SAVAŞ EMPERYALİZMİN SİGORTASIDIR

SAVAŞ EMPERYALİZMİN SİGORTASIDIR

Amerikalı şair Henry David Threau, ( 1817-1862) ” Avrupa’ya doğru değil, batıya doğru yürümeliyim”.

Doğu’dan tarihi, sanatı ve edebiyatı almalıyım, ancak Batıya gelecek için, ticaret için ve yeni maceralar için yürümeliyim”…

Şair, burada ABD’nin geleceği için batıya yürümesi gerektiğini vurgulamaktadır. Bu süreçlerde ABD, vahşi bir canavar gibi 1848′ de Meksika’ya saldırarak talan etmiş, Türkiye’nin beş katı toprak işgal ederek kendi topraklarına katmıştır.

Bu işgalle ABD, Pasifk Okyanusuna ulaşır, ancak bununla da yetinmez, Doğu Atlantikten’ten Batı Pasifik Okyanusu’na kadar, oradan da Karaip Denizi’nde ki sömürgeler ve güney doğu Asya çoğrafyasında bulunan İspanyol sömürgelerine ulaşmaya çalışır. Bu süreçlerde ABD, artık büyük ve dev bir imparatorluktur ve bütün yerli halkları ezerek bu cennet toprakların tek sahibidir ve adeta okyanus ötesinde her tarafı zırhla örülü bir kale gibidir.

ABD’nin sömürgeci ve işgalci emelleri iç kamuoyunun etkin muhalafetine rağmen devam etmiş, İspanya devletiyle iyi olan ilişkilerini bozmak için bir çok provokasyonlar tertiplemiş, amaç; İspanyol sömürgelerini ele geçirmektir. Bu süreçle birlikte kamuoyundan gelen tepkileri dikkate almayan Amerikan sömürgecileri, o dönem İspanyanın kontrolünde olan Küba’da ‘ bulunan Main’ askeri gemisi Havana Limanında bilinmeyen bir nedenle bombalanarak havaya uçurulur ve yüzlerce ABD’li mürettebat denizde boğulur. ABD, bu saldırıdan İspanya’yı sorumlu tutar. İspanya devleti olayın araştırılması için ABD’ye bir tahkik komisyonu önerir ancak ABD, bu öneriyi kabul etmez ve bu olayı bahane ederek İspanya’yı olaydan sorumlu tutarak suçlu ilan eder ve tüm ABD basını bu olaya destek vererek ABD hükumetinin yanında tavır takınır. Daha sonra yapılan araştırmalar ve çalışmalar sonucunda İspanya’nın bu sabotajla hiç bir ilgisinin olmadığı ortaya çıkar.

ABD lobisi amacına ulaşmıştır. Olayı bahane eden ABD’li sömürgeciler, 1898 tarihinde İspanya’ya savaş ilan ederek saldırır ve çok kısa bir süre sonra bütün İspanyol sömürgeleri ABD’nin denetimine geçer.

ABD lobisi, o günden bu sürece kadar hep ayını tehdid ve şantaj dili kullanarak, dünyayı askeri güç ve psikolojik savaşla yönetmiştir. Küba. Haiti, Jamaika’nın zengin şeker rezervlerini tütün tarlalarını bu tür psikolojik savaş ve askeri güç kullanarak ele geçirmiş, Latin Amarika’nın tropikal meyve bahçelerini, Hawai adalarını, güney doğu Asya pazarlarını bu yöntemlerle sömürgeleştirmiştir.

1900’ler sonrası dünyasında savaşlar daha da teknolojik olarak gelişerek daha ölümcül ve yıkıcı karakterler kazanmıştır. ABD, bütün bu süreçlerde savaşlardan beslenen askeri fetihçi bir mentalite geliştirmiştir. Theodor Roosevelt 1897′ de çok güvendiği samimi bir arkadaşına aynen şunu itiraf etmiştir. ” …bu ülkenin her zaman bir yeni savaşa ihtiyacı olduğuna inancım tamdır. Her türden savaşı daima selamlarım”…Savaşlardan beslenen bir askeri makine…ABD Dışişleri Bakanı Dean Rusk 1962’de Seneto’ya sunduğu raporda, 1789-1945 tarihleri arasında ABD,103 defa başka ülkelerin iç işlerine askeri müdahalede bulunduğunu itiraf etmiştir…

Emperyalist sistem savaşlardan beslenen tekeller mücadelesidir ve savaşlar emperyalist sistemin varlık nedenidir.

Tükettiğinden fazlasını üreten bir sistem, başka pazarlar üzerinde yaşam alanları arar, bu arayış ve mücadele savaşların nedenidir ve rekabet ölümcüldür. ABD, emperyalist bir güç olarak tarih sahnesine çıktığı günden itibaren gözlerini bütün dünyaya dikmiş ve ‘bütün dünya benim egemenlik alanımdır’ mantığıyla hareket etmiştir. O dünya ticaretinin efendisidir kendisince…

”Savaş devletin sigortasıdır” diyen ABD’li yazar Randolph Bourne, yukarıdaki mentaliteyi çok güzel özetlemiş. Wilson; ” dünyaya açık bir kapı istiyorum. Ulusların kapıları yerle bir edilmelidir. Amerikan ürünleri bütün pazarlara egemen olmalıdır. Ben yabancı pazarların istila edilmesini gerekli bulmaktayım. Bu varlığımız için hayati bir öneme sahiptir” diyerek ABD, emperyalizminin sömürgeci, işgalci karakterini çok açık ifade etmiştir yukarıdaki söylemiyle…

Woodrow Wilson (1913-1921), Colombia Üniversitesinde yaptığı bütün konuşmalarda bu mantığı açıktan savunmuştur. 1.ci dünya savaşından büyük bir galibiyetle çıkan ABD, İngiliz ve Fransız sömürgelerine göz koymuş, ve bu coğrafya üzerinde büyük bir planlama sürecine girerek, bölgeyi uzunca bir dönem mercek altına almış, sömürgeci emellerine uygun politikalar geliştirmiştir. Bu dönemlerde Arap coğrafyası 1960’lı yıllara kadar İngiliz ve Fransız sömürgecilerinin kontrolündedir. Sömürgeciliğe karşı mücadelede Irak ve Suriye, büyük direnişler göstererek dönemin anti emperyalist mücadelelerinde önemli roller oynamışlardır. 2. Dünya savaşından sonra İngilizler ve Fransızlar bölgede büyük yıkımlar yaratarak geri çekilmiş iseler de, bölgede savaşlar daha bir derinlik kazanarak, farklı karakterlerde devam etmiştir.

1948′ de İsrail devletinin kurulması, yeni bir sürecin başlangıcı dır. Orta doğu, İsrail devletinin kurulmasıyla yeni bir sürece girmiş, ilerleyen süreçlerde Arap coğrafyasını derinden sarsarak, Arapları adeta atomize ederek, param parça etmiş ve sonu gelmez savaşlar sürecini başlatmıştır. Bölgenin stratejik kaynaklar konusundaki zenginliği, ( enerji-Su) bölgeyi sürekli bir savaş konjonktüründe tutmuş ve kaynaklar üzerindeki büyük savaşlar bugün dahada derinleşerek devam etmektedir. Şu anda Ak Deniz emperyalist savaş gemilerinin işgali altındadır. Kürtler üzerinde büyük hesaplar peşinde olan Batılı güçler ve siyonist saldırgan İsrail burjuvazisi, Kürtlerin gerçek dostu değil, emperyalist ABD’nin hizmetindedir.

1997’de Amerika’da kurulan Yeni Bir Amerikan çağı İçin Proje (PNAC), güçlü bir lobi merkezidir ve ‘pax-Amirakana ‘ doktrinini dayatmaktadır. Amerikanın bütün savunma, stratejisi ve saldırı politikaları bu doktrin üzerinden yürütülmektedir.

Özet olarak Genelde dünyamız, özelde Orta-Doğu toptan bir savaş konjonkturündedir. Bu savaş 3. Dünya savaşıdır. Amaç, stratejik kaynakların kontrolü ve gelişmiş batı da dahil bütün dünyanın yeniden dizayn edilmesidir.

Erdoğan ATEŞİN

YILAN DERİ DEĞİŞTİRİYOR…

Yılan Deri Değiştiriyor…

2008 kapitalist küresel kriz süreğen, ölümcül ve küresel düzlemde yeni krizlerle ve daha da ölümcül süreçlerle devam ediyor…

Uyanarak kendi farkına varan insanın Korona’yla tehtid edilmesi, yılanın deri değiştirerek yeni gömleğiyle daha da saldırgan ve ölümcül bir karaktere büründüğü bir süreç yaşamaktayız…

insanlığa karşı kitlesel ölümler dayatılıyor. İnsanlığı nasıl kontrol altında tutacaklarını test ediyorlar, saldırı devam ediyor, devam edecektir, veri topluyorlar ve bütün bu veriler önümüzdeki sürecin stratejisini de belirleyecektir.

