Genel

“Fransa’da 1789 Devrimi falan hortlamadı”

“Fransa’da 1789 Devrimi falan hortlamadı”

Mahir Konuk: “Fransa’da 1789 Devrimi falan hortlamadı”

 

Mahir KONUK

Çalışmalarını Fransa ve Türkiye’de sürdürmekte olan sosyolog-yazar Dr. Mahir Konuk, Fransa seçimlerinde sandıktan çıkan “asıl gerçekle” ilgili sorularımızı yanıtladı.

 Sandık sonuçları Fransa’yı yeni ve eskisini aratacak kadar yoğun bir krizin beklediğini ilan etmiş olamaz mı? Yoksa Melenchon ekibinin çıkışı gerçekten yeni bir umut kapısı mı? Fransa seçim pazarında ne yaşandı? “Fransa normali” (veya “Avrupa normali”) bundan sonra böyle mi olacak sizce?

MAHİR KONUK – Fransa’nın durumunu anlamak için, birçok ülkenin durumunu ve hatta dünyanın bütününün durumunu aynı anda anlamaya çalışmanın yanında, en önemlisi tarihsel sonuna erişmiş kapitalizmin durumunu da anlamak gerekli olacaktır. “Fransa’nın durumu nedir?” gibi bir soru bana bütün Avrupa ülkeleri için olduğu gibi, Türkiye için de benzerini sorabileceğimiz temel bir soruyu sorduruyor: Fransa gibi tarihsel model teşkil edecek olan bir kapitalist ülkede var olan toplam sermayede, değişken olan sermaye yani üretime sokularak miktar olarak arttırılan kapitalist sermayenin oranı yüzde 5’e kadar düştüğü bir durumda, yapısal anlamda hâlâ bir toplumdan veya bir toplumsallıktan bahsedebilir miyiz? İnsanın yaşam enerjisinden arındırılmış bir insan kütlesi haline getirildiği, bireyler arası toplumsal entegrasyonun hızla yok edildiği ve Durkheimci anlamda entegrasyonu sağlayıp zaman-mekân içinde devamını sağlayan toplumsal ve siyasi kurumların işlerliğinin kalmadığı “model” bir kapitalist ülke, sosyolojik anlamda bir “insan toplumu” olma özelliklerinden birçoğunu kaybetmiş demektir.

“SÜRÜ YÖNETEN” MACRON: BİR TAŞERON?

