muharebeye…Selam olsun Türkiye topraklarında direnen komünistlere, devrimcilere, Sosyalistlere…

İDEOLOJİK YENİDEN ATILIM VE DEVRİMCİ ALTERNATİFLERİMİZ…

Revizyonist, neo-liberal ideolojik çürümüşlükten beslenen Avrupa merkezli revizyonist kast, emek mücadelesine devrim coğrafyası dışına çıkarak sırtını dönmüş ve emperyalist ideolojik merkezlerden ihanetin teorisini yapmaktadır. Bütün ideolojik köklerinden kopmuş, tamamen karşı tarafa geçmiş bir burjuva ihanetin, Marksizm’in dünyayı devrimci yorumlayan bilimsel anlayışına, yani somutun tahlili ilkesine karşı, burjuva revizyonist çizgiyle karşı koymaya çalışıyorlar.

Kapitalist-emperyalist dünya sisteminin Markisizm düşmanlığı, bu akımlarda ideolojik mücadelenin esasını oluşturmaktadır. Dünyayı değiştirme pratiğinden yoksun revizyonist dönek akımların iktidarsızlık doktrini, onların burjuva parlamenter bataklıklarda çare araması boş bir hayal, ve bu hevesleri hep kursaklarında kalacaktır, bundan sonra da öyle olacaktır.

Devrimi, ideolojik bir devrimci önderlikle kitlelerin eşsiz devrimci birikimi ve pratiğinden çıkarmaya çalışanların devrimci kitle çizgisi ve devrimci programı çok nettir. Paralize olmuş ve aynı silahlarla devrime saldıran revizyonist burjuva paryalar, kaybettikleri zamana hayıflanarak geçmişten öç almak için bütün kin ve nefretlerini kusmaktalar…

Devrimin bugünkü temel sorunu ideolojik olarak, Marksizm’in bugün geliştiği noktadan daha ilerisini geliştirerek aşılması sorunudur. Bu ideolojik mücadelede devrimci şiddetin yerine kesinlikle ideolojik devrimci mücadele konulmalıdır anlayışındayız. Türkiye’de İdeolojik mücadele, devrimci sınıflar ve akımlar arasında şiddet düzleminde yürümüş ve bu şiddet çoğu zamanlar karşı devrimci şiddete dönüşerek, büyük örgütsel tasfiyeler yaşanmıştır. Hatta bu şiddetin meşruiyetini savunan ve bu konuda tamamen karşı devrimci araç ve yöntemlerle devrimcilere ve komünistlere yönelen bir pratiğin teorisini yapan provokatör, karşı devrimci süreçler yaşandı.

Bu süreçlere ideolojik olarak önderlik eden sözde illeri kadrolar ve örgütlerin Merkez Komitelerini işgal eden, ve tamamen revizyonist karşı devrimci ideolojiden beslenen, örgüt içi varlığını ve konumunu bu karşı devrimci yöntemlerle pekiştirmek isteyen insanlara tanıklık ettik. Örgüt ve Parti içi ideolojik mücadelede, farklı düşünen ve farklı duranları ” ihanet ve hainlikle ” işkenceli karşı devrimci sorgu yöntemleriyle asılsız itiraflara zorlayan, suçlanarak ve sonrasında kılıfına uydurarak katledilen onlarca, yüzlerce devrimcinin ölümüne bu süreçleri yaşayan her devrimci tanıktır.

Bu süreç sol hareketler içinde 1970’lerin sonlarında başladı. Sonrasında bu tür cinayetler, sol içi ideolojik mücadeleyle kılıflanarak, tamamen büyük örgütsel tasfiyelere dönüştü. Amacımız bu süreci burada anlatmak değil, sadece kısa bir bellek tazelemek, kaybolmaya yüz tutmuş bu süreci belleklerde yeniden geriye çağırmak…Bu süreçte kılıç kuşananlar, kelle alanlar, sonra bir baktık ki hepsi emperyalist merkezlere sığınmış ve oralarda devrim pazarlıyorlar.

”On bin fersahlık yürüyüş durduğun yerden başlar” M. Zedung…

İbrahim Kaypakkaya, Türkiye hinterlandında tarihsel devrimci sürecin ürettiği bir devrimcidir, bir komünisttir. Yiğit bir devrimci, bir komünist. Çok kısa bir pratikten sonra yakalanarak Diyarbakır işkence hanelerinde ser verip sır vermeyerek katledildi. Ancak o Türkiye proletaryasına büyük şeyler miras bıraktı. Öncelikle bir komünist parti geleneği ve devrimin strateji, taktik yönlerini çalışarak, bütün bu strateji ve taktiklerini sosyo-ekonomik bir tahlil- bir analiz üzerinden gerekçelendirmişti.