Küresel kapitalist ( Hanedanlar) ultra Hanedanlar ile, ulus devletler arasındaki mücadelede çelişki, en üst düzeyde birinin ötekini tasfiyesi sürecine dönüşmüştür ve bu süreç emekçiler üzerindeki saldırılarla esasta ulus devletlerin kesin tasfiyesini dönüşmüştür.

1980′ ler sonrası ‘özelleştirme’ adı altında ulusal devletlerin bütün varlıklarına el konuldu ve güçsüzleşerek bir avuç ailenin acentesine dönüşen ulus devletler, daha da ölümcül küresel saldırılarla kendi içine hapsediliyor ve sonrasında, köşede kıyada kalan varlıkları da bu saldırı sonrası hiç edilerek, bütün bu ulus devletler tasfiye edilecektir.

Küresel güç odakları, sanayi devrimi sonrası emperyalist aşamaya geçmiş, süreçle birlikte yaşanan sürecin doyumuna ulaşmış ve savaş ve silahlarla dağıtılan milli gelir, otomasyon ve yapay zekanın gelişmesiyle birlikte insan unsurunu devre dışı etme aşamasına ulaşmıştır.

Önümüzdeki süreçte üretici güçler tamamen makinalara dönüşerek, insan üretici güç olmaktan çıkarılacak, süreç içinde giderek tasfiye edilecektir. Küresel aktörler bugün bu süreci test ediyorlar. İnsanlık, emekçiler bu sürece direnecekler ve devrimler tarihin lokomotif gücü olmaya devam edecektir.

Sınıfsal devrimler bu gün toplumsal karakter kazanmış ve dünyamız toplumsal devrimler sürecine girmiştir. Yukarıda bir avuç elit, aşağıda yönetilen büyük toplumsal bir güç ve bu güç bugün aynı sorunlar yaşıyor ve Kapitalist saldırganlık, üretici bütün toplumsal katmanları bir araya toplayarak herkesin emeğine acımasızca saldırarak sömürüyor. Aristokrat bir işçiyle bir doktor arasında, bir mühendis arasında ki fark neredeyse kapanıyor. Bu süreç biyolojik olarak bütün insanlığı hedef alıyor ve geleceğin doktor ve mühendisleri yapay zekalar olacak, o nedenle biyolojik olarak üreten bütün insan tasfiyenin hedefidir.

Tarihin çelişmesi, Egemen’in emekle çelişmesi, emeğin bir bütün olarak tasfiyesine dönüşmüş ve biyolojik olarak insanın tasfiyesine yönelmiştir. Toplumsal Devrimler tarihin lokomotif gücü olmaya devam ediyor. İnsanlık bu sürece devrimlerle karşı koyamazsa yok olmaya mahkumdur.

Egemen, kendi çevresiyle ve yapay zekayla, yeni bir cennet yaratmak için insanlığı yok etme aşamasına girmiştir…

Devrimci Marksistler, Marksizmi reddederek değil, derinleştirerek Egemen’in saltanatına karşı koyabilir. Bunun dışındaki söylemler Egemen’in geleceğine hizmet eder…

Erdoğan ATEŞİN

KAPİTALİZMİN BÜTÜNCÜL ELEŞTİRİSİ VE MARKSİZM

KAPİTALİZMİN BÜTÜNCÜL ELEŞTİRİSİ VE MARKSİZM…

Marksizmin, sosyal bilimlerde çığır açan toplum bilim ve doğa bilim anlayışı bugün daha da büyük bir ihtiyaç halini almıştır. Kapitalizmin yıkıcı şiddetini ve onun doğasının bütüncül bir eleştirisini ancak Marksizmin bilimsel yöntemiyle yapabiliriz.

Postmodern ve postmodernizm sonrası saldırılar bilimsel, bütüncül ve kapitalizme eleştirel bütün bilimsel araştırma ve çalışmaları bulanıklaştırarak, kapitalizmin ömrünü uzatmaktadır.

Uluslararasılaşan küresel sermaye toplumsal olarak, bütün siayasi, hukuki ve ekonomik alanları altüst ederek, ideolojik olarak büyük bir toplumsal çöküş ve dönüşüm yarattı. Perde kaldırıldığında, bu ideolojik dönüşümün toplumsal alanda yarattığı tahribatları görüyor ve onun toplumları bölüp parçalayan, yutan canavarlığına tanık oluyoruz.

Dünya genelinde bütün ülkelerde bu süreç bütün acımasızlığıyla devam ediyor.

Toplumsal bilinç, neo-liberal ideolojik saldırılar karşısında adeta nötr edilmiş, toplumsal ve bilimsel alan tarihi tersinden okuyan bir sürece yönlendirilmiştir. Toplum, toplumsal olgulardan ve ve bilimden uzaklaştırılarak, adeta düşünemeyen beyinler yaratılıyor. Postmodern ve ötesi saldırılar, bilimsel yöntem, yaklaşım ve gelişimi tersinden zorlayarak, bilimsel alanı ve bilimi paramparça etmiştir.

Marksizmi, ideolojik zaman dışı olmakla suçlayan ve onu itibarsızlaştırmaya çalışan, emek sömürüsünü, ezilen halklar ve ülkelerin talan edilmesini meşrulaştıran bir süreçle karşı karşıyayız.

Marksizmin olayları ve olguları bilimsel yöntem ve araçlarla açıklayan gerçek dili, ve bilimi ters yüz eden postmodernizm ve ötesi saldırılarla insanlık büyük bir çıkmazın içine sürüklenmiştir. Sömürü artık ve adeta meşru görülmekte ve yeniden kölelik topluma, ezilen halklara dayatılmaktadır. Bugün sistem ve onun ideologları en büyük saldırılarını bu alanda yapmaktadırlar ve bunun için milyarlarca dolar kaynak kullanmaktadırlar.

Buradaki esas saldırı Marksist anlatıdır…Bu akımlar, ideolojilerin sonunu ilan ederek, sınıfların kalmadığını savunuyorlar.

”Sınıflar yoksa, ideoloji ve Marksizm de yoktur”savunusu! Bu burjuva baylara, ”sınıflar artık toplumsal değişimin merkezinde değildir” diyerek, toplumsal değişmezlik savunusu yapıyorlar.

‘Modernizm’ Marksim değildir, Marksizmi modernizmin içindeymiş gibi bir algı yaratmak sizin çürük teorinize hiç bir şey katmaz. Siz burjuva baylar, tarihsel süreçleri akılla anlatamazsınız, insanlığı ileriye taşıyan motor güç sınıf mücadeleleri ve toplumsal pratik ve hayatın ürettiği çelişki ve çatışmadır.

Üretim ilişkileri ile üretici güçler arasındaki çelişkiyi ” sınıf indirgemeci” diyerek yoksayamazsınız. Post modernizmin ve neo-liberal politikaların toplumsal alanda ve insanda yarattığı tahribatı bugün daha net görmekteyiz ne yazık ki! Milyarlarca insan emeği ve çabasıyla insanlığın geldiği bugünkü aşamayı yeniden yıkarak, doğayı ve içindekileri yok ederek, tarihi tersinden yeniden başlatmak amacında olan vahşi, haydut bir kapitalist sistem savunusu en berbat bir savunudur.

Sosyal bilimler ve bilim, aklı zorlayarak, olgulardan ve toplumsal pratikten yalıtık üretilemez, ayrıca doğmatizmin anakronik saplantılarına da kurban edilemez. Sosyalist deneyimlerin yenilgisi sonrası, sınıf merkezli olmayan hiç bir hareket hiç bir toplumsal kalkışma pratikte hayat bulamamış ve bir saman yığını alevi misali aniden parlayarak kısa sürede sönmüştür. Üretimden gelen, üretim ve sınıf merkezli karakteri olmayan hareketlerin başarı şansı yoktur ve sistemi değiştirmesi düşünülemez.

Erdoğan ATEŞİN

FİLİSTİN’DE NE/NEDEN OLUYOR?

FİLİSTİN’DE NE/NEDEN OLUYOR

Sadece Topraklarına

Sadece vatanına değil

O çok sevdiği limon kokusuna

Arapça gülüşüne

Ve özgürlük düşüne

Kastedilmiş bir halkım ben

Bu nedenle ölümünedir

direnmem…

Filistin’in halkı, toprakları, evleri ve değerleri bir kez daha emperyalizmin taşeronu, bölge ve vurucu gücü olan Siyonist İsrail’in saldırısı altında. Onlarca yıldır olduğu gibi teknoloji destekli vahşetin her biçimi deneniyor. Bunun karşısında Filistin halkı (çocuklar dahil) haklılıktan aldığı meşruiyetle ve teknolojiden çok onuruyla, taşıyla, değerleri için ölebilme niteliğiyle direniyor.

