Kültür

Heybet AKDOĞAN: Gidişin bir uzun öyküdür üstad

Kapitalizm toplumu katılaştırır, duyarsızlaştırır ve herkesi rutinleştirir. Kapitalizm için önemli bir amaç olan bu toplumsal ruh hâli, kapitalizmin yaratmak istediği kültür ve sanat için vazgeçilmez bir hedeftir.

Yalıtılan toplumla, kapitalizm; aydınları, sanatçıları, kültürü ve sanatı, toplumüstü kılar, böylece kapitalist sistemde gelişen kültür ve sanat, topluma yabancılamıştır ve ulaşılmazdır.

Bu amaçla kültür ve sanat ilerlerken, toplumun ne kadar geri kaldığı, kapitalist sistem tarafından topluma yansıtılır ve sanatçılar, toplum için tapınılası birer ‘idole’ dönüşürler.

Kapitalizm öncesinde sanat yapmak ve yazmak kazanç amaçlı değilken, kapitalist kültürde sanat ve yazım sermayenin bir organına dönüşüp, sanatçı ve yazarlar aristokrasinin gelişmesine neden olur.

Kapitalist sistemde sanatçı hiçbir zaman toplum için sanat yapmaz. Toplum için yapılmayan sanat ise, tarihin her döneminde toplumların ezilmesi ve sömürülmesi için, gerekli olan sosyolojik altyapıyı hazırlar. Zira, faşizm sadece kaba şiddet değildir. Ezilen, öldürülen toplumlara karşı tepki koymayan; sanatçılar, yazarlar ve şairler faşizmin suç ortaklarıdırlar.

Bunun yanısıra faşizme karşı olduğunu sanarak, fakat esiri olduğu bir başka faşist ideolojiden dolayı, faşizmi tam olarak çözümleyememiş sanatçı ve aydınlarda mevcuttur. Örneğin; 2.Abdülhamid’in faşist rejimini anlatmak için, “Kaplanın sırtında” isimli romanını yazan, Zülfü Livaneli bir Atatürk taraftarıdır. Fakat Atatürk’ün bir faşist olduğunu, aynı Zülfü Livaneli’nin kabullenmesi ise imkânsızdır.

Konumuz şair olunca, Atatürk hayranı ama aynı zamanda halkçı şairleride görmemezlikten gelemeyiz. Mesala; Nazım Hikmet hem komünist hem de Atatürk hayranı bir şairdir.

Biliyorum, birçok Nazım hayranı ve kitlesel destekçisi bana kızabilir. Lâkin önyargılı olmadan önce, artık şu Cumhuriyet tabusunu kırmak gerekiyor. Nazım’ da birçok Türkiye devrimcilerinin hatalı görüşünü savunarak, Kürt halkını, Misak-i Milli sınırları içerisinde Türkiye halkı olarak, Türkiye halkıyla özdeşleştiriyor. Oysa Kürt halkı; tarihiyle, coğrafyasıyla ayrı ve bağımsız bir halktır.

Şimdilik konumuzun dışına taşmamak için;  hangi devrim, nasıl bir devrimcilik ve halkçı olmanın somut şartlarından bahsetmeyeceğim.
Bu nedenle konuyu fazla uzatmadan sözü Emirali Yağan’a bırakayım. Bakın, “Delori” şiirinde ne diyor şairim:

“kimliksizliğimiz
kimsesizliğimiz delori

media gecelerinde ay karanlığı
pusatsız uykuların özlemi
tütün ve kavdır delori
duru bir aşk söylencesinde
sabahlara ulanan
…”

Işıklar yoldaşın olsun “bıko” (evlat ve evlat gibi değer verilen), gidişin bizim öykümüzdür.

“Gidişin uzun bir öyküdür” üstad. Kimliksizliğimiz, kimsesizliğimiz, delori diyerek titreyen elinden kazıldı şiire.

Rahat yazılan şiirler hep kuşku uyandırdı sende. Çünkü sen hiç rahat yaşayamadın. Ataların gibi, coğrafyan gibi zûlümlerle, kahırla geçti zamanın. Bu yüzden bir şiirinde “bu zûlüm, bu matem bizim” diyordun.

Yaşamın bir gerilla tenhalığıydı. Sen bu tenhalığa mecburdun. Şu çıldırmış düzende, çığlıkların şarkılarla boğulduğu bu dünyada, başka türlü sen nasıl şiir yazabilirdin ki?

