KAPİTALİZM ÜRETİCİ GÜÇLERİ GELİŞTİRİYOR MU?

KAPİTALİZM ÜRETİCİ GÜÇLERİ GELİŞTİRİYOR MU?

UMUT iLERİ

Üretici Güçlerin gelişimini incelerken, içersinde yer aldığı Toplumsal Formasyondan ve o Toplumsal Formasyonun içerdiği üretim ilişkilerinden bağımsız ele alamayız.

Kapitalizm İnsanı odağına almayan, kar odaklı bir Toplumsal formasyondur.
Böyle olması Üretici güçleri geliştirirken, onu kendi kar kıskacı içerisinde geliştirdiğini gösterir.

Bugün Bilim ve Teknoloji gelişiyor gibi görünse de, aslında Kapitalizm bir çok konuda karlı görmediği için, pek çok bilimsel gelişimi hasır altı etmekte, ya da o konuda araştırmaya gerek duymamaktadır.

İnsan sağlığı açısından en tehlikeli hastalıkların gelinen bu aşamada önlenebilmesi olası iken, bu hastalıkların sözde tedavisinde kullanılan ilaçları üreten İlaç Tekelleri zarar etmesin diye, bu hastalıkların ortadan kaldırılmasına yönelik çalışmalar hasır altı edilmektedir.
Bunun en somut, güncel örneği, içerisinde yaşadığımız Pandemi süreci ve Aşı Krizidir.
Çünkü Aşı ve Aşı Patenti, Çok Uluslu İlaç Tekellerinin elindedir.
Hala dünyada bir kısım geri kalmış ülke, henüz aşı edinememiştir.

Oysa insanı odağına alan bir Toplumsal formasyon altında olsaydı, Bilim Ve Teknoloji bugün geldiği noktadan çok daha ilerde seyrediyor olacaktı.
Pandemi nedeniyle Dünyada, bu kadar insan yaşamını yitirmeyecekti!
Aşı, İlaç Tekellerinin elinde olmadığı için tüm ülkelere  ücretsiz verilecekti.
Her yıl açlıktan, yetersiz beslenmekten Dünyanın farklı yörelerinde binlerce çocuk ölmeyecekti!
En Onulmaz Hastalıklar, İnsanlık için bir tehdit ve tehlike olmaktan çıkacaktı!
Doğal Afetler sonucu yaşam yerlerinin yerle yeksan olması ve yaşanılan ölümler artık yaşanmayacaktı!
O zaman somut olarak şunu rahatça söyleyebiliriz; Kapitalizm üretici güçlerin ÖZGÜRCE gelişiminin önünde engeldir.

Ayrıca Üretici Güçlerin gelişiminden bahsetmişken, onu sadece Bilimsel ve Teknolojik gelişime indirgemek, MARKS’ın belirttiği gibi en Temel Üretici güç olan İNSANI ele almamak, eksik bir yaklaşımdır.
Kapitalizm altında her geçen gün kendine, emeğine, çevresine ve doğaya YABANCILAŞAN İnsanı görmeden, onu göz ardı ederek Üretici Güçler gelişiyor demek doğru bir yaklaşım olmaz.
Demek ki Kapitalizm hem Bilimsel Ve Teknik gelişim hemde İNSAN açısından, Akla ve İnsana  aykırı bir sistemdir.
O zaman yapılması gereken, üretici güçlerin ÖZGÜRCE gelişiminin önünde engel olan KAR odaklı bu sistem yerine, İNSANI odağına alan yep yeni bir Toplumsal formasyonu yaşama geçirmektir.

Tabi ki önümüzde akıp giden hayat, bizim öznel istemlerimiz doğrultusunda ilerlememektedir.
Üretici Güçlerle Üretim İlişkileri arasındaki zorunlu uygunluk yasasının bozulması, üretici güçlere uygun yeni bir üretim ilişkisini dayatıyorsa, bu bozulmanın üst yapıdaki hukuki ifadesi Üretim araçları
Üzerindeki Mülkiyet ise, bu mülkiyet ilişkilerinin, üretici güçlerin gelişimine uygun yeniden düzenlenmesi gerekmektedir.

Bunun için de öncelikle Siyasi İktidar, iktidardaki sınıfın elinden alınmalı, onun üretim araçlarının özel mülkiyeti üzerinde ki sahipliğine son verilmelidir.

Nedir bu İnsanı odağına alan Toplumsal Formasyon.
Bu toplumsal formasyon; Sömürünün ve Savaşların  olmadığı, Sınıfların ve varlık nedeni Sınıflara bağlı Devletin ortadan kalktığı, İnsanın zorunluluk alanının dışına çıkarak Özgürleştiği, ortaya çıkan
Toplumsal değerden İhtiyacı oranında yararlandığı KOMÜNİST TOPLUMDUR.

16 Mayıs 2021

BUGÜNLERDE ARTAN LENİN DÜŞMANLIĞI, HEMDE SOLDA GÖRÜNENLERDEN !

BUGÜNLERDE ARTAN LENİN DÜŞMANLIĞI, HEMDE SOLDA GÖRÜNENLERDEN!

Umut İleri

Bugünlerde sosyal medyada farklı guruplarda Lenin’e  karşı bir saldırı söz konusu.
Saldırı, çünkü yazılıp çizilenler eleştiri boyutunu aşmış vaziyette.
Özellikle Kapitalizm’in son geldiği dayandığı bu evrede, buradan Devrimci Vazife çıkartacak Leninlere ihtiyaç duyduğumuz bu günlerde.

Lenin’e saldıranların çıkış noktası Ekim Devrimi sonrası atılan bazı yanlış adımlardır.
Bu adımları bizde zaman zaman dile getiriyoruz ama saldırmadan, bu yanlışlardan günümüz için, bir daha aynı yanlışları yinelememek için dersler çıkarıyoruz.
Hep söylüyoruz; Ekim Devriminin Mimarının ve yol arkadaşlarının önünde, ondan yararlanacakları, ondan ders çıkarabilecekleri 71 gün yaşamış bir Komün deneyimi vardı.
Tabi ki yanlış yapılacaktı ve o yanlışları biz ancak bugünden görebiliyoruz.
O yanlışlara bakarken, o yanlışların ortaya çıkmasına neden olan nesnelliği nedense gözardı ediyoruz.

Bir taraftan yaşanan İç savaş, diğer taraftan Emperyalistlerce uygulan Ekonomik ambargo ve de Devrimin geleceğinin Avrupada gerçekleşecek Devrimlere bağlanmasının olumsuz sonucu.
İşte bu koşullarda Bolşevikler elde ettikleri iktidarı sürdürmek, halka verdikleri sözleri  gerçekleştirmek zorundaydılar.
Ellerinden geleni yapmalarına karşın, Nesnel zorunluluğu bir noktaya kadar aşabildiler.

Ekim Devrimi sonrası Lenin sadece 5 yıl sağlıklı bir yaşam sürebildi.
Zaten 1924 de öldü.
Bu beş yıl içerisinde, yoldaşları ile birlikte ellerinden geleni yaptı.
Tabi ki yanlışlar olacaktı, ama Lenin bu beş sene içerisinde içerisine düştükleri çıkmazları, yapılan yanlışları açık yüreklilikle ortaya koyarak, bugün bizlere çok önemli ip uçları bırakmıştır.

Tüm bunların ışığında geçmişe bakarken hoşgörüyü ve onların içersinde bulunduğu verili olumsuz koşulları unutmamalıyız.
Marks’ın dediği gibi insanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar, kendi keyiflerince değil, geçmişten devir aldıkları ve halen verili koşullar altında yaparlar.
Lenin ve yoldaşları da bu tarihi işte bu geçmişten ve içersinde yaşadıkları verili olan bu olumsuz koşullar altında yapmışlardır

O nedenle bir kez daha Rosa Luxemburg’un söylemlerine kulak vermek gerekiyor.
“Bolşevikler, gerçek bir devrimci bir partinin tarihsel olanakların sunduğu sınırlar içinde yapabileceği katkıyı her şeyiyle yapabileceklerini gösterdiler. Onlardan mucizeler yaratmaları beklenmiyor. Savaş tarafından tüketilmiş, emperyalizm tarafından boğazlanmış, uluslararası proletarya tarafından ihanete uğramış, yalıtılmış bir ülkede, örnek ve kusursuz bir proleter devrimi bir mucize olurdu. (Rosa Luxemburg)

“Bolşevik siyasette temel ve kalıcı olan budur. Bu anlamda Bolşevikler siyasal iktidarı feth etmek, sosyalizmin gerçekleştirilmesini pratik bir sorun olarak koymak ve bütün dünyada emekle sermaye arasındaki hesabın görülmesi davasını ilerletmek yoluyla uluslararası proletaryanın başını çekerek ölümsüz bir tarihsel hizmette bulundular. Rusya’da sorun sadece ortaya konabilirdi. Rusya’da çözülemezdi. Ve bu anlamda gelecek her yerde ‘Bolşevizme’ aittir.”(Rosa Luxemburg)

Şimdi birileri işi gücü bir yana bırakmış, Lenin’e olan düşmanlığını sosyal medyada ki guruplarda kusuyor.
Ne yazık ki o guruplarda, o gurupları yönetenler “Herkese Demokrasi” mantığıyla buna ses çıkartmıyorlar.
Tabi buna en çok sevinen, ellerini ovuşturan bu vurgun ve talan düzeninin sahibi, Komünizm hayaleti rüyalarına giren Egemenler.

SOYKIRIMCI SİSTEM VE TOPLUMU

Hasan H. Yıldırım & Hussein Erkan

SOYKIRIMCI SİSTEM VE TOPLUMU 

Türk egemenlik sistemi ve toplumsal varoluşu soykırımcıdır. Sistemin ve toplumun temeli böyle atılmış. Bu bir zorunluluk olarak görülmüş. Nedeni; uygulayıcıların yerli olmayışlarından, dışarıdan gelen göçmen, muhacir karakterinden ileri gelmektedir. Yerlilerle kan uyuşmazlığı var. Birlikte eşitçe ortak bir yaşam kurma mümkün görülmemiş. Etnik arındırma yöntemini izleyerek herkesi kendi kanlı potasında eritmiş. Bana tabiî olacaksın, benim gibi düşüneceksin, dediklerimi yapacaksın demiş. Başlamışlar “kırmızı çizgilerimiz” diye sıralamaya. “Tüküm diyeceksin.” “Devlet baba diyeceksin.” “Devletin kestiği parmak acımaz diyeceksin.” “Tek vatan, tek millet, tek dil, tek bayrak diyeceksin.” Demeyene “ya sev, ya terk et” dediler. Terk etmeyenlere yöneldiler. Tek tek veya toplu katlettiler. Ya zindana attılar, ya da yurtdışına kaçışlarına yol verdiler.

Bu yöntemle coğrafyamızın kadim millet ve etnik unsurlarını yok ettiler. Geri kalanlardan kendi deyişleriyle “72.5 milletten yok olan bir ulus yarattılar.“ Kendi potalarından erittiler, mankurtlaştırdılar. Kendi dışında kim varsa onlara saldırttılar.

Bu yönetim biçimine soykırım sistemi denir. Bu sistemin yaratımı olan kitleye de soykırımcı toplum denir. Soykırım sadece etnik bir unsuru toptan yok etmekle sınırlı değildir. Dilini yasaklamak da soykırımdır. Kültürünü yasaklamak da soykırımdır. Zoraki asimilasyon da soykırımdır. Zoraki göç ettirmek de soykırımdır. Bunların hepsi Türk egemenlik sisteminin sahipleri tarafından yapılmış ve yapılıyor. Halkının da sosyal-siyasal rızası olmuş. Buna Türk tipi yönetim biçimi diyebilirsiniz. Soykırım sitemi ve toplumu dediğimiz budur.

