Devlet :

Devlet :
Görüyor musun, insanları nasıl birbirlerine karşı kışkırtmışlar? Budalalık ve korku sayesinde kör etmişler, ellerini ayaklarını bağlamışlar. Halka zulmediyorlar, ter döktürüyorlar, eziyorlar, birine öbürünün eliyle vurduruyorlar. Onları tüfek, cop, kaldırım taşı haline getirmişler. Sonra da buna “devlet” diyorlar.
Ana, Maksim Gorki
Gazetekok.com

BİRLEŞİK CEPHE SİYASETİ ÜZERİNE ÜÇ GÖRÜŞ.

BİRLEŞİK CEPHE SİYASETİ ÜZERİNE ÜÇ GÖRÜŞ.
“Güçlü bir düşman ancak, güçlerin en yoğun biçimde biraraya toplanmasıyla ve ancak hem düşmanlar arasındaki en küçük ‘çatlak’lar da dahil her çatlaktan, çeşitli ülkelerin burjuvazileri arasındaki, tek tek ülkelerde burjuvazinin çeşitli grup ve kesimleri arasındaki her türlü çıkar çatışmasından, hem de geçici, iktikrarsız, emniyetsiz, güvenilmez ve koşullu da olsa kitlesel bir müttefik kazanmak için en küçük imkan da dahil her imkandan mutlaka* en ihtimamlı, en itinalı, en dikkatli ve en usta şekilde yararlanılırsa yenilebilir. Bunu kavramamış olanlar, Marksizmden, bilimsel, modern sosyalizmden zerrece bir şey anlamamışlardır.*Epeyce uzun bir zaman dilimi içerisinde ve epeyce değişik politik durumlarda, bu doğruyu fiilde uygulamayı becerdiğini pratikte kanıtlamamış olanlar, tüm emekçi insanlığı sömürücülerden kurtarma mücadelesinde devrimci sınıfa yardımcı olmayı henüz öğrenememişler demektir. Ve bu söylediklerimiz aynı ölçüde, politik iktidarın proletarya tarafından ele geçirilmesinden önceki dönem için de, sonraki dönem için de geçerlidir.”
‘Sol’ komünizm, Vladimir İlyiç Lenin
Proletaryanın, hasımların kampındaki her çatlaktan yararlanmayı bilmesi, kitlesel olmaları, proletarya partisinin devrimci propaganda ve ajitasyonunu engellememeleri, proletarya partisinin işçi sınıfıyla emekçi kitleleri örgütleme çalışmasına ket vurmamaları koşuluyla, yalpalayan ve güvenilmez de olsa, kendisine müttefikler bulmayı bilmesi gerekiyor. Böyle bir politika, Leninizmin ikinci taktik ilkesinin temel talebidir. Böyle bir politika olmadan proletaryanın zaferi imkansızdır.Böyle bir politika, Leninizmin ikinci taktik ilkesinin temel talebidir. Böyle bir politika olmadan proletaryanın zaferi imkansızdır. Muhalefet böyle bir politikayı yanlış buluyor, Leninist bir politika saymıyor. Ama bu sadece, onun Leninizmin en son kalıntılarını da terkettiğini, Leninizmden yerle gök kadar uzaklaştığını ispatlar. Çin proletaryasının yakın geçmişte böyle müttefikleri var mıydı? Evet, vardı.Devrimin henüz tüm ulusun birleşik cephesinin devrimi olduğu devrimin birinci aşaması döneminde (Kanton dönemi) proletaryanın müttefikleri köylülük, kent yoksulları, küçük burjuva aydınları, ulusal burjuvazi idi.
Josef Stalin
Burada, maceracılığın kapalı-kapıcılıkla olan ilişkisi, ya da olaylar daha da geliştiği zaman maceracılığın doğuracağı muhtemel tehlikeler üzerinde durmayacağım. Bunu ileride ele alabiliriz. Şu an için, birleşik cephe taktiğiyle kapalı-kapı taktiğinin birbirine taban tabana karşıt olduğunu açıklamakla yetineceğim. Birleşik cephe taktiği, düşmanı kuşatmak ve yok etmek amacıyla büyük kuvvetleri seferber etmeyi gerektirir. Kapalı-kapıcılık ise büyük bir düşmana karşı tek başına umutsuzca savaşmak anlamına gelir. Birleşik cephe taktiğinin savunucuları, eğer geniş bir devrimci milli birleşik cephe kurma olasılığının doğru bir değerlendirmesini yapacaksak, Japon emperyalizminin Çin’i bir sömürge haline getirmek çabalan sonucunda Çin’deki devrimci ve karşı-devrimci güçlerin mevzilenmesinde ortaya çıkabilecek değişikliklerin de doğru bir değerlendirmesini yapmamız gerektiğini söylüyorlar. Japon ve Çin karşı-devrimci güçlerinin ve Çin’in devrimci güçlerinin kuvvetli ve zayıf noktalarının doğru bir değerlendirmesini yapmadan geniş bir devrimci millî birleşik cephe örgütleme gereğini tam olarak kavrayanlayız; kapalı-kapıcılığı yıkmak yolunda kararlı adımlar atamayız; milyonlarca halkı ve devrime yakınlık duyabilecek bütün orduları baş hedefimize, yani Japon emperyalizmi ve onların uşakları olan Çinli hainlere vurabilmek amacıyla örgütleyip seferber etmede birleşik cepheyi bir araç olarak kullanamayız; ve bu taktik silahı, önümüzde duran baş hedefe vurmak için kullanamaz, bunun yerine silahlarımızı çeşitli hedeflere doğrulturuz. Öyle ki, kurşunlarımız baş düşmanı vuracağı yerde ikinci dereceden düşmanlarımızı ve hatta müttefiklerimizi vurur. Bu da baş düşmana vuramamak ve cephane israf etmek anlamına gelir. Onu kıstırıp tecrit edememek anlamına gelir. Bu, düşman kampında ve düşman cephesinde zorla bulunan herkesi ve bugün düşman olduğumuz ancak yarın dostumuz olabilecek kimseleri kendi saflarımıza çekememek anlamına da gelir. Bu aslında, düşmana yardım etmek, devrimi dizginlemek, tecrit etmek ve [sayfa 210] dar boğaza sokmak ve devrimin gerilemesine hatta yenilmesine yol açmak demektir.
Kapalı-kapı taktiğinin savunucuları ise bütün bu görüşlerin yanlış olduğunu söylüyorlar. Devrimin güçleri saf, mutlak ölçüde saf, devrimin yolu düz, dümdüz olmalıdır. Kutsal kitapta yazılı olanların dışında hiç bir şey doğru delildir. Millî burjuvazi bir bütün olarak ve sonuna kadar karşı-devrimcidir. Zengin köylülere bir karış toprak bile bırakılmamalıdır. Sarı sendikalarla amansızca mücadele edilmelidir. Cay Tingkay’ın elini sıktığımız anda kendisinin bir karşı-devrimci olduğunu da söylememiz gerekir. Balık sevmeyen bir kedi olamayacağı gibi, karşı-devrimci olmayan bir savaşağası da olamaz. Aydınlar, saflara alınması tehlikeli olan kaypak unsurlardır. Bunlardan çıkan sonuç kapalı-kapıcılığın harikalar yaratan biricik sihirli şey olmasına karşılık, birleşik cephenin oportünist bir taktik olduğudur.
Yoldaşlar, hangisi doğrudur? Birleşik cephe mi, yoksa kapalı-kapıcılık mı? Marksizm-Leninizm hangisini onaylar? Hiç tereddütsüz söylüyorum ki, birleşik cepheyi onaylar, kapalı-kapıcılığı değil. Üç yaşında olanlar pek çok doğru fikre sahiptirler fakat onlara ciddi ülke sorunları ya da dünya sorunları emanet edilemez. Çünkü henüz bunları kavrayamazlar. Marksizm-Leninizm, devrimci saflarda bulunan “çocukluk hastalığı”na karşıdır. Bu çocukluk hastalığı, kapalı-kapıcılığın inatçı bayraktarlarının savundukları şeyin ta kendisidir. Dünyadaki her faaliyet gibi devrim de düz değil, daima dolambaçlı bir yol izler. Dünyada her şeyin değişmesi gibi, devrimci ve karşı-devrimci kamplardaki güçlerin mevzilenişi de değişebilir. Partinin geniş bir birleşik cephe şeklindeki yeni taktiği, Japon emperyalizminin Çin’i bir sömürge haline getirmeye kararlı olması ve Çin’in devrimci güçlerinin hâlâ ciddi zaafları bulunması gibi iki temel gerçeğe dayanmaktadır. Karşı-devrimin güçlerine karşı saldırıya geçebilmek için bugün devrimci güçlerin yapması gereken şey, milyonlarca ve milyonlarca kitleyi örgütlemek ve muazzam bir devrimci orduyu seferber etmektir. [sayfa 211] Ancak böylesine büyük bir kuvvetin Japon emperyalistlerini, hainleri ve işbirlikçileri ezebileceği su götürmez bir gerçektir. Bundan dolayı, cephe taktiği biricik Marksist-Leninist taktiktir. Kapalı-kapıcılık taktiği ise aksine, kimseyle birleşmek istemeyen burnu havada bir beyzadenin uygulayacağı taktiktir
Mao Zeedong- Seçme Eeserler-1-

