Genel

ÇİN’İN UYGUR ASİMİLASYONU VE NEDENLERİ

AHMET HULUSİ KIRIM

Sincan ve Çin’in değişik bölgelerinde gerçekleşen saldırıları, ABD’nin desteği ile, sürgündeki
geçici Uygur hükümetinin başbakanı Rabia Kadir’in (Çin’in kapitalist inşa sürecinde sıfırdan en zengin kadınlardan biri haline geldi) kışkırttığını ileri süren Çin, 2014 senesinden itibaren, “teröre karşı halk mücadelesi” adı altında bugün de devam eden yeni bir kırım sürecini başlattı. Ancak, Uygurlara yönelik kültürel ve dini baskılar esas olarak 2019’dan sonra irtifa kaydetti denebilir.


Çin’in, 1949 senesinden itibaren egemenliği altında tuttuğu Doğu Türkistan’ın kırsal kesimlerinde
etrafı yüksek duvarlarla çevrili inşaatlar devam ediyor. Birleşmiş Milletlere göre 1 milyon civarında
Müslüman Uygur, Çin’in “eğitim merkezi”,”rehabilitasyon merkezi” olarak tanımladığı toplama
kamplarında tutuluyor.


Uygurlar, Orta ile Doğu Asya’dan kaynaklanan ve kültürel olarak bu bölgelerle bağlı bir azınlık
etnik grubudur. Uygurlar Çin’in resmi olarak tanıdığı 55 etnik azınlıktan biridir. Çin’in kuzeybatısındaki Sincan Uygur özerk bölgesi Uygurların vatanı olarak tanınır ve dünyanın en eski uygarlık merkezlerindendir. Halen Çin’de 2021 nüfus sayımına göre 12,8 milyon Uygur yaşamaktadır.


Uygur halkı tarihte iki kez devlet deneyimi yaşadı. 1930’larda bölgede patlak veren isyanlar 1933 senesinde Kaşgar’da “Doğu Türkistan İslam Cumhuriyetinin ilan edilmesiyle sonuçlandı. Ancak İslam Cumhuriyeti, Çin’li General Şın Şısay’ın bölgenin kontrolünü ele geçirmesiyle tarih sahnesinden silindi.1944 senesinde bugünkü Kazak özerk bölgesinde SSCB’nin desteğiyle kurulan ikinci “Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti” ise 1949’da Çin Halk Kurtuluş Ordusunun Şingcang’a girmesiyle sona erdi. Önce eyalet statüsünde olan bölge 1952’de özerk bölge olarak ilan edildi. Çin Anayasası’na göre Çince ile birlikte resmi dil olarak kabul gören Uygur dili 2003 senesinde ABD’nin Afganistan’a adım atmasıyla sınırlandı. Resmi dairler, okullar ve üniversitelerde Uygur dili yasaklandı. Uygurlar kültürel ve siyasi baskı görmeye başladı. Nüfus bileşimini değiştirmek, Uygur dilini sınırlamak da dahil birtakım tedbirler alınıp uygulanmaya başladı.


Çin’in bölgedeki gayri insani, kapsamlı asimilasyon politikasının altında yatan en önemli neden,
Balkanlaşma korkusu yanında, Doğu Türkistan’ı, Orta Asya ve kuzey Asya’ya atlama tahtası olarak
kullanmak istemesidir. Diğer yandan hammadde ve enerjiye ihtiyacı artan Çin için Doğu Türkistan
ekonomik olarak da değerlidir. Özellikle yer altı kaynakları Çin için hayati önemdedir.1993’den
itibaren petrol ithalatçısı olan Çin, üretiminin yüzde 40’ını bu bölgeden çıkarır. Bu açıdan “Uygur
sorunu”
Çin’in gelecekteki dış politikasında, yakın çevresine dönük stratejisini gerçekleştirmede uzun bir süre daha önemli bir köşe tası niteliği taşımaya devam edecektir.


