Genel

DEVLETİN YA DA PİYASANIN DAĞITTIĞI ROLLER ÜZERİNDEN DEVRİMCİLİK İDEASI VE BİR KOMÜNİSTE LİNÇ GİRİŞİMİ ÜZERİNE”

” Kamu gücünü ve vergileri ödetme hakkını kullanan memurlar,toplumun organları olarak, toplumun üstünde yer alırlar.Gentilice örgütlenme organlarınagösterilen içten gelme saygı,memurlara karşı da bu saygının gösterildiğini varsaysak bile, onlara yetmez…Onların yetkesini, onlara dokunulmazlık ve özel birkutsallık kazandıran olağanüstü yasalarla sağlama bağlamak gerekir.En değersiz polis memuru, gentilice toplumdaki bütün organların birarada sahipolduklarından çok daha fazla ‘yetke’ sahibidir;ama en güçlü prens, en büyük devlet adamı, yada uygarlığın en büyük askeri şefi,en küçük gentilice şefin mazharolduğu içten gelme ve söz götürmez saygıyı kıskanabilir…”

Devlet Ve Devrim-LENİN syf:19

Günlerdir sosyal medya üzerinden Muzaffer Oruçoğlu’nun devrimci kişiliğinden, mücadele geçmişinden, sanatının içeriğinden, cinsellik anlayışından, siyasal düşüncelerinin yargılanmasına kadar sürdürülen karalama kapmanyasının amacı nedir?

Muzaffer Oruçoğlu’nun bir sanatçının yapıtlarını savunma kaygısıyla yaptığı bir konuşma aynı sanatçının hakkındaki taciz idealarının görmezden gelinerek, tacizin de savunulması olarak yorumlandı.Muzaffer Oruçoğlu tacizi savunmak gibi bir amacı olmadığını kendisi açıklamasına rağmen devrimci kişiliğinden sanatının içeriğine kadar sürdürülen karalama kampanyası halen sürdürülmektedir. Muzafer Oruçoğlu’nun devrimci kişiliği ve sanatının içeriği üzerinde laf edenlerin nerede durdukları ve bir tacizcinin savunulması iddeasının karalama kampanyasına dönüştürülerek Muzaffer Oruçoğlu’nun siyasal geçmişinin ve sanatının içeriğinin tartışmaya açılması üzerine bizim de sözümüz var.

Her şeyden önce sosyal medya üzrinden sürdürülen bu karalama kampanyasında devrimcilik iddeası ile devletin ya da aynı anlama gelmek üzere piyasanın dağıttığı roller üzerinden bir komünisti karalamaya, linçe tabi tutmaya kimlerin gönüllü olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu olayda da grupçuluk zihniyeti öne çıkmakta v e farklı geleneklerden gelen kimi unsurlar Muzaffer Oruçoğlu şahsında İbrahim Kaypakkaya geleneğini sorgulamaya açmakta Muzaffer Oruçoğlu şahsında bu geleneğin sözde tutarsızlıklarını gösterme iddeası ile hareket etmektedirler. Bundan daha vahim olmak üzere aynı unsurlar bir komünistin kimliği üzerinden yapılan tartışmayı devletin ve piyasanın argümanlarıyla sürdürmekle devrimci mücadelenin neresinde durduklarını da göstermektedirler. Muzaffer Oruçoğlu üzerinden sürdürülen tartışmada meta ahlakının kavramları ve değer ölçütleri ile sürdürülen karalama kampanyası komünist bir sanatçının sanatçı kimliğinin ve devrimciliğinin sorgulanmasına dönüştürülmüştür.

