Genel

Dr. MUSTAFA PEKÖZ: TÜRKİYE’NİN DIŞ POLİTİKASINDA ‘YENİ’ ARAYIŞLAR

Uluslar arası ve bölgesel gelişmeler ülkelerin özellikle dış politikasını önemli oranda etkilemektedir. Bu gayet doğal bir durumdur. Çünkü dış politikada belirlenen strateji ülkelerin çıkarlarına göre şekillenir. Olası gelişmelere göre bir kısım değişimlerin olması da kaçınılmazdır. Bu nedenle dış politika stratejisinde esnekliklerin olması ve olası gelişmelere göre taktik hamlelerin devreye konulması anlaşılırdır.

Türkiye’nin geleneksel dış politikası özellikle Ortadoğu stratejisi 2010 yılından itibaren aşamalı olarak değişmeye başladı. Bunun önemli nedenlerinden biri küresel güçlerin bölgenin stratejik yönelimlerini etkileyen askeri, politik ve ekonomik müdahalelerdir. Afganistan,  Irak, Libya, Suriye ve Yemen’e yönelik askeri hamleler, Doğu Akdeniz üzerindeki açıktan yürütülen güç mücadelesi, İran ile yaşanan krizler, Körfez dünyası ile İsrail arasında oluşan kalıcı işbirliği arayışları, bölgenin geleceğini temelde sarstı ve politik bakımdan yeniden planlanan stratejiler uygulanmaya konuldu. Ortadoğu’da haritaların değişme eğilimi de dikkate alındığında bölgesel güçlerin liderlik arayışı  ve yeniden konumlanması da gündeme geldi. Bu nedenle her ülke, bölgesel dış politikasında bazı değişikliklere gitmeye başladı.  

Türkiye’nin bölgesel dış politikasının değişmesi sadece AKP iktidarının tek başına belirlediği bir politika olmayıp devletin stratejik yönelimlerinden birini oluşturuyordu.  Ortadoğu’da güç dengelerinin değişmesine bağlı olarak ‘Neo-Osmancılık’ olarak tanımlanan strateji özgün duruma bağlı olarak  topraksal olarak büyüme dahil olmak üzere  yeni  bir politik yönelim olarak belirlendi.  Irak’ta Musul ve Kerkük üzerinde hak iddia etme eğilimleri ortaya çıktı. Irak Kürdistan Bölge Yönetimini fiilen kontrol etme adımları atıldı. Suriye’de askeri olarak doğrudan sürece dahil olundu. El Bab, Afrin ve İdlib askeri olarak kontrol  altına alındı. Öyle ki El Bab bölgesinde kaymaklık dahi açıldı.  Libya’ya askeri güç gönderilerek çatışmalarda doğrudan taraf oldu. Ak Denizde ‘Mavi Vatan’ sınırları çizildi. Mısır, S.Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri ile  bölgesel rekabete yöneldi.  İsrail ile diplomatik-politik bir krize girildi ve Büyükelçiler geri çekildi. Ege’de adalar üzerinde dolaylı olarak hak iddia edildi. Yunanistan ile savaş havasına girildi. Akdeniz’de enerji krizi nedeniyle ABD, Fransa, İtalya, Almanya gibi küresel güçlerle karşı karşıya geldi. Bütün yapılan hamleler, cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıkladığı ve yayılmacı bir politikayı yansıtan ‘ya büyüyeceğiz ya da küçüleceğiz’ tezine dayanıyordu. Ya da ‘İdlib’i kaybedersek Hatay’ı kaybederiz’  söylemi topraksal büyümenin bir zorunluluk olduğunu ifade ediyordu. Özellikle Suriye’de bazı bölgelerin askeri olarak kontrol altına alınması topraksal büyüme stratejisinin somutlaşmış ifadesi oldu. Bölgeyi askeri olarak kontrol etmek daha sonra İsrail’in ‘Golan Tepeleri’ modeli gibi hak iddia etmek gibi bir plan yapıldı.

Türkiye’nin belirlediği bölgesel politikası neden başarısız kaldı

Birincisi, Türkiye, küresel güçlerin bölgesel stratejilerini ve yönelimlerini ciddi olarak hesaba katmadı ya da küçümsedi. Özellikle ABD’nin Afganistan ve Irak işgaliyle başlayan iktidarları değiştirmek için binlerce askeri güç konuşlandırma ve Suriye’de alan kontrol etme stratejisini politik olarak yeterince okuyamadığı için aynı ölçekte askeri güçle bölgeye müdahale etmek istedi. Yani küresel güçlerin politikalarına uyumlu bir pratik hat izleyemedi. Kendi planını uygulamak istedi. Ama beklenilen sonucu vermedi

