Dünya

Devrimci Hareket 2021’e girerken sınıfsal panorama, Siyasal magazin değil ekonomi politik

Gelinen aşamada koronavirüs meselesini hem egemenler hem de ezilenler açısından değerlendirirken öncelikli olarak bilinmesi gereken şey, aynı gemide yani virüs tehdidi karşısında eşit koşullarda olmadığımızdır.
20. yüzyılın başındaki İspanyol gribinde ölenlerin de büyük çoğunluğu yoksullardan oluşuyordu. Bugün de öyle oldu. Gerek ölümler gerekse yıkımlar bağlamında (fiziki olarak da ekonomik ve sosyal olarak da) asimetrik şekilde bedeli ezilenler ödüyor.

Daha önce de çeşitli bağlamlar içinde değindiğimiz gibi koronavirüs tek başına bir dünya yaratmaz. Mevcut sınıf ilişki ve çelişkilerinde hızlandırıcı-derinleştirici rol oynar. “Yeni normal” de aşı süreci de sonrası da sınıfsal gerçeklik atlanarak yorumlanamaz.

Bu konuda sıkça rastladığımız bir eğilim söz konusu; değerlendirme yapılırken Trump’ın, Erdoğan’ın, Bahçeli’nin kimi kişilik özellikleri ölçü alınıyor, siyasal olgular kişiselleştiriliyor ve sonuçta siyasal magazin ekonomi politiğin yerini alıyor.

Evet egemen sınıflar pandemiyi fırsata çeviriyor. İnsanın imkansızlıklarla boğuştuğu, belirsizlik baskılanması altında olduğu, dolayısıyla da başının çaresine bakmak zorunda kaldığı haller egemenler için bir fırsattır. Ancak onlar için de süreç zorlu geçecek. Yeniden paylaşım ve yeni dünya tasarımları hızlanacak.

Ezberi bozan radikal hamleler bunun habercisi. Bir yığın tatbikat, restleşmeler ve güç denemeleri gerçekleşiyor. Yeni bloklaşmalar söz konu. Ama insanların büyük çoğunluğu bunu görüp yorumlamak yerine dijital dünyaya dair magazini okuyup konuşmayı tercih ediyor. Çünkü sınıfsal bakış bir şekilde gölgeleniyor.

Biden’e atfedilen olumlulukların da sebebi budur. Halbuki Biden’in ne yapıp yapmayacağı günlük akılla veya Biden’in kişilik özellikleri ile açıklanacak olgular değildir. Konu doğrudan ABD tekellerinin dönemsel ihtiyaçları ve dayatacakları politikalarla ilintilidir.

Neoliberalizmin sonu mu?
Salgının ardından hükümetler, çeşitli teşvik paketleri açıkladı. Diğer yandan da özellikle sağlık sistemlerindeki çarpıklıklar halk tarafından daha fazla dile getirilir oldu. Bu gelişmeler, korona virüsle birlikte neo-liberalizmin sonunun geldiği fikirlerinin ortaya atılmasını beraberinde getirdi. Gerçekte ise alınan tedbirler ve açıklanan teşvik paketleri bile neo-liberalizmin gereğine göre şekillendirildi.

Hatırlayalım, basitçe ne idi neo-liberalizm? Tekellerin önündeki tüm engellerin kaldırılması, tüm doğal kaynakların ve kamu mallarının özelleştirilmesi ve hemen her şeyin kâra tahvil edilmesi, bir pazar öğesi olarak görülerek metlaştırılmasıydı.

Kısaca özetlediğimiz bu durum, bugün daha açık ve sert biçimlerde yaşanıyor. Kentler gibi dereler, ormanlar, topraklar da sermayenin talanına açılmış durumda. Bu kapsamda insanlar geleceksizliğe ve güvencesizliğe mahkum ediliyor.-

Türkiye’de açıklanan ilk paket Hisarcıklıoğlu’nu sevindirmişti. Sonra yine Hisarcıklıoğlu bulaş halindeki kişilere uygulanan karantinanın 14 günden 10 güne indirilmesini kendilerinin talep ettiğini ve Bakan Koca tarafından yerine getirildiğini söyledi. Bu, bilimsel gereklilik dahil hemen her şeyin neoliberalizm gereği eğilip büküldüğüne dair sadece bir örnektir.

Bilinir ki krizde olmak ile bitmek/tükenmek farklı olgulardır. Örneğin kapitalizmin emperyalist aşaması “can çekişme” olarak tanımlandı. Ama aradan geçen 100 küsur yıllık süreçte kapitalizm varlık göstermeye devam etti. Bunun ne anlam ifade ettiği doğru okunmalıdır.