Bu tutum sadece yönetim kademesiyle sınırlı değildir. Sistemin bazı kanatlarıyla da sınırlı değildir. İstisnalar hariç Anadolu toplumunun tamamına yakın kesiminin bu düşünce ve uygulamalara iştirakçı olduğu inkar edilemez. Toplum öyle yetiştirilmiş. El kadar bebeğe bile bu bilinçaltı empoze edilmiş. Devletten bunu görmüş. Aileden bunu görmüş. Komşusundan bunu görmüş. Bunun iyi bir şey olduğuna inanmış. Ondan sonra kendisi de uygulamaya başlamış. Kendisi gibi düşünmeyen herkesi yok edilmesi gereken düşman görmüş. Bugünde aynı mantık ve uygulama sahibidir.

Türk egemenlik sisteminin yönettiği Anadolu toplumu sürekli tetiktedir. Kim saldıracak korkusu içindedir. Bunu da devlet ona empoze etmiş. “Ülkemizi bölmek isteyen bedbahlar var” korkusunu vatandaşa aşılamış. “Kimseye tek bir çakıl taşı vermeyiz” mottosuyla başlatılan geniş bir repertuar kolektif hafızalara kazınmış. Bu nedenle binbir zahmetle yetiştirdiği evladını davullu-zurnalı “en büyük asker bizim asker” nidalarıyla savaşa gönderme yükümlülüğü toplumun sırtına yüklemiş. Öldürüldüğünde de “vatan sağ olsun” demeyi olağanlaştırmış. Bu bir cinnet halidir. İşte soykırımcı sistem ve yaratımı olan toplumun korkunç bir yüzü de budur.

Bu soykırımcı sistem ve toplumun mevcut araç ve aktörlerle değişmesi mümkün görünmüyor. Bir devrimle alt-üst olması gerekiyor. Buna da mevcut toplumsal dinamiklerin gücü yetmiyor. Anadolu toplumunun sosyolojik yapısı buna elvermiyor. Bu toplumsal düzenin ancak dış bir müdahale ile alt-üst edilmesi gerekiyor. Tıpkı Irak, Suriye, Afganistan, Libya, Yugoslavya’da olduğu gibi. Bu da ABD’nin 21. Yüzyıl politikası denilen Genişletilmiş Orta Doğu Projesi (GOP) kapsamında gerçekleşecektir. ABD’li yetkililerin “Türkiye de GOP kapsamı içindedir” demesi boşuna değildir.

Bundan sonra Türkiye’ye karşı izlenecek politika 14 Haziran NATO ve sonraki günlerde toplanacak olan demokrasi ile yönetilen ülkelerin alacakları kararlarla iyice netleşecektir. Sorunlar Türkiye ile müzakere edilmeyecektir. Alınan kararlar kendilerine dayatılacaktır. Türkiye de bunu kabullenmeyeceğine göre Irak, Suriye, Afganistan, Libya, Yugoslavya’ya ne yapıldıysa ona da aynısı yapılacaktır. Türk soykırımcı sistemi ve toplumun değişmesini isteyen güçler bunu ciddiye almalı, kendini buna göre örgütlemeli ve pratikleştirmelidir. Bunu kavrayan, gereğini yapan güçler yarının sahipleri olacaklardır. Burada kendilerine “anti-emperyalist” rolü devşiren güçler istemese de kendini soykırımcı Türk yönetimin yanı başında bulacaktır.

ABD’nin öncülük ettiği Batı sistemi, önce yenilmez denilen Türk devletinin yenilgisini Anadolu toplumuna tattırmaya çalışacaktır. “Bir Türk dünyaya bedeldir” algısını kıracaktır. Türkün de yenilebileceğini kendisine gösterecektir. Sonra, “hata ülke Türkiye” dediğimiz coğrafyanın etnik temelde bölünebileceği kendisine gösterilecektir. Böylelikle “Kimseye verecek bir çakıl taşımız yok” anlayışının yok edilmesi gerekiyor. Toplumu oluşturan kesimlerin kendi kimlikleriyle kendini ifade etmesi, kim neye inanıyorsa ona göre ibadetini yapmasının kimseye bir zararının olmadığının ona gösterilmesi gerekiyor.

Ondan sonra geride kalan Anadolu toplumunun sıfırdan yeniden inşa edilmesi gerekiyor. Ona soykırımın insanlıkdışı bir suç olduğunun kavratılması gerekiyor. Soykırımcı tarihiyle hesaplaşması gerekiyor. Soykırım mağdurlarından özür dilemesi gerekiyor. Bunun ilkokuldan başlamak üzere tüm eğitim süreci boyunca müfredat olarak okutulması gerekiyor. Bu da hemen olacak bir mesele değildir. Uzun bir çabayı ve rücuyu gerektiriyor.

Her şeyden önce Anadolu toplumunun demokrasiye ihtiyacı vardır. Kendi siyasal ve toplumsal hastalığının panzehiri budur. Eskiden “hasta adam” diyorlardı, şimdi ise bütün sosyolojisi hastalandı. Jenosidal düzen toplumu mental anlamda çürüttü. Bu yüzden öncelikli olarak bu toplumun demokratikleşmesi gerekiyor. Bunun nasıl ve hangi güçlerle olması gerektiğini bilince çıkarması gerekiyor.

Anadolu toplumunun değişmesi için ne sosyalistlerin, ne sosyal-demokratların, ne de başka bir kesimin sistemle ciddi olarak bir hesaplaşması olmadı. Çağdaşlaşma ve toplumda diğer etnik, milli ve farklı dini inançtaki kesimlerle barış içinde hakça birlikte yaşama akıllarına bile gelmedi. Bu güne kadar “Kahrolsun emperyalizm“, “yaşasın bağımsız Türkiye“ belagatıyla bayrak sallamanın dışında ciddi bir proje uygulanmadı. Bunu da monolitik bir mantıkla yaptı. ‘Türkiye ve Türk’ ile başlayan siyasal argümanlarla sisteminin tezahürüne dönüştü. Sistemin kuruluş felsefesinden farklı bir yol bulamadı. Ve doğaldı ki, toplumla kucaklaşılamadı. Bu yöntemlerle toplumun değişmeyeceği anlaşılmalıdır. Bu konuda ciddi bir çabadan bahsedilecekse eğer, o da “liberal demokratların” verdiği mücadeleydi. Onlar da 15 Temmuz 2016’da büyük bir mağlubiyet alarak tasfiye oldular.

2 Mayıs 2021

DERSİM KÜRD SOYKIRIMI/JENOSİDİ

DERSİM KÜRD SOYKIRIMI/JENOSİDİ

Hasan H. Yıldırım

Bugün 4 Mayıs. Dersim Kürd Soykırımın/Jenosidin yıldönümü.

Unutulmamalı! Unutmayacağız!Soykırımcı/jenositçi Türk egemenlik sistem sahiplerini lanetliyor, mağdurların anısı önünde saygıyla eğiliyorum. Dün bir bilenle konuştum.Konu; Kürd soykırımı/jenosidi.

Bilen Kürdlerin paylaşımlarından rahatsız.Nedenini şöyle açıklar.

“Dersim; bir millet, bir etnik, bir din, bir mezhep ismi değildir. Bir bölge ismidir. Soykırım/jenosit bir millete, bir etnik yapıya, bir din, bir mezhebe karşı yapılır. Bölgeye soykırım/jenosit yapılmaz. Bu nedenle ‘Dersim soykırımı’,

‘Dersim jenosidi’ kavramlarını kullanmak yanlıştır. Doğrusu ‘Dersim Kürd Soykırımı’ demektir” diyor. Ben, bir bilenin elçisiyim.Kürdlere ifhaf olunur.

4 Mayıs 2021

EMPERYALİST ÜLKELERİN İŞÇİ SINIFLARI : MEZAR KAZICILIKTAN PAYANDALIĞA

EMPERYALİST ÜLKELERİN İŞÇİ SINIFLARI:
MEZAR KAZICILIKTAN PAYANDALIĞA

Yıldırım Koç

Emperyalist ülkelerin sermayedar sınıfları, başka ülkeleri sömürüp, buralardan kendi ülkelerine kaynak aktardıklarında, bunun bir bölümünü, kendi işçi sınıflarının desteğini almakta kullanırlar.
Bu sayede emperyalist ülkelerin işçi sınıflarının (yalnızca işçi aristokrasilerinin değil, tüm işçi sınıfının) çalışma ve yaşama koşulları gelişir. Bu ülkelerde demokratik hak ve özgürlüklerin gelişmesinde bile emperyalist sömürünün olumlu etkisi olmuştur. Sömürgecilik ve ardından
emperyalist sömürü, kapitalizmin mezar kazıcılarını, kapitalizmin ve emperyalizmin payandalarına, destekçilerine dönüştürmüştür. Bu nedenle, dünyada kapitalizmi tarihin çöplüğüne göndermenin ilk adımı, emperyalist ülkelerde sınıf mücadelesinin sertleşmesinden geçmektedir. Emperyalist
ülkelerde sınıf mücadelesinin sertleşmesi ise, emperyalist sömürünün ciddi biçimde engellenmesiyle sağlanabilir. Geçmişte Sovyetler Birliği’nin “kapitalist olmayan yol” tezinin, günümüzde Çin Halk Cumhuriyeti’nin “bir kuşak bir yol projesi”nin temeli, emperyalist sömürüyü kısıtlayarak, emperyalist ülkelerdeki işçi sınıflarını yeniden kapitalizmin mezar kazıcılarına dönüştürmektir. Türkiye’de de, (kapitalizme karşı mücadeleyi unutmadan ve ihmal etmeden) emperyalizme karşı verilen mücadele, dünyada kapitalizmi tarihin mezarlığına gömme
mücadelesinin bir parçasıdır.
Gelişmiş kapitalist ülkelerin sermayedar sınıflarının kendi işçi sınıflarını “evcilleştirme” ve hatta başka ülkeleri ezmede ve sömürmede kullanma stratejilerinin tarihte başka örnekleri de vardır. Bu stratejinin başarılı bir örneği eski Roma’da 2000 yıl önce, diğer bir örneği de 1400 yıl önce
Bizans’ta yaşandı.

