Genel

Erdoğan ATEŞİN – DÜNYA DEVRİM PRATİKLERİNDEN ÇIKARILACAK DERSLER

Sovyet ve Çin deneyimleri, sosyalizmden geriye dönüşün olacağını pratikte bizlere gösterdi. Demek ki sorun salt devrim yapmak değil, devrimlerin sürdürülebirliğinin de karşımızda bir sorun olarak durduğudur. Geriye dönüşler sonrası devrimci hareket, sosyalist ülkelerde geriye dönüşün nedenlerini kavrayamamış, sosyalizmin teorik ve pratik sorunlarına ilişkin derin bir felsefi idealizme düşmüş, önemli bir kesim sosyalist ülkelerde ki başarısızlığın bilinçlerde yarattığı bulanıklıkla yolunu kaybederek, teoriyi temelinden sorgulayarak, süreci Marksizme inançsızlığa kadar vardırmıştır.

Diğer önemli bir kesimi ise objektif olarak kapitalizmi savunur duruma düşmüş ve bu durumu fırsat bilen kapitalist sistem, dünya genelinde gelişen neo-liberal sol rüzgarı arkasına alarak, devrimci Marksistlere ve devrimlere karşı stratejik bir saldırı başlatmıştır. Bu saldırılar süreç içinde bir çok ülkede devrimci Marksistlerin imhasına dönüştü.

1917 Ekim devrimiyle kazanılan devrimci mevzi, 1949’da Çin ve daha bir çok ülkede ortaya çıkan kızıl devrimlerle, dünya devrim cephesi önemli bir birikime sahipti artık. Dünya genelindeki bu devrimci süreç ara duraklamalarla gelişerek devam etmiş, Çin’de Mao Zedung önderliğinde ÇKP’nin başlattığı Büyük Proleter Kültür Devrimiyle zirve yapmış, ve 1980’lerin başından itibaren ise inişe geçmiştir.

1980’den sonra dünya genelinde devrimci durumda genel bir geri çekilme başlamış, bu süreç; dönemsel küçük atılımlarla 2000 li yıllara kadar devam etmiştir. Devrimci durumdaki gerileme ideolojik olarak bu süreçte liberalizmi besledi, ve burjuvazi bu süreçte devrimlere karşı aktif saldırıya geçti.

İkinci dünya savaşından 1970 lere kadar önemli mevziler kaybeden dünya kapitalist sistemi, yeniden bir saldırıyla Sovyet’ler de, Çin’de ve daha bir çok ülkede proletaryadan devrimci mevzileri geri almış, bu ülkelerdeki bürokrat burjuva revizyonizmini piyasaya entegre ederek, devrimlere karşı topyekûn bir saldırıya geçmiştir.

1960-80 arası dönemlerde burjuva liberal ideologlar bile açıktan kapitalizmi savunamıyorlardı, çünkü dünyada hala devrimler canlıydı ve sürecin lokomotif gücüydü. Burjuva liberal ideologlar, o dönem orta yolcu bir tavır içindeydiler. Çünkü o dönem dünya devrim cephesi ayaktaydı ve halklar kurtuluş savaşı veriyorlardı. Bu sürecin arkasında Sovyet ve Çin devrimlerinin büyük birikimi vardı ve kitleler bu birikimden kök alarak ayağa kalkmışlardı.

Büyük Proleter Kültür Devrimin rüzgarları bütün dünyayı sarmıştı. Avrupa, kültür devriminden muazzam etkilenmiş ve 1968 bu devrimden kök alarak ortaya çıkmıştı. Bu süreçle birlikte Türkiye-Kuzey Kürdistan’da da muazzam bir uyanış başlamış ve giderek sınıf mücadelesi ve ulusal Kürt hareketi mücadelesi de hızla yükseliyordu.

1980’li yıllara kadar kapitalist sistem bunalımdaydı, seksenlerden sonra sosyalizmin bunalımına dönüştü, bu defa sosyalizm bunalımdaydı ve derin bir çözülme içine girmişti. Dünya genelinde 1900’lerin başlarında itibaren devrimci durum yükselme trendine girmiş, bu süreç ikinci dünya savaşıyla birlikte zirve yapmış, duraksama ve ilerlemelerle 1980 lere kadar devam etmiştir Ancak, iki bin yılından itibaren tekrardan tedricen bir yükselme trendine girmiştir.