Muzaffer Oruçoğlu isteseydi İbrahim Kaypakkaya ile birlikte başlattığı siyasal geleneğin içinde aktif siyasal yaşamını pekala sürdürebilirdi. Fakat o siyasal yaşamını cezaevi süreci sonrası bir sanatçı olarak sürdürme ve devrimci sanatın ve felsefenin sorunları üzerinde yoğunlaşmayı seçti. Bir coğrafyanın devrimci mücadelesinde aktif militanlara ne kadar ihtiyaç varsa devrimci sanatçı ve düşünüre de bir o kadar ihtiyaç vardır. Muzaffer Oruçoğlu aktif siyasal misyonunu Vartinik direnişi süreci ile layıkıyla yerine getirmiş bir komünisttir. Sanat yaşamı boyunca bugüne kadar 13’ü roman, 7’si şiir, 2’si masal olmak üzere 28 kitabı yayınlanmış ve 40’ın üzerinde resim sergisi açılmıştır.Muzaffer Oruçoğlu yapıtlarında toplumsal sınıf ve tabakaların günlük yaşamındaki çelişkileri, eğilimleri ve toplumsal rolleri irdelemektedir. Muzaffer Oruçoğlu yapıtlarında özellikle meta toplumunun ahlak anlayışını sorgulamakta ve özgürlükçü devrimci bir ahlak savunusu yapmaktadır. Muzaffer Oruçoğlu yapıtlarında özellikle köylü ve işçi kitlelerin günlük yaşamlarını konu almakta ve bu yaşamın çelişki ve eğilimlerini irdelemektedir. Sanatçının yapıtlarındaki karakterlerin eğilimlerini sanatçının kendisine mal ederek onun kişiliğinin sorgulanması üzerinden sürdürülen karalama kampanyası ibret vericidir. Farklı cinsel eğilimleri temsil eden bir roman karakteri üzerinden Oruçoğlu’nun cinsellik anlayışının sorgulanması çok gülünçtür. Bu, romanında bir psikopatı irdeleyen yazarın kendisinin de psikopat ilan edilmesi kadar saçma bir girişimdir. Bir sanatçı toplumdaki farklı kimlikleri ve eğilimleri irdeleyebildiği, bunları sanatsal bir bakışla sergileyebildiği kadarıyla sanatçı olma vasfına sahip olabilir. Yoksa, normali, herkesin görebildiğini anlatmakla sanatçı olunamaz.

Sınıflı toplum, ilkel komünal toplumun dolaysız insan ilişkileri yerine özel mülkiyet ilişkilerini ve onun ahlaki kodlarını ikame etmiştir. Sınıflı toplumların devletlerinin kökeni bu özel mülkiyet ilişkilerinde ve onun ahlaki kodlarındadır. Muzaffer Oruçoğlu’nun geleceğin komünist toplumunun ahlaki kodlarını özsel olarak ilkel komünal toplumda arayışı Marksist bir tutumdur.Fakat, Oruçoğlu zor bir felsefi mecrada kulaç atmaktadır. Binlerce yıllık sınıflı toplum ilişkilerini ve onun ahlaki kodlarını sorgulamak ve geleceğin ahlaki yönelimlerinin özsel olarak ortaya çıkarıp kitlelere sunmak zor bir mücadeledir. Geniş kitleler binlerce yıllık sınıflı toplum ilişkilerinin ahlaki yönelimlerinden muzdariptir ve topluma yeni ahlaki referanslar göstermek şiddetli tepkileri de göze almayı beraberinde getirir.

Oruçoğlu yapıtlarında eril dil ve onun ahlaki kodlarını sorgulamakta ve kadın kimliğini ilkel komünal toplumdaki konumu üzerinden yeniden kurgulamaktadır. Eril dil ve ahlaki kodlarla sorun yaşayan kadın kimliğinin bu anlamda Oruçoğlu’nun yanında yer alması gerekirken tacizin savunulması ideası üzerinden sürdürülen karalama kampanyası ve linç girişimi Oruçoğlu’nun hiç de hak etmediği bir biçimde sanatsal üretiminin içeriğinin de karalanmasına dönüştürülmüştür.