Adına vatan denilen vahşetler uğruna, hangi cellad senin yazmana müsadere edebilirdi ki?

Halkının sadece yaşamasına dahi izin vermeyen o ülke, ecdadın gibi, şiirlerinide yakmaz mıydı? Bu nedenle tuttun gurbetin yolunu. Gidişini uzun bir öykü kılan gerçeğin bir parçasıda buydu. Hani demiştin ya; ” gurbetin sılaya döndüğü yerde, bir tren ıslığını düşürür raylara…” Yaşadığın her yerde sürgün olmak ve Dersim’li olmak hep seninleydi. Belki de bu yüzdendi, gurbetin senin için sılaya dönüşü ve bu uzun yolculuk da, atalarının kara vagonlu trenleri, ıslığını düşürünce raylara bunu bir tek sen duyabilmiştin.

Susmak en eski alışkanlıktı herkes için. Doğu’da, güneşin doğarken vurulduğu ülkede;

Kürdistan’da, şair olmak, avazı avazlara katarak; katliamları, ölümleri anlatmak her şair için kolay değildi. Bunun için Kürdistan’da doğmak, vurulanları görmek, katledilenleri tanımak ve onlara öz ile akraba olmak lazımdı. Senin dediğin gibi üstad; ” …bıraksam eşiğinize duymazsınız, derin uykularda herkes kendine konuktur” hakikaten öyleydi. Mezopotamya’da herhangi bir acıyı, hiç kıyımlar yaşamamış insanların eşiğine bıraksak, o derin duyarsızlığın uykusundan kim uyanıp, bizim derdimize konuk olabilirdi?

Kariyer yolunda hızlıca koşan şairler, istikbal göklerde diyen batılı aydınlar bizi yazamazlar.

Zaten hiç yazmadılar.

Asırların, yılların sorumluluğu senin vicdanındaydı. Her vicdan kendini dışa vuracak bir şeyler bulmalıydı. Şiir yazmak, vicdanının dışa vurumuydu. Seni şair yapan asırların ve yılların kan kusan öfkesiydi.

İnsanlık tarihini araştırdığımızda, ilk insanlığın dili şiirdi. İlk insanlıktan çağımızın insanlığına kadar şiir hep ezilenlerin sesiydi. Ve kadim tarihin ilk şiirleride, ezilenleri anlatıyordu.

İçinde bulunduğumuz modern uygarlığın sanatı, sana yabancıydı. Kaleminde ne kariyer adına damlayan mürekkep ne de ün kazanmak maksadıyla, popüler sanatın gizemli sömürüsüyle süslenmiş imgeler vardı.

Biliyordun; ezenin taktiği değişmeyecekti. Bu devran ise, senin şiirlerinde hep böyle gitmeyecekti.

Başı okşanan suçların, sırtı sıvazlanan suçluların ödeyecekleri bedelleri olmalıydı. Her cümlende ödettiğin bedeller, artık bizim tarihimizin destanıdır Emirali Yağan.

Bazı şarkılar anlaşılması için çevrilirken dilimize, “Gül Hasan ve Keman” şiirin seninle erişti ‘Diasporada’ hasret yüreğimize.

Maziyi unutmayan özlemin, mevsimsiz yağan her kar ile düştü, taştan demirden içeri.

Gerçek tarihimiz yerine, resmi tarih yazılırken, ağıtlarımız metinler arasında kaybolurken ve Kırmancki kültürümüz modern kültürle tasfiye edilirken, şairin tarihsel öznelliğiyle yitirdiğimiz her ne varsa sen yazdın, biz ise; korkana artık bu dünyada yerinin olmadığını, senin dizelerinde anladık ve sonra tekrar başkaldırdık.

İnsan gittiği yerde değişiyor diyorlar.

Peki ya sen?

Modernizmin beşiği sayılan Fransa’da dahi; yorgun dağlarımızı, gökyüzünden başımıza yağan alacalı ölümlerimizi, zemheride donan bedenlerimizi hiç unutmadın ve unutturmadın.

Kıl çadırlarda esmer yanaklı çocuklara süt emzirten, can veren analar hatırlanıyor ve tanınıyorsa hâlâ, bunu az da olsa yazdığın şiirlere borçludur, dünyadan soyutlanmış hayatımız hewrê (yoldaş).

“Gitmek  bir uzun öyküdür” demiştin üstad.

Gidişin bizim için hiç bitmeyecek öykümüzdür “cigeram.”

Yorum yap

You must be logged in to post a comment Giriş

Bir yorum bırak

To Top