İkincisi, Küresel güçlerin bölgesel haritaları değiştirme hamlelerine karşılık Ankara da kendisine alan açmak istedi. Bunu nedenle özellikle körfez ülkeleriyle bir rekabete yöneldi. Ortaya çıkan kriz nedeniyle Körfez devletlerinin Türkiye’yi çok yönlü bloke etme taktikleri devreye girdi ve sonuçta bunun olumsuz yönde ciddi bir yansıması oldu. Aynı şekilde hem Irak ve Suriye gibi Arap dünyasında önemsenen iki ülkenin toprakları üzerinde hak iddia etmek hem de başta S. Arabistan olmak üzere körfez bölgesinin Osmanlı toprakları olduğuna dair iddialar, körfez ülkelerinin Türkiye politikasını önemli ölçüde etkiledi.  Körfezle kavgaya tutuşarak diplomatik ilişkiler çok ciddi oranda yara aldı.

Üçüncüsü, Türkiye’nin askeri gücü önemsenmekle birlikte ABD ve Rusya gibi bölgede ciddi bir askeri güç bulunduran ülkelerle rekabete girme eğiliminin yansımaları Suriye’de çok net olarak görüldü. Özellikle Rusya karşısında etkisizleşen,  İdlib’de Türk askerlerinin vurulmasında sessiz kalan, birçok bölgeyi aşamalı olarak terk eden bir pozisyona dönüştü.   

Dördüncüsü, Uluslar arası güçlerin uygulamaya koyduğu Libya politikasına karşı agresif bir hamle yaparak savaş sürecine dahil ve Ak Deniz’deki dengeleri değiştirmeye yöneldi. Ancak uluslar arası güçlerin baskısıyla bütünüyle geri adım attı. Mavi Vatan politikası bir bakıma uykuya alındı. Doğu Ak Deniz’de sürdürmek istediği çatışmalı krizi terk etmek zorunda kalarak sessizliğe büründü.  

Beşincisi, Ankara, Biden’in ABD Başkanı olduktan sonra  Rojava bölgesine yönelik izlediği agresif politikayı terk etmek zorunda kaldı. İşgal ederim biçimindeki tehditler artık unutuldu.  ABD’nin bölgeye yoğunlaştırdığı askeri potansiyeli görmezlikten gelmeye başladı.

Altıncısı, Cumhurbaşkanı Erdoğan,  AB’ne yönelik ‘bu daha sizin iyi günleriz’ biçimindeki  tehditler  yaptı. AİHM Kararlarını uygulamayarak meydan okudu. Göçmenler konusunda AB’ni açıktan rehin aldı. Ancak Cumhurbaşkanı merkezli iktidar, başarısız olan AB’ne yönelik tehdit içerikli bütün politikaları unutturmaya çalışmaktadır. AB üyeliğinin ne kadar stratejik bir yönelim olduğunu sıklıkla tekrarlamaya başladı.

Yedincisi, İktidarın Trump döneminde izlediği ABD politikası, Biden ile ciddi oranda işlevsizleşti. Politik ilişkiler sürekliliğini korusa da Biden ile yakın bir ilişki kurmayı başaramaması bir sorun olarak devam ediyor. Bunu değiştirmek için tavizleri aşamalı olarak vermeye başladı ve S-400’ler aktif hale getirilemedi.

İktidarın ‘Değerli Yalnızlık’ olarak tanımladığı esasen politik olarak değersizleşen bölgesel stratejisi önemli başarısız oldu. Uluslar arası ilişkilerde yalnızlaşan AKP iktidarı iç politik dinamiklerde çok ciddi sorunlarla karşı karşıya gelmeye başladı ve toplumsal tabanını kaybetme sürecine girdi.

AKP iktidarının hem küresel dış politikada hem de bölgesel stratejisinde başarısızlığı artık gizlenmiyor. İktidarı kaybetme kaygısı nedeniyle bu güne kadar izlediği ve başarısızlığı tescil edilmiş politikaları zorunlu olarak terk edilmeye başlandı.

AKP, devletin geleneksel politikalarına mı dönüyor?

İktidar, 15 Temmuz Darbe girişiminin finansörü olarak tanıtılan ve ‘hain’ olarak ilan edilen Birleşik Arap Emirlikleri ile anlaştı. Mısır ile politik çözüm arayışları devam ediyor. İstanbul’da S.Arabistan Konsolosluğunda öldürülen gazeteci Kaşıkçı’nın dosyasını S.Arabistan’a göndererek ‘barışma’ mesajını verdi. Filistin ve Mescid-i Aksa unutularak İsrail ile politik-diplomatik adımlar atmak için ciddi bir çaba gösteriyor. Ermenistan ile yakınlaşma ve sınırları açma çalışmaları başladı.  AB ile uyumlu çalışmak istedikleri hatta AİHM Kararlarının uygulanacağına dair bazı politik mesajlar verildi, ABD ile sorunların çözümü için yeniden politik kararların alınacağı açıklanıyor.