SOVYETLER BİRLİĞİNDE KAPİTALİZMİN RESTORASYONUNUN CİDDİ DERSLERİ

Fikret Karavaz
SOVYETLER BİRLİĞİNDE KAPİTALİZMİN RESTORASYONUNUN CİDDİ DERSLERİ
Kruşçev-Brejnev dönek kliği burjuva dikdatörlüğünü restore ettiği için proleterya dikdatörlüğü altında kurulan sosyalist kamu mülkiyeti sistemi bürokrat-tekelci burjuvazinin yeni bir mülkiyet sistemine tam olarak dönüşmüştür. Bu ciddi bir derstir.
Marksizm bize, üretim araçlarının mülkiyet sisteminin niteliğinin, nihayetinde hangi sosyal grubun üretim araçlarına sahip olduğu ve üretim araçlarının hangi sosyal gruba hizmet ettiği gerçeği tarafından belirlendiğini söylemektedir. Bu nasıl anlaşılmalıdır?
” Kapital’de Marks, Aristo’nun, ” Efendi efendiliğini köle elde ederek değil, ama köleleri çalıştırmakla tanıtlar” söylemini aktarır. Marks devam eder; ” Kapitalist kendisini, ona emek -gücü satın alma gücünü veren sermaye sahipliği ile değil, üretim sürecinde emekçi, şimdi ücretli emekçi kullanarak tanıtlar.”
K.Marks Kapital Cilt 1 syf 338
Bugün sovyet proleteryasının ve emekçi halkınınn ”üretim sürecinde kullanılma” biçimine bir bakış sovyet revizyonizminin, yani Brejnev ve ortaklarının kamu mülkiyeti örtüsü altında sovyet halkının üretim araçlarının kontrolünü gasp ettiklerini ve bu üretim araçlarının bir bürokrat-tekelci burjuvaziye hizmet ettiğini gösterecektir. Doğrusu, Sovyet revizyonistleri, sovyet emekçi halkını üretim sürecinde ücretli işçiler olarak çalışmaya zorlamak yoluyla kendilerinin kesinlikle bir bürokrat-tekelci burjuvazi kanıtlamaktadırlar.
Devlet tarafından işletilen Sosyalist Üretim İşletmelerinin Yönetim Kurulları’nda sovyet revizyonistleri şöyle demektedirler: ” Üretim ve yönetim üzerinde otorite, menajer (yönetici veya direktör) tarafından, kendi görev bölümlerine uygun olarak belirlenen diğer sorumlu personel ile birlikte hayata geçirilir.”
İşletmenin menajeri işletmenin yapısını ve personelini belirleme; işçileri işe alma ve işten çıkarma, ödül verme veya ceza verme, ücret derecelerini ve ikramiyeleri sabitleme, işletmenin üretim araçlarını satma, kiraya verme, çeşitli ”ekonomik teşfik fonları”nı-ki bunlar Sovyet revizyonist önderliği düzenlemelerine göre işletmenin kendi tahsisatına ayrılmıştır- almak yetkisine sahiptir.
Sovyet revizyonist ” Model Kolektif çiftliklerin Yönetim Kuralları”, kolektif çiftlik başkanının devlete ait olan toprağı kiraya verme veya devretme, çiftlik fonlarını alma hatta tarımsal makineler gibi üretim araçlarını bedava satın alma ve satma, çiftlik üyelerinin çalışma bedeline ve ikramiyelere karar verme, çiftlikte çalıştırmak için dışarıdan insan kiralama vs. yetkilerine sahip olduğunu belirtmektedir. Bu ”menajerler” veya ” çiftlik başkanları” bir çok yetkiye sahiptirler. Peki, emekçi halk hangi yetkilere sahiptir? Hiç bir yetkiye sahip değildir.
Emekçi halkın üretim araçlarına sahip olma hakları bürokrat-tekelci burjuvazi tarafından tamamiyle gasp edilmiştir. Ki bürokrat-tekelci burjuvazi Sovyetler Birliği’nin emekçi halkını ”üretim sürecindeki” ücretli işçiler düzeyine geriletmiştir. Sovyet revizyonist gazetelere göre Sovyetler Birliği’ndeki bir devlet işletmesinde bir torna operatörünün aylık ücreti 50 ruble ile 60 ruble arasında olacak kadar düşüktür. Orta düzeydeki ücretler 70 rubleden 80 rubleye kadardır. Fakat menajerler, fabrika direktörü ve diğer burjuva unsurların ücretler, ikramiyeler, sübvansiyonlar biçiminde ve diğer ”legal” yollarla aldıkları ücret işçininkinden 10 kat, ve hatta bir kaç on katı fazladır. Bir normal köylünün aylık net geliri 60 rubleden azdır. Fakat bir çiftlik başkanının aylık geliri genelde 300 ruble civarındadır. Bazı maaşlar 1000 rubleyi aşmaktadır.
30 YILDAN FAZLA BİR DENEYİME SAHİP ESKİ BİR SOVYET İŞÇİSİ ŞÖYLE DEMEKTEDİR ” Burada çok fazla milyardere sahibiz. Onlar sadece yaşam standartları açısından değil fakat dil olarak da bizden farklıdırlar.” Sovyet revizyonist Tarım Bakanlığının bir inşa vakfı menajeri çılgınca bağırmaktadır: ”İşletme benim evimdir, Ben buranın efendisiyim, Ne istersem onu yaparım.” Ağacın türü çiçeğin türünü belirler, ve sınıfın türü konuşmanın biçimini belirler, Bürokrat-tekelci burjuvazi üretimdeki ağalar haline gelmiştir.Kapitalistler gibi onlar da ne isterse yapmaktadırlar. Diğer taraftan geniş emekçi halk kitleleri üretimdeki ücretli işçiler pozisyonuna gerilemişlerdir. Emekçi kitleler köleleştirilmekte, sömürülmekte ve sefalet çekmektedirler.
Sovyetler Birliği’nin sosyalist kamu mülkiyetinin dejenere olduğu sarsıcı bir gerçektir. Bu, sosyalist kamu mülkiyeti kurulduktan sonra mülkiyet sorununu halen tamamen çözülmediğini göstermektedir. Dahası, mülkiyet sistemi otomatikman sağlamlaştırılmayacak ve mükemmelleştirilmeyecektir; mücadelenin uzun bir süreci olacaktır.