Macron, 2017’de seçilir seçilmez, daha mazbatasını bile almadan “Ben Tanrı Jüpiter’im, asarım keserim…” gibi akıllara ziyan sözlerle sahne almadı boşu boşuna… Nitekim, “delinin teki” veya değil, ama adam emekçi yığınlara ve onların en temel insanlık ve vatandaşlık haklarına hunharca saldırıp, barbarca el kol kırıp göz çıkararak ve sayısız kural ihlali yaparak bütün icraatıyla sarf ettiği bu sözlerin arkasında durmaya kararlı olduğunu gösterdi: Bir toplumu değil, ama bir sürüyü yönetir gibi yönetecekti ülkenin insanlarını… Onun bu tavrının aynısının Türkiye’de de karşılığı olduğunu söylememize bilmem gerek var mı? Sonuç olarak, dünya çapında birçok örneklerle destekleyerek şunu söyleyebiliriz: Siyaset, bugün bir seçim yapmak durumundadır. Ya küresel sermayenin güdümünde artık toplumsallık üretemediği gibi yaratılmış insan toplumsallığını da ortadan kaldıran bir siyasi çizgi izleyecektir ya da yok edilmekte olan insan toplumunu her zaman olduğu gibi emekçiler kendi küllerinden yeniden ve bu sefer kapitalist sistemi ortadan kaldırarak inşa edecektir. Birinci durumda siyasetçinin tavrı bir sürüyü yöneten çobandan farksız (Macron gibi) bir manzara sergileyecektir, ikinci durumda yönetimin adı ise yok edilen toplumsallıklarını yeniden yaratmakla belirlenen doğrudan demokrasi olacaktır.Fransa’daki en son parlamentonun feshi ve yeni temsilciler meclisi seçimine ve onun sonuçlarına bu bakış açısından bakıldığında, bütün taşların yaşanmakta olan olgulara sadık kalınarak yerli yerine oturtulduğu görülecektir. Bizce Fransız parlamentosunun durup dururken feshedilmediği, bu olayın “pervers narsisik” olarak nitelenen Macron’un delilik krizinde alınmış bir kararın sonucu olmadığı anlaşılmış olacaktır mesela. Olay, yıkım gücü çok yüksek olan ve neoliberalizmin ölçülerine göre yeniden dizayn edilmiş ırkçı-faşist bir partinin, liberal faşist Macron’un başlattığı toplumsal yok ediş-yok oluş hareketini sonuçlandırmak üzere “taşeron” olarak devreye sokulmasından başka bir şey olmamaktadır. Yani, neoliberal ve diğer burjuva partilerinin sözcülerinin Le Pen’in partisine karşı olduğu bir şehir efsanesinden başka bir şey olmadığı gibi, Fransız “Beşli Çetesinin” tekelindeki TV kanallarında dökülen gözyaşlarının timsahınkinden farklı olmadığı anlaşılacaktır. Aynı durumda Türkiye’de sermayenin taşeronluğunu yine “milliyetçi” geçinen güruh yapmamış mıydı? Hemen belirtmeliyiz ki, gerçekte bir pervers olduğu kadar tam bir ahmak da olan Macron’un aklının ürünü olduğunu düşünmüyoruz bu haince kararın. Bizim göstergemiz, Macron sonrasının başkanının bir “kadın” olacağını (Le Pen) küstahça daha 2022’de ilan eden Jacques Attali’yi işaret ediyor… Ayrıca, insanları ahmak yerine koyan Avrupa çapında yaratılan “anti-Orban” histerisi de bu faşist yaratığın kıta çapındaki liberal faşist diktatörlüklerin taşeronluğunu yapmaktan başka bir şey gerçekleştirmediğini gözler önüne sermektedir.

SOSYOLOJİK BAKIŞ, MARKSİST BAKIŞ

– Fransa, AB’nin bu lider askeri gücü ve ikinci büyük ekonomisi, nereye gidiyor? Avrupa’nın bütünü bu gidişten nasıl etkilenebilir? AB Dönem Başkanı Viktor Orban’ın Ukrayna’da barış için ani Rusya ve Çin ziyaretine bakarak soralım: AB’nin çözülme sürecinde olduğu görüşünü destekleyen bir sonuç mu alındı Fransa seçimlerinde de? Yoksa AB’yi sağlamlaştıran bir sonuç mu bu?