Tutarlı bir demokrat olmak eril dil ve ahlaki kodlar gibi kökenleri sınıflı toplumun üretim ilişkilerinde olan toplumsal olgulara karşı Marksist toplum bilimin cephesinde durmayı gerektirir. Bir kimlik hareketi olarak gelişen kadın hareketi içindeki kimi kesimler taciz, tecavüz gibi kökenleri mülkiyet ilişkilerinde ve onun ahlaki normlarında olan toplumsal olguları bireysel eğilimler olarak görmekte ve soruna bu cepheden bakmaktadırlar. Bu anlamda, örneğin, kadın örgütleri bireysel taciz olaylarında gösterdikleri duyarlılık ve ortak tavrı cezaevlerinde çıplak arama dayatması gibi siyasallaşmış bir şiddet argümanına karşı gösterememektedirler. Sorununun kendisi eril dil ve ahlaki kodların üretim araçları üzerinde özel mülkiyete dayalı sınıflı toplumun devlet aygıtının ve onun toplum içindeki uzantılarının bir niteliği haline gelmiş olmasında ve burjuva-feodal devlet aygıtıyla birlikte onun toplumsal tabanının eril dil ve ahlaki kodları kitleleri mevcut üretim ilişkilerinin sınırları içinde disipline etme aracı olarak kullanmasındadır.

Bugünkü kadın hareketi belirgin bir eğilim olarak kimlik sorunlarına odaklı postmodern bir kimlik hareketi olarak gelişme eğilimi göstermekte, kadının köleliğinin toplumsal kökenlerinin üretim araçları üzerinde özel mülkiyete dayalı sınıflı toplumun üretim ilişkilerinde olduğu gerçeğinin üstü karartılarak kadın kurtuluş hareketiyle sınıf mücadelesinin ilişkisi izole edilmekte ve bir anlamda kadın kurtuluş hareketi depolitize edilmek istenmektedir.Kuşkusuz bu durum egemenler için ehveni şer olarak görülecek bir gelişmedir. Kadın kurtuluş hareketinin bu çelişki ve tutarsızlıkları Oruçoğlu’na karşı alınan tutumda da kendisini göstermiş ve sanatçının kadının kurtuluşu sorununa getirmek istediği felsefi açıklık ve entelektüel çaba görmezden gelinerek Oruçoğlu günah keçisi ilan edilmiştir.Fakat kadın hareketinin postmodern modanın etkisinde kaldığı bu süreci de geçici bir aşama olarak görenlerdenim; su akar yatağını bulur.

Eril ahlaki normlar üretim araçları üzerinde özel mülkiyet üzerine kurulmuş olan sınıflı toplumun en küçük ekonomik birimi olan aile içi ilişkilerde de kadını mevcut üretim ilişkilerinin sürdürücüsü ve yeniden üreticisi olarak disipline etme aracı olarak kullanılmakta ve böylece özel mülkiyet ilişkileri erkek egemen bir ideolojik biçim altında yeniden üretilmektedir. Yalnız ideolojik söylemiyle değil siyasal pratiği ile de sistem dışı bir duruş yaratamamış siyasal anlayışların eril ahlaki kodlara karşı tutarlı, samimi devrimci bir tutum geliştirebilmelerinin mümkün olmadığı bu tartışmalar sürecinde bir kez daha görünür hale gelmiştir.

