Genel

Erdoğan ATEŞİN – DOĞA VE İLK PRATİK, İNSAN VE TOPLUM

Tarih tasarımı diyalektik materyalizmin felsefi anlayışında, anlatısında karşılığını bulur. Marx’ın tarih kuramında tarih, zorunlu yasalara göre ilerleyen ve gelişen bir süreç olarak ele alınmıştır. Bu tarihsel zorunlu ilerleme diyalektik olarak aşama aşama ilerleyerek gelişen tarihsel süreçler içerir. Hegel’de tarih ide’den çıkış alır, ide’den hareketle belirlenir, yani Hegel’e göre, ide maddi ilişkileri belirler. Marx’ ta ise bu durum tam tersinedir, ve maddi üretim ilişkileri ide’yi, düşünceyi belirler. Marx’a göre insan tarihinin ilk öncülü ” yaşayan insan teklerinin varoluşudur”.

Marx’ın burada ki hareket noktası keyfi öncüller ve dogmalar değil, ”kendilerinden soyutlamanın ancak imgelemde ( zihinsel olarak geçmişle şimdi ve gelecek arasında bağ kurma gücü, zihnin tasarım, imge oluşturma gücü, yetisi) yapılabildiği gerçek öncüller” olduğunu söyler. Bir başka deyişle gerçek bireylerden ve bu bireylerin gerçek etkinliklerinden, ve bu etkinlikleriyle yarattıkları ve içinde yaşadıkları maddi koşullardan yola çıkmak gerektiğini söyler. Bu nedenle Marx’a göre ”her tarih yazımı hep bu doğal temellerden ve bu temellerin tarih akışı içinde insan eylemiyle değişmesinden ( modification ) yola çıkmalıdır”

Marx’a göre insan kendi geçim araçlarını üretmesiyle hayvandan ayrışmıştır ve bu Marx’ın insanın özünü onun pratik etkinliğinin belirlediğidir. İnsanı insan yapan şey, insanın öz üretici etkinliğidir. İnsan kendisini ve ne olduğunu üretim içindeki etkinliğiyle ve bu üretimi ne ile, nasıl ürettiğiyle direk alakalıdır. Dolayısıyla ” bu yüzden ”der insanın ne olduğu, ”insanın üretiminin maddi koşullarına dayanır”.

İnsanın özü tek tek bireyin doğasında bulunan bir soyutlama değildir, insanın ilişkilerini toplumsal ilişkiler bütünü oluşturur ve toplumsal yaşamın özünü belirleyen de toplumsal ve bireysel pratiktir.

Hegel, insanı devletin bir bireyselleşmesi olarak görür, demokrasi ise; insandan hareket eder ve devleti insanın bir nesneleşmesi olarak düşünür. Yani devlet insanı yaratmadı, insan devleti yarattı. Dinin insanı değil, insanın dini yarattığı gibi…O nedenle siyasal bir kuruluş, bir yapı insanı değil, insan siyasal yapıları oluşturur. İnsanın varoluş nedeni, yasa-yasalar değil, yasa ve yasaların varoluş nedeni insandır; yasa demokraside insanın varoluşudur.

Marx, tarihin öznesi olarak ‘ dünya tini’ni ya da ‘akıl’ı olarak görmez, Marx’ göre tarihte bir akıl vardır ama bu akıl kendini tarihte açan, kendi kendini belirleyen bir akıl değildir, hele töz asla değildir. Tersine bu akıl, maddi ilişkilerce belirlenen bir bilinç durumudur. Yani varlığı ve tarihi belirleyen bilinç değil, bilinci belirleyen şey varlık ve toplumdur. Tarihi belirleyen şey tinsel bir töz değil, maddi ilişkiler ağı olarak toplumun sosyo-ekonomik yapısıdır.

Marx ve Engels’te tek bir bilim vardır o da tarihtir, ve onlara göre doğa bilimi bile tarihin bir ürünüdür. Tarihin özü insan etkinliğinde yani praksistedir, ( uygulama, aksiyon). O nedenle maddi ilişkiler, üretim ilişkileri toplumsal, siyasal ve tinsel yaşamı belirler. bu nedenle ilk tarihsel eylem üretim eylemidir. Doğa bilimi insanın doğayı emeğiyle biçimlendirmesinin ürünü olsa da aynı zamanda insan ve toplum doğanın ürünüdür…Bütün bu nedenlerle tarihte egemen olan doğa yasalarıdır ve tarih kavramlarla yaratılmaz, tarihi yapan insanın amaçlı üretimidir, çalışması ve pratiğidir.