Hatta dünyanın dört bir yanında, vicdanını kirletmemiş, sermaye ile doğrudan veya dolaylı çıkar bağı içinde olmayan milyonlarca insan, Filistin için kaygılanıyor ve tüm manipülasyonlara rağmen İsrail’in bir kez olsun haklı olmadığını biliyor.

İsrail tarihinin işgal, işkence ve katliamla; Filistin tarihinin ise direnişle, varolma kavgasıyla ve değerlerini korumayla örtüşüğü gerçeği, tarihi egemenin gözüyle yazmayanların/yorumlamayanların ortaklaştığı bir değerlendirmedir.

Kudüs

Bugüne kadar ne İsrail saldırılardan ne de Filistin intifadalardan vazgeçti. Daralan topraklar, işgaller, katliamlar, bunlara yenilerinin eklenmesini önlemedi. 2000’nin başlarında yaşanan Cenin katliamı, tarihe “21. yüzyılın ilk toplu kıyımı” olarak geçti. Ve bu katliamcı-işgalci politika kesintisiz biçimde devam etti.

Ramazan ayında Mescid-i Aksa’ya yapılan saldırı sonrasında devam eden katliamlar ve Netanyahu’nun yaptığı konuşmada Filistin’e tam teslimiyet dayatması, İsrail’in kimlik niteliğidir. Nitekim alınan ateşkes kararından kısa bir süre sonra da İsrail polisi işgal altındaki Doğu Kudüs’te bulunan Mescid-i Aksa’da cuma namazı sonrası halka plastik mermi ve ses bombasıyla saldırarak onlarca kişiyi yaraladı.

Hatırlayalım; İsrail bir süre önce Kudüs’ü başkent ilan etti. Destek yine Amerika Birleşik Devletleri’nden (ABD) geldi. Bugün devam eden saldırılar da Kudüs’te başladı.

Kayıplar

Bu saldırıları sağlıklı biçimde değerlendirebilmek için, İsrail’in amacını, ABD’nin neden destek verdiğini ve zamanlamayı doğru okumak gerekiyor. Ancak yanlış bir okumayla Demir Kubbe’nin paramparça edildiği, savaşın niteliğinin değiştiği vb. biçimlerde değerlendirmeler de yapılıyor.

Düşünün ki Birleşmiş Milletler İnsani İşler Koordinasyon Ofisi’nin, İsrail’in Gazze’ye yönelik devam eden saldırıları nedeniyle yaklaşık 75 bin Filistinlinin yerinden edildiğini duyurduğu, Filistin Sağlık Bakanlığı’nın, İsrail’in devam eden saldırılarında hayatını kaybedenlerin sayısının 64’ü çocuk, 38’i kadın, 125 erkek olmak üzere 227’ye, yaralıların sayısının ise bin 620’ye yükseldiğini açıkladığı günlerde bu değerlendirmeler yapılıyor.

Hatta ateşkes sonrasında Filistin Sağlık Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada Gazze’de İsrail saldırılarında ölenlerin sayısının 243’e yükseldiği, ölenlerden 66’sının çocuk olduğu bildirildi.

Filistin Başbakanı Muhammed Iştiyye İsrail’in Gazze’de işlediği savaş suçları nedeniyle Lahey’deki Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne başvuracaklarını duyurdu. Filistin, İsrail’in düzenlediği hava saldırıları sonucu meydana gelen büyük yıkıma ek olarak Gazze’deki 20 Filistinli ailenin de tamamen yok olduğunu bildirdi. Sonuç olarak politik değerlendirme teknik bir yanılgının gölgesinde kalıyor, temenniler gerçekliğin önüne geçiyor.

Demir Kubbe 

Demir Kubbe’nin paramparça olduğuna dair yapılan değerlendirmeler, Filistin’in mağduriyetini, İsrail’in eşitsiz güç kullanımını gölgede bırakıyor.

Çünkü bu değerlendirmeler, bugünkü saldırının dönemsel nedeni, İsrail’in ne yapmaya çalıştığı, ABD’nin neden desteklediği gibi sorular sorup yanıt arayan değerlendirmeler olmaktan uzak kalıyor; politik değil duygusal ve psikolojik değerlendirmeler olmanın ötesine geçemiyor.

Gazze

Bu türden bir söylemi Filistin’deki Hamas vb. örgütlerin kullanması belli oranlarda caydırıcılık, moral kazanma vb. nedenlerle anlaşılabilir; ancak dışarıdan bakanların, destek sunması gerekenlerin yorumu “Demir Kubbe’nin paramparça olduğu” biçiminde değil tersine Gazze’nin yakılmakta, yıkılmakta olduğu, yüzlerce insanın katledildiği yönünde olmalı. 

Hatta bizzat İsrail’in, uğradığı saldırıları abartılı göstermesi tam da bu nedenledir; kendi saldırılarına haklılık oluşturma amacıyladır.

Teknolojik anlamda yanılgılar da söz konusu. Evet Filistinlilerin daha etkili daha gelişmiş füzeler edindikleri doğrudur ama bu kesinlikle İsrail’in elindeki teknolojik imkanlarla, vuruş gücü ile kıyaslanacak bir durum değil.

Ayrıca Demir Kubbe meselesi sanki bütün İsrail üzerinde bir kubbe varmış gibi algılanıyor. Bütün ülke üzerine bunu kurmak zor ve maliyetli; belirli kentler, havalimanları vb. üzerine kurulmuş durumda. Bunun dışında kalan yerler daha kolay vurulabiliyor. Rusya’nın ve ABD’nin füze savunma sistemlerinin belirli oranlarda aşılabilmesi gibi İsrail’inki de aşılmaz değil; nitekim son olarak Suriye de İsrail’i Demir Kubbe’ye rağmen vurmuştu.

Küresel iklim içinde 

Bugün Filistin’e yönelik saldırıların teknolojik bir mesele sınırlılığında tartışılması çeşitli açılardan sıkıntılara sebep oluyor. Konunun buraya kayması politik boyutunu zayıflatıyor.

Bu nedenle aslında bugün tam da sorulması gereken soru şu: Filistin’e İsrail’in saldırı nedeni nedir; ABD bu saldırıyı neden desteklemektedir; saldırıyı zamanlama olarak nasıl değerlendirmek gerekiyor? Saldırıları Netanyahu’nun iç politik hesapları ile açıklamak yeterli midir?

Bloklaşma

Dikkat edilirse Ortadoğu’da ABD’nin öncülüğünde bütün Arap dünyası, aralarındaki çekişmeler yumuşatılarak belirli bir noktada bir araya getirilmeye çalışılıyor.

ABD’nin bu konuda bir dayatması söz konusu. Hatta bu, Arap ülkelerini de aşan, içinde Türkiye’nin de İsrail’in de olduğu bir bloklaşma olarak da görülebilir.

Ortadoğu’da daha önce de bahsettiğimiz gibi Çin’in bölgeye yerleşmesinin ve içinde İran’ın da olduğu bir blokun kurulmasının önlenmesi veya dengelenmesi amaçlanıyor. 

Zaten pek çok Arap ülkesi Filistin sorunu konusunda ABD’den farklı bir noktada sayılmazlar. Suriye, İran, Irak vb. ülkeler ise kendi sorunları sebebiyle radikal bir tutum geliştirecek durumda değil.

Peki o zaman İsrail tam da uzlaşmanın/normalleşmenin sağlandığı bu süreçte neden saldırıyor? Çünkü süreç böyle devam ederse, bir süre sonra ABD’nin oluşturduğu uzlaşma zemini sebebiyle İsrail’in saldırıları mevcut blok tarafından reddedilebilir, eleştirilebilir.

Geçiş döneminde

Tam da bu nedenle İsrail bu geçiş dönemindeKudüs’ün başkent olmasını kabul ettirmeyi, yerleşim konusunda da temel hak ve özgürlükler konusunda da hesaplarının azami boyutta gerçekleşmesini, diğer bir ifadeyle Filistin’i azami boyutta geriletmeyi amaçlıyor. Ne yapacaksa bugün bu konjonktürde yapmak üzere harekete geçmiş durumda.

Kısaca özetlediğimiz bu tablo içinde meseleyi Netanyahu’nun iç siyaset problemleri/ihtiyacı ile açıklamak, bununla sınırlı görmek doğru olmaz. Belirli bir etkisi vardır elbette; ancak salt bununla açıklamak parçayı görüp bütünü görmemek olur.

