Ekonomi

EMPERYALİST ÜLKELERİN İŞÇİ SINIFLARI : MEZAR KAZICILIKTAN PAYANDALIĞA

EMPERYALİST ÜLKELERİN İŞÇİ SINIFLARI:
MEZAR KAZICILIKTAN PAYANDALIĞA

Yıldırım Koç

Emperyalist ülkelerin sermayedar sınıfları, başka ülkeleri sömürüp, buralardan kendi ülkelerine kaynak aktardıklarında, bunun bir bölümünü, kendi işçi sınıflarının desteğini almakta kullanırlar.
Bu sayede emperyalist ülkelerin işçi sınıflarının (yalnızca işçi aristokrasilerinin değil, tüm işçi sınıfının) çalışma ve yaşama koşulları gelişir. Bu ülkelerde demokratik hak ve özgürlüklerin gelişmesinde bile emperyalist sömürünün olumlu etkisi olmuştur. Sömürgecilik ve ardından
emperyalist sömürü, kapitalizmin mezar kazıcılarını, kapitalizmin ve emperyalizmin payandalarına, destekçilerine dönüştürmüştür. Bu nedenle, dünyada kapitalizmi tarihin çöplüğüne göndermenin ilk adımı, emperyalist ülkelerde sınıf mücadelesinin sertleşmesinden geçmektedir. Emperyalist
ülkelerde sınıf mücadelesinin sertleşmesi ise, emperyalist sömürünün ciddi biçimde engellenmesiyle sağlanabilir. Geçmişte Sovyetler Birliği’nin “kapitalist olmayan yol” tezinin, günümüzde Çin Halk Cumhuriyeti’nin “bir kuşak bir yol projesi”nin temeli, emperyalist sömürüyü kısıtlayarak, emperyalist ülkelerdeki işçi sınıflarını yeniden kapitalizmin mezar kazıcılarına dönüştürmektir. Türkiye’de de, (kapitalizme karşı mücadeleyi unutmadan ve ihmal etmeden) emperyalizme karşı verilen mücadele, dünyada kapitalizmi tarihin mezarlığına gömme
mücadelesinin bir parçasıdır.
Gelişmiş kapitalist ülkelerin sermayedar sınıflarının kendi işçi sınıflarını “evcilleştirme” ve hatta başka ülkeleri ezmede ve sömürmede kullanma stratejilerinin tarihte başka örnekleri de vardır. Bu stratejinin başarılı bir örneği eski Roma’da 2000 yıl önce, diğer bir örneği de 1400 yıl önce
Bizans’ta yaşandı.

ESKİ ROMA’DA İSYANLARI ÖNLEMEDE SÖMÜRGELERDEN KAYNAK AKTARIMI
2000 yıl önce Roma İmparatorluğu’nda patrisyen (asil) aileler ülke ekonomisinde ve yönetiminde belirleyici güce sahipti. Ayrıca küçük üretici köylülerden ve kent esnafından oluşan “pleb”ler vardı. Bunların dışında mülk sahibi olmayan özgür Romalılara da “proletarii” deniyordu.
Günümüzde kullanılan proletarya sözcüğünün kaynağı bu kavramdır. Vatandaşlar, köleleri sömürüyordu. M.Ö. 1. yüzyılda Roma’nın özgür yurttaşlarının nüfusu 3,3 milyonken, kölelerin sayısı 2 milyona ulaşmıştı.
Roma hakim sınıfları, fethedilen yeni topraklara yoksul plebleri ve proleterleri yerleştirerek onların Roma’da karışıklık çıkarmasını engelliyordu.
Ancak genişleme durunca iç sorunlar artmaya başladı. Özellikle M.Ö.73 yılında başlayan ünlü Spartaküs ayaklanması Roma’yı sarstı. Bu ayaklanmanın yanı sıra başka köle ayaklanmaları da yaşanıyordu.
Julius Sezar M.Ö. 44 yılında öldürüldü. Vasiyeti, kızkardeşinin
torunu olan Gaius Octavius’un onun yerine geçmesiydi. Bir ara
dönemin ardından Octavius tek başına iktidara geçti, Roma
İmparatorluğu’nu kurdu, Augustus adını aldı, “Roma Barışı”nı (Pax
Romana) sağladı ve ülkeyi M.Ö.27-M.S.14 yılları arasında yönetti.
Roma Barışı’nın önemli unsurlarından biri, Roma’daki
patrisyenlerle plebler ve proletarii arasında barış sağlanmasıydı.
Augustus bunu sağlayabilmek için Roma’nın yoksul özgür
yurttaşlarına (pleblere ve proletariiye) ucuz ve daha sonra da bedava
buğday dağıttı. Mısır’dan Nil vadisinden getirilen bedava buğday,
Roma’nın hakimiyeti altındaki bölgelerden gelen haracın bir
bölümüyle finanse ediliyordu. Gaius Octavius (Augustus)
Asiller, Roma “proletarii”sini, sömürü sonucu elde edilen bedava buğdayla sisteme entegre etti. Ayrıca bu yoksul yurttaşlara silah, miğfer ve zırh da verilerek, Roma ordusunun belkemiğinin bunların oluşturması sağlandı. Yoksul vatandaş proletarii, kölelerle ittifak kurabilseydi, Roma’daki
patrisyenlerin hakimiyetini sona erdirebilirdi. Proletarii, patrisyenlerin potansiyel mezar kazıcısıydı. Ancak Mısır’dan sağlanan ve parasız dağıtılan buğdaylar ve ardından silah ve teçhizatın parasız olarak verilmesi, mezar kazıcılarını Roma İmparatorluğu’nun destekçisi ve ordusuna dönüştürdü.