Marx, Hegel’in hukuk felsefesinde, felsefi uğrağı ”şeyin mantığı değil, mantığın şeyi oluşturmaktadır” der. Hegel’de mantık devleti tanımlamaz, tam tersine devlet mantığı tanımlar. Hegel, hukuki felsefi bir yaklaşım içinde değil, mantık bilimci bir yaklaşım görülür. Her şeyin salt düşünce alanından ibaret olduğunu savunan bu mantıkçı yaklaşım, salt tinin belirleyiciliğine teslim olmuştur…Dolayısıyla tüm insanlık tarihinin ilk öncülü doğa, canlı insan ve tüm canlıların varlığıdır ve ilk saptanması gereken olgu, bu bireylerin fiziksel örgütlenişleri ve doğayla olan ilişkileridir.

Bütün tarih yazımı bu doğal temellerden ve tarih boyunca insan eyleminin bu temellerde meydana getirdiği değişikliklerden kök almalı ve hareket etmelidir. Bu tarih bakışı gerçek öncüllerden hareket eder, onlardan yoksun değildir. Bu öncüller, yalıtık ve değişmezlik içinde olan insanlar değil, belirli koşullar altında gerçek, deneysel olarak gözlenebilir sürekli gelişme süreci içindeki insanlardır. Bu gerçekten ve öncüllerden hareketle, tarih deneycilerin yaptığı gibi cansız olgular derlemesi olmaktan ve idealistlerin yaptığı gibi hayali öznelerin hayali olmaktan çıkar. Gerçek yaşamda spekülatif metafiziğin bittiği yerde pozitif bilim başlar ve bilim üzerine yapılan bütün spekülatif boş söylemler biter, ve bunun yerini gerçek bilgi alır. Bu da gerçek dünyanın öteki dünyayla açıklanmasını boşa çıkarır.

Hegel, bütün diyalektiğini düşünceyle başlatır ve doğayla bitirir, Marx’ta tam tersine doğayla işe koyulur ve teoisini doğa üzerine kurar, oradan düşünceyle devam eder. Marx’a göre tüm insan varoluşunun temeli duyusal, maddi koşullar olarak insan pratiği, insanın pratik etkinliği olduğu için, ”tüm tarihin ilk öncülünü, yani insanların tarih yapabilmesi ”için yaşayabilir bir konumda olması gerektiği öncülünü belirlemekle” yola çıkmak gereklidir…İnsan gereksinimlerini karşılamak için maddi araçların üretimi insanın ilk tarihsel etkinliği olduğundan maddi yaşamın üretimi tarihsel gelişmenin ilk koşulu olarak tüm tarihin temel koşuludur.

Marx, ilke olarak her tarih yazımının materyalist ilkelerden, materyalist temellerden kök alması gerektiği görüşündedir. Marx’a göre beş duyunun oluşması ” şimdiye kadar ki dünya tarihinin sonucudur. ve bu nedenle dünya tarihi bir anlamda insan yetileri ve becerilerinin gelişmesinin tarihidir. ”Bütün tarih”Marx’a göre ”duyusal bilinçliliğin nesnesi olmaya yönelen ‘insan’ı geliştirme ve hazırlamanın, aynı zamanda kendi doğal ihtiyaçlarına doğru yönelen ‘ insan olarak insan’ın gereksinimlerini dönüştürmenin tarihidir”. Tarihin kendisi doğal tarihin bir parçasıdır, doğanın insanlaşmasının parçasıdır ve bundan ötürü Marx, insan doğa biliminin dolayısız nesnesidir” der.

Ancak aynı şekilde doğa da insan biliminin dolayısız nesnesidir. Çünkü insanın ilk nesnesi duyusallık olarak doğadır ve insanın dünyasının, duyusal yetileri ancak doğa dünyasının biliminde kendilerinin bilincine varabilir. İnsan kendisini nesnel olarak gerçekleşmesini doğal nesnelerde bulabilir. Yine insan ilk gereksinimlerini karşılamasının kaçınılmaz olarak yeni gereksinimlere yol açmasıdır, yani yeniden ve yeniden üretim ve gereksinim, bütün bunlar için yeni araç ve gereçler, yeni üretim araçlarına olan gereksinim. Buda tarihsel bir zorunluluktur.

Marx, materyalist tarih anlayışının yaşamın basit maddi üretiminden başlayan gerçek üretim sürecinin açıklanmasına dayalı bir anlayış olduğunu söyler. Materyalist tarih anlayışı bu çıkış noktasından hareketle bilinç, din, felsefe, ahlak gibi bütün farklı kuramsal etkinliklerin üretilişini de açıklar ve bu etkinliklerin doğuş ve gelişmelerini izler. Pratiği düşünceden yola çıkarak açıklamak yerine, pratikten yola çıkarak düşüncelerin oluşumunu açıklar.