Bu süreç ilk 1973 yenilgisinden sonra kesintiye uğramış, ve daha sonra dar bir kadronun çabasıyla yeniden inşa edilen TKP/ML, Süleyman Cihan ve Sonrası çok kısa bir tarihsel süreç hariç, Mülkiyetçi küçük burjuva köylü kökenli gruplarca kuşatılmış ve ideolojik olarak Marksizmden uzaklaşılmıştır. Bu süreçlerin devamında, TKP/(ML) yi tasfiye ederek, Türkiye topraklarıyla alakası olmayan bir devrimci pratiği ve onun önderliğini yapan Mao Zedung adını kullanarak MKP ( Maoist Komünist Parti) ye dönüştüren İblisçe Revizyonist, sol sekter karşı devrimci bir çizgi partiye hakim olmuş, bu karşı devrimci burjuva çizgi, kısa bir süre sonra emperyalist ideolojik merkezlere sığınmış olan revizyonist bir kast tarafından tamamen tasfiye edilmiştir. MKP artık bu süreçle birlikte emperyalist ideolojik merkezlere teslim olmuş üç beş revizyonistin oyuncağı olmuştur. Bu süreci örgütleyen ve kirli işlerden beslenen Aydın Hanbayat ve partiyi ele geçiren bir kast, bir kliktir. Bu klik MKP 1’ncı kongre sonrası yurtdışı klik tarafından tasfiye edilmiştir.

Bu süreçle birlikte İbrahim Kaypakkaya önderliğinde kurulan TKP/ (ML)’nin bütün program, strateji ve devrimin taktik bütün sorunları, içi boşaltılarak, sosyo-ekonomik tahlil, devrimin yolu, çelişmeler, ittifaklar, işçi köylü temel ittifakı, Kemalizm anlayışı, Devrim anlayışı, faşizm ve burjuva parlamentarizmin faşist maskesi, ters yüz edilerek, TKP/(ML) nin devrimci sınıf programı tamamen içi boşaltılarak, ideolojik uluslararası revizyonist merkezlerle entegrasyonu tamamlanmaştır…

İbrahim kaypakkaya, toplumsal bir gerçeği doğru saptayarak, o gerçeği örgütlemeye çalıştı ve bir takım subjektif tespitler nedeniyle süreç yenilgiyle sonuçlandı.

Sınıfın tarihe müdahalesi, öncüsüyle başlar ve süreç ilerledikçe kendi kitlesiyle buluşarak kitleselleşir. Devrim, tarihe müdahalenin zirvesidir ve bu aşama sürecin tamamlanmasıyla devrim tarihe mal olur ve yeniden kendisini üreterek, tarihe devrimci bilimsel müdahale devam eder.

Ezilen ve baskı altında tutulan emekçi halkların devrime katılması, devrimin niteliğine ve onun devrimci pratiğiyle ilişkilidir. Burada öncü ile devrim, öncü ile kitleler arasındaki bağ süreklidir ve stratejide yapılacak her hata, telafisi zor sorunlara yol açarak, öncü devrim ve öncü kitle mücadelesin de ağır tahribatlar yaratır. Öncü, sınıfın arkasına düşerek, süreci yönetemez, öncülük misyonu, sınıfın önünde ve doğrularını hayattan çıkaran bir pratiğin ürünüdür…

Öncü, sınıf içinde ileri derecede politize olmuş ve ideolojik olarak Marksizmin devrimci özünü kavramış insanların örgütsel düşünsel, pratik, ideolojik birliğidir.

İbrahim Kaypakkaya’nın savunduğu parti anlayışı bu gerçeğin kendisidir. Öncünün buradaki tarihsel misyonu öncülük misyonudur. Devrimi sınıflar, kitleler yapar, ve öncü burada öncü rolünü oynar… Devrimi, kimi revizyonistlerin iddia ettiği gibi, üç beş öncü partili yalnız başına yapamaz, tarihte bunun örnekleri yoktur…