BİZANS’TA İSYANLARI ÖNLEMEDE SÖMÜRGELERDEN KAYNAK AKTARIMI
İstanbul’a, yaklaşık 1000 yıl boyunca Bizans İmparatorluğu hakimdi. Günümüzden yaklaşık 1500 yıl önce İmparator Jüstinyen yeni vergiler koydu. 13 Ocak 532 günü yoksul halk büyük bir ayaklanma başlattı. “Nika Ayaklanması” sırasında şehrin yaklaşık yarısı yakıldı, kiliseler tahrip
edildi, binlerce kişi katledildi. İki hafta süren ayaklanma sonrasında da 30 bin dolayında isyancı öldürüldü.
Günümüzdeki Ayasofya’nın yerinde bir başka kilise vardı. Nika
Ayaklanması sırasında bu kilise de tahrip edildi. Bugünkü bina, Nika
Ayaklanması’nın bastırılmasından sonra, 532-537 yıllarında inşa
edildi.
Bu ayaklanmadan sonra Bizans imparatorları kentte yaşayanlara,
yine Mısır’dan getirilen ucuz buğday dağıtmaya başladı. Bu
uygulama sayesinde karnı doyan kitlelerin imparatora karşı
ayaklanması önlendi. Ucuz buğday dağıtma uygulaması 12. yüzyıla
kadar devam etti. 12. yüzyılda bu uygulama kaldırılınca kent
yoksullarının sınıf çıkarları temelindeki ayaklanmaları yeniden
başladı.
2000 yıl önce Roma İmparatorluğu’nun proletaryasını ve yoksul
pleblerini, 1500 yıl önce Bizans’ın kent yoksullarını sisteme uyumlu
kılmalarının yolu, karınlarını doyurmaktı. Karınların doyması için sağlanan buğday da başka ülkelerin sömürülmesinden elde ediliyordu. Ülkede sınıflar arasındaki çelişkinin bir iç savaşa dönüşmesini önlemenin yolu, başka ülkelerin sömürülmesiyle sağlanan ekonomik artığın bir
bölümünün yoksullara dağıtılmasıydı.


SÖMÜRGECİ İNGİLTERE’NİN POLİTİKASI

19. yüzyılın ilk yarısında yoğun sınıf mücadelelerinin yaşandığı İngiltere’de hakim sınıflar çok
bilinçli bir biçimde 1850’lerden itibaren bu yöntemi kullanmaya başladı.
Gelişmiş kapitalist ülkelerde işçi sınıfının kapitalizme karşı tavrı, başka ülkelerden aktarılan
kaynakların bir bölümünün paylaşılmasıyla birlikte değişti. Kapitalizmin mezar kazıcıları
kapitalizmin ve emperyalizmin payandalarına dönüştürüldü.