Oruçoğlu’nun yapıtlarında kurgusal örüntünün ağırlıklı bir konuma sahip olması irdelediği toplumsal materyali çevreleyen tarihsel koşulların dayattığı zorunlulukların kaçınılmazlığının yarattığı bil olgudur. Sınıfsız toplum Marksist bir paradigma olarak henüz yaşanan bir gerçekliğe sahip değildir ve ancak düşünürlerin ve sanatçıların kafalarındaki kurgularda mevcuttur.Oruçoğlu’nda kurgusal örüntü hayal gücünün yaratıcı dinamiklerini harekete geçirmekte ve varolanın sanatsal bir eleştirisini içermektedir. Fakat biz sınıfsız topluma özsel olarak ilişkin verilerden hepten yoksun durumda da değiliz. Gerek insanlık tarihinin başlangıç aşamalarındaki sınıfsız komünal toplumda, gerekse, günümüzde anti kapitalist mücadelenin siyasal kültüründe sınıfsız toplumu özsel olarak yansıtan kültürel, ahlaki ve politik kavramlar tarihte mevcut ya da gelişme aşamasındadır. Oruçoğlu, yapıtlarında kitlelere kendi tarihsel serüvenleri özel mülkiyetin tarihini almadan önceki sınıfsız, sömürüsüz, kişisel çıkarlarla kirlenmemiş dolaysız insan ilişkilerini hatırlatmaktadır.

Sol içinde yapılanmış bir kısım tutarsız çevreler bir taciz olayının savunulması iddeasıyla toplumsal bir sorunu bireysel bir olaya indirgemekte ve Oruçoğlu’nun eril dil ve ahlaki kodlara karşı yapıtlarında ceheden sürdürdüğü Marksist tutum ve mücadeleyi görmezden gelerek onu bir kadın düşmanı olarak göstermek gibi trajikomik bir yöntemle sanatsal üretiminin devrimci içeriğini inkara yönelmektedirler.

Ben, konuya ilişkin daha önceki bir yazımda bu çevreleri kadir kıymet bilmeye, devrimci bir sanatçıyı karalama kampanyasından ve linç girişiminden vazgeçmeye davet etmiştim. Fakat sonradan farkettim ki kadir kıymet bilmek gibi devrimci bir erdemi linç girişimine yönelmiş çevrelerden beklemek boşuna bir çabaymış…

Muzaffer Oruçoğlu üzerinden sürdürülen karalama kampanyasında devletin ve piyasanın dağıttığı meta ahlakının polisliği rolünü üstlenerek Muzaffer Oruçoğlu’nun devrimci kişiğini, siyasal geçmişini, sanatının içeriğini ve hatta cinsellik anlayışını tartışmaya açan çevreler kendi normallerinin Engels’in Ailenin, Özel Mülkiyetin Ve Devletin Kökeni adlı eserinde çok güzel bir biçimde ortaya koyduğu özel mülkiyet toplumunun ”normalleri” olduğunu gizleyerek oruçoğlu’nun bu ”normallere” karşı devrimci duruşunu karalamaya, onu susturmaya soyunmuşlardır. Fakat nafile, Lenin’in yukarıdaki alıntıda da Engels’ten aktararak söylediği gibi bir klan şefine duyulan içten gelme saygıyı burjuva toplumunun ahlak polislerinin ortadan kaldırabilmesi bir tarafa bu ahlak memurları bu içten gelme saygıyı elbette kıskanacaklardır.