MAHİR KONUK – Avrupa’nın “1. Ekonomisi” olan Almanya ekonomisinin bile hayati darbeler aldığı yaratılan bir savaş ortamında, Fransa’nın onlarca yıldır talan edilen ekonomisinin “2. Ekonomi” olmasının ne anlama gelebileceğini en iyi ekonomistler bize söyleyecektir, ama bu, bir sosyolog olarak bizi bıyık altından güldürmüyor da değil, doğrusu… Yine de, sosyolog olmadan önce bir marksist olarak, küresel pazarın kurulduğu ve yerel pazarlara göre dominant hale geldiği şartlarda, meta sirkülasyonunun bu pazarda gerçekleştirildiği dikkate alınırsa, ve hele de sermayenin vatanının kapitalistin kasası olduğu bilindiğinde, ulusal pazarların ve AB gibi kıtasal pazarların sadece işlevsel, yani pratik bir anlamı olacaktır. Bu pazarların siyasi sorumlularının, onların aynı zamanda taşeronları olduğu meselesi de gündeme gelmiş olacaktır. Örneğin, işçi sınıfından ırkçı milliyetçi safsatalar anlatarak yüzde 52 oy alan ve bir ulus-devlet toplumu olarak varlığının bile su götürmeye başladığı Fransa’da, Marine Le Pen ve partisinin iktidar adayı olarak cilalanarak parlatılmasını başka nasıl anlamlandırabiliriz ki? AB’yi temsil ederek taşeronluk yapanlar ise daha çok silinmekte olan orta burjuva-aydın vs. kesimlerin çobanlığına soyunmuş durumdalar. Başlıca işlevleri, bu aynı zamanda tehlikeli de olabilecek aydın kitleyi “Kapitalizm reforme edilebilir, demokrasiye inanın, bekleyin görün, vb.” safsatalarıyla sakinleştirip, komünistlerin üzerine salmaktır… Bu adamlar, savaş ve barış gibi küresel kapitalist yapılanmayı belirleyecek kararları tek başlarına alamazlar. Almanya ekonomisi çöküşe itildiğinde alabildi mi böyle bir “barış” kararını ki, esas görevi “milli sınırlar” içinde belirlenen Orban alabilsin? Siyaset bilimcilerin bayıldığı tabiri kullanmak gerekirse, bizce Orban gibiler, AB’nin “siyasi aktörleri” olarak değerlendirilebilirler; yani onun dışında değil ama içinde yer alırlar… AB’nin kaderine karar verecek olan, şimdilik ABD’de yuvalanmış küresel sermaye çevreleri olacaktır.

AB HENÜZ YIKILMIYOR

Bizce AB’nin yıkılması filan gündemde değil. Asya odaklı sermaye çevrelerinin aklını başına getirmeyi amaçlayan bir savaşta kullanılabilirler mesela… Sermayeye Le Pen veya Orban gibileri işlevsel olarak gerekli olduğu kadar, AB’nin çeşitli partilere dağılmış kurmayları da en azından şimdilik gerekli görünüyorlar. Sermaye, yani küresel sermaye, onlarla ilişkisinde tek kural tanıyor sanıyoruz: Herkes haddini bilecek!

– Sandıktan başarıyla çıkan Yeni Halk Cephesi (NFP) Fransa’da nasıl bir rol oynayabilir içindeki parçalarla? Sonuçta her parçanın farklı bir merkezkaç kuvveti temsil ettiği uyarısı çok da haksız değil. Eski Halk Cephesi’ni korkunç zamanlar izlemişti, şimdi de benzer bir kader kapıda bekliyor olmasın?

MAHİR KONUK – Yeni Halk Cephesi (NFP), 2. Dünya Savaşı öncesinde faşizmin yükseldiği bir dönemde kurulan Front Populaire ile ilişkilendirildiğinde, benzerliklere rağmen, tekerrür eden tarihin bir ürünü değildir. Günümüzdeki kapitalist sistemin aldığı biçim ve dünya komünist hareketinin siyasi geriliğini bir tarafa bırakmış olsak dahi, “sol” kavramının bile NFP’yi bir araya getirmeye istikrarlı bir biçimde yetmeyeceğini düşünmekteyiz. Bizce günümüzde, Melenchon’un “Boyun Eğmeyenler” (FI) hareketinin dışında kalan güruh, kendilerine bir ayna gibi sürekli bir şekilde yapmaları gerekeni yapmadıklarını hatırlatan bu FI ile birliktelikten büyük rahatsızlık duymaktadır. Çünkü bu kesim içindeki büyük bir yönetici kadrosu neoliberal veya liberal faşist (eski başkan François Hollande gibi) yöneticilerden oluşan Mitterrand’ın kurduğu Sosyalist Parti (SP) ile Macron’u ikinci kez iktidara getirmekten sabıkalı FKP, zaten iki yıl önce hep birlikte kurulan bir cephe girişimini sonlandırmışlardı. Doğrusu o ki, FI de onlara karşı haklı olarak oldukça mesafeli. Bu iki kafadar ve düzen erbabı formasyonun onlarca yıldır yaptığı tek bir şey var: Beraberce yeniden milletvekili seçilmenin yollarını oluşturmak.