İsrail, çok önemsediği, Başkenti Kudüs’e taşıma hedefinden vazgeçmiş değil. Bunu Trump desteklemişti, bugün Biden de destekliyor.

Eğer İsrail önüne koyduğu hedeflere ulaşabilirse Filistinliler kendi ülkelerinde adeta ikinci sınıf vatandaş olarak yaşamak durumunda kalacaklardır.

Yaptırımlı tepki

Bu süreçte hemen hiçbir yerden ciddi, yaptırımı olan bir tepki gelmiyor. Türkiye ise Karabağ savaşında olduğu gibi İsrail’le ABD taşeronluğu gereği daha yakın bir ilişki içinde.

Böylesi süreçlerde örneğin Çin’in Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) içinde ABD’nin vetosunu gündemleştirip eleştirmesi gibi dolaylı destekler de önemli. Ancak daha önce olduğu gibi direnişin odağında yine halkın bizzat kendisi olacak ve gerçek dayanışma halklardan gelecek.

Çünkü sözünü ettiğimiz Filistin, Mahmud Derviş’in dediği gibi;“Düşlerin Filistin’i 
Ve acıların,
Ayakların, bedenlerin ve mendillerin Filistin’i,
Sözcüklerin ve sessizliğin Filistin’i
Ve çığlıkların.
Ölümün ve doğumun Filistin’i…”

Aynı şairden el alarak söylersek; Bir Filistin vardı/bir Filistin gene var! Ve gene olacak…

Mehmet Yeşiltepe.

Kürt statüsünden korkmanın gereksizliği

Kürt statüsünden korkmanın gereksizliği

Feyzi ÇELİK*


Bağımız bir Kürdistan veya bir kaç Kürdistan mevcut politik ve sosyal problematikte ideal çözüm olabilir mi? Bu soruya verilecek cevap, öncelikle gasp edilen hak ve özgürlüklerin iadesi, kültürel, siyasal baskıların son bulması ve tarihle yüzleşilmesi gibi talepleri de ihtiva etmesiyle yakından alâkalı elbette. Ancak bunun yanı sıra bu gereksinimi hayatî kılan başka faktörlerin de bilince çıkması elzemdir. Burada önemli olan oluşacak Kürt ve Kürt statülerinin Ortadoğu’da kalıcı bir barışa sağlayacağı katkının Kürtler ve Ortadoğu toplumları tarafından anlaşılmasıdır. 

Ortadoğu’da oluşan Arap-İsrail dengesizliğine karşı bozulan balans bağımsız Kürdistan’ın kurulması ile mümkün olabilir. Geçmişte Ortadoğu’da savaşma kapasitesine en çok sahip olan toplum Filistin’di. İslamcısından, laikine, Marksist’inden radikal islamcısına kadar her türlü örgüt ve partilere de sahiptiler. Dünyanın her yerinden İsrail’e(Küçük Amerika) karşı mücadele etmek için gelen enternasyonalist devrimciler kanını Filistin için akıtıyordu. O zamanlar Filistin bir devlet olarak tanımlanmamasına rağmen kontrol ettiği Filistin toprağı daha fazlaydı. Şu anda BM’de temsil edilen bir devlete sahipler ancak bu devlet kendi toprağına sahip değil. Bu Ortadoğu için büyük bir dengesizliktir. Ne Filistin tam bir devlet olabiliyor ne de İsrail, bölgede meşru bir devlet olarak yaşamını sürdürebiliyor. Sürekli savunma ve saldırı için ebediyete kadar asker bir toplum/devlet olmak zorunda kalıyor. Kendini ancak nükleer silahlarla koruyabiliyor. ABD’nin, Avrupa’nın, Rusya’nın, Türkiye’nin, Mısır’ın onu tanıması dahi ona yeterli güveni sağlayamıyor. 

Son yıllara bakılırsa toplum olarak savaşma kapasitesine sahip oluşta Kürtler önde yürüyorlar. Türkiye’de, Irak’ta, İran’da, Suriye’de savaşıyorlar. IŞİD’le mücadele ile uluslararası koalisyonun müttefiki haline gelmiş durumdalar. Kürtler, bir devlete sahip olmadan, toplum olarak örgütlenerek Kürdistan ve mücavir alanlar ile Ortadoğu’da IŞİD’i gerilettiler. Şii ve İran’ın IŞİD’le mücadelesini de hatırlamak gerekir. Karada Kürt ve Şii mücadelesi olmasaydı koalisyon uçakları ne yapabilirdi ki?

Şimdi şu soruyu sormanın zamanı gelmedi mi? Bir devlete dahi sahip olmayan Kürtler bir devlete sahip olsalar daha iyisini yapmak imkanına kavuşmazlar mı? Kürt devletinden korkmanın gerçekçi bir karşılığı yok. Öyle başkasının toprağına gözünü dikmiş de değiller. Suriye’de Arapların yaşadığı bir çok yerleşim yerlerini yıllarca yönettiler. Toplumla bir sorun da yaşamadılar, ta ki Türkiye gelip oraları işgal edene kadar. Şimdi bakıyoruz; Afrin’de, Grê Spî’de, Serêkaniye’de huzur var mı? 

Kürtler, Türklerin, Arapların ve Farsların egemenliği altında kaldılar, halen de kalmaya devam ediyorlar. Kürtlerin mücadelesi sayesinde bunların hiçbirisi Kürtlüğü ve Kürtçeyi yok etmeyi başaramadı. Tam tersine, Kürtlerin büyük çoğunluğu yaşadıkları yerlerde Türkçeyi, Arapçayı, Farsçayı öğrenip yazdılar. Türk’le, Arap’la, Fars’la doğrudan ekonomik, sosyal, kültürel, insani ilişkiler geliştirdiler. Bu büyük bir avantajdır. Kürtler bu avantaja sahipler. Kürtler, Arap, Fars ve Türk toplumu gibi İslami bir inanca da sahipler. Bu avantajlar, Kürtlerin Ortadoğu’da barışçı dengeli bir siyasetinde rol oynamasının önünü açıyor. Ne yazık ki, Kürtler bu potansiyelini kullanamıyor, ilişkilerinde sahip oldukları alışkanlık ve anlayışlarından kurtulmak için bir şey yapmıyorlar. Kendilerini başka birilerine bağlamaya daha eğilimli oluyorlar. Sahip oldukları toplumsal güçlerini, doğrudan Türk, Arap ve Fars toplumu ile ilişkilerin örgütlenmesinde kullanmıyorlar. Toplumsallığın yatay ilişki düzeyinin yerine yöneticilerle düşey ilişkiler kurarak dinamizmi tüketiyorlar. Demokratik birlikteliğin temeli oluşmuyor, Türk, Arap ve Fars devletleri kendi toplumları için de demokratik olamıyorlar. 

Şimdiye kadar adına “Türkiyelileşme” denilse de bu konuda en büyük çabayı HDP gösterdi. Demokrasi dedi, yerel demokrasi dedi, demokratik özerklik dedi, eşit yurttaşlık dedi ancak hep “terörist, bölücü” görüldü. Kürdün örgütleme ve ifade özgürlüğüne getirilen tanımlama ne olursa olsun “bağımsız Kürdistan” emeli olarak görüldü. Bu konuda yüzlerce iddianame yazılıyor. Şu iddianame 2020 tarihlidir: “Örgüt(PKK), kurulduğu ilk günden bu yana “Türkiye, Irak, Suriye ve İran toprakları üzerinde birleşik bağımsız bir Kürdistan Devleti kurmayı” hedeflemiş ve hiçbir zaman bu hedefinden sapmamıştır.” Bu iddianame, HDP’nin İstanbul örgütünde faaliyet gösteren kişilere karşı yazılmış bir iddianamedir. Aynı ibareler Selahattin Demirtaş’ın, Mahmut Alınak’ın iddianamesinde de geçmektedir. Demirtaş da, Alınak da tüm Türkiye’de geçerli olabilecek demokratik bir ortamı istemekten başka bir şey yapmıyorlar. Ancak hiçbir zaman “bölücü” suçlamasından da kurtulamıyorlar. 

Türk, Arap ve Fars toplumu kendi geleceği, huzuru ve barışı için Kürt toplumundaki birleştirici toplumsal gücü görmeli, kendi devletinin dikte ettiği “bölücü Kürt” klişesinin içinin ne kadar boş olduğunu görmelidir. Bu aynı zamanda Türk, Arap, Fars ve Kürt topraklarının küresel güçlerin savaş alanı haline gelişine ve devamlılığına da son verecek ana yoldur. Kürtlerin bir statü sahibi olmaları onlara bir şey kaybettirmez. Tam tersine Kürtlerin sahip oldukları(kendi dillerinde konuşabilmeleri vs) olanaklar bu toplumlar için de yeni imkânlar oluşturur ve etno-politik çatışmaların zeminini de kurutarak Ortadoğu’nun demokratikleşmesi yönünde reel bir katkı sağlar.