Oruçoğlu, devrimci geçmişi ve devrimci sanatıyla devrim komününün klan şeflerinden biridir. Bütün yaşamı boyunca da bu misyonuna sadık kalmış ve komünist kimliğinden taviz vermemiştir.Lenin’in ”Ahlakımızın içeriğini proletaryanın devrim mücadelesinin menfaatleri belirler” sözünden hareketle burjuva_feodal kültürel kalıntılara karşı cepheden mücadele sürdüren Muzaffer Oruçoğlu’nun yanında yer almak komünistim diyen herkesin görevidir. Onun üzerinden sürdürülen karalama kampanyasında içinden geldiği siyasal gelenekte yaşanan ayrılıklar karşısındaki tutumu irdelenerek klan şeflnin gömleğinden bir düğme bile koparılamaz. Oruçoğlu, yaşanan ayrılıklar hakkında düşüncelerini devrimci bir sanatçı kimliği ile her zaman çekinmeden ortaya koymuş biridir. O, bu ayrılıkların ne sorumlusu ne de destekçisi olmuştur.Kaldı ki örgütsel ayrışmalar siyasal pratiğin zorunluluklarının açığı çıkardığı sınıfsal eğilimlere karşılık gelir. Devletin ve piyasanın dağıttığı rollerle Muzaffer Oruçoğlu gibi komünist bir kimliği çok trajik bir biçimde karalamaya çalışanlar gerçek toplumsal gündem yaratmaktan aciz, sol içinde çürüyen ve etrafını da çürüten sahte sol bir güruhtur. Burjuva-feodal devletin kendisinden de onun temsil ettiği üretim ilişkilerinin meta ahlakından da kopamamış, kopmaya cesaret edemeyen bu güruh bütün devrimci yaşamını ve sanatını bu ilişkilerden ve ve özel mülkiyet kültüründen kopmaya adamış bir komüniste kıskançlıkla saldırmaktadır Bu sahte sol, coğrafyanın devrimci mücadelesinde de rol kapmaya çalışmakta fakat Halk Savaşı gibi ölümü göze almayı gerektiren gerçek komünistlerin seçtiği tehlikeli rolleri değil salon ve dernek devrimciliği rollerini tercih etmekle gerçek kimliğini de zaten ortaya koymaktadır.Devletin susturamadığı bir komünisti piyasanın dağıttığı rolleri oynayarak ve kitlelerin bilincindeki meta ahlakının gerici tortularını harekete geçirerek yaratmak istedikleri kamuoyu baskısıyla susturmaya çalışmanın nesi devrimciliktir?

Hayır efendim. Kitaplarındaki karakterlerden yazar sorumlu değildir. Bu karakterler zaten toplumun içinde olan karakterlerdir. Hatta toplumun içinde olmayan hayali karakterler de olabilir. Bir sanatçıya senin kitabındaki karakterler neden böyle gibi saçma bir soru sorulamaz.Genel olarak sanat, özel olarak devrimci sanat toplumdaki farklı kimlikleri anlamak ve sanatsal bir dille anlatmakla yükümlüdür. Bunu yapabildiği kadarıyla sanat yapmış olur bir sanatçı. Bir romandaki karakterler sizin ”normallerinize” uymuyor diye o romanı ve yazarını eleştirebilirsiniz. ama karalama hakkınız yoktur. Bunun aksini savunmak orta çağın engizisyon mahkemelerini bugüne taşımak anlamına gelir. Sanata ve sanatçıya sansür ya da toplumsal baskıyla otosansür uygulamak gerici bir eğilimdir. Devrimciler sanata ve sanatçıya sansürü ve oto sansürü savunmazlar. Bir sanat yapıtının devrimci niteliğe sahip olup olmadığı karakterlerin toplumun normallerinden sapıp sapmadığı ile değil yapıtın toplumdaki çelişkileri açığa çıkarıp çıkarmadığı ile ilgili bir sorundur.Komünist bir sanatçı toplumdaki çelişkileri, farklı kimlikleri irdeler ve açığa çıkarır. Komünist sanat her gözün göremediğini görmek ve kitlelere göstermekle yükümlüdür. Romanlarındaki kimliklerin eğilimleri nedeniyle bir komünist sanatçı yargılanamaz. bu engizisyon mantığının ta kendisidir. Oruçoğlu gibi meta ahlakını ve bu ahlakın köken aldığı üretim ilişkilerini derinlemesine sorgulayan bir komünist sanatçı bu sahte devrimci güruh tarafından gerici bir kamuoyu baskısıyla otosansüre zorlanmakta ve böylece meta üretiminin üretim ilişkilerinden de onun kültüründen de tamamen kopmak için dağa çıkmış bir gerillaya devletin memurlarının gördüğü yerde kurşun sıkması gibi devrimci sanat da linç edilmeye çalışılmaktadır.