MELENCHON: YENİ ŞEYTAN?

Bunun yanında, parlamenter demokrasinin dışına çıkmamakta özen gösteren FI de aynı siyasi alanda mücadele etmekte, ama diğerleriyle kıyaslanmayacak kadar en azından neoliberalizmi cepheden karşısına alma anlamında “solcu” yani radikal bir konumda. Bu yüzdendir ki, partinin lideri Melenchon, yerleşik düzenin şeytanlaştırmaktan çekinmediği bir boy hedefi durumuna getirildi. Bu cephenin sürekliliği SP ve FKP’nin, Macron’un gerçekleştirdiği toplumsal yıkımın kayıplarını biraz olsun gidermeyi amaçlayan programın harfiyen uygulanmasına bağlı; emeklilik yaşının 60’a geri çekilmesi, işsizlik parasının devamı, büyük zenginlerin yeniden vergilendirilmesi, gibi… Görüşümüze göre bu iki parti sağ ve neoliberal partilerle koalisyona girmekten çekinmeyeceklerdir… Ancak bunun bir tek sonucu orta vadede olacaktır: Siyasal olarak emekçi halk kitlelerinin içinde bütünüyle silinip gitmek. Zira NFP yeni yetişen ve hızla siyasallaşarak ve radikalleşerek gümbür gümbür sahne alan gençlerin dayatmasıyla oluşmuştu; onların bir kez daha ihanete uğratılmayı asla affetmeyeceklerini düşünmekteyiz…FI hareketi, Melenchon önderliğinde Büyük Fransız Devrimi’nin Özgürlük-Eşitlik-Kardeşlik ile özdeşleşen radikalliğini siyasi pratiklerinde model alarak ortaya çıkmıştı; bu anlamda kendisine “konu mankeni” veya “idol” olarak kapitalizm ve burjuvaziyle bağlaşık bir Danton’u değil de Maximilien Robespierre’i alması ve bu çizgide sağ ve soldaki bütün şeytanlaştırma çabalarına rağmen devam etmiş olması boşuna değildir. Ancak, bu hareket benzerlerinde şahit olduğumuz üzere basit bir karikatür veya Emmanuel Todd’un ileri geri kullandığı tabirle basit bir “1789 Devrimi’nin hortlamış hali” de değildir. 2005’te AB’nin Fransa’ya el koyması ile başlayan sürecin sonundaki referandum sonrası daha çok “sol ulusalcı” bir parti olarak doğmuştur; ama zaman içinde SP’den “sosyal devlet” temasını ve FKP’den Marksist sınıf mücadeleleri öğelerini alarak sahiplenmiş ve hatta tabiri caizse boynuz kulağı çoktan geçmiştir. FI’nin bu partilerin yöneticilerini çılgına çeviren kendisinin bu kavramlara SP ve FKP’den en azından pratikte çok daha yakın olmasıdır. Evvelce bahsettiğimiz “ayna etkisinin” nedeni işte buradadır.Bunun yanında, bir siyasal hareket olarak FI’nin “sahte muhalefet” kanadına karşı gerçek emekçi halk muhalefetini taşımış olmasına rağmen, her kıpırdanışta “doğrudan demokrasi” taleplerini dile getiren bu emekçi halk muhalefetinin kendisi de değildir. Eğer bu “hamallık” yapma sürecinde başarı kazanabilirse yeni tipteki iktidar organlarının (Sovyet veya Komün tipinde…) süreklilik kazanmasına o kadar yaklaşmış olabiliriz…

ORTADA EVRENSEL BİR YASA YOK

– Sadece halkın önemli bir kesiminin değil, Fransız sermayesinin de önemli bir kesiminin RN (Le Pen) destekçisi olduğu anlaşılıyor. Sermaye içinde NFP’ye destek veren sektörler/kesimler yok mu? Sanayide mesela? Halktan aldığı desteği sandıkta onaylatabilen Melenchon ve yol arkadaşlarının çizgisini olumlu bulan sermaye grupları da vardır mutlaka… Gözlemleriniz…