ESKİ ROMA’DA İSYANLARI ÖNLEMEDE SÖMÜRGELERDEN KAYNAK AKTARIMI
2000 yıl önce Roma İmparatorluğu’nda patrisyen (asil) aileler ülke ekonomisinde ve yönetiminde belirleyici güce sahipti. Ayrıca küçük üretici köylülerden ve kent esnafından oluşan “pleb”ler vardı. Bunların dışında mülk sahibi olmayan özgür Romalılara da “proletarii” deniyordu.
Günümüzde kullanılan proletarya sözcüğünün kaynağı bu kavramdır. Vatandaşlar, köleleri sömürüyordu. M.Ö. 1. yüzyılda Roma’nın özgür yurttaşlarının nüfusu 3,3 milyonken, kölelerin sayısı 2 milyona ulaşmıştı.
Roma hakim sınıfları, fethedilen yeni topraklara yoksul plebleri ve proleterleri yerleştirerek onların Roma’da karışıklık çıkarmasını engelliyordu.
Ancak genişleme durunca iç sorunlar artmaya başladı. Özellikle M.Ö.73 yılında başlayan ünlü Spartaküs ayaklanması Roma’yı sarstı. Bu ayaklanmanın yanı sıra başka köle ayaklanmaları da yaşanıyordu.
Julius Sezar M.Ö. 44 yılında öldürüldü. Vasiyeti, kızkardeşinin
torunu olan Gaius Octavius’un onun yerine geçmesiydi. Bir ara
dönemin ardından Octavius tek başına iktidara geçti, Roma
İmparatorluğu’nu kurdu, Augustus adını aldı, “Roma Barışı”nı (Pax
Romana) sağladı ve ülkeyi M.Ö.27-M.S.14 yılları arasında yönetti.
Roma Barışı’nın önemli unsurlarından biri, Roma’daki
patrisyenlerle plebler ve proletarii arasında barış sağlanmasıydı.
Augustus bunu sağlayabilmek için Roma’nın yoksul özgür
yurttaşlarına (pleblere ve proletariiye) ucuz ve daha sonra da bedava
buğday dağıttı. Mısır’dan Nil vadisinden getirilen bedava buğday,
Roma’nın hakimiyeti altındaki bölgelerden gelen haracın bir
bölümüyle finanse ediliyordu. Gaius Octavius (Augustus)
Asiller, Roma “proletarii”sini, sömürü sonucu elde edilen bedava buğdayla sisteme entegre etti. Ayrıca bu yoksul yurttaşlara silah, miğfer ve zırh da verilerek, Roma ordusunun belkemiğinin bunların oluşturması sağlandı. Yoksul vatandaş proletarii, kölelerle ittifak kurabilseydi, Roma’daki
patrisyenlerin hakimiyetini sona erdirebilirdi. Proletarii, patrisyenlerin potansiyel mezar kazıcısıydı. Ancak Mısır’dan sağlanan ve parasız dağıtılan buğdaylar ve ardından silah ve teçhizatın parasız olarak verilmesi, mezar kazıcılarını Roma İmparatorluğu’nun destekçisi ve ordusuna dönüştürdü.

BİZANS’TA İSYANLARI ÖNLEMEDE SÖMÜRGELERDEN KAYNAK AKTARIMI
İstanbul’a, yaklaşık 1000 yıl boyunca Bizans İmparatorluğu hakimdi. Günümüzden yaklaşık 1500 yıl önce İmparator Jüstinyen yeni vergiler koydu. 13 Ocak 532 günü yoksul halk büyük bir ayaklanma başlattı. “Nika Ayaklanması” sırasında şehrin yaklaşık yarısı yakıldı, kiliseler tahrip
edildi, binlerce kişi katledildi. İki hafta süren ayaklanma sonrasında da 30 bin dolayında isyancı öldürüldü.
Günümüzdeki Ayasofya’nın yerinde bir başka kilise vardı. Nika
Ayaklanması sırasında bu kilise de tahrip edildi. Bugünkü bina, Nika
Ayaklanması’nın bastırılmasından sonra, 532-537 yıllarında inşa
edildi.
Bu ayaklanmadan sonra Bizans imparatorları kentte yaşayanlara,
yine Mısır’dan getirilen ucuz buğday dağıtmaya başladı. Bu
uygulama sayesinde karnı doyan kitlelerin imparatora karşı
ayaklanması önlendi. Ucuz buğday dağıtma uygulaması 12. yüzyıla
kadar devam etti. 12. yüzyılda bu uygulama kaldırılınca kent
yoksullarının sınıf çıkarları temelindeki ayaklanmaları yeniden
başladı.
2000 yıl önce Roma İmparatorluğu’nun proletaryasını ve yoksul
pleblerini, 1500 yıl önce Bizans’ın kent yoksullarını sisteme uyumlu
kılmalarının yolu, karınlarını doyurmaktı. Karınların doyması için sağlanan buğday da başka ülkelerin sömürülmesinden elde ediliyordu. Ülkede sınıflar arasındaki çelişkinin bir iç savaşa dönüşmesini önlemenin yolu, başka ülkelerin sömürülmesiyle sağlanan ekonomik artığın bir
bölümünün yoksullara dağıtılmasıydı.


SÖMÜRGECİ İNGİLTERE’NİN POLİTİKASI

19. yüzyılın ilk yarısında yoğun sınıf mücadelelerinin yaşandığı İngiltere’de hakim sınıflar çok
bilinçli bir biçimde 1850’lerden itibaren bu yöntemi kullanmaya başladı.
Gelişmiş kapitalist ülkelerde işçi sınıfının kapitalizme karşı tavrı, başka ülkelerden aktarılan
kaynakların bir bölümünün paylaşılmasıyla birlikte değişti. Kapitalizmin mezar kazıcıları
kapitalizmin ve emperyalizmin payandalarına dönüştürüldü.

TEKELCİ KAPİTALİZM DÖNEMİNDE KAPİTALİSTİN KÂRININ KAYNAĞI
Gelişmiş kapitalist ülkelerde 19. yüzyılda sermayedar sınıfın kârının ana kaynağı işçi sınıfının
sömürülmesiydi. Bu sömürü ilişkisi bu ülkelerin işçi sınıflarını kapitalizmin mezar kazıcıları haline
getiriyor, onları devrimcileştiriyordu.
Ancak daha sonraki dönemlerde kapitalistlerin kârının kaynağı çeşitlendi.
Küçük üreticiliğin tasfiye olmadığı ülkelerde, kapitalistler, fiyat mekanizmaları aracılığıyla, kendi
ülkelerindeki küçük üreticilerin ürünlerini değerlerinin altında fiyatlarla satın almaya başladılar.
Kapitalistlerin malları ise bu kesimlere değerlerinin üstünde fiyatlarla satıldı. Böylece kapitalistin
kârının unsurları çeşitlendi. Bunun sınıflar mücadelesine yansıması ise, işçi sınıfının özellikle topraksız
Jüstinyen
ve az topraklı yoksul köylüyle, kırsal kesimde ve kentlerdeki küçük burjuvaziyle sermayeye ve özellikle
tekelci sermayeye karşı ittifakı oldu.
Sermaye tekelci sermayeye dönüştükçe, malların fiyatları değerlerinden iyice saptı. Özellikle
tekelci kapitalizm (emperyalizm) döneminde sermayedarın kârının önemli bir bölümü, sömürge ve
yarı-sömürge ülkelerin halklarının yağmalanmasından elde edilmeye başlandı. Bu gelişimin sınıflar
mücadelesine yansıması, anti-emperyalist mücadelenin yükselmesi oldu.
Özellikle son 40-50 yıllık dönemde sermayedar sınıfın kârı içinde sıcak para operasyonlarının
önemi arttı. “Kumarhane kapitalizmi” olarak nitelendirilen ilişkiler, üretimden çok parasal ilişkilerle
kâr elde etmeye yöneldi. Kapitalizm üretimden kopmaya, iyice parazitleşmeye başladı.


KAPİTALİZMİN MEZAR KAZICILIĞINDAN, KAPİTALİZMİN VE EMPERYALİZMİN
PAYANDALIĞINA

19. yüzyılın ortalarına kadar kapitalizmin işçilerin çalışma ve yaşama koşullarındaki olumsuz
sonuçlarına, kapitalizmin yarattığı cehenneme ve sefalete karşı mücadele eden işçi sınıfları, kapitalizmle uzlaştıkça sefilleşti; kapitalizmin mezar kazıcıları olarak düşünülenler, emperyalizmin ve kapitalizmin payandalarına, destekçilerine dönüştü.
Bu konumda olanlar yalnızca işçi aristokrasileri, işçi sınıfının bazı
kesim veya katmanları veya sendikalı işçiler değildir; işçi sınıflarının
bütünüdür. Özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki Altın Çağ
döneminde gündeme gelen “sosyal refah devleti” uygulamaları,
işçi sınıfı içinde katmanlara veya kesimlere göre bir ayrım
yapmamakta, işçi sınıfının bütününe önemli destekler sağlamakta
ve hatta özellikle de daha dezavantajlı konumda olan kesim ve
bireyler için pozitif ayrımcılık yapmaktadır.
Sömürgelerden, eski sömürgelerden ve yeni-sömürgelerden
getirilen kara, sarı veya beyaz derili işçiler, emperyalist ülke işçi
sınıfında tabakalaşma yarattı; en zor, tehlikeli ve itibarsız işler bu
işçilere yaptırıldı. Ayrıca, emperyalist politikalar, emperyalist ülke
işçi sınıfına psikolojik bir rahatlama getirdi; bu insanlar “en alttakiler” olmaktan kurtuldu; sermayedarlarla ilişkilerindeki olumsuz konumlarını unutturacak biçimde kendilerini daha üstün görebilecekleri sömürge ve yarı-sömürge ülkeler halkları vardı.
Emperyalist ülkenin attığı “sofra kırıntıları” yalnızca sendikalı işçilere değil, sınıfın çok büyük kesimlerine önemli yararlar sağladı. Sosyal devlet uygulamalarında ve yasayla sağlanmış iş güvencesinde, sendikalı-sendikasız işçi ayrımı yoktur. Ücretler ve diğer çalışma koşulları konusundaki ileri haklar ise ya toplu iş sözleşmeleri, ya bağıtlanmış toplu iş sözleşmelerinin diğer işyerlerine teşmil edilmesi, ya da sendika dışında işyeri konseyleri ile işverenler arasında imzalanan anlaşmalarla işçi
sınıfının çok daha geniş kesimlerine yaygınlaştırıldı. Sosyal devlet öncelikle işçi aristokratlarını değil, işçi sınıfının en alttakilerini korudu.

SINIF ÇATIŞMASI YERİNE “SOSYAL ORTAKLIK”
Emperyalist ülkenin devleti ve sermayedarları ile işçi sınıfı arasındaki bu çıkar bütünlüğü, “sosyal ortaklık” olarak doğru bir biçimde formüle edilirken, çeşitli yapılanmalar ve anlaşmalarla da kurumsallaştırıldı. Çeşitli biçimlerde yönetime katılma uygulandı. Toplumsal anlaşmalar imzalandı.
İşyeri konseyleri yaygınlaştırıldı. Ekonomik ve Sosyal Konsey benzeri yapılanmalar yaratıldı. “Sosyal diyalog” geliştirildi.
Gelişmiş kapitalist ülkelerin işçi sınıfları, bu ve benzeri nedenlere bağlı olarak, özellikle kapitalizmin İkinci Dünya Savaşı sonrasında yaklaşık 30 yıl süren Altın Çağı boyunca emperyalizme ve kapitalizme sahip çıktı, devletlerinin ve sermayedar sınıflarının emperyalist politikalarını destekledi.
Winston Churchill
Kapitalizm 1970’li yıllarda krizler dönemine girince, sosyal devlette bir zayıflama yaşandı. Ancak emperyalist sömürü aracılığıyla kaynak aktarma büyük ölçüde devam etti. Kapitalist sistem, sosyal devletin zayıflamasının yol açabileceği tepkileri, işçileri ve emeklilik fonlarını hisse senedi sahibi
yaparak ve işyerlerinde kâra dayalı ücret sistemlerini teşvik ederek büyük ölçüde giderdi.
Böylece, ekonomik krizler sınıf çelişkilerinin keskinleşmesine, önemli toplumsal ve siyasal sorunlara yol açmadı; tam tersine, emperyalist ülkelerin işçi sınıfları ile sermayedarları arasında hem
şirketler düzeyinde, hem de ulusal düzeyde daha gelişkin bir bütünleşme gündeme geldi. Gelişmiş kapitalist ülkelerde grevlerin azalmasında, hisse senedi sahipliğinin ve kâra dayalı ücret sistemlerinin de etkisi oldu.
Emperyalist ülkelerin işçi sınıfları, aldatıldıkları için değil, kısa vadeli somut çıkarları bu sömürü düzeninin devamında olduğunu kavradıklarından, bu toplumsal ve siyasal çizgiyi izledi. Kendi hakim
sınıflarına emperyalist sömürüde ve baskıda yardımcı olarak hak sağlamak, onlara karşı mücadele
derek hak almaktan daha kolay ve tehlikesizdi. Bu nedenle emperyalist ülkelerde sermayedar sınıf ve işçi sınıfları, aralarındaki ilişkiyi çok doğru bir biçimde “sosyal ortaklık” olarak adlandırmaktadır.
Bu koşullarda, emperyalist sömürü çağında “işçi sınıfı enternasyonalizmi”nin veya çeşitli ülkelerin işçi sınıflarının kapitalizme karşı kader birliği yapması ve birlikte mücadele etmesinin nesnel koşulları
yoktur.