Sol, 1980 sonrası yaşanan yenilgiden sonra ekonomizme sarılmış, meta para ilişkisi içine girerek, kendi asli sorunlarından uzaklaşmış, önemli bir kesim daha evvel karşısında olduğu sistemin içine girmiş, entegre olmuş, birikime yönelmiş ve kendisini inkar etmiştir.

Sosyalist ülkelerde siyasi ve ekonomik süreçlerin emekçilerin denetiminden çıkması, sınıf imtiyazlı devlet mülkiyetini hakim kılmış.1980’den sonra solun önemli bir kesimi bu imtiyazlı alana entegre olmuştur.

Kapitalist sistem bu süreçle birlikte bütün olanaklarıyla devrim ve sosyalizme karşı büyük bir hücum başlatarak dünya genelinde topyekun bir saldırıya geçmiştir. Sosyalist kalelerin içerden ve dışarıdan kapitalist sistem tarafından kuşatılması, sosyalizmin başarısızlığı olarak gösteriliyordu ve sosyalizmin yanlış bir sistem, yanlış bir ekonomik kolektif model olduğu propagandası etkili iletişim araçlarıyla düzenli yapılıyor ve sosyalizm kitlelerin gözünden düşürülüyordu. Yoğun ideolojik saldırılar giderek kapitalist sistemin ideolojik hegemonyasını sağlıyor ve liberalizmi hakim kılıyordu.

Bu durum Türkiye’de de yarı feodal-orta-çağ kalıntısı bir rejimi daha da otoriter kılıyordu. Temeli Türk-İslamdı. Çünkü bundan daha iyi bir harç, daha iyi bir çimento bulunamazdı. Zaten 1980 sonrası süreç dünya genelinde sağ rüzgarların estiği dönemlerdi, devrimci sınıf mücadelesinin yüksek olduğu dünyanın bir çok ülkesinde bu süreçlerde peş peşe darbeler olmuştu ve yönetimlerde 30-40 yılara varan süreçlerde askeri faşist rejimler vardı. Bu rejimlerin yaptıkları anayasalarla hala bu ülkeler yönetilmektedir. Sol, bu süreçten muazzam etkilenmiş, reformizm, liberalizm ve revizyonizm adeta bu süreçte solu kuşatmıştır.

Bu süreçle birlikte Gorbaçov, dünya ve Türkiye solunun önemli bir kesimini kendisine benzetmeyi başarmıştı. TBKP ,Halil Berktay, Murat Belge gibi dönemin revizyonist dönekleri, bu sürecin TİPİK karakterleriydi. Sivil toplumculuğun yolu sistem tarafından tamamen açılmıştı. geçene para veriyordu.

İlk saldırılar Stalin’e saldırmakla başladı, Mao ile devam etti ve süreç Lenin’i de içine alarak devam etmektedir. Bu süreçte teori toplumsal pratikten, sınıf mücadelesi pratiğinden, hayattan tamamen koparılmış ve bu saldırı dalgası hala bugün de bütün şiddetiyle devam etmektedir.

Ancak gerçekleri karatmaya çalışmak o kadar da kolay değil. Çünkü teori malzemesini gerçeğin içinden arayıp buluyor, hayaller aleminde gezinerek değil. O nedenle programlar, öngörülecek gerçeklerle, yaşamla örtüşmüyorsa o programların hiç bir anlamı olmaz/olamaz da…

Lenin’de Mao’da programlarını tarihin içindeki gerçeklerden, pratikten, sosyal yaşamdan, sınıf mücadelesinden çıkardılar. Lenin- Marks’ı, Mao- Lenin’i taklit etmedi, onlar kendi ülke gerçeklerini, yaşadıkları toplumların, yani ülkelerin sosyo-ekonomik, sosyo- politik ve sosyo-kültürel durumlarını analiz ederek tarihlerini ve programlarını oluşturdular.

Sol, 1960’tan sonra 1966 Büyük Proleter Kültür Devrimiyle devrimci Marksist teoriye yapılan katkıları kavrayamamış, ideolojik olarak bilimsellikten saparak, daha sonraları reel sosyalizm teraneleriyle metafiziğe saplanmıştır. Çünkü sosyalizm zaten reeldi, gerçekti, teorisi bilimseldi ve sağlamdı. Tarihin içinden çıkmıştı, pratikten, sınıf savaşımından çıkmıştı. Reel olmayan bir şeyin teorik malzemesini tarihin içinden bulmak çok zor, hatta mümkün değil, bulunsa da bir süre sonra geçerliliğini yitirir.