Mülkiyet sistemi bir nesneler meselesi değildir; nesnelerle ilşkili bir toplumsal ilşkidir. Bir taraftan sosyalist kamu mülkiyeti sisteminin kurulması, emekçi halkın, özel mülküyetin zincirlerini kırdıkları ve toplumun üretim araçlarının sahipleri durumuna dönüştüğü anlamına gelir.Proleterya ve emekçi halk ile tüm sömürücü sınıflar arasındaki ilişki tersine çevrilmiştir; daha önce sömürülenlerin tüm eski sömürücü sınıf üyelerini yönettikleri ve yeniden kalıba döktükleri bir ilşki biçimine dönüşmüştür. Diğer taraftan, kabul edilmelidir ki burjuva hak toplumsal mülkiyet sistemi içersinde tamamen ortadan kaldırılmamıştır.
Dahası, hem halkın mülkiyetinin ve hem de kolektif mülkiyetin, önderlik sorununu, yani sözde değil de gerçekte hangi sınıfın mülkiyeti elinde tuttuğu sorununu gündeme getirdiğini kabul etmek gerekir. Bu tür toplumsal ilşkiler içersinde proleterya ve emekçi halk, elde tutmanın meyvelerini sağlamlaştırmak, sömürücü sınıfın üyeleri üstündeki hakimiyetini güçlendirmek ve onları yeniden kalıba dökmek ve sosyalist mülkiyet içersinde halen tamamen ortadan kaldırılmamış olan burjuva hakları kısıtlama ve eski toplumun geleneklerini ve izlerini adım adım yok etme yoluyla sosyalist mülkiyet sistemini sağlamlaştırmak ve sürekli bir şekilde mükemmelleştirmek istemektedir. Toplumsal ilişkiler meselesinde burjuvazi ve tüm sömürücü sınıflar yönetilmeye ve yeniden kalıba dökülmeye karşı direnirler. Sosyalist mülkiyet sisteminde hala var olan eski toplumun geleneklerini ve lekelerini kullanmak ve genişletmek isterler ve halen tamamen ortadan kaldırılmamış olan burjuva hak’ları genişletmeye ve ortadan kaldırılmış olanları geri getirmeye çalışacaklardır. Bu şekilde sosyalist kamu mülkiyeti sistemini ciddi bir şekilde erozyona uğratacaklar ve sabote edecekler ve nihayetinde bir kapitalist özel mülküyet sistemine dönüştüreceklerdir.
Proleterya ile burjuvazi arasındaki mülkiyet sorunu noktasındaki çelişkiler ve mücadeleler çok yönlüdür. Fakat bunlar esas olarak sosyalist kamu mülküyetine dayalı ekonomi üzerindeki önderlik üzerine mücadelede ifadesini bulur. Her kim önderliği ele geçirirse üretim ilşkilerinin gerçek hakimi o olur. Önderlik burjuvazinin ve temsilcilerinin eline geçtiğinde sosyalist kamu mülkiyeti sistemi sadece sağlamlaştırılmamış olmakla kalmaz, ayrıca, kesinlikle dejenere olacaktır. Sovyetler Birliğ’ndeki kapitalist yolu tutan bir avuç iktidardaki kişi bir sosyalist kamu mülkiyetine dayalı ekonominin önderliğini ele geçirdikleri için bu sistem bürokratik-tekelci bir mülkiyet sistemine dönüştürülmüştür. Sonuç olarak Sovyetler Birliği’nin proleteryası ve emekçi halkı sosyalist kamu mülküyeti sistemi sahipliğinden bürokrat-tekelci burjuvazinin bir mülkiyet sisteminin kölelerne dönüştürülmüşlerdir. Kruşçev- Brejnev dönek kliği Parti’nin ve Sovyetler Birliği devletinin iktidarını ele geçirdiği için kapitalizm tamamıyla restore edilmiştir.
Şangay Ders Kitabı syf 82-84
<img class="j1lvzwm4" src="data:;base64, ” width=”18″ height=”18″ />
<img class="j1lvzwm4" src="data:;base64, ” width=”18″ height=”18″ />
Ahmet Hulusi Kırım, Ünal Salcı ve 3 diğer kişi

TOPLUMSAL SOSYOLOJİ VE TOPLUMSAL DEĞİŞİM

TOPLUMSAL SOSYOLOJİ VE TOPLUMSAL DEĞİŞİM
 
Diyalektik, her şeyin sürekli hareket halidir, her şey, doğada var olan tüm şeyler, bir süre varlıklarını sürdürdükten sonra yerini başka bir şeye bırakarak yok olurlar. Doğa anakronik değildir, her şey, her dakika her saniye değişir ve çelişki evrenseldir, tersi çelişmezlik ilkesine götürür, temelleri Aristotelese kadar gider, oradan kök alan bir ilke…
Marx’a göre her şey değişim halindedir ve toplumlarda durmaksızın değişirler. Çünkü Marx’a göre emek, dünyayı daha yaşanılabilir hale getirme, insan ihtiyaçlarını daha işlevsel kılma ve herkese yayma, ve bu faaliyetiyle insan, insanın varoluş ve potansiyeli geliştirme kapasitesi insanın özünü oluştur.”Tarihteki toplumları anlamanın gerçek anahtarı üretim tarzıdır”. Marx,
 
Marx, insanlık tarihinden gönümüze var olan, ve varlığı tarihte hep yaşanmış ve hissedilmiş üretim tarzı, iktisadi yapı, ve onların ayrılmaz bir parçası olan toplumsal üretim ilişkileri arasında bir karşıtlığın sürekli olduğunu savunur. Marx’ göre, her üretim tarzı kendini sürdürebilecek uygun toplumsal ilişki biçimlerini yaratmak zorundadır. Toplumu anlayabilmek için öncelikle insan doğasını, onu doğadaki diğer varlıklardan ayıran temel özelliği bilmek gerekiyor.
 