4 mayıs 2021

İKTİDAR BİREY ve TOPLUM ÜZERİNDEKİ VARLIĞI

İKTİDARIN BİREY ve TOPLUM ÜZERİNDEKİ VARLIĞI

Toplum insan etkileşimleri üzerine kurulu bir sistemdir.

Toplumsal yaşam içinde birey sadece etkileşimlerini sürdürmekle kalmaz, aynı zamanda yaşam içindeki tercihlerini, kendilerinden öncekilerin belirledikleriyle, kendini sınırlı bir durumda bulur. Verili bir toplumsal sistem içinde olan birey; medeni durumu, eğitimi ve toplumsal sınıf statüsüne uygun olan rollerini oynamak zorundadır. Bireyin içine olduğu bu gerçek, bireyin belirlenmiş otoritelerin varlığını kabul etmesidir.

Toplumun üyesi olan birey günlük alışkanlıklarını refleksif olarak yerine getirirken, bunun yanında içinde bulunmuş olduğu toplumun kimliğini kazanmış olur. Böylece birey otoriter güçlerle şekillenmiş toplumun devamlılığına katkıda bulunur.

Bireyin dışında olan, bireyi düşünme ve davranış konusunda yönlendiren her olgu ve süreç bireyin üzerindeki toplumsal iktidardır. İktidar bu anlamda toplumsal alanın her yerinde mevzilenmiştir. Bu gerçekler nedeniyle her bireyi etkileme gücüne sahip olan iktidar ilişkiseldir ve verili olması nedeniyle üretilebilirdir.

Daha çok politik içeriğiyle bilinen iktidar, toplumsal alanın içinde varlığını bulan ve politikleşen bir yaptırım gücüdür. Bu nedenle her politik iktidar kendisine tabi olan topluluğun değerleri ve eğilimlerini dışarda bırakmaz. Etki oranı ve gücü değişen, kaynakları ve araçları farklılaşan bir yığın iktidar gücü, toplumsal mecrada bireyi etkilemekte ve ondan devamlı itaat beklemektedir.

Birey denen toplumsal varlık, sınırları içiçe girmiş ve birbiriyle bağlantılı iktidar ağlarıyla örülü, kimi zaman görünen, kimi zaman görünmeyen iktidar istekleriyle devamlı iletişim hâlindedir.

İktidar kelimesi bireyin ve toplumun aklında genelde bir hükümet adını çağrıştırmaktadır. Oysa iktidar, değişen, dönüşen bir verili yapı olup, birey ve toplumda sonuçlar elde etmek isteyen bir egemenlik sistemidir. Toplumsal düzeni şekillendiren iktidar, bireyin ve toplumun ulaşmak istediği hedeflerde kendini gösteren, dolayısıyla birey ve toplumun önceden hazırlanmış yaşam kurgusu içindeki canlı hücredir.

İktidarın birey ve toplum içindeki en belirgin hâli geçmiş zamana ilişkinin bir baskı ve ikna yönteminin olmasıdır. Otoriteler tarafından verilmiş bir kararın önceden kabullenilmesi, birey ve toplum açısından faydacı olup olmaması düşünülmeden kabul edilmektedir. Bireyin ve toplumun sorgulama yetisinin iktidar tarafından eliminize edilmiş olması, bireysel ve toplumsal birikimin, iktidar kontrolünde olduğunu göstermektedir.

Gücün (iktidarın) ikna sürecindeki kontrolü bireyde ve toplumda ortak davranışların sergilenmesi konusunda belirleyicidir. Bu nedenle bireyin ve toplumun her ne kadar sorgulama yeteneği olsada, bu yeteneklerinde iktidarın (otoritenin) benimsetmiş olduğu sorgulama sınırlarının dışına çıkamamaktadırlar.

Toplumsal hareketleri bir bedende bütünleyen iktidar için tek tip toplum modeli, iktidarın toplumu yönetmesi konusunda önemli yöntem aracıdır. Toplumu kategorize ederek, kendi kimliğini toplumun tanımlanması konusunda şekillendiren iktidar, otoritesini topluma bir hakikat yasası olarak dayatarak bu şekilde toplumun gündelik yaşamı üzerinde bir dayatma gücü olmaktadır. Toplumu iktidar öznesi yapan bu yöntem, toplumsal iyiliği ve vicdanı kontrol altında tutmaktadır. Böylece, toplumsal vicdanını kaybeden iktidarlaşmış toplumun; faşizm ve şiddet konusunda kitlesel bir güç olması kaçınılmazdır.

Toplumsal özgürlüğün yok edildiği bu gerçeklik, özgür olmayan toplumun iktidar tarafından metalaştırılmasıdır. Çünkü düşünen bir varlık olan birey ve bireyin şekillendiği toplum, ancak insani değerlerinden soyutlandığı oranda düşünme özelliğini yitirip metalaşmaktadır. Metalaşan insan ve insanların birer mekanik mekanizma gibi yönlendirilmesi, duygu ve düşünce sahibi olan insanların özgürlük yetisini kaybetmesiyle gerçekleşebilmektedir. Bu nedenle özellikle içinde yaşadığımız kapitalist modernitenin yarattığı disipline olmuş toplum biçimi, iktidara tabi olan toplum modelidir.

Kapitalizmle birlikte isimlendirilmiş olan toplumu yönetme sanatı adı; tam da kapitalist modernitenin yaratmış olduğu disipline olmuş toplumu ifade etmektedir. Bu nedenle iktidarın birey ve topluma karşı dayatmış olduğu yasalar, birey ve toplumu kapalı bir yaşam içine hapseden iktidarın özel yönetim mekanizmasıdır.

Belirlediği normlar üzerinden yönlendirilen toplumu tesis eden iktidar, kendi çıkarlarını koruyan ve güvenliğini sağladığı toplumun, nihai olgunluğa ulaştırmak için, değişimden yalıtılmış toplum bilincine ihtiyaç duyar. Bu nedenle iktidar toplum için; sınıflandırılmış, ayrıştırılmış özneleri toplum içinde üretir. Böylelikle iktidarın öznelleştirilmiş bireylerle, uysal bir toplum oluşturması daha çok kolaylaşmaktadır.

İktidarın nesnesi hâline gelen toplum, etrafı sınırlarla çevrili mekanlarda yaşamayı güvenlik zarureti olarak görmektedir. İktidarların mekanlarını belirleyen bu sınırlar, iktidarların güvenliği için gerekli olduğu gibi, insan nüfusunun,iktidarların istikrarı için devamlı şemalandırmasını sağlamaktadır. Bu amaçla suni mekânlar geliştiren iktidar, nüfusu iktidar gereksinimlerine göre ayarlamaktadır.

İktidar için toplumsal yoğunluktan oluşabilecek riskleri en aza indirmek için düşünülmüş bu hedef, iktidarın dolaşımı için gerekli bir stratejidir. Fakat burada farkında olmamız gereken husus, iktidarın bazen kendi güvenliği için sağlamış olduğu nüfusu gözden çıkarmasıdır. İktidarın kendi güvenliği için bazen düzenlenebilir bedenler yaratması, bu gerçeklik için kısmen gerekli görülmektedir. Ki, iktidarın bir güvenlik paradigması olarak ayırt edici özelliği, var ettiği toplumu korumak değil, çıkarlarının gereklerine göre yok olmasınıda göze almaktır.

Egemenlik paradigmasının farkı; kimin öleceği, kimin yaşayacağı arasındaki seçimin belli bir hukuka göre değil, kaynağı ve doğası her an değişebilecek risklere göre belirlenmektedir. İktidarın, bireysel ve toplumsal iradelerin çatışmasını ortadan kaldırmak içinde benimsemiş olduğu bu egemenlik yöntemi, aynı zamanda insan kaynaklarının; kapitalist bilimin ürünü olan sosyolojide nasıl değerlendirebileceğinin bilimsellik kazanmış alanıdır.

Bu nedenle iktidarın yaratmış olduğu topluma biçtiği kader ve ölüm, modern dünya iktidarının, toplum için ürettiği sosyolojinin de iktidarın bir ürünü olduğunu kanıtlamaktadır.

İktidarın her yerde hazır ve nazır oluşu, bireyleri toplum içinde kümeleştirmektedir. Böylece toplum bilimi olan sosyolojinin, egemen sömürücü sistem için savunduğu bireysel özgürlük kavramını, bir yaşam biçimi olarak lanse etmesi, doğal olarak sosyolojinin sınıfsal gerçekliği gizlemesi için önemli bir ilkedir. Zaten sosyolojinin doğuş koşullarını araştırdığımızda bunu görmekteyiz.

Bireyin ve toplumun varlığını kaygıya dönüştüren iktidarın, modern varlık felsefesinin ana temasını oluşturması, iktidarın birey ve topluma ait olan doğal varlığı kendi tekeline almasıdır. Bu yüzden verili bir yaşamsal düzeyi gerçekleştirmiş iktidarın birey ve toplumu sınıfsal bir statü içinde hiçleştirmesi engellenemez olmaktadır.

Bireyin ve toplumun iktidar otoritesini bir yaşam kaynağı olarak kabullenmesi olan bu nesnel durum, insanların neden çoğalması ve üretim sürecinde olmasını belirleyen bir iktidar programıdır. İktidarın bireysel ve toplumsal tözünü açıklayan bu olgu, iktidarın uygarlık dünyası içinde tartışılan tanrı kavramının metafiziksel algısının, somutta maddi yaşamla ilişkili bağlayıcılığına bizleri yaklaştırmaktadır. Bu nedenle aslında politik olarak bilinen iktidarın, yaşam içinde asıl kökeninin, tarihsel koşullarla nasıl ortaya çıktığına dair önemli ip uçları sunmaktadır. Bu yüzden birey ve toplumun varlık enerjisi olmuş iktidarın, ontolojik olarak neden sorgulanması gerektiği sorusu, insanlığın nasıl doğal bir öznelleşmeye sahip olacağı cevabında gizlidir.