TEKELCİ KAPİTALİZM DÖNEMİNDE KAPİTALİSTİN KÂRININ KAYNAĞI
Gelişmiş kapitalist ülkelerde 19. yüzyılda sermayedar sınıfın kârının ana kaynağı işçi sınıfının
sömürülmesiydi. Bu sömürü ilişkisi bu ülkelerin işçi sınıflarını kapitalizmin mezar kazıcıları haline
getiriyor, onları devrimcileştiriyordu.
Ancak daha sonraki dönemlerde kapitalistlerin kârının kaynağı çeşitlendi.
Küçük üreticiliğin tasfiye olmadığı ülkelerde, kapitalistler, fiyat mekanizmaları aracılığıyla, kendi
ülkelerindeki küçük üreticilerin ürünlerini değerlerinin altında fiyatlarla satın almaya başladılar.
Kapitalistlerin malları ise bu kesimlere değerlerinin üstünde fiyatlarla satıldı. Böylece kapitalistin
kârının unsurları çeşitlendi. Bunun sınıflar mücadelesine yansıması ise, işçi sınıfının özellikle topraksız
Jüstinyen
ve az topraklı yoksul köylüyle, kırsal kesimde ve kentlerdeki küçük burjuvaziyle sermayeye ve özellikle
tekelci sermayeye karşı ittifakı oldu.
Sermaye tekelci sermayeye dönüştükçe, malların fiyatları değerlerinden iyice saptı. Özellikle
tekelci kapitalizm (emperyalizm) döneminde sermayedarın kârının önemli bir bölümü, sömürge ve
yarı-sömürge ülkelerin halklarının yağmalanmasından elde edilmeye başlandı. Bu gelişimin sınıflar
mücadelesine yansıması, anti-emperyalist mücadelenin yükselmesi oldu.
Özellikle son 40-50 yıllık dönemde sermayedar sınıfın kârı içinde sıcak para operasyonlarının
önemi arttı. “Kumarhane kapitalizmi” olarak nitelendirilen ilişkiler, üretimden çok parasal ilişkilerle
kâr elde etmeye yöneldi. Kapitalizm üretimden kopmaya, iyice parazitleşmeye başladı.


KAPİTALİZMİN MEZAR KAZICILIĞINDAN, KAPİTALİZMİN VE EMPERYALİZMİN
PAYANDALIĞINA

19. yüzyılın ortalarına kadar kapitalizmin işçilerin çalışma ve yaşama koşullarındaki olumsuz
sonuçlarına, kapitalizmin yarattığı cehenneme ve sefalete karşı mücadele eden işçi sınıfları, kapitalizmle uzlaştıkça sefilleşti; kapitalizmin mezar kazıcıları olarak düşünülenler, emperyalizmin ve kapitalizmin payandalarına, destekçilerine dönüştü.
Bu konumda olanlar yalnızca işçi aristokrasileri, işçi sınıfının bazı
kesim veya katmanları veya sendikalı işçiler değildir; işçi sınıflarının
bütünüdür. Özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki Altın Çağ
döneminde gündeme gelen “sosyal refah devleti” uygulamaları,
işçi sınıfı içinde katmanlara veya kesimlere göre bir ayrım
yapmamakta, işçi sınıfının bütününe önemli destekler sağlamakta
ve hatta özellikle de daha dezavantajlı konumda olan kesim ve
bireyler için pozitif ayrımcılık yapmaktadır.
Sömürgelerden, eski sömürgelerden ve yeni-sömürgelerden
getirilen kara, sarı veya beyaz derili işçiler, emperyalist ülke işçi
sınıfında tabakalaşma yarattı; en zor, tehlikeli ve itibarsız işler bu
işçilere yaptırıldı. Ayrıca, emperyalist politikalar, emperyalist ülke
işçi sınıfına psikolojik bir rahatlama getirdi; bu insanlar “en alttakiler” olmaktan kurtuldu; sermayedarlarla ilişkilerindeki olumsuz konumlarını unutturacak biçimde kendilerini daha üstün görebilecekleri sömürge ve yarı-sömürge ülkeler halkları vardı.
Emperyalist ülkenin attığı “sofra kırıntıları” yalnızca sendikalı işçilere değil, sınıfın çok büyük kesimlerine önemli yararlar sağladı. Sosyal devlet uygulamalarında ve yasayla sağlanmış iş güvencesinde, sendikalı-sendikasız işçi ayrımı yoktur. Ücretler ve diğer çalışma koşulları konusundaki ileri haklar ise ya toplu iş sözleşmeleri, ya bağıtlanmış toplu iş sözleşmelerinin diğer işyerlerine teşmil edilmesi, ya da sendika dışında işyeri konseyleri ile işverenler arasında imzalanan anlaşmalarla işçi
sınıfının çok daha geniş kesimlerine yaygınlaştırıldı. Sosyal devlet öncelikle işçi aristokratlarını değil, işçi sınıfının en alttakilerini korudu.