Bize değişmez gibi görünen toplumsal süreçler, biz fark etmesek de durmaksızın değişirler. Marx, değerlerin üretimi olarak üretim ve kullanım değerlerinin üretimi olarak üretim arasında yaptığı ayırım ile kapitalizmin gelişimi ile birlikte üretim ilişkilerinde yaşanan değişime dikkat çeker. İnsanlığın geldiği bu aşamada kapitalizm de nitelik değiştiren, değişen ve dinamik olma özelliklerini giderek kaybetmiştir.
 
Kapitalizmin kendisini tüketen ve dünyadaki üretimi silah zoruyla dağıtan bir nitelik kazanmasıyla birlikte, modern toplumun ekonomik hareket yasası da giderek ortaya çıkacaktır. Marx, Olguların belli bir tarihsel bağlam içinde, karşılıklı bağlantılar içinde ve bu bağlantıyı düzenleyen şeyi araştırarak, tarih ve toplumsal yapının bütün parçalarının karşılıklı birbirleriyle içsel ilişkiler içinde bulunan ve belirli dönemlerde gerçeklerin formunu ve tipini şekillendiren yasaları nasıl ürettikleriyle ilgilenir.
 
Marx’ın toplumsal değişmeyle ilgili düşünceleri, tarihteki toplumların araştırılması ve analiz edilmesi üzerine yapılan sistematik ve bilimsel çalışmalarıyla şekillenmiştir. Kimilerine göre Marx, sadece kapitalist toplumu analiz ederek bu sonuca varmıştır anacak, bu iddia haksız ve basit bir analizden ibarettir. Marx, toplumlar tarihinin sınıf mücadeleleri tarihi olduğunu açıktan söylemektedir.
 
O nedenle Marx’taki toplumsal değişme kuramı, salt kapitalist topluma özgü bir kuram değildir. Çünkü Marx’a göre maddi koşullar ve ideoloji- fikirler, zorunlu ve olumsal ilişkiler tarafından belirlenir. Kapitalizm koşullarında ve kapitalist üretim tarzında kapitalist burjuva sınıf ile işçi sınıfı ve bunun bir sonucu olan emek ve sermaye zorunlu ilişkilidirler.
 
Marx, tarihsel gelişmenin sonuçları hakkında her türlü evrensel apriori teoriyi reddeder. Bize göre evrimci anlayış, sınıflı toplumların hayatlarının son süreçlerine ilişkindir ve sınıf mücadeleleri tedricen ortadan kalkarken bu süreci evrimsel bir değişim takip edebilir.
 
Kapitalizm de ‘azami kar’ ve ‘artı değer’, sermayenin kesin egemenliği ve rekabet ölümcüldür. Bu süreç Üretimin emeğin tam kontrolüyle sonuçlanamayacağına göre, rekabet ve kar ölümcül bir sistem sorununa dönüşerek, kendisini de yok etmenin koşullarını yaratır. İnsanın biyolojik evrimi ve süreç içindeki ihtiyaçları da bu gelişim paralelinde değişerek her geçen gün yeni ihtiyaçlar ortaya çıkarmaktadır. Marx, yeni ihtiyaçların yaratılmasını, basitçe salt kapitalizmin ürettiği bir şey olarak görmez, onu insan olmanın ve insani potansiyellerin açığa çıkmasının maddileşerek maddi bir gerçeklik kazanmasını ayrılmaz bir parçası olarak görür.
 
Erdoğan ATEŞİN
 
KAYNAKLAR:
1- Sosyolojiye Giriş.(Anadolu Üniversitesi Yayınları)
2-Klasik Sosyoloji Tarihi.(Anadolu Üniversitesi Yayınları)
3-Modern Sosyoloji Tarihi. (Anadolu Üniversitesi Yayınları)
4.Toplumsal Değişim Kuramları.( Anadolu Üniversitesi Yayınları)
5-Sosyolojide Yakın Dönem Gelişmeleri.(Anadolu Üniversitesi Yayınları)
6-Karl Marx. Kapital. C.1-2-3.(Yordam Yayinlari)
7- Yeni Komünizm.( Bob Avakıan)
 
 

neden gazete kok

Gazete KÖK

NEDEN GAZETE KÖK?

Kapitalizm insanı fiziksel, zihinse-düşünsel olarak böldü ve bu bölünme insan bilincinde muazzam bir bilinç bulanıklığına yol açtI ve devrimci saflarda bunun etkileri daha vahim boyutlarda kendisini gösterdi…Bu durum dünyanın çeşitli ülkelerinde devrimci komünist hareket, örgüt ve partileri derinden etkileyerek bugünkü süreci yarattı.

Toplumsal olgunun tarihsel, bütüncül ve onun eleştirel açıklanması, tarihsel bir metodolojiyle mümkündür. Tarihin ve tarihsel süreçlerin temel direklerini, temel taşıyıcı kolonlarını, bu kolonlardan her hangi birini söküp alırsanız tarih başınıza üzerinize çöker ve tarihin yıkıntıları arasında kaybolur gidersiniz, tarih sizi bir anlamda yutar. Öncelikle bugün ”Marksizmin Krizi, yetmezliği, ve aşılması” olarak açıklanan önermenin bilimsel tuttarsızlığını, Marksizmi bilimsel zenginleştirerek, geliştirerek mahkum etmekle mümkündür.

Bunun cevabı, Marksizmin Toplumsal alanı açıklama, ve onu değiştirme iddiası bilimsel ve güçlü bir iddia olarak sürmektedir…Revizyonist anlayışların gerçeklere saldırarak, onları yıkarak, tahrip ederek tarihte yer bulması ve tutunması kısa süreliğine amacına ulaşsa da, orta ve uzun vadede de bilimsel gerçekler ve onun metodolojisi karşısında tutunma şansı yoktur. Marksizm’den kopmuş, yada hiç marksist olamamış nesnelci ve öznelci bütün Marksist sapma ve Marksizm düşmanlarına karşı Marksizm’in Maddeci ontolojisini savunarak onun epistemolojisini bilimsel yöntemlerle geliştirmek ve zenginleştirmekle mümkündür…

Bilimsel sosyalizm ne yalnız başına tarihsel öngörülerle ne de toplum bilim yada felsefeyle açıklanabilir, sosyalist bilim bütün bu bilimlerin toplamda bir sonucudur. Bilim, insanın gerçeklere dair genel ve sistemli bilgilerinin toplamıdır. Bilginin sistematiği gerçeğe ait nedensellik ilişkilerinin keşfedilmesidir. Bir şeyin ne olduğunu anlamak, o şeyi tanımlamakla mümkündür ve bilginin nesnel gerçeklik olduğu kadar, bilginin kaynağı da yine nesnel gerçeğin ve onun deneyiminin sonucudur ve bilginin olmazsa olmaz ön koşuludur.