Heybet Akdoğan

ARAP-İSRAİL SAVAŞI

İlk defa 1967 Haziran’inda, sonradan “6 gün savaşı”‘ olarak adlandırılacak olan Arap- İsrail savaşı esnasında, ebced hesabıyla taniştım. Bizim o zamanlar da tırışka olan medyamız, Kur’an’daki bazı surelerin ve ayetlerin harf sayısına, bu harflerin ebced hesabındaki karşılıklarının toplamalarina vb vb dayanarak, tıpkı Devlet Bahçeli’nin MHP’nin 40. Kuruluş yılında tek başına iktidar olacağını ilan eden, muhteşem matematik hesabında olduğu gibi, İsrail Yahudi devletinin bu savaşla birlikte tarih sahnesinden silineceğini kesin bir dille yazıyordu.Savaşı İsrail kazandı.Sonra 1973’te, Arap Birliği ile İsrail arasında Yom Kippur savaşı basladiginda, benzer hesaplamalarla İsrail’in 1973 yılında tarihe karışacağı, gene Kur’an’a dayanarak, kesin bir dille iddia edildi. O sırada Kara Harp Okulu öğrencisiydim, o işlerin nasıl olduğuna dair biraz bilgi sahibi olmuştum. Gülüp geçtiğimi hatırlıyorum.Savaşı gene İsrail kazandı.Aşağıda Mescidi Aksa’da İsrail güvenlik güçlerinin kullandığı şiddete dair haberler üzerine yapılmış ebced hesabına dayanan bir kehanet yazısı var.Bu kafa müslüman halklara, “düşmanlarını Allah’ın yeneceğini” anlatan bir kafadır. Dolayısıyla asıl varlık sebebi kendi halklarını baskı altında tutmak olan, gerçek bir savaşma kapasitesi bulunmayan dandik orduları, böyle zamanlarda havaya bol bol ateş eder, slogan atar, alınlarına Allah yazar ve cephede her defasında rezil olur. Bu zihniyet tsk’ya da epeydir nüfuz ediyor. Ve şimdi sosyal medyada “ordu İsrail’e” yazıları, paylaşımları havada uçuşuyor. Her kuşu tuttunuz, bir kaldı Leylek!Ege’de, Doğu Akdeniz’de, Libya’da, İdlib’de, Gare’de, Zap, Metina, Avaşin’de zaferden zafere koştunuz, sıra İsrail’e geldi.Neyse eğlenceyi geciktirmeyeyim. Hem eğlenin ve İsrail’in son günlerinin geldiğine dair kesin bilgiler edinin, hem bu zihniyeti tanıyın. Hem de AKP’nin ve tarikatların toplumu nasıl maniple ettiğine dair bir örnek üzerine hep beraber düşünelim.Kehanet:Tevrat’ta son yahudi devletinin ömrü 76 senedir.Kur’an bunu şifreli şekilde desteklemektedir.Bu şifre-i Kur’aniyenin şânındandır.İsrâ sûresinde ayetlerde yahudilerin son bozgunculuk yapmalarına işaret eden ayetler mevcuttur.Mesela yedinci ayetinde İkinci bozgunculuğun zamanı gelince, yüzünüzü kara etsinler, daha önce girdikleri gibi yine mescide (Beyt-i Makdis’e) girsinler ve ellerine geçirdikleri her şeyi yerle bir etsinler diye (üzerinize yine düşmanlarınızı gönderdik.) فَاِذَا جَٓاءَ وَعْدُ الْاٰخِرَةِ لِيَسُٓؤُ۫ا وُجُوهَكُمْ وَلِيَدْخُلُوا الْمَسْجِدَ كَمَا دَخَلُوهُ اَوَّلَ مَرَّةٍ وَلِيُتَبِّرُوا مَا عَلَوْا تَتْب۪يرًا İşte şu muhteşem ayetin harf sayısı 76 olması ile şu günümüz İsrail’in ömrü 76 sene olacağına parmak basmaktadır.Aynı şekilde beşinci ayet Nihayet bu iki bozgunculuktan ilkinin zamanı gelince (sizi cezalandırmak için) üzerinize, pek güçlü olan birtakım kullarımızı gönderdik. Onlar evlerinizin arasına kadar sokuldular. Bu, herhâlde yerine gelmesi gereken bir va’d idi. فَاِذَا جَٓاءَ وَعْدُ اُو۫لٰيهُمَا بَعَثْنَا عَلَيْكُمْ عِبَادًا لَنَٓا اُو۬ل۪ى بَاْسٍ شَد۪يدٍ فَجَاسُوا خِلَالَ الدِّيَارِۜ وَكَانَ وَعْدًا مَفْعُولًا Şu muhteşem ayetinde harf sayısı yine 76’dır.Şu beşinci ayetteki فَجَاسُوا خِلَالَ الدِّيَارِۜ وَكَانَ وَعْدًا مَفْعُولًا“Onlar evlerinizin arasına kadar sokuldular. Bu, herhâlde yerine gelmesi gereken bir va’d idi.”Ayetin Ebced Cifir hesabı toplamı 1443’tür.Hicri 1443 Miladi 2022 yılıdır.Peygamber Efendimiz hadisi Şerif’lerinde buyururlarki Ahirzamanda Müslümanlar ile yahudiler arasında şiddetli bir savaş olacaktır o savaş öyle şiddetlidirki yahudiler taş ve ağaçların arkasına saklanacak, taş ve ağaç dile gelip Müslümanlara seslenecek gel ey Müslüman arkamda bir yahudi var gel öldür diyecek sadece bir ağaç konuşmayacak o da Gargat ağacıdır o ağaç Yahudilerin ağaçlarındandır.İşte şu hadis ile şu zamanımızdaki yahudiler ve İsrail için Allah’ın ve Resul’ünün Vaadi var bu vaad gerçekleşecek.Beşinci ayetin manasında olduğu gibi gerçekleşecek.Müslümanlar Yahudileri ev ve sokak aralarında arayıp bularak öldürecek sokak sokak yahudiler aranıp öldürülecek.Ne zaman işte ayetin verdiği tarihte 1443 2022 de.Hadisi şeritteki taş ve ağaçların dile gelmesi ise mecazi anlamdadır.Taş devletler Ağaç milletlerdir.Nasılki Mit’imiz ülke ülke Fetöcüleri topluyor aynı şekilde her devlet hatta her millet bu yahudilere lanet edip Müslümanlara MİT’e verecek gelin alın şu kahpeleri diyecekler.Yanlız bir ağaç bir devlet bir kısım yahudiyi gizleyecek o devlette gizli yahudi devletlerinden biridir. AllahuâlemTevrat’taki 76 sene Şemsi takvime göre değil kameri takvime göredir.Miladi her 33 senede bir sene Hicri yıl fazla atar. Miladi 74 sene olunca Hicri (kameri) 76 sene geçmiş olur.Şimdi İsrail’in Hicri ve Miladi kuruluş senelerine şu seneleri ekleyelim.Hicri 1367 Miladi 1948 de İsrail kuruldu.1367+76=14431948+74=20221443 ayetin Ebced değeriydi aynı zamanda Miladi 2022 yılına denk geldiğini söylemiştik.Miladi ve Hicri 76 senelik toplamlarda aynı seneye denk geldiğini gördük.Ayrıyeten 76 ondokuzun 4 katıdır yani 19’un kat sayısı.Hem 19×76=1444 eder.Hicri 1444 ise 2022 ve 2023’ü gösterir.Kur’anda yaş ve kuru herşey vardır ve Hz Ali (r.a) derki devemi kaybetsem Kur’ana bakar onu bulurum.İşte dünya tarihin önemli hadiselerine Kur’an elbette işaret edecek anlattığımız şu mesele İnşaallah bir müjde bir beşarettir Vesselam.لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللهُ وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللهِKahrolsun siyonistler#KudüseSahipÇık#KudüsBaskını#KudüsBizimdirTaha Yasin Baştaş

FAŞİZM NEDİR?

Fikret KARAVAZ


Kapitalizmin emperyalizm aşamasında finans kapital, banka ve sanayi sermayesinin içiçe geçmiş biçimi olarak sermayenin en üst var oluş biçimidir.Finans
kapital, metalara endeksli kağıtlar aracılığı ile reel ekonominin yanında bir de sanal ekonomi yaratmıştır.Metalara endeksli kağıtlar belirli bir zaman süreci için
endekslendiği metanın beklenen kar marjını temsil ederler ve ulusal ve uluslararası borsalarda alınıp satılırlar.Bu alınıp satılma işleminin bizzat kendisi
emperyalist kapitalizmin anarşik niteliği ve finans kapitalin spekülatif niteliği nedeni ile kağıtların endekslendiği metaların gerçek kar marjlarının çok üstünde
değerleri temsil etmesine ve finansal balonun şişmesine neden olmaktadır.Bu niteliği ile finans kapital henüz üretilmemiş emek değerleri üstünde tarihsel bir
ipoteği de temsil etmekte ve emperyalist kapitalizmin krizleri ile finansal spekülasyonların yükü de emek kitlesinin sırtına yüklenmektedir.Metalara endeksli
kağıtlar aracılığı ile sınırsız olarak speküle edilen sanal kar marjları çoğu zaman realize edilemez ve emperyalist kapitalist sistemin finansal krizleri patlak
verir.Bu finansal krizler gerçek ve sanal kar marjları dengelenene kadar sürer ve aradaki fark para ve faiz politikaları ile emek kitlesine yüklenir.Bu niteliği ile
finans kapitalin egemenliğindeki emperyaist kapitalizm emek kitlesinin yalnızca artı -emek zamanına değil gerekli -emek zamanının da bir kısmına el koyar.İşte
bu niteliği ile finans kapital tüm zamanlara ait emek değerleri üstünde yaratılmış tarihsel bir ipoteği de temsil etmektedir.
Finans kapital tüm zamanlara ait emek değerlerini ve henüz üretimemiş emek değerlerini sermayenin büyüklüğüne göre yeniden ve yeniden
paylaştırmaktadır.İMF, Dünya Bankası, Avrupa Merkez Bankası,Amerika Merkez Bankası gibi teşkilatlar vasıtası ile uygulanan para ve faiz politikaları ile mali
oligarşi ve iş birlikçileri, diğer finans kapital dışında kalan sermaye biçimlerini terörize ettiği gibi emek ktlesinin yalnız artı- emek zamanını değil ücrete tekabül
eden gerekli- emek zamanının bir kısmını da gasp etmektedir.Kapitalizmin emperyalizm aşamasına dair olarak mali oligarşi ve iş birlikçilerinin devlet biçimi
olan faşizm öncelikle emek kitlesi ve diğer sermaye biçimleri üstünde çeşitli biçimlerde sürdürülen bir ekonomik terördür.Emperyalist kapitalizm terörist
kapitalizmdir.Bu ekonomik terör herhangi bir muhalefetle karşılaştığında militarize olarak siyasal terör biçimini almaktadır.Bu anlamda faşizmi yalnızca militarizme indirgeme anlayışı emperyalist kapitalizmin ve finans kapitalin iktidarının niteliğine dair hatalı değerlendirmelerdir.
” Faşizmin yönetimi ele geçirmesi, sadece bir burjuva
hükümetin bir diğerini izlemesi değildir. Burjuvazinin –
burjuva demokrasisinin belli bir sınıfsal egemenli ği içeren
devlet biçiminin, bir di ğeriyle; açık terörist diktatörlükle
değiştirilmesidir. Bu farkı gözden ırak tutmak çok yanlı ş
olur. Çünkü bunun unutulması devrimci proletaryanın,
emekçi halkın en yaygın oldu ğu şehir ve köy kesimlerinde
yönetimi ele geçirmeye çalı şan fa şistlere kar şı mücadeleye
girişmesine, ayrıca burjuva kampında söz konusu olan iç
çelişkilerden yararlanmasına da engel olabilir.”
Dimitrov, Faşizme Karşı Birleşik Cephe syf;136
Faşizm olgusunu doğru kavramak Dimitrov’un faşizm nitelemelerinin Lenin’in emperyalist kapitalizm nitelemeleri ile beraber değerlendirilmesini
gerektirir.Finans kapitalin borsa spekülasyonları, para ve faiz politikaları ile tüm zamanlara dair emek değerleri ile birlikte henüz üretilmemiş emek değerlerini
önceden ve yeniden sermayenin büyüklüğüne ve siyasal fonksiyonlarına göre bölmesi ona tüm zamanlara dair emek değerleri üstünde tarihsel bir ipotek
niteliği vermektedir.Borsalarda, para ve faiz politikalarında alınıp satılan değerler üretilmiş emek değerleri ile birlikte henüz üretimemiş emek
değerleridir.Dolayısıyla, finans kapital üretici güçler üzerinde asalak bir sermayedir.Finans kapitalle birlikte kapitalizmin bunalım dinamiklerine aşırı üretim
krizlerinin yanında finansal krizlerde katılmıştır.Finansal krizler henüz üretimememiş emek değerlerinin karşılığının belirli bir zaman dilimi içnde reel ekonomi
tarafından üretilemediği ya da kar realizasyonlarının öngörülen biçimde gerçekleştirilemediği koşullarda gelişmektedir.Finans kapitalin borsa, para ve faiz
spekülasyonları için herhangi bir hukusal düzenleme ve sınır olmadığından finansal krizler sık sık tekrarlamakta ve reel ekonominin krizlerini de tetiklemektedir.
“Tekelci kapitalizmin, kapitalizmdeki bütün çelişkileri ne kadar ağırlaştırdığı herkesçe bilinmektedir. Bu konuda yüksek fiyatları ve kartellerin zorbalığını
hatırlamak yeter. Çe-lişkilerdeki bu ağırlaşma, dünya malî sermayesinin kesin za-feriyle açılmış olan geçici tarihî dönemin en büyük itici gücü olmuştur.
Tekeller, oligarşi, özgürlük eğilimi yerine egemenlik eği-limi, sayıları gitgide artan küçük ya da zayıf ulusların zengin ya da güçlü birkaç ulus tarafından
sömürülmesi — bütün bunlar, emperyalizme, onu asalak ve çürümüş bir kapitalizm haline getiren ayırıcı özellikler kazandırmıştır. Burjuvazinin, gitgide artan bir
ölçüde sermaye ihracından gelen kazançlar ve “kupon kırpmakla” yaşadığı, “rantiye-devletin”in, te-feci-devletin yaratılması, gitgide daha belirgin biçimde
emperyalizmin eğilimlerinden biri olarak ortaya çıkmaktadır. Ancak, bu çürüme eğiliminin, kapitalizmin hızlı gelişimini önleyeceğini sanmak yanlış olur. Önlemez. Emperyalist dönemde, bazı sanayi kolları, burjuvazinin bazı tabakaları, bazı ülkeler, bu eğilimlerden birini ya da ötekini, küçük veya büyük ölçüde
gösterirler. Bütünüyle kapitalizm, eskiye göre çok daha büyük bir hızla gelişmektedir. Bu gelişme, yalnızca genel olarak gitgide daha eşitsiz hale gelmekle
kalmayıp, ayrıca da eşitsizliği özellikle sermayece en zengin ülkelerin (İngiltere) çürümesinde kendini göstermektedir.”
LENİN-Emperyalizm syf:147
” Bu bakımdan, gelişme sürecindeki bir olayın birçok bağ-lantısını hiç kavrayamayan bütün genel tanımlardaki itibarî ve izafî değeri unutmadan,
emperyalizmin, aşağıdaki beş temel özelliğini kapsayan bir tanımını yapalım:

1) üretimde ve sermayede görülen yoğunlaşma öyle yük-
sek bir gelişme derecesine ulaşmıştır ki, iktisadî hayatta kesin rol oynayan tekelleri yaratmıştır;

2) banka sermayesi sınaî sermayeyle kaynaşmış, ve bu “malî sermaye” temeli üstünde bir malî oligarşi kurulmuştur;
3) sermaye ihracı, meta ihracından ayrı olarak, özel bir önem kazanmıştır;
4) dünyayı aralarında bölüşen uluslararası tekelci kapi-talist birlikler kurulmuştur;
5) en büyük kapitalist güçlerce dünyanın toprak bakı-mından bölüşülmesi tamamlanmıştır.
Emperyalizm, tekellerin ve malî sermayenin egemenli-ğinin kurulduğu; sermaye ihracının birinci planda önem ka-zandığı; dünyanın uluslararası tröstler
arasında paylaşılma-sının başlamış olduğu ve dünyadaki bütün toprakların en bü-yük kapitalist ülkeler arasında bölüşülmesinin tamamlanmış bulunduğu bir
gelişme aşamasına ulaşmış kapitalizmdir.”
LENİN-Emperyalizm syf:105-106
Finans kapitalin tüm zamanlara ait emek değerleri üstünde yarattığı tarihsel ipotek niteliği, borsa kar marjlarının sınırsız spekülasyon olanaklarını da
yaratmakta böylelikle kapitalizmin devreli bunalımının nedeni olan aşırı üretim krizlerinin daha kısa süreli aralıklarla tetiklenmesi, çap olarak dünya ölçeğine
yayılmasına ve emek kitlesi üstünde yükün ağırlaşması sonuçlarını getirmektedir.Ayrıca, kapitalizmin emperyalizm aşamasında sermaye ihracının meta ihracı
yanında ayrı bir önem kazanmasıyla sermayenin dünya çapındaki hareketlerinin hızlı ve dengesiz gelişimi de bir kriz dinamiğidir.

Finans kapitalin kendisi dışında kalan tarihsel olarak geç sermaye biçimleri üstünde de burjuva demokrasisini yadsıyan egemenlik kurma eğilimi farklı
sermaye biçimleri arasındaki çelişkileri de derinleştirerek burjuva kampın kendi arasındaki çelişkileri yoğunlaştırmaktadır.Farklı sermaye çevreleri ve sermaye
biçimleri arasındaki çelişkiler siyasal alana burjuva ideolojilerin farklı versiyonları kılığında yansımaktadır.Örneğin, Orta Doğunun ve Güney Amerikanın petro
dolar sermayesi büyüklük olarak mali oligarşinin denetlediği miktarlardan daha az olmayan meblağları kontrol etmelerine rağmen petro dolar sermayesinin
tarihsel olarak gecikmiş bir sermaye olması sebebiyle uluslar arası derinliği olmadığından finans kapitale dönüşemesinin yarattığı çelişkilerden El Kaide gibi
siyasal oluşumlar şekillenmekte ve finans kapitalle petro dolar arasındaki çelişkiler siyasal alana dinler arası çatışma olarak yansımaktadır.Petro dolar finans
kapitalin baskısı nedeni ile uluslar arası borsalarda rahat hareket edememekte bu nedenle ticaret ve gayrı menkul sermayesi olarak var olabilmektedir.Yine
finans kapital de petro doların hakim olduğu ulusal pazarlarda rahat hareket olanağı bulamamaktadır.Farklı sermaye biçimleri arsındaki bu çelişkiler siyasal
alana kitlelerin manüpülasyon ve dezenformasyonla yanıltılması ile burjuva-feodal ideolojik formasyonların farklı biçimlerini alarak yansımakta böylelikle kitleler
sınıfsal gerçekliklerinden uzaklaştırılmakta ve sermaye grupları arsındaki çelişkilerin yarattığı ulusal ve uluslararası çatışmalara sürüklenmektedirler.
Finans kapital niteliği gereği sürekli büyümek zorunda olan bir sermayedir.Finans kapital ya büyümek ya da el değiştirmek zorundadır.Fnans kapitalin
hareket yasalarına karakterini veren eşitsiz gelişim yasası mali grupların kendi aralarındaki ilişkilere ve mali gruplarla diğer sermaye biçimleri arasındaki
ilişkilere sürekli çatışmalı bir nitelik vermektedir.Mali gruplar ve işbirlikçileri kendi aralarındaki çatışmalarda halk sınıflarından bir kitle tabanı yaratmak maksadı
ile burjuva ideolojisinin çeşitli formasyonlarını milliyetçilik,din,mezhep farklılıklarını ideolojik ve demogojik materyal olarak kullanarak kendi mali politika ve
siyasetlerinde kullanacakları bir faşist kitle tabanı oluşturma ihtiyacı duyarlar.Yine mali sermaye ve işbirlikçileri burjuva demokrasisinin nesnel koşullarını
ortadan kaldıran finans kapitalin hareket yasalarını uygularken halk sınıflarının en demokratik muhalefetine karşı da militarizme yönelme
eğilimindedirler.Finans kapitalin niteliği gereği onun egemenlik aygıtı olarak burjuva devlet aygıtı militarist niteliği sürekli geliştirilen bir devlet aygıtıdır.Öyle ki
tek tek burjuva devlet aygıtlarıın çözümleyemeyeceği meseleler için NATO ve Birleşmiş Milletler silahlı birlikleri gibi uluslararası militarist yapılar geliştirilmiştir.
Emperyalist metropollerde halk muhalefetinin nisbeten zayıf olduğu koşullarda faşist militarizm NATO ve Birleşmiş Milletler gibi uluslararası örgütleri
aracılığı ile sömürge ve yarı-sömürgelerdeki halk muhalefetlerine ve finans kapitalin bu bölgelerdeki hareket olanaklarını geliştirecek siyasal manevraları
gerçekleştirmek için burjuva siyasetin yetersiz kaldığı koşullarda militarizme yönelme eğilimindedir.Kapitalizmin emperyalizm aşamasında meta ihracının

yanında sermaye ihracının ayrı bir önem kazanması emperyalist metropollerle yarı-sömürgelerdeki halk muhalefeti arasındaki çelişkileri derinleştirmiştir. Yarı-
sömürgelerden elde edilen kaynakların bir kısmının emperyalist metropollerde işçi sınıfının sosyalizsyon yolu ile reforme edilmesine ayrılması, emekle

sermaye arasındaki çelişkinin yarı -sömürgelerde daha şiddetli bir biçimde gelişiyor olması, emperyalist metropollerde faşist militarizmin namlularının yarı-
sömürgelere dönük olmasının sebebidir. Emperyalist kapitalizmin kriz süreçlerinde mali krizlerin metropollerdeki etkilerine karşı halk muhalefetinin yükseldiği

koşullarda metropollerdeki burjuva askeri-bürokratik aygıtların demokratik masklesi de düşmekte ve faşist militarizm metropollerdeki halk muhalefetlerine de
yönelmektedir.