Bilimsel olmayan kör bir bakış, 1960’ların dünyasını algılayamamış anlayamamış, ve bu konuda bilimsellikten kopmuştur. Esas kopuş buradan başlamıştır.

Sovyet ve Çin devrimleri, insanlığa büyük deneyimler sağlayarak bayraklaşan devrimlerdir. Bu devrimci sosyalist süreçler kapitalizmden sosyalizme geçişte yenilgiler almış olabilir ama; yeniden devrimci sosyalist atılımlarla dünya mutlaka sosyalizme geçecek ve oradan da sınıfsızlığa…

Ancak bugünün Sovyet ve Çin devrimlerinin aynı modelleri olmak isteyen anlayışlar, hayattan yaşamdan kopmuş anlayışlardır, teoriyi hayattan, yaşamdan koparmışlardır. Teori temel gerçeklerden kök alır ve o zeminler üzerinden gelişir. Temeli Marks’tır, Sovyet ve Çin devrimleridir, buralar temel alınarak yeni teori yaratılır. Toptan inkar, gerçeğin inkarıdır. Teorik-siyasi gelişmelerin temel kaynağı sosyal pratiktir. Sosyal pratiklerin durağanlaşması, sosyal pratiğin yanlışlığından kaynaklı bir sorun değil, karşı devrimci cephenin direk saldırılarıyla ve verili dönemdeki sorunlarla( sosyal, siyasal, ekonomik) ilişkilidir.

Bu süreçlerde eldeki mevzileri savunmak hayati önemdedir. Devrimci Marksistler bütün dünyada bu yöntemi esas almalıdır. Bu tür süreçlerde karşı devrim eldeki mevzilere saldırarak pozisyon bozar ve sorular sordurtur, devrimci cephede soru işaretleri anlayışı ve zafiyeti geliştirmeye çalışır. Sorular yeni sorular getirir ve giderek süreç iç kargaşalığa ve büyük bir güvensizliğe dönüşerek, sonrasında da devrime inançsızlığa dönüşür.

Eskiyi temsil eden karşı devrimci sınıflar, bu süreçleri özellikle devrime yakın süreçlerde daha çok kullanır. Bir ülke devrimi, pata sürecini geçmiş ve iktidarı kuşatma aşamasına gelmişse ,bu süreçlerde pozisyon bozma daha çok kullanılır.

Oysaki bu tür süreçlerde devrimci kuvveti daha bir kullanmakta fayda var diye düşünüyoruz. Devrimler uyguladıkları doğru devrimci kuvvet kadar etkilidirler ve bu kuvvet sosyal pratiğin kendisidir ve devrimin muzaffer olması içindir. Devrimin askeri anlamda son şok ve öldürücü darbelerdir.

Kapitalist-emperyalist sistem bu konuda 1960’lardan sonra başarılıdır, öncelikle Sovyet devrimini geri almakla bu işi başarmıştır, daha sonra Çin’de başarmıştır. Bu başarılarıyla pozisyon bozmuş, devrim ve sosyalizm konularında çok sayıda soru işaretleri yaratmış, sosyalizme ve devrimlere karşı ideolojik olarak başarılı olmuştur.

Geçmişin devrimlerini bilimsel olarak sahiplenmek dogmatizm değildir, insanlığın geçmiş toplumsal pratiklerinden çıkardıklarıyla geleceğe yönelmedir. Liberalizm dogmatizmi kullanarak kendisini var etmiştir. Dogmatizm eleştirisinin arkasında liberalizm vardır. Dogmatizme karşı mücadele elbette ki elden bırakılmamalı ama, liberalizme ve revizyonizme sapmadan. Dogmatizm eleştirisi doğru teorik zeminlerde yapıldığında anlamlıdır. Bilinçsizce yapılan dogmatizm eleştirisi liberalizme, maceracılık sağcılığa terörizm ve anarşizm ekonomizme dönüşür. Hepsinin temel ve felsefi kaynağı kendiliğindenciliktir.