Her insanın kendi öznel gerçekleriyle var olduğu bu dünyada, bireysel olarak bireyin kendi öznel dünyasıyla toplumsal alana ilişkin bilim üretmesi çok zor ve olanaksızdır. Materyalizm nesnel gerçeğin ürünüdür…Bilim, bilinmeyenin kapısını aralayan ve bilinen ile bilinmeyen alanda gelişen bir faaliyettir ve bilim daima değişimi hareket noktası olarak alan ve o değişimi yöneten nedenselliği ve ilişkilerini keşfetmekle uğraşır…Öznel dünyasıyla var olan birey veya grup, yada örgüt, yada topluluk açığa çıkmış doğruların, toplumsal pratikte sınanmış gerçeklerin üstünü örterek, onu öteleyerek insanlığı ve bilinçleri bulandırarak bilinmezin içine sürükleme çabasına girse de, nesnel gerçeklik karşısında uzun süre tutunamaz…

Objektif olanla, subjektif olanı, teorik alanla pratik alanı, bilme ile yapmayı somuta uyarlayan bilinç bilimseldir ve ileridir. Tarihsel gelişmeleri maddi temele oturtarak değişimin önünü açabilir insan yani diyalektik materyalizmi toplumsal gelişmelere uygulamak. Marx, bütün çalışmalarında insanlığın bilincini derinlemesine etkileyerek, işçinin bileğindeki zincirin nasıl kırılacağını öğretmiştir…Marx, umut ile düş arasında insanlığın büyük umudu olmuş ve yaşamı boyunca devrimci bir eylem adamı olarak yaşamıştır. Marx öncesi Guizot, Mignet ve daha başka burjuva ideologlar, sosyologlar burjuva iktisatçı Rikardo sınıf mücadelesi gerçeğini savundular ancak onlar Marx,ın Weydemeyr’e yazdıgı mektubunda “Modern toplumda sınıfların varlığını ve sınıf mücadelesini keşfetme onurunun kendisine ait olmadığını” açıkça belirtmektedir…

Çünkü burjuva tarihçiler ve burjuva iktisatçılar Marx’tan önce sınıf savaşımının tarihsel gelişimini, sınıfların ekonomik yapısını açıklamışlardı…Marx bu alana ilişkin katkılarını ise şöyle ifade eder. Sınıfsal yapıların üretimin gelişim evresindeki belirli tarihi aşamalarla ilişki içinde olduğunu, ve sınıf mücadelesinin zorunlu olarak proletarya diktatörlüğüne ve bu diktatörlüğün süreç içinde tedricen bütün sınıfları ortadan kaldıracağına evrileceğini öngörmüştür.

Marx, aslında toplumsal sistemlerin iç dinamik yapılarından kaynaklı olarak iç yaratıcı potansiyellerini tüketmedikçe, bu sistemlerin tarihin sahnesini terk etmeyeceklerini düşünmüştür. Bir toplumsal sistemin Yeniden üreterek, kendisini yenileyerek kendisini, yani varlığını devam ettirme potansiyeli tamamen tüketmesi ve onun tarihin sahnesini terk etmesi, yalnız başına üretim ilişkileri ile üretici güçler ve araçları arasında ki çelişmenin keskinliğiyle açıklanamaz.

Bütün bu süreçlerde ve dönüşümlerde zor ve şiddet, ve hakim- egemen sınıfların bu silaha başvurmaları karşı tarihsel zoru yaratarak toplumsal değişimlerdeki süreci etkilemiş, hızlandırmış yada yavaşlatmıştır. Zor, burada bir anlamda iktisadi bir güç olarak devreye girer. ” Zor, yeni bir topluma gebe olan eski tolumun ebesidir ” Marx…

Marx, bütün bu çalışmalarıyla, kapitalist piyasayı yalnız ekonomik ve felsefi olarak değerlendiren değil, onun insanlığın büyük kitlesel pratiğiyle hayata bulacak devrimci kritiğini yaptı.

Bu yaratıcı devrimci özüyle Marx, kendisinden önceki bütün büyük düşünürler arasında müstesna bir yere sahip olan büyük bir dava adamı, büyük bir bilim insanıdır…Düşün gerçekle buluşması ve onun yeryüzünde hayat bulması, zincirlerini kıran insanın özgürlük dünyasını yaratmıştır…Bugünün insanı artık kapitalizmin kesin sonunun geleceğine inanıyor ve bu bir realitedir, bu sonun nasıl geleceğini insanlık sürekli yeni bilgi ve pratik birikime ulaşarak daha bir bilince çıkarıyor ve büyük insan pratiği bunun teminatıdır…

Bütün burjuva revizyonist ihanetlerin ve onun insanlığın önüne koyduğu Gordion’un kör düğümünü insanlığın büyük devrimci birikimi çözecektir…Toplumsal-ekonomik ilişkiler, insanlık tarihi üzerinde karşılıklı çatışan sınıfların sahnesi olduğu gerçeği ve onu siyasal düzlemde, büyük siyasal bir devrimle emekçilerin ekonomik, siyasal, sosyal dünyasını yaratarak, büyük toplumsal değişimin yolunu açmıştır…

İnsanlık bugünkü tarihsel sürecinde, ekonomik büyük eşitsizlik ve ekolojik büyük yıkım olarak, iki büyük çelişme yaşamaktadır. Her iki çelişme uygarlığımızın yıkımını hızlandırmaktadır. Toplumsal düzlemde, emek/sermaye arasındaki çelişki o denli derinleşmiş ki, biri diğerini tasfiye etmeden sürdürülebilirliği kalmamıştır. Ekolojik olarak da Kapitalist sistem, eko sistem üzerinde büyük yıkımlar yaratarak, insan doğasını yok etmek üzeredir. Bugün iki büyük çelişki yaşanmaktadır, ve toplum bugün bu çelişkilerini çözmekle karşı karşıyadır, bunun dışındaki, etnik, dinsel, inançsal ve diğer çıkar çelişmeleri tamamen kapitalist- emperyalist sistemin suni olarak insanlığın ortasına bıraktığı fesatlıklardır…

Devrimler Tarihine Kısa Bir Özet

Dünyamız 1640 İngiliz Devrimiyle birinci devrimler sürecine girerek,1871 Paris Komüni deneyimi ve Avrupa’da ki burjuva Demokratik Devrimlerle, birinci devrimci sürecini tamamlamış, ikinci ve daha farklı bir devrimci sürece girmişti. Dünya genelinde devrimlerin birinci dalgası, kapitalizmin erken geliştiği Batı Avrupa ve Kuzey Amerika’da yaşandı. Bu coğrafyadaki devrimler süreç içinde söz konusu kapitalist ülkeleri diğer ulusları sömüren konuma soktu ve bu ülkeler gericiliğin ve saldırganlığın merkezine dönüştüler.