Uluslararsı emperyalist merkezlere sığınmış, oralarda yarattıkları basit dünyalarında teori ürettiklerini zanneden budalalar o kadar fütursuzlaşmişlar ki, ” ….geleceğin dünyasını bugünkü kapitalist emperyalist dünyanın temsilcileriyle de konuşmalıyız, onları da çağıralım konuşalım, dinleyelim, bakalım onlar ne istiyorlar, onlarla da tartışalım” diyecek kadar şuurlarını bilinçlerini kaybetmişler. “Devrimi, devrimci sınıflar değil, üç beş öncünün, Parti’nin yapacağını” savunarak sınıf dışı, deklase bir devrim teorisi yaratmak çabasındalar…Bu bir sapma değil, bilinçli bir tercih. Komünist partilerde bu tür unsurlar her zaman, devrim öncesi de devrim sonrası da çıkabilir…

Devrim öncesi ve devrim sonrası öncü, sınıfa karşı azınlıktır, bu azınlık öyle bir an gelir ki kendi zıddına dönüşebilir ve nihayetinde bunu sosyalizm deneyimi yaşamış ülkelerin pratiğinden öğrendik. Ancak bütün bu süreçlerin ileri aşamalarında öncü de bir ihtiyaç olmaktan çıkacaktır ve bu bir ütopya değil, tarihsel ve diyalektik bir gerçektir. Sınıfların sonu ideolojilerin sonu, öncünün de sonu olacaktır. Bu süreç kitlelerin tamamının öncüleşmesiyle tamamlanır.Bugün ideolojik olarak sınıf değişmiş, revizyonist ideolojik merkezlerden bütün teorik çıkarımlarını alan ve oradan beslenen bir ihanetin, teorideki yetersizliği İbrahim Kaypakkaya ve sürecin doğrularına saldırarak, revizyonist ihanetlerine kılıf arıyorlar.

”Sosyalist devrim” diyerek, Avrupa revizyonizminin ”üretici güçler ” teorisine sığınıyorlar. Devrimi üretici sınıfların geliştiği coğrafyalarda arıyorlar. Bu çoğrafyalar yüz yıldır devrim coğrafyası dışına çıkmış , bağımlı, yarı bağımlı, sömürge ülkelerin işçi sınıfı ve emekçilerinden ve onların alın terinden sömürülen sömürüden besleniyorlar ve keyifleri gayet yerinde…”Sosyalist devrim” söylemi devrimi inkar eden bir devrimsizlik doktrinidir, revizyonist sahte bir söylemdir…Küçük sömürücü azınlıkların, büyük sömürülen emek dünyasını ve onların üretim içindeki aslan payını çalarak ülkeler kurmuş, sanayileşmiş emperyalist dünya ve onun işçi sınıfı, yüz yıldır bu rantla beslenerek susturulmuştur. Bu teorinin temsilcisi revizyonist ihanetçilerin buluştukları merkez aynı merkez. Hepsinin toplandığı yer Avrupa, yani aynı merkez. Yemleyerek çekiyorlar…

Devrim, sömürülen ülke emekçilerinin sorunlarını aşmak için başvurdukları bir toplumsal değişmedir, buna ihtiyaç olduğu için devrimcidirler. Devrimler geliştirir. Kapitalizm, burjuva demokratik devrimlerden sonra gelişti, burjuvazi ilerici tarihsel rolünü inkara yöneldiğinde ise, gericileşti ve devrimlerin karşısına geçti, gelişme durdu, geriledi. Şimdi revizyonist döneklerin tamamı bu adreslerde bir araya geliyorlar. Sorun ne kadar açık değil mi!? Kendi Demokratik devrimlerini yapamayan ülkeler ve dünyanın büyük çoğunluğu, emperyalist merkezler tarafından sömürülmekten kurtulamadı ve bağımlı, yarı bağımlı, çoğunluğu sömürge ülkelere dönüşerek, özgürlüklerini yitirdiler…

Yüz yıllardır ekonomileri sömürülüyor ve gelişimleri engelleniyor emperyalist merkezler tarafından. O nedenle buradaki emekçiler devrimcidir, devrime en yakın ülkeler bu tür ülkeler ve geçmişte sosyalizm açmazına girmiş ve yeniden daha ileri devrimlerle devrim arayışında olan ülkeler.