Marx’a göre, ” sosyalist insan için dünyanın tarihi denen şeyin tümü, insanın emeği yoluyla insanın yaratılmasından başka bir şey” değildir. Marx’a göre sosyalizm insanın olumlu bir şekilde bilincine varışıdır. Komünizm de değillemenin değillemesi olarak evetlemedir, olumsuzlamanın olumsuzlaması olarak olumlamadır.

Komünizm, Marx’a göre ”insanın kurtuluşu ve iyileşmesi sürecinde tarihsel gelişmenin bir sonraki aşaması için zorunlu olan”evredir.Tarihsel süreçte insanın doğayla olan ilişkisi önce insanın doğal bilincini, insanların birbirleriyle olan ilişkilerini , insanların birbirleriyle ilişkileri de insanların toplumda yaşadıklarına ilişkin bilinçlerini, yani toplumsal bilinci ortaya çıkarır, ancak bu bilinç sürü bilincidir. Bu aşamada insanda yalnızca bilincin iç güdünün yerini alması, başka bir deyişle içgüdüsünün bilinçli bir içgüdü olmasıyla hayvandan ayrılır. Bu bilinç kabile bilincidir.

Bu süreçte artan üretkenlik ve gereksinimlerin artması ve bu ikisinin temeli olan nüfus artışı daha çok gelişip yaygınlaşmış ve bu temel olguyla yeni üretkenliğin, gereksinimlerin ve nüfus artışıyla birlikte işbölümü de bu gelişmeye paralel gelişir.

İnsanlık tarihinde ilk iş bölümü cinsel etkinlik açısından bir iş bölümüyken, daha sonra doğal eğilimler, gereksinimler ve rastlantılar gibi etkenler sayesinde gelişir. ”Maddi ve zihinsel bir işbölümü ortaya çıktığı andan itibaren işbölümü, hakikatin işbölümü olmuştur” der Marx.

Bu süreçten itibaren bilinç mevcut pratik etkinliğin bilincinden başka bir şey olduğunu sanarak ” kendisini dünyadan kurtarma ve saf teoriyi , teolojiyi, felsefeyi, etiği vb. oluşturmaya” geçer. İşbölümüyle de entelektüel ve maddi etkinlikler , eğlenme ve çalışma etkinlikleri birbirleriyle karşıt durumlar oluştururlar ve oluşturmalıdırlar. bu karşıtlığın ortaya çıkmasının tek yolu işbölümünün ortaya çıkmamasıdır, yadsınmasıdır.

Marx’a göre hiç bir toplumsal düzen, içindeki bütün üretici güçler gelişmeden ortadan kalkmaz ve daha üstün üretim ilişkileri de varoluşları için gerekli olan maddi koşullar eski toplum aşamasının ”döl yatağında olgunlaşmadan ”asla ortaya çıkmazlar. Bundan ötürü, Marx’a göre insanoğlu yalnızca çözebileceği sorunları karşısına çıkarır, çünkü yakından bakıldığında görülür ki sorunun kendisi yalnızca çözümü için zorunlu olan maddi koşullar mevcutsa ya da mevcut olma yolunda bulunuyorsa ortaya çıkar.

Marx, bir toplum kendi tarihsel deviniminin doğal yasalarını bulmuş olsa da ” bu toplum, norm gelişiminin birbirini izleyen aşamalarının ortaya koyduğu engelleri, ne gözüpek sıçrayışlarla temizleyebilir, ne de meşru yollarla ortadan kaldırabilir”; olsa olsa ”doğum sancılarını kısaltabilir ve ya uzatabilir”.

Marx, kapitalde modern toplumun ekonomik devinim yasalarını analiz ederek, toplumun ekonomik şekillenişinin evrimini de doğal tarihin bir süreç olarak gördüğünü açıklamıştır. Dünya tarihinde komünist devrim geçmişten gelen mülkiyet ilişkilerinde en köklü kopuşunu oluşturur. proletarya kentsoylu toplumuna karşı savaşımında zorunlu olarak birleşerek önce bir devrimle egemen bir sınıf durumuna gelir; ardından eski üretim ilişkilerini kaldırarak bu eski üretim ilişkilerinin yol açtığı sınıf karşıtlıklarını da kaldırmış olur.

Böylece proletarya kendi sınıfının egemenliğini de kaldırmış olur. Komünizm özel mülkiyetin ve insanın kendine yabancılaşmanın aşılmasıdır, ” toplumsal bir varlık olarak insanın kendisine tam dönüşü”dür.

Erdoğan ATEŞİN

Yorum yap

Bir yorum bırak

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Popüler Haberler

To Top