Dünyamızda devrimler sürecinin ikinci dalgası, kapitalistleşme sürecine girememiş, geri feodal ülkelerde başladı ve Rus, Çin, Meksika ve Türkiye’de 1905-1917 yılları arasında gelişen kısmi Burjuva Demokratik Devrimler başarısızlığa uğrayarak tamamlanamadı. 19.yy ve öncesinde köylülüğü yedeğine alan batı burjuvazisi, Burjuva Demokratik Devrimler yaparken, 20 yy’da bu ülkelerin burjuvazisi ve ülkeler artık gericiliğin merkezi olmuşlardı. Geri kalmış ülkeler ise devrimlerin merkezi olmuşlardı. Bu ülkeler kapitalizm aşamasına geçememiş geri ülkelerdi. Bu süreç birinci dünya savaşına kadar devam etmiş, savaş sonrası dünya devrimi, büyük atılımlarla yeni ve daha büyük bir devrimci sürece girmişti.1917 Ekim devrimi çağımızın ilk emekçi devrimi idi.

Sovyet Devrimiyle dünyamız, emperyalizm ve proleter devrimler çağına girerken, kapitalizmi gelişmiş ve Burjuva Demokratik Devrimlerini tamamlamış batı ülkeleri emperyalizm aşamasına girerek dünya gericiliğinin merkezi olmuşlardı. Bu ülkeler artık sermaye ihraç ediyor ve bağımlı ülkelerde milli olan her şeyi tahrip ediyor ve geri ulusları boyunduruk altına alıyorlardı. Bu sömürgecilik ya direk işgaller şeklinde gerçekleşiyordu, ya da sermaye ihracı yoluyla oluyordu. 1900′ ler öncesi burjuva devrimci süreçler yaşanıyorken, söz konusu ülkelerde, ilerleyen süreçlerde devrimci süreçler dibe vurarak, gericiliğin ve sömürgeciliğin merkezi oldular. Feodal despotizmin ve gericiliğin merkezi Rusya ise, 1917 Ekim devrimiyle dünya devriminin ön cephesi oldu.

Kapitalizmi gelişmiş ülkeler ise dünyanın geri ve ezen ülkeleri oldular. Lenin o dönemde Rus devriminin demokratik muhtevasını doğru kavrayarak, bütün oklarını feodal Çarlığa çevirmişti. Devrimin hedefi feodal Çarlık’tı ve bunun için işçi köylü ittifakını savundu; ve devrimin kuvvetlerinin bu iki sınıf olduğunu tespit ediyordu. Dünyanın batı Avrupa’sında gelişen birinci Burjuva Demokratik Devrimler süreci, feodal despotik ve Krallıkları tarihin dışına atıyordu ve ilerici idiler.

İkinci demokratik devrim dalgası, anti emperyalistti ve bağımsızlığı hedefliyordu. Dünyamız bu süreçlerde iki farklı devrimci dönem yaşayarak, feodalizme karşı gelişen Demokratik Devrimler sürecinden, emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı Milli ve Demokratik Devrimler sürecine girmiştir Gelişmiş kapitalist batıda, Burjuva Demokratik Devrimlere burjuvazi önderlik etmişti ve bu devrimler burjuva demokratik devrimlerdi, geri kalmış ezilen ülkelerde ise küçük sermaye, aydınlar, eşraf Milli Demokratik Devrimlere önderlik etmeye çalışmış ise de bu devrimlerin önemli bir kesimi başarısızlığa uğrayarak tamamlanamamıştır. 1917 Büyük Ekim Devrimine kadar bu süreç devam etmiş, Ekim Devrimiyle birlikte dünyamız farklı devrimler sürecine girmiştir.

İkinci devrim dalgasıyla birlikte, proletarya önderliğinde sosyalizm mücadelesine yönelen devrimlerin hemen hemen hepsi, yeniden Demokratik Devrimler mevziini çekilerek kendilerini buradan savunma sürecine girmişlerdir. Lenin,1917 Ekim, Devrimiyle dünyamızın ” emperyalizm ve proleter devrimler çağına ” girdiğini söylemişti. Mao, Sovyetlerde ki geriye dönüşü doğru tahlil ederek ”devletler bağımsızlık, milletler kurtuluş, halkalar devrim istiyor” diyerek insanlığın yeniden Milli ve Demokratik Devrimler sürecine geri çekildiğini doğru analiz ediyordu.

Ekim Devrimiyle sosyalist devrimler sürecine giren dünyamız, bugün yeniden Milli ve Demokratik Devrimler mevziine geri çekilmiştir. Sosyalist Devrimler dalgası bu süreçte özellikle batıda geri çekilmiş ve dünyamızın bağımlı, yarı bağımlı ülkeleri Milli ve Demokratik Devrimler süreci mevziine girmiştir. Dünya genelindeki devrimci mücadeleler, gelişmiş kapitalist emperyalist ülkeler hariç,1848 tarihten bu yana, hala Demokratik Devrimler mevziinde gelişmektedir.

Emperyalist kapitalist ülkelerde ise tamamen karşı devrimci süreçler yaşanmaktadır. Asya, Afrika ve Latin Amerika halkları hala Milli ve Demokratik Devrimler mevziinde kendi ülkelerini savunma süreci yaşamaktadırlar. Çünkü, insanlık önüne çöze bileceği sorunlar koyar, onun dışındaki tespitler ütopik ve hayalcidir. Dünyamız bugün emperyalizm, milli ve demokratik devrimler ve sosyalizme yönelim ve sürdürülebilirlik süreci zeminlerindedir..”…insanlık kendi önüne, ancak çözüme bağlayabileceği sorunları koyar, çünkü yakından bakıldığında her zaman görülecektir ki, sorunun kendisi, ancak onu çözüme bağlayacak olan maddi koşuların mevcut olduğu ya da gelişmekte bulunduğu yerde ortaya çıkar” Marx. (Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı) Bütün Toplumsal Sorunlar Devrimlerle Çözülür…

Küresel saldırılara karşı dünyada küresel bir müdahale gücü de gelişiyor. Bugün artık bütün batı dünyası da devrim coğrafyasıdır. Emekçiler kapitalizmin merkezlerinde direniyorlar ve kapitalizm doğduğu coğrafyada yıkılacaktır…Sorunlar devrim sonrası da olacaktır ve insanlık kendi tarihinde hep yeni devrimlerle kendi tarihsel sürecini ilerletecektir…Kapitalizmi yıkacak olan emekçi sınıflar, yeni bir toplumu kurmak için yeniden ve yeniden devrimlerle kendisi de birer sınıf olarak tarihin sahnesini terk ederek başka bir toplumsal sistemin önünü açacaktır…Ancak bu süreç uzun bir tarihsel süreç, burjuvazi, yani devrimle devrilen sınıflar hala direnmeye devam edeceklerdir…