AKP, dış politikada izlediği stratejiyi değiştirme eğilimine gitmesi ve sorun yaşadığı ülkelerle yeniden ‘barışması’ devletin geleneksel politikalarına dönüşü olarak değerlendirilemez. Bunun temel nedeni uluslar arası ve bölgesel ilişkilerin ciddi oranda değişmiş olmasıdır. Örneğin Irak ve Suriye artık ‘Üniter Devlet’ olarak tanımlanamaz ve bölgede Kürtlerin jeo politik bir güç olarak artan varlığından bahsedebiliriz.

AKP veya sonrası bir iktidar, devletin ‘geleneksel’ dış politikası olduğu gibi devam etmesi söz konusu değildir. Bu nedenle  sorun yaratılan ve politik krizlerin yaşadığı devletlerle yeniden ilişkilenmek, devletin geleneksel politikası olduğu gibi devam edecek biçiminde algılanamaz. Devletin, uluslar arası alandaki gelişmeleri ve bölgedeki değişimleri dikkate alarak yeni objektif ve  denetlenebilir politikalar belirlemeden başarılı olması mümkün değildir. Örneğin Rojava gerçeğini kabul ederek politik ilişki kurmasının artık kaçınılmaz olduğunu bilince çıkartmadan Suriye’de politik aktör olamayacaktır.

Ukrayna-Rusya Savaşında Denge Gücü olmak

Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik başlattığı askeri operasyon, küresel sistemin politik dengelerini alt-üst etmekle kalmadı aynı zamanda dünya çapındaki stratejik ilişkileri doğrudan etkilemeye ve yeniden konumlanmaya yol açtı. Türkiye hem NATO ülkesi olması hem Ukrayna ve Rusya ile kurduğu ilişkiler aynı zamanda Montrö Sözleşmesi nedeniyle dikkatleri üzerine topladı. AKP iktidarı, AB ve ABD’den farklı olarak iki ülkeyle ilişkilerini korumaya yöneldi. Ukrayna’nın işgalini kabul etmemekle birlikte Rusya ile ilişkilerini kesmedi, ambargo sürecine dahil olmadı. AB ülke liderleri de özgün durum nedeniyle Türkiye’yi ziyarete başladılar.

 İki ülke heyetlerinin İstanbul’da toplanması önemli uluslar arası diplomatik başarı olarak gösterildi. Cumhurbaşkanı bunu çok önemsediği için açılış konuşmasını dahi yaptı.  Ukrayna-Rusya krizi Türkiye’nin uluslar arası izolasyonunu nispeten kırdı. Politik-diplomatik hareket alanı nispeten genişledi. Ancak bunun tek başına uluslar arası ilişkilerde başarılı bir politika olarak sunulamayacağını söyleyebiliriz. Ankara’nın Rusya-Ukrayna dengesini politik-diplomatik olarak sürdürülmesinin oldukça zor olacağını belirtebiliriz. Savaşın aktif sürdüğü bir ortamda bu denge uluslar arası ilişkilerde doğal karşılanabilir hatta olumlu olarak görüldüğü de söylenebilir. Ancak, ABD-NATO-AB dengesinde Ankara’nın, Rusya’ya yönelik belirlenen küresel çaptaki ambargoyu uygulamaması yarın önemli bir soruna dönüşeceği açıktır.

Rusya’ya uygulanan ekonomik ambargonun delinmesi ve özellikle Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun Rus Oligarkların paralarının Türkiye’ye aktarılması için mesaj vermesinin uluslar arası ilişkilerde hoş karşılanmadığı açıktır. Açıkça ifade etmek gerekirse AKP iktidarı, yaşadığı ekonomik kriz nedeniyle ihtiyaç duyduğu parayı, Rus oligarklarının sahip olduğu milyarlarca dolarla ifade edilen kara paranın Türkiye’ye yönlendirerek çözmek istiyor. Ancak bu talebin, uluslar arası alandaki karşılığının oldukça  sert olacağını söyleyebiliriz. Bu bakımdan iktidarın bir avantaja dönüştürmeye çalıştığı Ukrayna-Rusya savaşının iç krizin aşılmasında tahmin edilen etkiyi yaratması pek olası görünmüyor ve tersine Türkiye için yeni bir uluslar arası krize yol açabilir. Oligarkların kara parasından medet ummak,  politik çöküşün ve başarısızlığın başka bir biçimidir.

Yorum yap

You must be logged in to post a comment Giriş

Bir yorum bırak

To Top