MAHİR KONUK – Nobel ekonomi ödülü alan bir Fransız ekonomist de NFP’nin, özellikle de ekoloji alanında (ki Yeşiller de NFP’nin üyesidir) yapmayı tasarladığı yatırımlarla ulusal ekonomiyi canlandırma programını gerçekçi bulup onaylamış olmaktadır. FI hareketini destekleyen önemli sayılabilecek birkaç ekonomistin varlığı ve onların programatik çalışmalara yaptığı açık destek de bilinmektedir. Diğer yandan, Macron’un hızlandırdığı yıkım hareketinden zarar gören özellikle de küçük ve orta işletmeler zaten onlarca yıldır kan ağlamaktadır. Ancak bu hoşnutsuzluklar oya ve desteğe tedavül edildiğinde kitlesel olarak daha çok Le Pen’nin partisine yazıldığı da evrensel bir kanunmuş gibi bilinmektedir… Ayrıca doğrudan dünya pazarına iş yapan sektörlerin verebileceği destek, küresel sermayenin gücüne bağlı olduğu kadar, para kasasını vatanı olarak kabul eden sermayenin tabiatına göre rölatif ve çok kısa erimli bir destek olacaktır. Ancak bu konuda bizim bilgimiz yine de sınırlı kaldığından ayrı bir çalışma konusu oluşturmaktadır. Bizim görüşümüz odur ki, kapitalist ekonomi ile kopuşu öne çıkarmayan hiçbir siyasi hareket, özellikle de Fransa gibi bir ülkede siyasi planda uzun erimli bir varlık gösteremeyecektir. Dedik ya, kısa vadede FI hareketi, sınıf mücadeleleri tarihinin kendisine yüklediği “hamallık” görevini toplumsal hayatı yeniden yapılandıracak olan yeni emekçi halk organlarının harekete geçişine kadar başarsın, bu onların başarısının ölçütü olacaktır…

ESKİ TİP DEVRİMLER VE YENİ DEVRİMLER

– Bir dönemin o güçlü partisi FKP’nin neredeyse silindiği zamanlardan geçiyoruz. “Sosyalizm mümkün ve acil bir görevdir” diyebilen ve etkili bir sol Fransa’da hiç mi kalmadı? Önümüzdeki dönemde olabilir mi? Avrupa çerçevesinde baktığımızda, Fransa nereye gidiyor sizce?