SINIF ÇATIŞMASI YERİNE “SOSYAL ORTAKLIK”
Emperyalist ülkenin devleti ve sermayedarları ile işçi sınıfı arasındaki bu çıkar bütünlüğü, “sosyal ortaklık” olarak doğru bir biçimde formüle edilirken, çeşitli yapılanmalar ve anlaşmalarla da kurumsallaştırıldı. Çeşitli biçimlerde yönetime katılma uygulandı. Toplumsal anlaşmalar imzalandı.
İşyeri konseyleri yaygınlaştırıldı. Ekonomik ve Sosyal Konsey benzeri yapılanmalar yaratıldı. “Sosyal diyalog” geliştirildi.
Gelişmiş kapitalist ülkelerin işçi sınıfları, bu ve benzeri nedenlere bağlı olarak, özellikle kapitalizmin İkinci Dünya Savaşı sonrasında yaklaşık 30 yıl süren Altın Çağı boyunca emperyalizme ve kapitalizme sahip çıktı, devletlerinin ve sermayedar sınıflarının emperyalist politikalarını destekledi.
Winston Churchill
Kapitalizm 1970’li yıllarda krizler dönemine girince, sosyal devlette bir zayıflama yaşandı. Ancak emperyalist sömürü aracılığıyla kaynak aktarma büyük ölçüde devam etti. Kapitalist sistem, sosyal devletin zayıflamasının yol açabileceği tepkileri, işçileri ve emeklilik fonlarını hisse senedi sahibi
yaparak ve işyerlerinde kâra dayalı ücret sistemlerini teşvik ederek büyük ölçüde giderdi.
Böylece, ekonomik krizler sınıf çelişkilerinin keskinleşmesine, önemli toplumsal ve siyasal sorunlara yol açmadı; tam tersine, emperyalist ülkelerin işçi sınıfları ile sermayedarları arasında hem
şirketler düzeyinde, hem de ulusal düzeyde daha gelişkin bir bütünleşme gündeme geldi. Gelişmiş kapitalist ülkelerde grevlerin azalmasında, hisse senedi sahipliğinin ve kâra dayalı ücret sistemlerinin de etkisi oldu.
Emperyalist ülkelerin işçi sınıfları, aldatıldıkları için değil, kısa vadeli somut çıkarları bu sömürü düzeninin devamında olduğunu kavradıklarından, bu toplumsal ve siyasal çizgiyi izledi. Kendi hakim
sınıflarına emperyalist sömürüde ve baskıda yardımcı olarak hak sağlamak, onlara karşı mücadele
derek hak almaktan daha kolay ve tehlikesizdi. Bu nedenle emperyalist ülkelerde sermayedar sınıf ve işçi sınıfları, aralarındaki ilişkiyi çok doğru bir biçimde “sosyal ortaklık” olarak adlandırmaktadır.
Bu koşullarda, emperyalist sömürü çağında “işçi sınıfı enternasyonalizmi”nin veya çeşitli ülkelerin işçi sınıflarının kapitalizme karşı kader birliği yapması ve birlikte mücadele etmesinin nesnel koşulları
yoktur.

4 mayıs 2021

Yorum yap

You must be logged in to post a comment Giriş

Bir yorum bırak

To Top