Bugün neo-liberalizm daha açık ve vahşi biçimlerde yaşanıyor. Güncelleme ve yeniden üretme, emeğin yüzlerce yıllık birikimini gasp edecek şekilde yapılırken, aynı zamanda muhalif örgütsel yapılar ve potansiyel dahil, kolektif/toplumsal olan hemen her şeyin parçalanması amaçlandı; rant ve yağma yarışı küresel boyuttaki paylaşım kavgasına içerildi.

Salgın değil rakamlar yönetildi

Türkiye’de salgın 11 Mart itibarıyla resmi olarak başladı. İlk günden bugüne çok çeşitli fikirler/argümanlar dillendirildi. Ancak Türkiye’nin salgın yönetimini ile dünyadaki diğer ülke pratikleri arasında bir paralellikten söz etmek mümkün. Arada imkanlarla ilişkili görece farklar olsa da toplam duruşun özünde aynı olduğunu söylemek mümkün.
Türkiye’de bakanlığın salgını değil rakamları yönetmeye çalışması iktidara dair bir özgünlüktür.

Ama büyük resim toplamda bir şey anlatıyor. Hatta pandemi koşullarını salt virüsle mücadeleye sıkıştırmadan bir de paylaşım mücadelesini düşünecek olursak, örneğin Türkiye’nin İsrail’den, ABD’den vb. bağımsız olmadığını, Irak Kürdistanı’ndaki gelişmelerin de yansıtıldığı gibi PKK ve KDP gerilimi ile sınırlı olmadığını yani çok coğrafyalı ve çok bileşenli bir savaşın söz konusu olduğunu görürüz.

Sürecin başından beri karantinaya, kapanmaya, iş yaşamına vb. bakışta çok net biçimde sınıfsal bir duruşu, egemen-ezilen ayrışmasını (egemenin ezilen karşısındaki duruşunu) gözlemek mümkün. Ancak tüm manipülasyonlara rağmen “Açık konuşan ve hoşgörülü davranan bakan” vizyonu ve “başarı hikayesi” yazma gayreti sınıfsal gerçekler karşısında uzun süreli olamadı. Sonuçta açıklanan vaka ve ölüm sayılarına da toplumun büyük çoğunluğu inanmaz oldu.

Acil Kullanım Onayı
Aşıların hazır olduğuna ve aşılamanın başlayacağına dair yaygınlaşan haberlerle salgına dair tartışmalar, büyük ölçüde aşıya ilişkin tartışmalara dönüştü. Bunlar içinde pek de ciddi bulmadığımız aşı karşıtlığını bir kenara bırakacak olursak, tıpta aşının yeri ile aşının istismarı veya şirketler-ülkeler açısından bir kâr ve rekabet alanı olarak görülmesinin farklı şeyler olduğunu söyleyebiliriz.

Koronavirüs aşısı başlı başına bir özgünlük taşıyor. Acil Kullanım Onayı alınan bu aşı çeşitli açılardan tartışılabilir. Mesela Sağlık Bakanı’nın açıklamasına bakılırsa gecikme sebebi, aşıdan dolayı yaşanabilecek sorunlarla ilgili olarak üreticinin sorumluluk üstlenmek istememesidir. Bakan vatandaşlardan “onam alınacak” diyor. Bu, aşı olurken tüm riskleri kabul ettiğinize dair imzalı onay gibi görünüyor.

Aşıya ve aşılamaya dair çeşitli başka belirsizlikler de var. Mesela aşıyla karşılaşan virüste mutasyon olasılığı teorik olarak zayıf görünmüyor. Bilim insanlarının da söylediği gibi biz baskı gördüğümüz bir durumdan nasıl kaçıyor veya çözüm üretiyorsak virüs de kaçıyor ve mutasyona uğrayarak yoluna devam edebiliyor.

Önümüzdeki süreçte özellikle aşı karşısında böyle bir gelişme zayıf bir olasılık değildir. Bu nedenle veya salgını durdurma amacıyla aceleye getirilmiş aşılardaki belirsizlikler sebebiyle önümüzdeki sürecin zorlu geçeceğini söylemek pek de abartılı olmaz.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi her şeyin metalaştırılması, hastanın müşteri olarak görülmesi, sağlık alanının özelleştirilmesi sonrasında hastalıkların çözümüne değil istismarına yönelik bir kurumlaşmanın oluşması neo-liberalizmin gereğidir.