*Avukat

SOLUN ÖNÜNDEKİ HEDEF, HÜKÜMET OLMAK DEĞİL İKTİDAR OLMAKTIR!

SOLUN ÖNÜNDEKİ HEDEF, HÜKÜMET OLMAK DEĞİL İKTİDAR OLMAKTIR!

Umut İleri

Özellikle ağır ekonomik koşulların yığınların üzerinde yarattığı öfke ve hoşnutsuzluk ileri boyutlara vardığında sol, yığınlarda bir umut olarak, HÜKÜMET olma alternatifi olarak ortaya çıkar.Ancak yığınlarda öfke ve hoşnutsuzluğa yol açan bu koşulların varlık nedeni mevcut sistem olduğundan ve bu koşulların ortadan kaldırılması sistemin değişimine bağlı olduğundan, İKTİDARIN değişimine yol açmayan solun yada solun da içersinde yer aldığı bir HÜKÜMETİN, Sermaye egemenliği altında sorunları çözmede başarısı söz konusu olamayacağından, haliyle yığınlar sola karşı duyduğu umudu ve inancı yitirecektir.

O zaman yığınlar farklı dinamiklere yönelecek, soldan umutlarını kesenler umutlarını, farklı kesimlere yöneltecektir.

Tarihsel sınırına gelmiş dayanmış, ekonomik ve siyasal olarak kendini üretmekte zorlanan Kapitalizm’in, içersinde bulunulan ekonomik kriz altında, toplumda biriken öfke ve hoşnutsuzluğu bastırabilmek için daha baskıcı ve totaliter egemenlik biçimlerine başvurması kaçınılmazdır.

Sözde burjuva demokrasinin gelişmiş ülkelerinden biri olan Fransa da Radikal Sol Parti Lideri Melenchon’un evinin polis tarafından basılması buna örnektir.

Artık Burjuvazi’nin kendi “hukukuna” kendi “demokrasisine” bile tahammülü kalmamıştır.

Dünyada bugün Burjuva Demokrasileri çağı yavaş yavaş kapanmaktadır.

Bir kez daha YA SOSYALİZM, YA BARBARLIK şiarı önümüze gelmiş dayanmıştır.

Artık Komünistler’in bir an evvel içi boş demokrasi hayallerinden vazgeçerek, yollarını bu şiara göre çizmeleri gerekmektedir.

O nedenle diyoruz SOLUN ÖNÜNDEKİ HEDEF, HÜKÜMET OLMAK DEĞİL İKTİDAR OLMAKTIR!

Tabi sol derken kastımız SİSTEM SOLU değil, Sınıfsal İktidarı hedefleyen soldur…

DÜN 12 EYLÜL ASKERİ FAŞİST DİKTATÖRLÜK, BU GÜN TEK ADAM REJİMİ!

DÜN 12 EYLÜL ASKERİ FAŞİST DİKTATÖRLÜK BUGÜN TEK ADAM REJİMİ!

12 Eylül askeri faşist diktatörlüğü, ABD emperyalizmin Türkiye’ye Faşizm ihracı ile gerçekleşmiştir. 12 Eylül askeri faşist diktatörlüğüni üzerinden 41 yıl geçti!

Dün askeri sıkıyönetimlerle yönetilen ülke bugün ise Tek adam rejimi ile ”OHAL ve KHK”kararnamelerle yönetilmektedir.

12 Eylül askeri faşist diktatörlük de faşist generallerin sıkıyönetim kararları emekçi sınıfların üstünde baskı, şiddet,terör estiriyordu!Bugün ise ”Tek adam diktatörlüğünün” kararnameleri ile yasaklarla, baskı, şiddet,ülkede ırkçı faşist terörü estirilmektedir. 12 Eylül askeri faşist diktatörleri Türkiye halklarına hesap vermeden tek, tek ölüp gittiler. 12 Eylül askeri faşist diktatörü ”Kenan Evren” ölürken dahi nefretle anılarak törensiz, kimsesiz yanlız giderken, arkalarında işledikleri suçları bırakıp, hesap vermeden karanlığa gömüldüler.

12 Eylül askeri faşist diktatörlüğünün anısı tarihimizde büyük acılar kan, göz yaşı ve silinmeyen kara bir iz bırakmıştır. Milyonlarca insan işkence tezgahlarından geçti sorgusuzca cezaevlerinde yattılar. Yoldaşlar, Analar, Babalar, kardeşler, akrabalar, arkadaşlar, bu işkenceleri görmüş yaşamış oldular.

Bugünde AKP ve MHP faşizmi yapmaktadır. On binlerce sosyalist,devrimci, demokrat, yurtsever,aydın, gazeteci iktidara muhalif her kesimin hepsi, sorgusuz,savunmasız, mahkemesiz bir şekilde cezaevlerinde yatmaktadır.

17 yaşında ki, ”Erdan Eren” alel acele yaşı büyülterek idam edildi. 12 Eylül askeri faşist mahkemeleri idamları sıralayarak tek, tek devrimci, yoldaşlarımızı komünistleri idam ederek topluma korku salmak ve sindirmek istediler. 12 Eylül askeri faşist diktatörlük ülkenin siyasi, ekonomik, sosyolojik, psikolojik olarak dokusunu değiştirdi.Din ve tarikat, cemaat örgütlenmesinin önünü açan 12 Eylül faşist diktatörlüktür, her mahalleye kuran kursları, imamhatip okullarının açmıştır.

12 Eylül askeri faşist diktatörlüğü ihraç eden ABD emperyalizmi 18 yıl öncede AKP ve Erdoğan’ı Türkiye yönetiminin başına getirmiş oldu.

12 Eylül faşist diktatörlüğün kazandırdığı Cemaat ve tarikatlarla bütünleşerek tek adam rejiminin inşasını gerçekleştirmiş oldu. Askeri faşist diktatörlüğe karşı suskunluk uzun sürmedi! Diyarbakır zindan direnişi askeri faşizme meydan okuyarak. Mazlum Doğan, Kemal Pir ve yoldaşları direnişleri ve ölümleri! Oyunu bozarak, yeni bir sayfa açarak 12 Elül faşizmini teşhir etmiş oldu.

1984’de Kürt özgürlük hareketi sahneye çıkarak 12 Eylül askeri faşist diktatörlüğünün saltanatını alt üst etmiş oldu! Kürt halkının ve Türkiye halkının faşizme karşı direnişini ve ayağa kalkmasını sağlamış oluyordu.

1989’da Zonguldak Maden işçilerin direnişi işçi ve emekçi sınıflara yeniden direnme mücadele yolunu açıyordu.

12 Eylül Askeri faşist diktatörlüğü üzerinden 40 yıl geçmesine rağmen, Türkiye rejiminde bir değişiklik olmamış, olmadığı gibi bugün AKP ve MHP faşizmin,Tek adam rejimi ”ERDOĞAN” tüm faşist diktatörlere rahmet okutmaya çalışmaktadır.

12 Eylül askeri faşist Anayasası ile ”ANAP” ve ”Turgut Özal” ayrı bir biçimde 12 Eylül askeri faşizmin Anayasası ile yönetmiştir.

Demirel ve ”DOĞRU YOL” Partisi aynı şekilde faşist anayasanın ötesine geçerek ”Tansu Çiller” Kürt özgürlük hareketine ve Kürt işadamlarına dahi yaşama şansı tanımamıştır. 1990’lar da ” JİTEM” örgütleri ve itirafçılarıda içlerine alarak Sosyalist, Devrimci ve Kürt avına çıkarak tek tek faili meçhullerle binlerce insanı kalt etmişlerdir.

1990’larda tüm yasaları askıya alarak binlerce devrimci ve yurtseverleri faili meçhul şekilde öldürdükleri gibi, Kürt illerini yakıp, yıkarak milyonlarca Kürt insanını evinden yurdundan ederek zorla göçe zorlamıştır. Metropol şehirlerin içine atarak açlık ve yoksullukla başbaşa bırakmış oldular.

Böylece; Kürt ve Türk halklarına zulüm, işkence, baskı yapanlar tek, tek kendilerini bitirerek tarih sahnesinden silinmişlerdir.

DYP ve Tansu Çller, ANAP Mesut Yılmaz, DSP Ecevit, Erbakan Fazilet partisi, Refah partisi hükümetleri, bunların hepsi !12 Eylül askeri faşist Anayasasıyla ülkeyi yöneterek baskı şiddet ve işkence ile Türk ve Kürt halkının haklarını gasp ettiler. Her zaman olmayan demokrasi kanunları askıya alarak Kürt ve Türk halkının başına bela olurken de, kendileri yok olmuşlardır.