Muzaffer Oruçoğlu 12 Mart faşizmine karşı Vartinik Direnişindeki rolünü devletten ve piyasa devrimciliğinden almadığı gibi devrimci sanatçılığını da devlet sanatçılığından ya da piyasa kültüründen devşirmemiş, içinde yaşadığı toplumu ve tüm dünyayı anlamaya ve anlatmaya çalışan komünist bir sanatçıdır.Kaypakkaya geleneği devletten, devlet solculuğundan olduğu kadar piyasa ahlakından da kesin ve kararlı bir kopuştur. Oruçoğlu Vartinik sürecinde olduğu gibi sonrasında komünist sanatıyla da bu kopuşun temsilcilerinden biridir. Dolayısıyla Oruçoğlu’nun kamuoyunun geri eğilimleri harekete geçirilerek burjuva-feodal kültürel ve ahlaki argümanlarla bir oto sansüre zorlanması pekala özel olarak Kaypakkaya geleneğine genel olarak komünist sanata adı konulmamış maksatlı bir saldırıdır.

Devletin belirlediği sınırlar içinde siyaset yapan, ne burjuva-feodal devlet aygıtından ne de onun piyasa ahlakından kopamayan ve böylece burjuva -feodal devleti ve onun temsil ettiği üretim ilişkilerini yeniden üretenler kervanına katılan ekonomizmden muzdarip siyasal anlayışlar proletaryanın sınıfsız toplum paradigmasının taşıyıcısı olamaz.Ufkunu sistem içi sınırlarla baştan karartmış olanların Oruçoğlu’nun sanatsal üretiminin içeriğini anlayabilmeleri ve yorumlayabilmeleri özenli bir çaba gerektirir. İbrahim Kaypakkaya nasıl kemalizmden kopuşun temsilcisiyse Muzaffer Oruçoğlu da burjuva-feodal piyasa ahlakından kopuşun ve devrimci sanatın temsilcisidir.İbrahim Kaypakkaya’ya kemalizmin faşist niteliğini teşhir ettiği için hınç duyanlarla Muzaffer Oruçoğlu’na burjuva-feodal kültürel kodların eleştirisini yaptığı için kin besleyenlerin toplumsal kökeni aynıdır. Partizan çevresi Muzaffer Oruçoğlu’na karşı başlatılan linç girişiminin bu niteliğini görememiş ve onu bu süreçte yalnız bırakmıştır.

Kadını bir özel mülk olarak gören ve tıpkı sermayenin kasalarda gizlenmesi gibi kadını toplumsallıktan yalıtmak isteyen piyasa ahlakının temsilcileriyle komünist kimliğin ayrım çizgileri bu tartışma sürecinde bir kez daha açığa çıkmıştır.Oruçoğlu’nun kamuoyunun gündeminde bu tartşılma süreci burjuva feodal devletin, devlet solculuğunun ve piyasa ahlakının sol içinde nerelerde gizlendiğini göstermesi açısından öğretici olmuş ve Maoist Kültür Devriminin sosyalist bir inşa süreci için proletaryanın paradigmasını komünist topluma taşıyabilmesi adına ne kadar önemli olduğunu bir kez daha ortaya koymuştur.

Muzaffer Oruçoğlu’nun ”Mücadele etmek için ayağa kalkan, dik duran, ışığa ve kitaba sevdalı her kadını öperim” sözünü de taciz olarak algılayanlara Cemal Süreya’nın bir şiirini hatırlatmanın da sırasıdır…

Kapı aralığında öptüm/Soluğundan öptüm seni/Bahçede çocuklar vardıÇocuğundan öptüm seni/Evime götürdüm yatağımdaKasığından öptüm seni/Başka evlerde karşılaştıkİliğinden öptüm seni/En sonunda caddelere çıkardımKaynağından öptüm seni

Cemal Süreyya

Fikret Karavaz

Yorum yap

Bir yorum bırak

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Popüler Haberler

To Top