Aşılamaya gelince, bu bir süreç; öncelikle onun doğru anlaşılması gerekiyor. Ortada köklü bir çözüm yok. Aşılama olsa da Covid-19 tehdidi bitmiyor. Bu bir anlamda salgın dalgasını durdurma hamlesidir. Ve çeşitli belirsizlikleri, eksikleri bağrında taşıyan bir süreçtir.
Bunun için duyumlarla değil bilimin gerekleri ile hareket edilmelidir. Bu konuda TTB’nin veya iktidara değil meslek etiğine bağlı hekimlerin yaklaşımı önemli olacaktı

Kent, kadın ve çevre hareketleri öne çıktı
Anımsanacak olursa salgın öncesi süreçte dünyanın durumu (sokaklar) önemli oranda hareketliydi. Pek çok ülkede kitlesel eylemlerden söz ediyorduk ve dünyanın bir tür geçiş sürecinde olduğunu söylüyorduk. Ancak salgınla beraber insanlar için ölümcül tehlike öne çıktı. Kapanma, eve çekilme zorunluluğu oluştu.

Bu, sokakta olma halini fiilen sınırladı. Ama eyleme sebep nedenleri ortadan kaldırmadı, aksine sebepler çoğalırken dünya ölçeğinde muhalif potansiyel hiç rastlanmadık boyutlar aldı. Örneğin Türkiye’de şu an 30 milyon insan açlık sınırının altında yaşıyor ve bu daha şimdilik böyle…

Giderek sokak hareketleri yeniden görünür olmaya başladı. Ancak sokak hareketleri olsa da olmasa da egemenler açısından bir yönetememe durumu var. Bunu metropol ülkeler için de sömürge ülkeler için de söyleyebiliriz. Ve bu, iktidarları güvenlik yasaları çıkarmaya, güvenlik önlemlerini artırmaya itiyor. Bir taraftan paylaşım kojonktürü gereği silahlanma artışı gözlenirken diğer taraftan halklara karşı yasak, tedbir vb. adımlar atılıyor.

Bu süreçte kent hareketleri, kadın ve çevre hareketleri öne çıkmış durumda. Sonuç alıcı olmaktan çok kendiliğindenci nitelikler taşıyan ve programatik hedeflerden çok reaksiyoner boyutta kalan bu hareketler başlı başına bir değerlendirme konusudur.

Ama bugün en azından bu hareketlerle yetinmemek gerektiğini, kalıcı ve sonuç alıcı, birleşik ve bütünlüklü hareketler için fikri ve fiili bir yoğunlaşma yaşanmasının acil bir ihtiyaç olduğunu söyleyebiliriz. Bu süreçteki en önemli eksiklik, Marksist solun birikimini güncelleme ve müdahillik konusundaki durumudur; mayalama ve pusula anlamındaki tarihsel rolünü oynayamamasıdır.

Çok coğrafyalı ve çok bileşenli savaş
Daha önceki paylaşım savaşlarında askeri araçların oynadığı rolü büyük oranda pandeminin oynadığının görüldüğü bugünkü koşullarda, genelde Ortadoğu özelde Suriye, paylaşımın en görünür coğrafyası, çatışmanın en sıcak halkası oldu.

Suriye, müdahaleden sonra artık yalnızca Suriye değildi. Orada silah da denendi, güç gösterileri de yapıldı, vekalet savaşı da yürütüldü. Asıl amaç bir ucunda İran’ın olduğu direniş eksenini/zincirini koparmaktı. Suriye bu zincirin önemli bir halkasıydı.

Bu, gerek halkların direnişi gerekse Rusya’nın müdahalesi sebebiyle başarılamadı. Ama süreç devam ediyor. ABD, askeri olarak gerçekleştiremediğini ekonomik olarak yapmaya çalışıyor. Bu kapsamda gündeme getirilen Sezar yasaları Suriye’yi ekonomik olarak boğma hareketidir.

Trump’ın son döneminde ve pandeminin ilerleyen aşamasında ABD’nin politikalarında radikalleşme eğilimi söz konusu oldu. İşte bu ABD politikaları açısından seçim sonrası dönemin habercisiydi.

Ama seçimi Biden’in kazanmasından hareketle demokratikleşme, barış, insan hakları vb. açılardan olumlu beklenti içinde olmak için sınıfsal gerçekliklerden ve tabii emperyalizmden habersiz olmak gerekiyor. Yapılacak değerlendirmelerde Biden’in paylaşım koşullarında başkanlık yapacak olması gözardı edilmemelidir.