AKP faşizmi ”ERDOĞAN” da bir balayı dönemi yaşarken 19 yıllık iktidar da olan, tek adam rejimi yolun sonuna gelmiş bulunuyor. Ekonomik ve siyasi çöküşünü yaşarken de, toplumun üzerinde baskısını artırmaya hak, hukuk adalet diye bir kavram bırakmamıştır. Her gün siyasi soykırım operasyonları ile işkenceler ve tutuklamalara bir yenisi eklenmektedir.

2002 de AKP ve Erdoğan iktidar olurken, toplumu demokrasi, özgürlükler, değişim ve Kürt sorunu diyerek aldatmış ve oyalamış oldu! Sonunda en iyi Kürt ve demokrasi düşmanı kesilmiştir.

Yüz yıllardır her iktidar, hükümet demokrasi hak ve hukuku ortandan kaldırırken de, Kürt halkını yok etmek için çalışmışlardır. Ama tüm baskılara savaşlara rağmen Kürt halkı iradesini korumaya devam etmektedir.

Faşizme karşı Demokrasi mücadelesi bizlere gökten zembille inmeyeceğine göre yılmadan, usanmadan, bıkmadan tüm baskılara rağmen boyun eğmeyeceğiz, direneceğiz ve mücadeleye devam edeceğiz.

Sen yanmasam, ben yanmasam, nasıl çıkarız, bu aydınlıklara diyerek faşizmi ve gericiliği bu ülke topraklarında yok etmek için tüm sosyalist, devrimciler, demokratlar, yurtseverler faşizme karşı omuz omuza mücadele vermek boynumuzun borcu olmuştur! Faşizme Karşı Birleşik Cephe kurulması ve örgütlenmesi bir elzem olmuştur.

Kahrolsun Faşizm! Yaşasın Halkların Kardeşliği!

23.5.2021

Mehmet Özcan

AKP dönemi bir parantez! Parantez içindeki dış politika

AKP dönemi bir parantez! Parantez içindeki dış politika

Salih Zeki Tombak

Son yıllarda çok tekrarlanan, dış politikanın iç politikadan ayrı, iktidarıyla, muhalefetiyle her siyasi partinin, her siyasi eğilimin üzerinde ittifak etmesi gereken; çünkü “milli” çıkarlara göre yürütülen bir politika olduğu iddiası sadece, gerçekle alakası olmayan bir klişe değildir; aynı zamanda AKP-MHP rejiminin, muhalefet partilerini kendi yanında hizalanmaya zorlamak için kurduğu bir tuzaktır.

Hizalanmayanlara derhal, “hain” veya “terörist” veya onunla, bununla, şununla “iltisaklı” etiketi, iktidar sözcüleri ve yandaş medya üzerinden yapıştırılmaktadır.

HDP, sağolsun bu hizalanmaya zorlama baskısına genel olarak direniyor.

CHP ve İYİ Parti ise Gare fiyaskosuna kadar, ülke gündeminin değiştirilmesine, “asıl gündem”den sapılmasına imkan vermemek gerekçesiyle; ama asıl olarak iktidardan apaçık farklı bir dış politika perspektifine sahip olmadıkları için hizalanmaktan kaçınamıyorlardı.

Rejim Suriye, Irak ve Libya topraklarında ve Ege’de, Doğu Akdeniz’de, Kıbrıs’ta, üstelik eşzamanlı, büyük iddialarla, askeri operasyonlara; askeri tehdit içeren politik açılımlara giriştiğinde; muhalefetten ” askerimizin ayağına taş değmesin”den başka söz duyduk mu?

Son olarak, Mayıs’ın ilk haftasından bu yana alevlenen Filistin-İsrail gerilimine; daha doğru bir ifadeyle İsrail’in Filistinlilere karşı yeni saldırganlığına dair, TBMM’de grubu bulunan partilerin ortak imzasıyla yayınlanacak “Filistinle Dayanışma” temalı bildiri taslağı önlerine geldiğinde HDP dahil bütün muhalefet, iktidar partilerine, “yapmaya çalıştığınız, Filistin halkının acılarını iç siyasette istismar etmektir. Yürüyün gidin” diyerek kendi tutumlarını alacaklarına, bir kere daha hizalanmaya razı oldular.

Halbuki ne o bildiri taslağının; ne İktidar sözcülerinin söylediklerinin, ne bir devlet operasyonuyla sokağa dökülen “organize halk hareketi”nin Filistin Halkının yaşadıklarıyla zerre alakası yoktur.

Filistin’de bugünlerde, bininci defa yaşanan trajedi üzerine veya Mısır ve Suudilerle ilişkileri düzeltme gayretleri üzerine veya Ukrayna ile “stratejik müttefiklik” hikayesi üzerine konuşmadan önce AKP’nin dış politikasının ne olduğu üzerine konuşalım.

Türkiye Cumhuriyeti ve Kurumları:

Türkiye Cumhuriyeti her modern devlet gibi kurumlardan oluşuyordu. Son 20 yılda bu kurumların çoğu yok edildi. Daha önce de “sivil” iktidarların veya askeri darbelerin yok ettiği, varolsalar ve gelişmelerine imkan tanınsa, ülkeyi geleceğe taşıyacak, Köy Enstitüleri veya Üniversite gibi kurumlar vardı. Köy Enstütüleri kapatılarak, Üniversite YÖK ile yok edildi. Dolayısıyla kurum yıkıcılığı AKP ile başlamadı. Ama en yoğun yıkımın AKP eliyle gerçekleştirildiğini söylemek yanlış olmaz.

İlk bakışta TSK’nın devletin en güçlü kurumu olduğu ileri sürülebilir. Son yıllarda İçişleri Bakanlığı da olağanüstü güçlendirildi. Emniyet Genel Müdürlüğü’nün güçlendirilmesi bir yana, Jandarma Genel Komutanlığı da bu bakanlığa bağlandı. Fiziki olarak bu gözlemler doğrudur. Ancak TSK Cumhuriyet tarihi boyunca 1974’te Kıbrıs’ın kuzeyine düzenlenen harekat ve Kore’de ABD’nin emrinde Kore halkına karşı savaşmak dışında, “dış düşmanla” savaşmamış bir ordudur. TSK’nın ilk orijinal talimnameleri, PKK ile savaş tecrübeleri üzerine kaleme alınmıştır. “İç Harekat Bölgesi” ile Irak ve Suriye topraklarında yürütülen askeri harekatlar da bu iç çatışma tecrübesinin devamıdır. Dolayısıyla, gerçek hikayesi, İçişleri Bakanlığı ve MİT ile birlikte ülke içinde ve komşu ülkelerdeki Kürt coğrafyalarına taşmış toplumsal muhalefet dinamiklerini bastırmak ve NATO görev kuvvetlerine katılmaktan ibarettir. 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980, TSK’nın MİT ve Emniyet ile birlikte en büyük “askeri” başarılarıdır. 28 Şubat ve 15 Temmuz’u da, milletin başına açılan iki büyük “gaile” olarak not edelim.

1984’te başlayan son Kürt ayaklanması o gün bu gündür harcanan devasa bütçelere, inanılmaz büyüklükte askeri harcamalara ve can kayıplarına, ABD’nin, Rusya’nın, Irak’ın, İran’ın, vb vb dönemsel veya sürekli desteklerine ve sürekli “yendik, bitirdik” açıklamalarına rağmen varlığını korumaktadır. Aksine bu süreçte askeri-siyasi kapasitesini geliştiren, diplomatik beceriler kazanan ve dostlarını çoğaltan Kürt özgürlük hareketi, Türkiye sınırları dışında da Kürt coğrafyasında ciddi bir etki geliştirmiş ve farklı halk ve inanç grupları için bir müttefik ve esin kaynağı haline gelmiştir.

Diğer taraftan önümüzde, çok ağır bir maliyet olarak, bu kirli savaş nedeniyle ülkenin her alanda krizden krize yuvarlanması, her kriz döneminden daha sağ, daha emperyalizme muhtaç, demokrasiye ve özgürlüklere daha düşman iktidarlarla çıkılması; her krizde devletin daha kriminalize olması gerçeği durmaktadır.

Dolayısıyla TSK ve devletin yasal şiddet tekelinin kullanıcıları olan MİT ve Polis, Cumhuriyet devletinin görünen ve esas olarak kendi yurttaşları üzerinde baskı kuran gücüdür. Kurumsal vasıfları esas olarak budur.