MAHİR KONUK – Vah, zavallı FKP vah! Kendisine başkan olarak seçtiği adamları Sarkozy ve Macron’un seçim destekçisi olarak liberal faşist cenaha yollatan FKP, 2022’de Macron’un yeniden seçilmesinin biricik müsebbibi olan FKP, bırakalım “komünistliği” sadece vülger bir solcu olmayı bile Mitterrand’ın eski bir kadrosuna kaptıran FKP, artık Fransız emekçilerine söyleyecek tek bir sözü ve gösterecek somut bir yolu kalmadığından sadece dedikodu üretebilen FKP… Bize göre öyle bir tarih kesitinden geçmekteyiz ki, söz veya teori ile siyasal pratik arasındaki Paris Komünü veya Ekim Devrimi sırasında, kısaca Leninist terimlerle ifade edersek, öncü ile sınıf arasında bir uçurum şeklinde var olan toplumsal mesafe kapanmakta ve bu süreç önümüzdeki dönemlerde daha da hızlanacaktır. Bunun çok boyutlu nedenlerini, Emmanuel Todd’un eleştirisini yaparken bugünlerde ele almaktayız; burada özetini yapma imkânımız bile yok, maalesef. Kafa emeği ile kol emeğinin birbirine karışmasından doğan bu durum, aslında büyük güçlükler çıkarmasının yanında, orta vadede emekçilerin komünist yaşam biçimine yaklaştığının da somut bir göstergesi olmaktadır. Ama aynı zamanda burjuvaziye son darbeyi vuracak bir devrimci savaş için kendisini dayatan “merkeziyetçilik” veya “emir-komuta” tipi örgütlenmelerin her türüne bir isyanı da göstermektedir. Bu durumdan FI ve Melenchon da mustariptir. Çünkü, bu yapılanmada da kendisinin merkeziyetçi tavırlarına karşı isyan bayrağı daha şimdiden açılmış bulunmaktadır… İşte, özlemlerimizden devşirdiğimiz bu ufak tefek gibi görünen ama kökü derinlerde yatan göstergeler, bize eski tip devrimlerle birebir örtüşmeyen siyasal ve köklü toplumsal devrimlerin gündemde olduğuna işaret etmektedir. Fransa’da aydın ve âlim kesim içinden, yarım asra yaklaşan çöllük bir ortamdan geçtikten sonra yerden mantar biter gibi aklı başında ve bilim insanı vasfını kazanmış muhalif yetişmektedir. Bu yüzdendir ki, bu kendisi için ölümcül olan alanda kontrolü kaybetmemek için liberal faşist iktidarlar, eğitim sistemini bütünüyle çökertmek için ellerinden gelen her şeyi yapmaktadırlar… Aynı durum işçi sınıfı için de özellikle de gençler üzerinden gündeme oturmuş görünmektedir. Mesela, Kuzey Fransa’da NFP adayı bir sanayi işçisi gedikli bir faşisti alt etmeyi başarmış bulunmaktadır; 24 yaşındaki bir diğer genç ise Macron’un eski sağlık bakanını mat etmeyi başarmıştır…

POTANSİYELİ GÖREBİLMEK

Söylediklerimizi birkaç kelimeyle şöyle özetlemiş olalım: Bizler, emekten ve emekçiden yana muhalifler olarak var olan ve sermayenin biçimlendirdiği yerleşik düzeni işaret ederek “Nasıl görünüyor?” sorusu sormak yerine sınıflı toplumda yaşadığımızın ve sınıf savaşlarının tarihsel olarak belirlediği bir toplumda “Nereye bakıyorsun?” sorusunun sorulmasından ve ona göre davranılmasından yanayız. Çünkü birinci sorunun zaviyesinden olaylara baktığımızda sadece niceliklerden ve dolayısıyla sermayenin sözüm ona haşmeti ve emekçilerin yine sözüm ona “zayıflığından” başka bir şey görmek mümkün olmamaktadır. Oysa ki, ikinci zaviyeden baktığımızda, öncelikle nitelikleri ve onların taşıyıcısı olduğu ve sermayenin sahip olduğu nicelikleri fersah fersah geçen potansiyel gücü görebileceksinizdir. Biz, dünyanın bütün ülkelerinde cereyan etmekte olan olaylara ikinci zaviyeden baktığımız için Fransa’ya da öyle bakmaktayız ve görmekteyiz ki: Geriye doğru, yani kendi tarihine dönük olarak zaten devrimci olan Fransa, dünyanın bütün ülkelerine kısaca bütün insanlığa savaş açan küresel sermaye ve neoliberal ideolojinin yok edici gücünü deneyleriyle tespit ettikten sonra, ileriye yani geleceğe doğru da devrimci olmanın bütün dinamiklerine sahip olmada ilerlediğini en son siyasal pratikte göstermiş bulunmaktadır. Asla unutmamamız gerekmektedir ki, Fransız emekçilerinin en ufak kazanımları bile, aynı zamanda dünya emekçilerinin kazanç hanesine yazılmış olacaktır…

KAPAK GÖRSELİ: Ömer Yaprakkıran)

Erdoğan Ateşin

Profilinizi oluşturmak için, biraz hayat hikayenizi anlatın. Bu alan, herkesçe görünebilir.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

Başa dön tuşu