Bu gerçeği ters yüz ederek, geri bıraktırılmış ülkelerin demokratik devrim süreçlerini inkara yönelerek, Avrupa’da ”sosyalist devrim” arayışına çıkmış revizyonist bezirganlar, birde bunun savaş teorisini yapmışlar,

”Sosyalist Halk Savaşı” Halk savaşı, bütün stratejisi ve taktik süreçleri kırk yıllık Çin deneyiminden ve onun pratiğinden çıkarılmış bir savaş stratejisi ve biçimidir. İbrahim Kaypakkaya’ ya saldırmakla yetinmediler, Çin’in kırk yıllık pratiğinden çıkmış Halk Savaşı stratejisinin içini boşaltarak, Mao Zedung’a saldırıyorlar revizyonist dönekler… Ancak hayat herkesi, her gelişmeyi ve her ihaneti tarihin bir yerine oturtarak kaydediyor.

” Teorik çelişmelerin çözümü yalnızca pratik araçlarla; yalnızca insanın pratik enerjisi aracılığıyla mümkündür” Marx *

Liberal süreçlerin kaymak tabakası revizyonist burjuva baylar, ideolojik alanda kazandıklarını zannettikleri bu sürecin, aslında altında kaldıklarının farkındalar. Ancak tarihsel süreç onlara bu misyonu yüklemiştir, ego; süper egoya hükmetmiş ve devrimci bilinç ve ideolojik duruş devre dışı edilmiştir. Bilinçleri ters yüz olmuş bir burjuva aymazlığı. Üç beş kaçkınla Yurt dışında, Avrupa’da sırtını emperyalist ideolojik merkezlere dayamış, devrimin karşısına geçmiş bir kast’ın, devrim coğrafyası dışında devrim arayışlarına kim ya da kimler inanır?..

⁸Kongre ve konferans reçetelerinin sosyal medyada Fecebok’ta lansman edildiği, tarihin en berbat hileleriyle kitlelerin umudu devrimle alay etmek haddine mi bu döneklerin? Bütün devrimci niteliklerini tüketmiş, sınıf mücadelesinin ve devrimci coğrafyanın dışına çıkmış bir ihanet şebekesinin ihaneti bütün çıplaklığıyla açığa çıkmıştır. Doğrulara saldırarak, İbrahim Kaypakkaya ve yoldaşlarının Türkiye halklarına bıraktığı mirası hovardaca kullanarak bir yerlere yaranmak çabasındalar.

Bilimsel sosyalistler, devrimci marksistler, teorilerini yaşadıkları coğrafyadan ve o coğrafyanın toplumsal pratiğinden çıkarırlar.İbrahim Kaypakkaya’ da böyle yapmıştı, eksik ve hatalarıyla bütün teorisini 20 li yaşlarda bu coğrafyadan ve bu coğrafyanın toplumsal geçmiş ve güncel pratiğinden, 15-16 haziran işçi direnişinden, geçmişin köylü isyanlarından, yakın tarihimizin büyük kalkışmalarından çıkarmıştı.

Şimdi bu teorik miras üzerinden, teoriyi derinleştirerek, süreci aşmaya çalışmaktansa, var olanın da içini boşaltarak emperyalist ideolojik merkezlerde İbrahim’cilik oynuyorlar. Kendi maddi zeminlerinden kopmuş, etkin olmayan, edilgen revizyonist teorik zırvalarla uzaklaştıkları ve dışına çıktıkları bir devrim coğrafyasının teorik izahatında bulunmak budalalığı, revizyonizmin şizotipal ruh halidir…

Marksizm, sizin durduğunuz yerden savunulamaz ve Marksizm, emekçilerin kurtuluş yolu olmaya devam ediyor, revizyonist reçetelerinizle tarihe gömüleceksiniz.

Marksizmin, sosyal bilimlerde çığır açan toplum bilim ve doğa bilim anlayışı bugün daha da büyük bir ihtiyaç halini almıştır. Kapitalizmin yıkıcı şiddetini ve onun doğasının bütüncül bir eleştirisini ancak Marksizmin bilimsel yöntemiyle yapabiliriz. Postmodern ve postmodernizm sonrası saldırılar bilimsel, bütüncül ve kapitalizme eleştirel bütün bilimsel araştırma ve çalışmaları bulanıklaştırarak, kapitalizmin ömrünü uzatmaktadır. Uluslararasılaşan küresel sermaye toplumsal olarak, bütün siyasi, hukuki ve ekonomik alanları altüst ederek, ideolojik olarak büyük bir toplumsal çöküş ve dönüşüm yarattı. Perde kaldırıldığında, bu ideolojik dönüşümün toplumsal alanda yarattığı tahribatları görüyor ve onun toplumları bölüp parçalayan, yutan canavarlığına tanık oluyoruz. O perdenin önünde ve arkasında revizyonizm var…

Kapitalizm insanı fiziksel, zihinsel-düşünsel olarak böldü ve bu bölünme bilinçlerde muazzam bir bilinç bulanıklığına yol açtı ve devrimci saflarda bunun etkileri daha vahim boyutlarda kendisini gösterdi…Bu durum dünyanın çeşitli ülkelerinde devrimci komünist hareket, örgüt ve partileri derinden etkileyerek bugünkü süreci yarattı.Türkiye’de yaşanan süreç bu sürecin bir sonucudur.