Bu kurumsal yapıda kabuğu kıran tek gelişme Amiral Güven Erkaya’larla başlayan, TSK’yı bir kara gücü, kara gücünü destekleyen bir hava kuvvetleri ve dostlar alış verişte görsün kabilinden zayıf bir deniz kuvvetleri konseptinden çıkaran; Deniz Kuvvetlerini stratejik bir güç haline getirmeyi hedefleyen ve büyük ölçüde başaran stratejik akıldır. Bu akıl Hava Kuvvetlerini de tanker uçaklar ve Awacs erken uyarı uçağı ile Kara Kuvvetlerinin destekçisi olmaktan çıkarmış ve önemli bir hava gücü haline getirmişti. AKP aklı ise orduyu, Hava Kuvvetlerinden başlayarak, küçük damadın “toplama” İHA-SİHA ordusu yapma niyetindedir.

Devletin Yüzlerce Yıllık Hafızası:

AKP dış politikasının, Türkiye Cumhuriyeti’nin dış politikası içinde bir parantez olduğunu daha önce de yazdım. Bu politik çizgi, kendisinden önce izlenen dış politikadan çok keskin çizgilerle ayrıdır. Aynı zamanda şimdiden başlamış olan AKP sonrası dış politika bakımından da sürdürülebilir veya sürdürülmesi gereken bir politika değildir. Dolayısıyla bir parantezdir ve bu parantez esasen kapanmıştır. Ama uygulayıcılarının bu durumu idrak etmesi, mümkün görünmüyor.

Dışişleri Bakanlığı her ülke için farklı önemlere sahip olabilir. Avusturya için denizcilik politikası, İtalya’nın denizcilik politikasıyla nasıl aynı önemde olmayacaksa. Türkiye hem jeopolitik konumu nedeniyle, hem Osmanlı İmparatorluğu’nun varisi olduğu için, uluslararası ilişkileri pek çok devletten çok daha hayati önem kazanan bir devlettir. Ama en az bu iki faktör kadar önemli başka unsurlar var.

– Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu kadroları İttihat ve Terakki’nin kucaklarına bıraktığı kötü mirasla hesaplaşmayı reddettiler. İmparatorluğun Ermeni tebasına karşı İttihatçı hükümetin, Parti Merkez Komitesinde planlanan ve uygulamaya konulan Tehcir ve soykırım politikasının trajik sonuçlarıyla, bir yargı süreci üzerinden kendilerini ve Türkiye Cumhuriyetini ayırmayı tercih etmediler. İttihat ve Terakki Partisini, haklı olarak, “vatansever” bir parti olarak gördükleri için; İttihatçıların alt kadroları esasen Kurtuluş Savaşını da yürüten kadrolar olduğu için, Tehcir’de sorumluluğu olan İttihatçıları yargılamaya girişen (28 Nisan-17 Mayıs 1915) İngiltere, Sultan Vahidettin ve emirlerindeki Nemrut Mustafa Paşa Divan-ı Harbi’nin ve Malta sürecinin kaldığı yerden devam eder görünmeyi istemedikleri için ve nihayet Ermeni mallarına “çökmüş” Cumhuriyet elitinin rahatını kaçırmayı göze alamayacakları için bu suçlardan kimseyi yargılamaya girişmediler.

Ermenilerin yaşadığı trajedi Cumhuriyetin kucağında kaldı:

-Cumhuriyet “hristiyansızlaştırma” uygulamasına Rum vatandaşların “mübadele” adı verilen trajik göçe zorlanmasıyla devam etti. 1964’te ise, “yanınıza 20 kilo eşyanızı alın ve 12 saat içinde ülkeyi terkedin” emriyle, ataları binlerce yıldır bu topraklarda yaşayan ve Yunanistanla hiçbir alakası olmayan son Rumlar “deport” edildi.

– Ermeni ve Rum hristiyan ahaliden sonra, 1924 Şeyh Said’den, 1938 Dersim’den bu yana, küçük ve kanlı aralıklarla devam edecek şekilde sıra Kürtlere geldi. Ve hala devam ediyor.

Eşit yurttaşlık ve özgürlük temelinde çözemediğin her sorun, eninde sonunda uluslararası bir sorun olur ve karşına dikilir. Dolayısıyla Ermeni, Rum ve giderek büyüyen ölçüde Kürt meseleleri Türkiye’nin uluslararası meseleleri oldu.

– Diğer taraftan Osmanlı’nın en uzun yüzyılı olan 19 yüzyıl boyunca Balkanlarda, Tuna boylarında, Kafkaslarda, Türk veya Boşnak ve Pomaklar gibi müslüman olduğu için, hatta Osmanlıya sadakatinden dolayı Selanik düştüğünde Yahudilerin maruz kaldığı gibi, milyonlarca Osmanlı tebası katliamlarla kırıldı. Balkanlardaki savaşlara 10 bin kişilik mevcutla gidip, bir sürü muharebe ve kayıptan sonra 50 bin mevcutla dönen tümenlerin gün gün belgeli, haritalı hikayelerini okudum. İmparatorluğa sadık halklardan yüz binlerce insan katliamlardan kaçabilmek için orduyla beraber Anadoluya göçtüler. (Bknz Genel Kurmay Basımevi, 1993, Birinci Dünya Harbinde Türk Harbi dizisi. Kafkas, Sina-Filistin, Çanakkale, Avrupa Cepheleri.)

Sadece ordu değil, bütün bir imparatorluk, yüzlerce yıldır o coğrafyalarda yaşamakta olan halkıyla birlikte geri çekilmektedir. Yol boyunca atı, öküzü ölen, arabasının tekeri kırılan, hastası veya cenazesi olduğu için daha ileri gidemeyen insanlar, kendilerini güvende hissettikleri veya kaderlerine razı olarak yürümekten vazgeçtikleri yerlerde, yol boyunca , sepilip kaldılar.

Benim ailemin büyükleri de, 93 Harbinde (1877-78), “ocakta yemeğini bırakarak”, “çocuklarını kaptığı gibi” yola çıkanlardan. 2000’lerin başında, Sazlı Bosna gölü kıyısında, tesadüfen hısımlığımızı keşfettiğimiz, “Sandalcı Yaşar” ile tanıştım. 1878’de, sıtma yüzünden ilerleyememiş, yol arkadaşlarına “siz gidin” diyerek orada kalmış, anne tarafımdan akraba bir ailenin soyundan geliyordu. Zaman zaman, şaka olsun diye, ” Biz evlad-ı fatihanız. Osmanlı yenilince biz de yenilmiş sayıldık” diyorum.

Bugün köyü yakılan, toprağından koparılan Kürtle, Suriye savaşından kaçmış Suriyeliyle, bir avuç kalmış Ermeni ve Rumla, şiir ve edebiyat üzerinden tanıdığım Filistinli kardeşlerimle, kısacası evinden, yurdundan zorla koparılmış herkesle hemen kaynaşıvermem, enternasyonalist bir siyasi geleneğin insanı olmamın yanı sıra , genetik mirasımla da ilgili olmalıdır.

– Cumhuriyet, 19. yüzyıl boyunca katliama maruz kalıp yok edilmiş yaklaşık 5 milyon Türk, müslüman ve Yahudi Osmanlı tebasının hesabını kimseye sormadı. Bu acıları kimseye hatırlatmadı. Belki, bütün katliamların, Ermenilerin maruz kaldığı dahil, önceki yüzyılın günahlarıyla beraber tarihe gömüleceğini sandı; veya biz acılarımızı kurcalamazsak, başkaları da bizim devletimizin sorumlusu olduğu acıları kurcalamaz diye bir hesap yaptı. Veya önceki yapılanla yüzleşmeyince; yaparsın, yaptığın yanına kar kalır diye düşünüldü. Zamanla bu hesapların boş olduğunu gördük. Ve ne zaman “Ermenileri soykırıma tabi tuttunuz” diyen olsa, siyasetçilerimiz o zaman “ama 19. yüzyıl boyunca Türk ve müslümanlar da katliama maruz kalmıştı” demeye başlıyor.

“Dış Güçler”, Ermeni soykırımı demese, çoktan kapattıkları o defteri, hatırlamayacaklar bile.

Gene de, Cumhuriyet tarihi boyunca, bu süreçlere dair, doğru yanlış, etkili veya gayrı ciddi savunma mekanizmalarının geliştirildiği bir hafıza da oluştu.