20.yüzyıldaki hızlı sanayileşme ile birlikte son çeyrekte Çin ve Hindistan’ın da kervana katılması,
enerjiye duyulan ihtiyacı büyük oranda artırdı. Talebin artmasına karşın üretimin aynı oranda
artmaması, aksine mevcut kaynakların hızla tükeniyor olması sanayileşen ülkeleri yeni kaynak
arayışlarına itti. Jeopolitik olarak bir eksen olan ve enerji kaynaklarının dörtte üçüne sahip Orta Asya, başta ABD elebaşılığındaki emperyalizm olmak üzere, Çin, Rusya ve Hindistan’ın iştahını kabartıyor. Orta Asya enerji kaynaklarına sahip olmak için emperyalist devletler arasında akılalmaz bir satranç oyunu oynanıyor.


SSCB’nin yıkılmasıyla Orta Asya’da ortaya çıkan yeni devletler ile ekonomik ilişkilerde ticaretin hacmi yükseldikçe Doğu Türkistan’ın rolü de buna paralel olarak arttı. Çin’in Orta Asya’ya, ticareti
geliştirip daha fazla nüfuz edebilmesi için inşa ettiği otoyollar, demiryolları ve boru hatlarının tümü Doğu Türkistan’dan geçmekte. Tüm bu faktörler, Doğu Türkistan’ı Çin dış politikası ve bölgesel stratejisi için jeopolitik olarak daha da önemli hale getirdi. Zira bölgenin Çin topraklarından kopması halinde Çin’in batı ile ulaşımı riskli Rusya ya da Hindistan üzerinden yapılmak zorunda kalacaktır.


2009 senesinden itibaren ABD’nin stratejisini, eksen kaydırarak Ortadoğu’dan Pasifike çevirmesi,
Doğu Türkistan’ın Çin için olan önemine yeni bir boyut kattı. ABD’nin Kamboçya, Vietnam gibi güney Asya ülkeleriyle ilişkiye girmesi ve Hint-Pasifik okyanusundaki denetimi, Çin’i askeri ve ticari açıdan zor duruma bıraktı. Bu durumda, Çin’i batıya bağlayacak en güvenli yol olarak kara ve demiryollarının geçtiği Doğu Türkistan kaldığı için bölgenin güvenliği daha da stratejik bir hal aldı. Güvenliğin tam anlamıyla sağlanabilmesi için bölgenin Çinlileştirilmesi gerekiyordu. Nitekim bu kaygıyla nüfus kaydırmaları ve asimilasyon süreci hız kazandı. Bugün bölgede yaşayan Uygurların oranı yüzde 50’nin altına inmiş bulunuyor.


SON YERİNE
Çin’in kuzey batısından kuzey doğusuna giden kuşak sıra dağlarla çevrilidir. Daha kuzeye çıkmak
için 10-13 geçiş noktası olsa da gerek giren ve gerekse çıkan için oldukça zordur. Bu kuşakta sırasıyla batıdan doğuya doğru Tibet, Şingcang, Moğolistan ve tarihi olarak hak iddia ettiği Mançurya sıralanır. Herhangi bir emperyal gücün bu bölgeleri istikrarsızlaştırması halinde Çin’in enerji mücadelesinde, özellikle bakir Sibirya’ya, kuzey batı ve kuzeye çıkabilmesi imkansızlaşır. Çin yönetimi kuzey kuşağını güvenceye almak adına Rabia Kadir’in de dediği gibi Şingcang bölgesinde yukarıda değindiğimiz önlemleri alıp hayata geçirmiştir. Asimilasyon nedeniyle hassas olan ve bağımsızlıkçı duyguları hala canlı Uygur halkı ise bütün baskılara karşı etnik kimliğini korumaya devam etmektedir.


Tarihten gelen bağımsız devlet geleneğine sahip Uygur halkı jeopolitik-jeostratejik talihsizliği
sebebiyle emperyalist güçlerin satranç oyununda kurban olarak seçilmiştir. Ne yazık ki yayılmacı
büyük güçlerin 21.yüzyıldaki enerji mücadeleleri devam ettikçe bölgede daha pek çok kan ve gözyaşıakacaktır.

17.10.2022

Yorum yap

You must be logged in to post a comment Giriş

Bir yorum bırak

To Top