Marx, Paris Komününden çıkardığı derslerden hareketle, bütün teorisini tehlikenin yıkılan burjuvaziden geleceği üzerine kurmuştur…Sovyetlerdeki dönüşüm durumun böyle olmadığını gösterdi ve teori yeniden hayattan çıkmıştı… Bütün bu süreçlerde Komünist Partileri bürokratik burjuva aygıtlara dönüşerek, emekçilere ve devrimlere ihanet etti ve kapitalist sisteme yeniden entegre oldular. İhanetin kol gezdiği bu koşullarda devrimci kalabilmek ve emekçi mevzilerde direnebilmek devrimci kalmakla mümkündür.Büyük ileri atılımlar, büyük toplumsal örgütlenmeler gerektirir. Toplumsal konsensüs bu yönde gelişmektedir…

Devrimci Marksizmin somutu açıklama yöntemi bu yöndedir.1900’lerin son dönem, ikinci yarısı sonrası ortaya çıkan örgüt, grup ve partiler, tarihsel olarak miadını doldurmuş, küçülerek kişiler örgütüne dönüşmüş ve sistem tarafından çok kötü kullanılan ve kontrol edilen bir duruma düşmüş ve devrimci özlerini kaybetmişlerdir..Sendikalar, Demokratik Kitle Örgütleri vb. yapılarda bu sürecin bir parçası olmuş ve toplumsal olanı savunan değil, sistemin kontrol kuleleri konumundadırlar…

Bugünün temel devrimci görevi, kapitalist emperyalist saldırganlığa karşı, emeğin toplumsal kuvvetlerini ve üreten insanlığın toplumsal muhalefetinin kolektif birliğini, küresel düzeyde ve tek tek ülkelerde devrimci bir güç haline getirecek, somutu anlayan ve açıklayan önderlikler yaratmaktır. Kapitalizmin alternatifi, herkesin yeteneği kadar üreteceği, ihtiyacı kadar tüketeceği bir toplumsal sistemdirGazete Kök, bütün yukarıda anlatmaya çalıştığımız nedenlerden kaynaklı bir ihtiyaç olarak yayın hayatına başlamıştır. Kitlelerin gerçek gücü, onların sayısal çoğunluğunda değildir. Kitlelerin gücü, onların örgütlü gücündedir, örgütlü olma halleridir…Örgütsüz kitlelerin yaptırım gücü yoktur ve tarihsel olarak misyonlarını gerçekleştiremezler. Örgütlü kitleler, sonuca odaklanırlar sonuç odaklı ayağa kalkarlar…GAZETE KÖK Emeğin devrimci kavgasını birlikte büyütmek için bir mevzidir. Birlikte büyütelim bu kavgayı…

GAZETE KÖK

22.10 2020

DEVLET’İ DOĞRU TANIMAK,

Erdoğan ATEŞİN
DEVLET’İ DOĞRU TANIMAK
Zoru ve şiddeti örgütleyen devlet, kendiliğinden ya da tesadüfi ortaya çıkmış bir aygıt değil, üretim fazlası ürünlerin ortaya çıkması, onların kontrol altına alınarak stoklanması, ve bunların başka ürünlerle değiştirilerek belli insanların elinde toplanması, insanlığın toplumsal yaşamında farklılaşmalar yaratarak, sınıfların ortaya çıkması sürecine evrilmiştir.
İnsanlığın bu aşamasında artık insan, farklı sınıflara ayrışarak iktidarı ele geçiren egemenler, kendi tarihlerinde zoru örgütleyerek, kurdukları sistemlerini zor kullanarak korumuşlardır.
Zor, insanın insana karşı egemenlik aracı olmuş bu koşullarda, devletlerin de varlık nedeni.
Yine bu süreçle birlikte, egemenle emekçi, sınıfsal olarak kesin ayrışmış ve her iki sınıf duygu, düşünce, kültür, ahlak, davranış, üretim içinde edindiği kişilik ve bütün alanlarda farklılaşarak, farklı iki insan tipi ortaya çıkmıştır.
İnsanlar sınıfsal olarak ayrıştıktan sonra, bizim davranışlarımızın, üretim içindeki tutumumuzun ve davranışlarımızın toplamda karşısında bir zor aygıtı olarak devlet olmuş. Bu gün Devlet, emekçilere karşı kendisini zorla koruyan aslında tüm hakim sınıfların tekelidir.
Ordu, polis ve istihbaratıyla devlet, bir zor aygıtıdır. Devletlerin kendi insanı yoktur, devletler, yani devleti ele geçirmiş egemenler, insana karşı bir suç örgütüdürler ve onların emekçilerle ve ezilenlerle hiç bir ortak özelliği yoktur.
Devleti emekçilerden, üretenden ayıran temel özellik, onun emekçi insana karşı cebir ve şiddetidir. Siyasette devletin ortaya çıkması, yanı insanların sınıflara bölünmesiyle ortaya çıkmıştır.
İnsan emeğiyle ortaya çıkan üretim fazlasının bölüşülmesi bir siyaset , bir planlama gerektirmiştir ve siyaset de bu koşullarda ortaya çıkmıştır. Devlet ve siyasetin tarihi aynı süreçlere denk düşer. Devlet, egemenlerin emekçiler üzerindeki zor ve cebir aygıtıdır. Devletin insanı olmaz, devlet için insan, sadece baskı yoluyla, şiddet ve cebirle kendisi için üreten bir emtiadır…
Erdoğan ATEŞİN

Liberal Dünya düzeni öldü…

Düzensizlikten düzen üretme algısı ve ”Yeni Dünya Düzeni” safsatası üzerinden 1980’den beri dünya halkları, tarihte eşi benzeri görülmemiş katliamlarla, savaşlarla ve büyük kitlesel göçlerle evlerinden, yurtlarından ve vatanlarından edilmektedir.

Düzensizlikten düzen üretme algısı ve ”Yeni Dünya Düzeni” safsatası üzerinden 1980’den beri dünya halkları, tarihte eşi benzeri görülmemiş katliamlarla, savaşlarla ve büyük kitlesel göçlerle evlerinden, yurtlarından ve vatanlarından edilmektedir.