Parti toplumsal bir olgudur ve toplumsal olgunun tarihsel, bütüncül, ve onun eleştirel açıklanması, tarihsel bir metodolojiyle mümkündür. Öncelikle bugün ”Marksizmin Krizi, yetmezliği, ve aşılması” olarak açıklanan önermenin bilimsel tuttarsızlığını, Marksizmi bilimsel zenginleştirerek, geliştirerek mahkum etmekle mümkündür. Bunun cevabı, Marksizmin Toplumsal alanı açıklama, ve onu değiştirme iddiası bilimsel ve güçlü bir iddia olarak sürmektedir…İBRAHİM KAYPAKKAYA’nın ortaya koyduğu program bazı hata ve eksikliklerine rağmen, Türkiye devriminin devrimci programı olmaya devam ediyor.

Dünyamız 1640 İngiliz Devrimiyle birinci devrimler sürecine girerek,1871 Paris Komüni deneyimi ve Avrupa’da ki burjuva Demokratik Devrimlerle, birinci devrimci sürecini tamamlamış, ikinci ve daha farklı bir devrimci sürece girmişti. Dünya genelinde devrimlerin birinci dalgası, kapitalizmin erken geliştiği Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’da yaşandı. Bu coğrafyadaki devrimler süreç içinde söz konusu kapitalist ülkeleri diğer ulusları sömüren konuma soktu ve bu ülkeler gericiliğin ve saldırganlığın merkezine dönüştüler.

Dünyamızda devrimler sürecinin ikinci dalgası, kapitalistleşme sürecine girememiş, geri feodal ülkelerde başladı ve Rus, Çin, Meksika ve Türkiye’de 1905-1917 yılları arasında gelişen kısmi Burjuva Demokratik Devrimler başarısızlığa uğrayarak tamamlanamadı. 19.yy ve öncesinde köylülüğü yedeğine alan batı burjuvazisi, Burjuva Demokratik Devrimler yaparken, 20 yy.da bu ülkelerin burjuvazisi ve ülkeler artık gericiliğin merkezi olmuşlardı. Geri kalmış ülkeler ise devrimlerin merkezi olmuşlardı. Bu ülkeler kapitalizm aşamasına geçememiş geri ülkelerdi. Bu süreç birinci dünya savaşına kadar devam etmiş, savaş sonrası dünya devrimi, büyük atılımlarla yeni ve daha büyük bir devrimci sürece girmişti.

1917 Ekim devrimi çağımızın ilk proleter devrimi idi. Sovyet Devrimiyle dünyamız, emperyalizm ve proleter devrimler çağına girerken, kapitalizmi gelişmiş ve Burjuva Demokratik Devrimlerini tamamlamış batı ülkeleri emperyalizm aşamasına girerek dünya gericiliğinin merkezi olmuşlardı. Bu ülkeler artık sermaye ihraç ediyor ve bağımlı ülkelerde milli olan her şeyi tahrip ediyor ve geri ulusları boyunduruk altına alıyorlardı. Bu sömürgecilik ya direk işgaller şeklinde gerçekleşiyordu, ya da sermaye ihracı yoluyla oluyordu.

1900′ ler öncesi burjuva devrimci süreçler yaşanıyorken, söz konusu ülkelerde, ilerleyen süreçlerde devrimci süreçler dibe vurarak, gericiliğin ve sömürgeciliğin merkezi oldular. Feodal despotizmin ve gericiliğin merkezi Rusya ise, 1917 Ekim devrimiyle dünya devriminin ön cephesi oldu. Kapitalizmi gelişmiş ülkeler ise dünyanın geri ve ezen ülkeleri oldular. Lenin, o dönemde Rus devriminin demokratik muhtevasını doğru kavrayarak, bütün oklarını feodal Çarlığa çevirmişti. Devrimin hedefi feodal Çarlık’tı ve bunun için işçi köylü ittifakını savundu; ve devrimin kuvvetlerinin bu iki sınıf olduğunu tespit ediyordu.