Gerek Azerbaycan-Ermenistan savaşında yaşananlar gerekse aynı tarihsel süreçte İsrail’in İran karşıtı Arap ülkeleriyle girdiği “normalleşme” ilişkisi, adeta İran’ın dibine kadar gelip Körfez’e üs kurması, BAE ile olduğu gibi ilk kez karşılıklı vizelerin kalkması vb. adımlar önümüzdeki döneme dair önemli ipuçları veriyor.

Pandemi koşullarında daha da sertleşip hızlanan paylaşım iklimine bağlı olarak Kafkaslarda, Irak’ta, Suriye’de, Afrika’da vb. gözlenen ABD-İsrail-Türkiye ittifakı, daha radikal ve sonuç alıcı biçimde el yükselten ABD’nin önümüzdeki süreçte Trump döneminden farklı olarak sonuç almakta ısrar edecek duruşunun habercisidir

Radikalleşme beklenmelidir
2020 yılında ticaret savaşları da petrol fiyatları mücadelesi de Suriye ve Libya müdahalesi de tayin edici öneme sahip gelişmelerdi. Ancak sermaye-sermaye, emek-sermaye çelişmesinin derinleşmiş olduğu bir konjonktüre pandemi eklendi ve sürece damgasını vurdu. Biriken ve derinleşen çelişmeler sürdürülemez bir noktaya geldi.

Bugün artık sermaye güçleri tüm kozlarını kullanıyor. Bunun sınıfsal anlamı faşizmdir. Örneğin Türkiye’de açık faşizm koşullarında rastlamadığımız yasa ve uygulamalar (örneğin son olarak gündeme gelen derneklere kayyum atama ve malvarlığına el koyma yetkisi gibi) gündeme geliyor.

Buna rağmen hala faşizm yokmuş gibi “faşizm geliyor” diye tespit yapanlar oluyor. Mahir’in dediği gibi isteyenler buna “sömürge tipi demokrasi” desin ama sınıfsal özü değişmiyor. Hatta burjuva demokrasilerinin de giderek miadını doldurmakta olduğunu söyleyebiliriz.

Sermaye güçleri arasında büyük bir mücadele ve tasfiye yaşanırken sonuçta sermayenin merkezileşmesi, tasfiye ve mülkiyet değişimi yaşanması, perakende satış dahil pek çok sektörde üretimin de pazarların da az sayıda tekelin elinde toplanması beklenmelidir. Ancak tekelleşmeye yoksullaşma, işsizlik vb. de eşlik edeceği için aynı zamanda pazarlarda önemli oranda bir daralma da söz konusu olacaktır.

Önümüzdeki süreçte tüm bu gelişmelere bağlı olarak mücadele başlıklarında işsizlik, yoksulluk ve hatta açlık öne çıkacaktır. Esnaflar dahil çok büyük bir kesim işsizler arasına katılacaktır. Bunun sonunda ezilen kesimlerde de bir radikalleşme beklenmelidir.

Böyle bir süreçte kimlik siyaseti vb. nedenlerle parçayı bütünün dışında gören dolayısıyla da muhalif potansiyeli parçalayıcı etki yapan yaklaşımlardan özenle kaçınılmalı, bu alandaki yanılgılı duruşun tuzak niteliği görünür kılınmalıdır.

Umutlu olmak için çokça nedenimiz var
Toplu durumu ifade eden fotoğraflar karanlık görünse de sürecin aynı zamanda ezilenler adına muazzam bir enerji biriktirdiği, potansiyel öfkeyi büyüttüğü, muhalif zemini çeşitlendirerek çoğalttığı unutulmamalıdır.
Ezilenlerin ezenlere yönelik olarak kullandığı, “Onlar bir avuç biz milyonlarız” sözü bugün hala geçerlidir. Hatta onlar daha da azalıyor biz daha da çoğalıyoruz.

Bu süreçte kendi gücünün farkında olmak, bu bağlamdaki farkındalık çok önemli. Biden’den barış ve demokrasi, AKP’den reform veya Kürt sorununda çözüm bekleme yanılgısı yerine böyle bir farkındalık belki hemen değil ama giderek büyük ve kalıcı sonuçlar doğuracaktır.
“Ben”i baskılamayan bir “biz” tanımına, bireyin sınırlarına sığmayan, başkalarına doğu taşan bir toplumsallığa ve dostunu da karşıtını da doğru tanımlamaya imkan veren bir farkındalığa ihtiyaç vardır.

Bizim başarmak, sonuç almak ve mutlu olmak için çokça nedenimiz var. Yeter ki çözümü yanlış yerde aramayalım, kolaya kaçmayalım ve güzelliğin emek, hatta bedel gerektirdiğini unutmayalım

Yorum yap

You must be logged in to post a comment Giriş

Bir yorum bırak

To Top