”Sol’la tartışmasında Kautsky, emperyalizmin “yalnızca bir dış siyaset sistemi” (yani ilhak) olduğunu ve kapitalizmin gelişmesinde belli bir ekonomik
aşamayı ya da erişilen düzeyi emperyalizm diye tanımlamanın yanlış olduğunu ilân ediyordu. Kautsky hatalıdır. Kuşkusuz, sözcükler üzerinde tartışmak
yersizdir. Emperyalizm “sözcüğü”nün bu anlamda ya da başka bir anlamda kullanılmasını yasaklayamazsınız. Ama bir tartışma yürütmek istiyorsanız,
terimlerinizi doğruca tanımlamalısınız. Ekonomik açıdan emperyalizm (ya da mali-sermaye “çağı” — sözcükler önemli değil) kapitalizmin gelişmesindeki en
yüksek aşamadir, üretimin çok büyük ve engin boyutlara ulaşmasıyla serbest rekabetin yerini tekele bıraktığı aşamadır. Emperyalizmin ekonomik özü budur.
Tekel kendini, tröstlerde, birliklerde (syndicates), vb., dev bankaların mutlak kudretinde (omnipotence), hammadde kaynaklarının kapatılmasında, vb., banka
sermayesinin birikiminde, vb. ortaya koyar. Her şey ekonomik tekele dayanır. Bu yeni ekonominin, tekelci kapitalizmin (emperyalizm tekelci kapitalizmdir)
siyasal üstyapısı, demokrasiden siyasal gericiliğe değişimdir. Demokrasi serbest rekabete tekabül eder. Siyasal gericilik tekele tekabül eder. Rudolf Hilferding,
Finance Capital’inde gayet haklı olarak “mali-sermaye, özgürlük için değil, egemenlik için çabalar” der’ Dış politikayı iç politikanın karşılığı gibi göstermek bir
yana, “dış politika”yı genel olarak politikadan çekip ayırmak esas itibariyla yanlıştır, marksist ve bilimsel değildir. Gerek dış politikada, gerek iç politikada
emperyalizm demokrasiyi ihlâl etme çabasındadır, gericiliğe yöneliktir. Bu anlamda emperyalizm, genel olarak demokrasinin, yalnızca onun istemlerinden
[sayfa 48] birinin, yani ulusların kendi kaderlerini tayin isteminin değil, her türlü demokrasinin sugötürmez biçimde, “yadsınması”dır. ”
Marksizmin Bir Karikatürü Ve Emperyalist Ekonomizm -Lenin
Farklı sermaye biçimleri , kapitalist formasyonda kapitalizmin temel çelişkisi olan “Emeğin toplumsal niteliği ile mülk edinmenin özel biçimi” arasındaki
çelişkide “mülk edinmenin kapitalist biçimi” ni temsil etmekle uzlaşmaktadırlar.Ancak kapitalizmin emperyalizm aşamasında farklı sermaye biçimleri arasındaki
bu uzlaşma, finans kapitalin “mülk edinmenin kapitalist biçimleri” ni yarattığı sanal ekonomi ve bu ekonominin argümanları olan uluslararası ekonomi politika
ötgütleri, borsa,faiz ve para politikalarını kontrol eden konumu ile genişletmiş ve derinleştirmiş olması ile sürekli çatışmalı bir uzlaşmadır.Bu anlamda,
kapitalizmin emperyalizm aşamasında, finans kapital ve işbirlikçilerinin iktidar aygıtı olarak burjuva askeri-bürokratik aygıtlarla sermayenin farklı biçimlerinin
ilişkileri, emperyalizm öncesi serbest rekabetçi kapitalizmde olduğu gibi büyüklük ve siyasal güç olarak az çok denk sermayelerin kendi aralarındaki ilişkileri
belirleyen burjuva demokrasisi biçiminden farklılaşır ve mali oligarşi finans kapital aracılığı ile kontrol ettiği mali ve siyasal olanakları diğer sermaye biçimleri
üstünde, yine, farklı tarihsel koşullarda farklı biçimler alabilen bir diktaya dönüştürür.Burjuva demokrasisi, genel olarak sermayenin emek kitlesi üstünde diktası
iken, faşizm, Mali oligarşi ve işbirlikçilerinin diğer sermaye biçimleri ve halk sınıfları üstünde diktasıdır.Finans kapitalin yarattığı bu mali ve siyasal diktadan en
çok etkilenen sermaye kesimi orta ve küçük işletmelerdir.
” Faşizmin kitleleri etkilediği kaynak nedir? Faşizm
kitleleri çekebilir, çünkü demagoji yoluyla onların en acil
ihtiyaçlarına ve isteklerine seslenir. Faşizm, kitlelerin
özünde kökleşmiş ön yargıları alevlendirmekle kalmaz,
onların duygularına, adalet anlayışlarına ve hatta bazen de
devrimci geleneklerine el atar. Alman faşistleri -büyük
burjuvazinin bu uşakları ve sosyalizmin düşmanları- neden
kendilerini kitlelere “sosyalistler” olarak tanıtırlar? Neden
yönetimi ellerine geçirdiklerine “devrim yaptık” derler?
Çünkü, Alman emekçi halkının yüreklerindeki devrime olan
inancı ve sosyalizme yönelme isteğini sömürürler de ondan”
Dimitrov, Faşizme Karşı Birleşik Cephe syf;137
Bu olguda kuşkusuz reel sosyalizm deneyimlerinin başarısızlıklarının sosyalizm projesinde yarattığı prestij kaybına bağlı olarak kitlelerin bilnç
düzeyindeki gerilemenin ve güçlü bir enternasyonal birliğin geçmiş tarihsel deneyimlerin bilimsel irdelenmeleri üstünden yeni sosyalizm projeleri olarak
geliştirilememesinin belirleyiciliği yadsınamaz.
Dimitrov, faşizmi, emperyalizm döneminin devlet biçimi olarak tahlil eder ve bütün ülkelerde barışcı ya da militarist yoldan farklı sosyoekonomik yapıların
niteliklerine bağlı olarak değişik biçimlerrde ama kaçınılmaz olarak finas kapital ve mali oligarşinin iktidara geleceğini, bu anlamda burjuva demokrasisinin
sermaye biçimleri arasındaki farklılıkların ve çelişkilerin dünya ölçeğinde derinleşmesine bağlı olarak nesnel dayanaklarının ortadan kalkmış olduğu gerçeğini
belirlemektedir.Faşizm, bir kez kendi iktidarını kurumsallaştırtan sonra ancak bir devrimle iktidardan indirilebilir.Böyleyken AB ülkeleri gibi kimi siyasal
coğrafyalarda halen burjuva demokrasisinden bahseden siyasal anlayışlar, Dimitrov’un faşizm nitelemeleri ve Lenin’in emperyalist kapitalizme dair tespitleri ile
çelişmektedirler.Finans kapital burjuva demokrasisinin katilidir.Faşizm, finans kapitalin niteliğine bağlı olarak yalnız halk sınıfları üstünde değil farklı sermaye
biçimleri üstünde de mali oligarşi ve işbirlikçilerinin ekonomik teröre dayalı iktidarıdır.Mali oligarşi ve işbirlikçilerinin ekonomik terörü herhangi bir siyasal
direnişle karşılaştığında militarist biçimler de alabilmektedir.Bu anlamda üçüncü paylaşım savaşı dünya ölçeğinde bölgesel çatışmalar biçiminde değişik
siyasal coğrafyalarda farklı kılıklarda sürdürülmektedir.
” Faşizmin, söz gelimi Otto Bauer’in iddia ettiği gibi,

“her iki sınıfın-proletarya ile burjuvazinin üstünde yer alan”
bir devlet gücü biçimi değildir. İngiliz Sosyalist
Brailsford’un belirttiği gibi “Devlet mekanizmasını ele
geçirmiş olan küçük burjuvazinin başkaldırması” da de ğildir.
Hayır, faşizm ne sınıfların üstünde var olan bir güç, ne de
küçük burjuvazinin ya da yozlaşmış proletaryanın (lümpen
proletarya) finans kapital üzerindeki iktidarıdır. Faşizm
finans kapital iktidarıdır. Faşizm finans kapital iktidarının ta
kendisidir; işçi sınıfı ile köylülerin ve aydın kitlenin
devrimci kesimlerine karşı örgütlenmiş bir yıldırıcı öç alma
hareketidir. Dış siyaset açısından faşizm en kaba biçimiyle
bağnaz bir milliyetçiliktir; öteki uluslara karşı kini körükler”
Dimitrov, Faşizme Karşı Birleşik Cephe syf;135

” Faşizmin geni ş bir kitle dayanağ ı bulamadığı ve faşist
burjuva kampın çeşitli grupları arasındaki mücadelenin kesin
olduğu birtakım ülkelerde bu rejim, öncelikle parlamentoyu
feshetme yoluna gitmez. Sosyal Demokrat Partiler de dahil
olmak üzere öteki burjuva partilerinin biraz meşruiyet elde
etmelerine göz yumar. Başka ülkelerde eğer yönetici
burjuvazi erken bir devrimin patlak vermesinden korkuyorsa,
faşizm sınırlandırılmamış olan siyasal tekelini kurar. Bunu,
ya hemen ya da rakip parti ve gruplara karşı terör yönetimini
ve kan kusturmayı artırarak yapar. Kendi durumu özellikle
açıklığa kavuşunca bu durum faşizmin, kendi temelini
genişletmesini ve sınıfsal yapısını değiştirmeksizin açık
terörist diktatoryayı kaba ve uydurma bir parlamentarizmle
birleştirmesini engellemez.”;
Dimitrov, Faşizme Karşı Birleşik Cephe syf;136
” Yoldaşlar, faşizmin yönetimi ele geçirmesi sanki bir
finans kapital kurulu ya da organı, faşist diktatörlüğü
başlatmak için bir tarih saptamı ş gibi basitleştirilmiş, düzgün
bir olay olarak düşünülmemelidir.
Faşizm gerçekte genel olarak eski burjuva partilerine ya da
bunların belirgin bir kesimine karşı verilen karşılıklı, bazen
de şiddetli bir kavga sonucu ortaya çıkar. Bu kavga faşist
kampın kendi içinde de sözkonusu olabilir. Bu kavga bazı
durumlarda silahlı çatı şmalara da yol açabilir; Almanya,
Avusturya ve birtakım ülkelerde gördüğümüz gibi. Ne var ki,
bunlar şu gerçe ğin önemini azaltmaz: Burjuva hükümetler,
faşist diktatörlük kurulmadan önce belli birtakım ön
aşamalardan geçerler ve faşizmin yönetimi ele geçirmesini
doğrudan doğruya mümkün kılan birtakım gerici tedbirler
alırlar. Her kim ki burjuvazinin koyduğu gerici tedbirlere ve
bu ön aşamalarda faşizmin gelişmesine kar şı koymaz, o kişi
faşizmin zaferine engel olmak durumunda değildir; aksine o
zaferi kolaylaştırır.”
Dimitrov, Faşizme Karşı Birleşik Cephe syf;136
Faşizm, kapitalizmin emperyalizm aşamasının devlet biçimidir.Bu anlamda bugün avrupa devletlerini burjuva demokrasisi olarak tanımlayan siyasal
anlayışlar ikinci emperyalist paylaşım savaşı sonrası faşizmi emperyalizmin kendisinin tasfiye edebileceği gibi bir paradoksa düşmektedirler.Bu emperyalizmi
kendi kendisine tasfiye ettirmektir.Faşizm finans kapitalin iktidarıdır ve finans kapital sömürge ve yarı-sömürgelerde Demokratik Halk Devrimi, emperyalist metropollerde sosyalist devrimle bütün siyasal ve ekonomik ve militarist kurumları ile tasfiye edimediği sürece iktidarını sürdürecektir.İkinci emperyalist

paylaşım savaşı sonrası sovyet faktörü ve bir sosyalist devrim ihtimaline karşı başta avrupa ülkelerinde uygulanan sosyalizasyon politikaları sömürge ve yarı-
sömürgelerden aktarılan ekonomik kaynaklarla finanse edilmiştir.Sovyet tehdidinin ortadan kalkması ile açılan yeni pazarlar etrafında sürdürülen emperyalist