Dünyanın batı Avrupa’sında gelişen birinci Burjuva Demokratik Devrimler süreci, feodal despotik ve Krallıkları tarihin dışına atıyordu ve ilerici idiler. İkinci demokratik devrim dalgası, anti emperyalistti ve bağımsızlığı hedefliyordu. Dünyamız bu süreçlerde iki farklı devrimci dönem yaşayarak, feodalizme karşı gelişen Demokratik Devrimler sürecinden, emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı Milli ve Demokratik Devrimler sürecine girmiştir.

Gelişmiş kapitalist batıda, Demokratik Devrimlere burjuvazi önderlik etmişti ve bu devrimler burjuva demokratik devrimlerdi, geri kalmış ezilen ülkelerde ise küçük sermaye, aydınlar, eşraf Milli Demokratik Devrimlere önderlik etmeye çalışmış ise de bu devrimlerin önemli bir kesimi başarısızlığa uğrayarak tamamlanamamıştır. 1917 Büyük Ekim Devrimine kadar bu süreç devam etmiş, Ekim Devrimiyle birlikte dünyamız farklı devrimler sürecine girmiştir. İkinci devrim dalgasıyla birlikte, proletarya önderliğinde sosyalizm mücadelesine yönelen devrimlerin hemen hemen hepsi, yeniden Demokratik Devrimler mevziine çekilerek kendilerini buradan savunma sürecine girmişlerdir. Lenin,1917 Ekim Devrimiyle dünyamızın ” emperyalizm ve proleter devrimler çağına ” girdiğini söylemişti. Mao, Sovyetlerde ki geriye dönüşü doğru tahlil ederek ”devletler bağımsızlık, milletler kurtuluş, halkalar devrim istiyor” diyerek insanlığın yeniden Milli ve Demokratik Devrimler sürecine geri çekildiğini doğru analiz ediyordu. Ekim Devrimiyle sosyalist devrimler sürecine giren dünyamız, bugün yeniden Milli ve Demokratik Devrimler mevziine geri çekilmiştir. Sosyalist Devrimler dalgası bugün dünya genelinde geri çekilmiş ve dünyamızın bağımlı, yarı bağımlı ülkeleri Demokratik Devrimler süreci mevziine girmiştir.

Dünya genelindeki devrimci mücadeleler, gelişmiş kapitalist emperyalist ülkeler hariç,1848 tarihinden bu yana, hala Demokratik Devrimler mevziinde gelişmektedir. Emperyalist kapitalist ülkelerde ise tamamen karşı devrimci süreçler yaşanmaktadır. Asya, Afrika ve Latin Amerika halkları hala Demokratik Devrimler mevziinde kendi ülkelerini savunma süreci yaşamaktalar. Çünkü, insanlık önüne çözebileceği sorunlar koyar, onun dışındaki tespitler ütopik ve hayalcidir. Dünyamız bugün emperyalizm, Demokratik Devrimler ve sosyalizme yönelim ve sürdürülebilirlik sürecinde olup devrimlerin üçüncü aşaması, toplumsal kolektif devrimler önümüzdeki sürece damgasını vuracaktır…İbrahim kaypakkaya, bu sürecin ürettiği bir komünisttir. Onun, geliştirmek istediği devrim programı kesintiye uğrasa da, kitlelerin bilincinde devrimci derinlik kazanarak yoldaşları tarafından geliştirilerek savunulmaktadır.

ÖNÜMÜZDEKİ GÖREV, DEMOKRATİK DEVRİMİ TAMAMALAMA GÖREVİDİR. Bu gerçeği revizyonist bir kast karartamaz..

Görevin üstlenicisi TKP /(ML) dir… Devrimin yolu tarihsel devrimci zor ve halk savaşı stratejisidir. İşçi sınıfı önderliğinde, işçi- köylü temel ittifakı stratejik temel halkadır…

İbrahim Kaypakkaya Ölümsüzdür!!!

Yaşasın Devrim ve Sosyalizm!!!

Yaşasın Sınıfsız Toplum Komünizm!!!

Kahrolsun Revizyonist Tasfiyeci Kast…

Kahrolsun İşbirlikçi Komprador Faşist Devlet Ve Her Türden Orta Çağ Gericiliği…

Kahrolsun Emperyalizm Ve Her Türden Yerli Gericilik…

Erdoğan Ateşin

17 Mayıs 2021

Yorum yap

Bir yorum bırak

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Popüler Haberler

To Top