İkinci dünya savaşı sonrası ABD öncülüğünde Birleşik krallık İngiltere ile birlikte tasarlanan ve SSCB’nin( Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği ) 1991’de çöküşüyle birlikte George H.W.Bush tarafından ”Yeni Dünya Düzeni ” olarak lansmanı yapılan ve dünyayı savaşlarla dizayn eden bu düzensizlik ve emperyalist saldırganlık bugün dünyanın ezilen ülkeleri tarafından şiddetle reddedilerek, bütün inandırıcılığını kaybetmiştir. ”Yeni Dünya Düzeni” dünyayı yeniden paylaşım savaşının, yani Üçüncü paylaşım savaşının başlangıcıdır ve bu süreç SSCB’nin dağılmasından sonra başlamış, Osmanlı İmparatotluğunun parçalanarak dağılması süreci nasıl ki Birinci Dünya savaşına yol açtıysa, bugün dünyamız aynı süreci yaşamaktadır.
Dağılan Osmanlı coğrafyasının paylaşılması Birinci Dünya savaşına yol açarak, emperyalist paylaşım savaşına dönüşmüştü. SSCB ve Varşova Paktinin dağılması da tıpkı Osmanlı İmparatorluğunun dağılması sonrasındaki sürecin devamı gibi yeniden bir paylaşım savaşına dönüşerek bugün Orta-Doğu’da, Uzak Doğu’da, Kafkaslarda, Baltık Cumhuriytlerinide, Asya ve Afrika’da fiili savaşlarla ve ekonomik savaşlara dönüşerek bütün şiddetiyle devam etmektedir.

Dünyanın ezilen bağımlı ülkeleri ve halkları, ABD’nin nükleer gücünü ve ekonomik üstünlüğünü kullanarak Asya’nın ezilen bağımlı ülkelerini hatta Avrupayı tehdit eden saldırganlığı, kirli ittifaklar ve bunlar üzerinden dünyaya yapılan tehditler artık insanlığın vicdanında kabul görmemektedir.

Dün ABD’yi kurtarıcı ilan edenler, bugün ABD’yi düşman olarak görmektedirler.

1980’den beri dünyayı savaşlarla dizayn eden liberal dalga ve demokrasi oyunu, başta ABD olmak üzere, Avrupa ve diğer bütün alanlarda geri çekilme sürecine girmiş ve inandırıcılığını kaybetmiştir. Dünyada gelişen aşırı milliyetçi dalga ve Avrupa’nın bir çok ülkesinde gelişen ırkçı faşist gelişmeler, Avrupa’da yeniden boy veren aşırı faşist nitelikli partiler parlamentolarda pozisyon alarak geleceğin dünyasını etkilemeye devam ediyorlar.

İngiltere’nin, AB ‘den ayrılması krallığın tahtını sarsmıştır, elitler artık çok ta belirleyici değildir. Dip dalgası farklı şekillenerek, dünyaya farklı bir milliyetçi enerji pompalarken, buna karşı gelişen emek hareketinin tarihsel dibe vuruştan, Tarihsel bir yükselişine bir geçişine tanıklık etmekteyiz,
”Milad” diyebileceğimiz bir tarihsel yeniden başlangıç.

ABD, baskıcı militarist politik bir savaş örgütü iddiasını Donald Trump üzerinden sürdürerek, içine düştüğü yönetim krizini aşmaya çalışırken daha da saldırganlaşarak, dünyayı ekonomik savaş ve fiili savaşlarla tehdit etmeye devam ediyor. Çin, Rusya, Türkiye, dahada faşist totaliter baskıcı rejimlere kaymış ve özellikle Türkiye, adeta demokratik sokak hareketleri sıfır noktasında minimalize edilerek kontrol edilmektedir. İran’da ki faşist Orta-çağ kalıntısı molla rejim, her gün onlarca Kürt yazar, düşünür, savaşçı, ve emekçisini idam ederek bölgede bir güç olma iddiasını şiddetle pekiştirme çabasındadır.

ABD, dünyada oyun kurucu rolünü tekleştirerek, adeta dünyaya meydan okuyor, daha düne kadar ”stratejik müttefik’ olarak gördükleri ülkeleri, stratejik düşman ilan edebiliyor ve bu tavrıyla dünyanın güvenliğini ciddi bir şekilde tehdit ediyor…ABD bu tavrıyla giderek tecrit olurken, diğer taraftan dünyanın güveliğini ciddi bir tahribata uğratarak, dünyayı yaşanılmaz kılıyor.

Diğer taraftan Çin’in Avrasya üzerindeki etkisi her geçen gün artarak devam ediyor ve bu genişleme ABD ve Avrupa ülklerinin pazar alanlarını daraltarak, onları yeni pozisyonlar almaya zorluyor.
Özellikle dünya ticaretinin hala %34’nü kontrol eden ABD bu gelişmeden muazzan derecede rahatsızlık duyarak, bölgede daha agresif politikalara yöneleceğinin mesajlarını açıktan veriyor. Donald Trump bu sürecin ürettiği bir kişidir ve abd’nin Gorbaçov’udur. ABD ve yöneticileri, büyük bir ahlaki çöküntü içine düşmüş, jeo-politik ve jeo-stratejik türbülanslar yaşayan ve dünyaya ahlaksızlık, hukuksuzluk pompalayan bir asalaklar gruhuna dönüşmüştür.

ABD’nin Orta-Doğu politikaları, İsrail ve gerici Arap petrol Şehleri üzerinden yürüyen, -Mısır’ıda bu cepheye dahil edebiliriz- kirli bir siyasetin, bölge halkları üzerindeki yıkıcı etkileri her geçen gün dahada vahşileşerek devam etmektedir. Bu sürecin sürdürülebilirliği tamamen kirli bir savaşa endekslenmiş ve bu savaşın yeniden bir paylaşım savaşı olduğu artık çok nettir.

Rusya ise, bölgeye ilişkin politikalarıyla bu sürecin bir parçası olmuş ve bölgesel düzlemde önümüzdeki süreci belirleyen temel gücü konumundadır. İran,-Irak-Suriye-Lübnan Şii ekseni üzerinde askeri-politik manevralar yapan orta düzeyde bir ülke konumundadır ve şimdilik sürecin bir parçasıdır.

Dünyamız şimdilik bir barış sürecine uzaktır, bu barış gelecekse, Orta-Doğu’nun ve ezilen dünyanın özgürleşmesiyle gelecektir. Bunun dışındaki çözüm önerilerinin hepsi savaşın hizmetindedir ve oraya hizmet etmektedir. ABD ekonomisi ve abd’nin iç politik dengeleri ciddi bir çıkmazın eşiğindedir ve bu süreç kaçınılmaz olarak ABD’yi büyük bir panik içine sürükleyerek ve ciddi yönetim krizine sokmuştur. ABD’nin bugün ciddi bir yönetim sorunu vardır.

Liberal yeni dünya düzenin kurucusu ve baş aktörü ABD ve Birleşik Krallık-İngiltere kurdukları düzenin, nasıl da büyük bir düzensizlik olduğuna tanıklık etmektedir. Savaşlarla dayatılan bir düzen ve bütün ekonomik kaynakların silahlarla dağıtıldığı bir dünya…
Şimdi bu emperyalist, liberal kapitalist piyasanın yerine, farklı politik, ideolojik, askeri ve ekonomik bir piyasa inşa edilmek isteniyor ve bu piyasa savaşla inşa edilecektir… ABD’de 3 Kasım seçimleri sonrası bölgede yeni gelişmeler olacaktır, süreç devam ediyor.