talan savaşları dünya genelinde farklı bölgelerde kendini göstermektedir.Emperyalist metropolllerdeki sosyalizasyon politikaları ise artan rekabet ve finans
kapitalin anarşik niteliği nedeni ile düşen kar marjları nedeni ile yerini neo -liberal politikalara bırakmış, emperyalist metropollerde emek kitlesinin sosyal hakları
ve ekonomik kazanımları neo-liberal düzenlemelerle tasfiye sürecine girerken metropollerde finans kapitain ekonomik terörünün maskesi düşmüştür.
Faşizm, Togliati’nin tanımladığı gibi genel olarak burjuvazinin siyasal bir tercihi, bir politika değildir. Faşizm serbest rekabetçi kapitalizmin emperyalizme
evrilmesinin kaçınılmaz bir sonucu olarak finans kapitalin ekonomik egemenliği üstüne kurulmuş olan mali oligarşi ve işbirlikçilerinin devlet biçimidir.
Bugün, finans kapitalin ekonomik terörü emperyalist metropollerde de emek kitlesi üstünde giderek şiddetlenmektedir.Sosyal demokrasinin siyasal ve
ekonomi politik strateji bağlamında iflasının nedenleri de bu olgudadır.Emperyalist metropollerde finans kapitalin ekonomi politik eğilimlerinin giderek gerçek mecrasına gelmesi ile sosyalizasyon politikalarının maddi zemini ve uygulanabilirliliğinin koşulları oradan kalkmaktadır.Bu olgu Avrupa sosyal demokrasisinin
finans kapitalin ekonomik ve siyasal eğilimlerine karşı politika üretemez hale getirmektedir.Sosyalizasyon politikaları bağlamında soyal demokrasinin iflası ile
birlikte finans kapitalin emek kitlesi ve diğer sermaye biçimleri üstünde ekonomik terörünün ve militarizminin kitlelerce tolere edilebilirliği giderek gerilemekte,
emperyalisst metropollerde ve sömürge, yarı-sömürgelerde kitle, finans kapital ve iş birlikçilerin faşizmine karşı halk kitlelerinin muhalefeti yükselme eğilimi
göstermektedir.Emperyalist metropllerde ve sömürge, yarı-sömürgelerde yeni devrimlerin ön koşullasrı olgunlaşmaktadır.
Tarihsel materyalizm bilimi siyasal üst yapının, yani, üreticim araçlarının mülkiyetinin sahipliğini yapan sınıfın ya da sınıfların devletinin siyasal nitelik ve
ekonomi politik eğilimlerinin ekonomik alt yapı yani üretim ilişkilerin niteliği tarafından belirlendiğinin tesbit eder.Kapitalizmin emperyalizm aşamasında
emperyalist metropollerde ve bağımlı sömürge ve yarı-sömürgelerde üretim ilişkilerinin niteliği, yani, ekonomi politik eğilimleri esasta finans kapitalin ekonomi

politik eğilimleri tarafından belirlenmektedir.Dünya pazarları mali oligarşi ve işbirlikçilerinin hakimiyetindedir.Burjuva, burjuva-feodal devletlerin birer askeri-
bürokratik aygıt olarak mali oligarşinin kartel, tröst, tekel ve holdinglerinden nisbeten özerk bir niteliği olsa da üretim ilişkilerinde finans kapitalin hakimiyeti

siyasal üst yapınında eğilim ve niteliklerini son tahlilde belirlemektedir.Çünkü, burjuva ya da burjuva feodal askeri-bürokratik aygıtların siyasal niteliğini
belirleyen olgu askeri-bürokrasinin ve siyasal temsiliyetin kimliği ve niyetleri değil üretim araçlarını mülkiyetinde bulunduran sınıfların sınıfsal kimliği ve üretim
ilşkilerinin yasalarının bir fonksiyonu niteliğindedir..Finans kapitalin ekonomik terörü onun ekoomik doğasının bir niteliğidir.
Aşağıdan kitle hareketleri ve yukarıdan siyasal reformlar bu ekonomik terörü ve ekonomik terörün siyasal biçimi olan militarizmi ancak geçici süreçler
olarak kısmen geriletebilir.Finans kapitalin ekonomik terörünün ve militarizminin nihai çözümü finans kapitalin ekonomik, politik, siyasal, askeri ve kültürel
kurumsallaşmalarını tasfiye edecek bir devrim sürecidir.Faşizm kapitalist ekonomi politiğin sınırları içinde geriye dönüşümsüz bir süreçtir. Serbest rekabetçi
kapitalizmin emperyalizme dönüşmesinin burjuva devlet aygıtının niteliğinde ve biçiminde yarattığı değişimle farklı sermaye biçimleri arasında da demokrasinin
koşullarının ortadan kalmasının bir sonucudur. Faşizmin iktidara gelmesi burjuva ekonomipolitiğinin sınırları içinde önlenemeyeceği gibi faşizmin tasfiyesi de
finans kapital ve uzantılarının tasfiyesi ile sonuçlanacak bir devrim sorunudur.Faşizm olgusunu emperyal sistemin kendisine tasfiye ettiren yaklaşımlar Marksist- Leninist devlet kavramını revize etmekte ve emperyal burjuvazi ve işbirlikçilerine bir demokratizm misyonu yüklemektedirler
Faşizm, parlementer ve nisbeten barışcıl biçimler alabilir. Bu olgu faşizmin konjonktürel olarak her hangibir toplumsal muhalefetle karşılaşıp
karşılaşmamasına bağlı olarak değişkenlik gösterir.Örneğin, ikinci dünya savaşı esnasında ve öncesinde Alman ve İtalyan faşizmi militarist bir nitelik
gösterirken İngiliz, fransız ve ABD faşizmi parlementer biçimler almasının sebebi Alman ve İtalyan faşizminin yeni hammadde kaynaklar ve pazarlar için
saldırgan konumdayken fransız, ingiliz ve ABD faşizminin ellerindeki pazar alanlarını savunma konumundan kaynaklanmaktadır. Faşizm kitle mücadelesi ile
kısmen geriletilebilir, faşizme karşı kısmi demokratik mevziler kazanılabilir, ancak, faşizmin bütünüyle tasfiyesi sorunu finans kapitalin ve uzantılarının
tamamen tasfiyesi sorununu kapsayan , emperyal ülkelerde sosyalist, yarı- sömürgelerde demokratik devrimin sonucuna bağlıdır.

ÖRGÜTLERDE BÜYÜK EROZYON

Sami ÜLKER

Türkiyede belkide çok partili dönem içinde toplum bu kadar örgütsüz, örgütler bu kadar güçsüz, örgütlerin etkisinin bu kadar zayıf olduğu hiç bir dönem olmamıştı!

Bugün sistem partileri dahil bütün yasal parti, kurum , kuruluş, dernek , yapı, dergi çevresi, sendika varsa tarihinin en örgütsüz , en zayıf dönemini yaşıyor, sistem partileri iktidar veya muhalefet partileri tamamı güç kaybediyor , üyeleri uzaklaşıyor, partiler kağıt üzerinde partiler durumuna geliyor !

Kendini solda gören parti, dernek ,sendika , örgüt, çevrecisinden , köy derneklerine kadar hatta avcılar kulübünden, cami yaptırma ve yaşatma derneklerine kadar hepsi çözülüyor, bu öyle bir çözülme ki yöneticileri de itiraf etmek zorunda kalıyor, yönetim kurullarının toplanmadığı , toplanamadığı , hiçbir eyleme beş kişiden fazla insan taşıyamadıkları günlerden geçiyoruz!

Adeta örgütler yok gibi , partiler bile seçim partisi olma özelliğini kaybediyor , sendikaların sürekli üye kaybettiği bir durumda hükümetin işçi sınıfının bütün haklarını elinden almak için harekete geçmesi kadar doğal ne olabilir , istediği kadar torba yasayı meclisten tıkır tıkır çıkarır, düğmeye bastılar zaten , maden yasalarından, kıdem tazminatına kadar yasaları hazırlayıp hazırlayıp meclise getiriyorlar!

Toplum örgütlerden, partilerden uzaklaşır ve kendi içine çekilirken, bütün partilere güven iyice azalırken, bu boşluğu mafyatik yapılar, silahlı çeteler, dinci çeteler, tarikatlar , cemaatler dolduruyor , silahlı güçler bütün toplumun en güvendiği yapılar haline dönüşüyor! En silahlı güç devlettir , devletten daha büyük silahlı güç yoktur , diğer silahlı güçler parelel yapılar olarak faaliyet gösterebilir ancak !

Pandemi koşulları devleti daha da öne çıkardı, özellikle devletin güvenlikle ilgili birimlerini daha da öne çıkardı, bugün belediyelerin hiçbir etkisi yoktur , yapabilecekleri bir şey de yoktur , aslında belediyeler sağladığı rant kadar bir değeri vardır, ….

Toplumsal hayatın her alanında ortaya çıkabilecek anarşiyi ve kargaşayı düzene sokacak , yön verecek biricik güç devletin silahlı güçleridir, devlet silahlı güçleri başta olmak üzere bütün örgütlenmelerini seferber etmek zorunda kalacaktır, zaten olanda budur !

Olmayan örgütlerin hayali birliklerinin demokrasi mücadelesi yok hükmündedir, seçimler de yok hükmündedir, şu parti kurmuş, bu yeni bir oluşum başlatmış geçeceksiniz bunları, …

Eğer bir örgüt kurulacaksa sıfırdan hatta moral açısından bakacak olursak çok daha aşağıdan hatta bataklıktan başlamak zorundayız , devrimci teori yeniden inşaa edilmek zorunda…

Halklar kapitalizmin çıkmaz sokaklarında yönsüz, hedefsiz , perişan ve diz çökmüş durumda! Karanlık bir döneme girdik , en kötüsü elimizde bir mum bile yok bize ışık olacak! Umut, her şeye rağmen umudumuz devam ediyor ve edecektir.

ERDOĞAN NE ZAMANA KADAR İKTİDARDA KALACAK

Sami ÜLKER

ABD merkezli Bloomberg yayınında bir haber yayınlanıyor , haber şu ; ” Küresel liderler iktidarda ne kadar kalacak ? ” Bu yayına göre şu anki liderlerden bundan sonra da uzun süre iktidarda kalacak olanların arasında Erdoğan ‘ da var !

NE kadar kalacak 2033 ‘ e kadar kalacak , uyguladığı baskın seçim ve siyasetlerle bunu becerecekmiş !

OLUR mu , bu muhalefet yapısıyla mümkün , egemen sınıflar açısından durum mükemmel , ulusalcilar AÇISINDAN problem var mı , bence yok , ordu , devletin açık , gizli ne kadar yapısı varsa onlar açısından bir sorun var mı , burada da bir sorun görünmüyor , sendikalar , sivil toplum örgütleri , kitle örgütleri , meslek örgütleri bu saydığımız örgütlerin çoğu ya sindirilmiş ya da yedeklenmiş bunlarda da bir sorun görünmüyor !!

Uluslararası koşullar bence Tayyip için biçilmiş kaftan ! Geriye ne kaldı , sosyalistler , devrimciler , işçi sınıfı ve emekçiler , buralarda bir hareketlenme olur mu , bu örgütlenmeye bağlı , her şeye rağmen hareketlenme olacaktır !

Bunun karşısında öyle ya da böyle taraf olmuş ve yedeklenmiş güçlerle koca bir devlet aygıtı var ! Bu bir karamsarlık mı , değil ama zorluk orta yerde , sosyalist hareket yüz yıllık tarihinde hiç bu kadar zorlu bir engelle karşılaşmamıştı ve hiç bu kadar kafası karışmamıştı !