Teorideki tehlike yer ve mevzi değişmiş, biri diğerinin yerini almıştır. Bu durum süreç içinde kişiyi, örgütlü yapıyı, partiyi teoriden nesnel gerçekten kolektiften koparır ve bencilliğe yöneltir.

Türkiye solu,1970’den sonra iradeciliğe kayarak devrimi kendi iradesine bağlamıştır. Kitlelerin talepleri düşünce ve duyguları dikkate alınmamıştır. Bugün ise devrimle evrim yer değiştirmiş, devrimin yerini evrim almıştır. 1980öncesi ve 1990’lara kadar kahramanlık üzerinden öncüler ve kadroların bir kısmı kahramanlaştırıldı. Çünkü devrim onların iradesinden bağımsız düşünülemez olmuştu.

Öncü parti teorileri her şeyin üstündeydi. Her partili kitlelerin üstündeydi imtiyazlıydı ve kendi iradesi dışında irade tanımazdı ve devrimi onun iradesi yapacaktı. Ancak gerçek başka bir yerde duruyordu, öncü ise gerçeği karşısına almış gerçekle kavga ediyordu.

Bu süreç kişi, öncü ve partileri sıradanlaştırdı ve bir çoğunu sınıf mücadelesinin dışına attı. 1980 öncesi tartışmalar damgasını vuran demokratik merkeziyetçilik değildi, demokrasinin rafa kaldırıldığı bir dönemdi ve 80 sonrası liberalizmi hakim kıldı. Parti, gurup ve örgütler daha sıradan ideolojik ve siyasi donanımdan yoksun, toplumsal pratikten kopuk geri unsurların sığınağı olmuştu. Artık ideolojinin çok önemi yoktu, disiplin, merkeziyetçilik, örgütçülük anlayışları farklılaşmıştı. Üç kişi bir araya gelip hemen bir hizip faaliyeti ve peşinden üç-beş kişilik bir örgüt, üç kişilik bir parti.

80 öncesi demokrasinin olmadığı merkeziyetçi anlayış bu defa ademi merkeziyetçi anlayışa dönüşmüştü. Merkez kontrolü kaybetmiş ve yerel parti, örgüt ve gurup organları kendi başlarına tavır takınmada kendi başlarına buyruk olmuşlardı. Bu tavır, devrimci parti ve örgütler içindeki geri yanları güçlendirerek, kitleleri hiçe sayan bir küçük burjuva mülkiyetçi bencilliğe dönüşmüştür.

Yine bu süreçte Kuruçeşme’de yapılan birlik toplantılar, Kürt gerçekliğini dıştalayarak yol almaya çalışıyordu. Teorinin katledildiği dönemdir. Liberalizmin bayrağı kuruçeşme tartışmalarıyla açıkça Türkiye semalarında dalgalanıyordu. Bu bayrağın mimarı 12 Eylül’dür, bayrağa orada şekil verildi ve Kuruçeşme’de de resmen göndere çekildi. Teoriyi Kuruçeşme tartışmalarından çıkarma mantığı, Kuruçeşme tartışmalarında iflas etmiştir, çünkü teori, sınıf mücadelesinin pratiğinin içindeydi, oradan çıkandı. Bu pratikten uzaklaşıldıkça teoriye de ulaşılmaz oldu. Çünkü kuru, masa başı tartışmalarıyla teoriye ulaşılamıyordu.

Çünkü sınıf mücadelelerinden çıkarılan teorik birikimle geleceğe yönelinir, ve sınıf mücadelesine bu birikimle önderlik edilir. Pratik içinde teorik birikim gerekiyor, pratik gerçekle buluşmaktır, gerçekle temas etmektir. Teori burada kendisini doğrular, olgunlaşır ve hayat bulur.

Aydın bireyciliği ve bencilliğiyle teori üretilemez, aydın bireyciliği teoriyi kendisi için üretir, kendisi için tartıştırır, kendisini gündemde tutmak için bıkmadan yılmadan bunu yapar. Devrimci Marksistler için teori, dünyayı yığınların pratiğiyle ve oradan çıkan teorik derslerle değiştirmek içindir. Sınıf mücadelesinden kopuk insanların, sınıf mücadelesini ilerletmek için toplumsal pratikten çıkanları teorileştirmek gibi bir sorunları zaten olamaz.

Erdoğan ATEŞİN

Yorum yap

You must be logged in to post a comment Giriş

Bir yorum bırak

To Top