– Cumhuriyet için, katliamlara maruz kalanlar; bir şekilde Anadoluya göçedebilmiş olanların oralarda kalmış akrabaları, malları mülkleri vb vb bir yığın problemli konu; eski Osmanlı tebası halkların kurduğu yeni devletlerle ilişkiler, emperyalist devletlerle yaşanmış askeri ve diplomatik ilişkiler tarihi, İngiltere ve Fransa’nın yanı sıra Almanya ve İtalya gibi yükselen yeni güçlerle ilişkiler; ABD vb vb

– Büyük komşumuz Rusya ile, Altınordu Devleti veya önceki küçük çatışmalar bir yana 1676’da Moskof Seferi ile başlayan, savaşlar, anlaşmalar, fetihler, ordularıyla Yeşilköye kadar gelmeleri üzerine İngiltere’nin koltuğunun altına sığınmalar, ittifaklar, Ekim Devrimi’nin Kurtuluş savaşı ile dayanışması, SSCB ile Soğuk Savaş döneminde NATO üyesi olarak dostane ilişkileri sürdürme tecrübesi ve Rusya Federasyonu ile zaman zaman “fırsatçı” komşuluk ilişkileri…

Tarih boyunca taraf olduğumuz, bazıları bugün de yaşayan, bazıları doğrudan taraf olmasak da emsal olabilecek, izleri duran, yenilerinin yapılmasında etkisi olabilecek binlerce çok taraflı anlaşma, protokol, sözleşme vb.

Bütün bu konular devlet hafızasının büyük bölümünü oluşturuyordu ve Dış İşleri Bakanlığı, Osmanlı devletinin Karlofça gibi bir yenilgi müzakeresinden (1699), neredeyse toprak kazanarak çıkan Rami Mehmet paşaların, Tercüme Odası’nın, Hariciye Nezareti’nin birikiminin taşıyıcısıydı.

Bizim, sosyalist gelenek olarak bu Dış işleri politikalarına ciddi ve esastan itirazlarımız, eleştirilerimiz var ve olacak. Ama bizim itirazımız bilgiye ve birikime değil, politika tercihlerinedir. AKP’nin itirazı ise, başlangıç olarak, bilgiye, birikime ve deneyimedir.

AKP’nin Dış Politikası:

AKP Dış politikası Dışişleri Bakanlığını tamamen yok eden, Bakanlık fikri olmayan bir dış işleri politikasıdır. Dolayısıyla devletin hafızasını iptal eden, bilgiyi reddeden ve cehalete dayanan bir dış politika ile karşı karşıyayız.

Mevlüt Çavuşoğlu, AKP için bile sadece bir kazadır ve karikatürdür.

Her dış politika, elbette iç siyasetle ortaklıklara sahiptir. Ama AKP dış politikası tamamen iç politikadır.

AKP dış politikası, içeride AKP iktidarını güçlendirmeye yarayan bir politika olmakla beraber, zaman zaman tamamen Erdoğan’ın şahsının ve ailesinin ihtiyaç, endişe ve beklentilerine daralan bir çizgide gerçekleşir.

Türkiye 20 yıllık AKP iktidarında ABD’ye iki defa, “müzik notası” değil, diplomatik bir enstruman olarak nota verdi. İkisi de Zarraf üstünedir. Devlet Başkanı eşleri arasında tarihte ilk defa siyasi bir konu konuşulmuştur. O da Emine Erdoğan tarafından dile getirilmiştir, Zarraf üzerinedir.

AKP Dış Politikası Türkiye Cumhuriyeti’nin geleneksel dış politikasından farklı olarak siyasal islamcı ve neo Osmanlıcı bir ideolojik renge sahiptir. Bu ideolojik yaklaşım zaman zaman, mesela Filistin meselesinde olduğu gibi “eblehlik” sınırlarını zorlamaktadır.

Ancak AKP iktidarının ve ailenin çıkarları söz konusu olduğunda gözden çıkarılmayacak hiç kimse, hiçbir müttefik ve her hangi bir ideolojik tercih söz konusu değildir. “Milliyetçiliği ayağımın altına alıyorum” ile Türk milliyetçiliği şampiyonluğu veya Müslüman Kardeşlere duyulan büyük yakınlık ile bu ekibin gözden çıkarılması; Batı düşmanı bir dilin en uçta kullanılmasıyla ABD’ye tam teslimiyetin arasında hiçbir mesafe yoktur.

Şimdi Mısır, Libya, Suriye, Suudi Arabistan, ABD, Filistin ile AKP Dış Politikası üzerine konuşmaya başlayabiliriz.

MAZOİST YAYYAM TAKIMI

MAZOİST YAMYAM TAKIMI

Hasan H. Yıldırım & Hussein Erkan

Bir ülke yabancı güçler tarafından fiziki anlamda işgal edilebilir. Bir milleti başka milletler tarafından tahakküm altına alanabilir. Milli egemenliğine el koyabilir. Her türlü insanlık dışı uygulamaya tabiî kılabilir. Tarihte çokça görülen bir durum olmasının yanında, Kürdistan yüzyıllardır bu durumu tüm yıkıcı karakteriyle yaşıyor. Kürdler buna direniyorlar.

Fakat Kürdlerin sorunu sadece dış düşmana karşı direnmekle bitmiyor. Bir de düşman sevdalısı iç ihanetle uğraşıyor. En aşağı dış düşman kadar zararlı olan bir habis urla! Dış düşman Kürd milletine yönelip yok etmek için her yol ve yönteme başvurduğunda, onların eksik bıraktığını iç ihanet tamamlıyor. Bugün bu rolü Kürdistan’nın güneyinde Kürd gerillasına karşı imha savaşını yürüten Türk işgal güçlerine verdiği destekle Hewler yönetimi oynuyor. Sadece bu mu? Kuşkusuz hayır. Kürdler bunca zaman bir türlü ihanetten yakasını kurtaramadı. –

Son günlerde Ermeni soykırımı üzerinde süren tartışmalarda iç ihanet yine devreye girdi. Kürdleri töhmet altına sokmak için elinden ne geldiyse onu yapmaya çalıştı. Düşman mutfağında ne kadar küflü anti-Kürd malzeme varsa piyasaya sürdüler. Kürdleri tıpkı dış düşman gibi aşağıladılar. Bundan büyük bir zevk alıyorlar. Tüm toplumlarda yaşanmış belli tarihsel varyantları sanki sadece Kürdlere özgü yaşanmışlıklarmış gibi habire Kürdlere mal ediyorlar. Burada Kürdleri suçluyorlar.

Bu da yetmiyor. Kürdistan’ı düşmana peşkeş çekiyorlar. Tıpkı Kürd millet düşmanları gibi. Oysa Kürdistan Kürdlerin kadim yurdudur. Hiçbir yerden buraya göçebe-muhacir olarak sonradan gelmediler. Bu coğrafyanın otokton halkıdır.

Kürdlerin anavatanı olan Kürdistan’a sonradan başka topluluklar da geldiler. Önce Ermeniler sonra Farslar, Türkler ve Araplar. Bu toplulukların gelmesiyle birlikte Kürdlerle sürekli sorun yaşadılar. Kürdleri ya kendi içlerinde eritmek ya da köklerinden sökmek suretiyle Kürdistan’a sahip olmak istediler.

Kürdler de kendi vatanlarını savundular. Bugün de olan biten budur. Kavga sürmektedir. Bu kavga kimin Kürdistan’a sahip olacağının mücadelesidir. Bu kavga Kürdistan’ın kuzeyinde Türkler ve Kürdler arasında kan ve can bedeli sürüyor. Ermeniler ise tıpkı eskiden olduğu gibi bir hayal peşinde sürüklenip gidiyorlar.

Herkes kendine bir gerekçe de bulmuştur. Türkler, “Bu coğrafyayı kılıç zoruyla aldık, bir çakıl taşını kimseye vermeyiz” diyorlar. Ermeniler hiçbir zaman çoğunluk olmadığı Kürdistan’ın 6 vilayetini “Batı Ermenistan” ilan edip sahipleniyorlar. Ellerine fırsat geçtiğinde tıpkı 1.Dünya savaşında olduğu gibi girdiği her yerde Kürdleri kadın, erkek, yaşlı, çocuk ayırımı gözetmeksizin katliamdan geçirmeyi siyaset edinmişler. En son Kafkas Kürdlerine bunu uyguladılar. 20 bin Kürdün ölümüne yol açtılar. Diğerlerini kovdular. Geri kalanlara “Siz Kürd değil, Ezidisiniz” dediler. Realite bu. Yaşanan bu. Tüm bu yaşanmışlıklara rağmen Kürd ve Ermenileri “dost halklar” olarak lanse edenler ya yaşanmışlıkları bilmiyorlar, ya da cehaletlerinden olsa gerek ki, ezbere konuşuyorlar. Kürdlere gelince bilinen tarih içinde Kürdistan’ı anavatan biliyorlar. Ülkelere yönelen dış ve iç düşmana karşı kendilerini koruyorlar.

Burada haklı olan kim? Kürdistan kimin vatanıdır?

Bu gerçekliğe rağmen kimi Ermeni yalakaları tıpkı Ermeni ırkçıları ve kripto Ermeniler gibi Kürdistan’ın 6 vilayetini “Batı Ermenistan” olarak kabul ediyorlar. Sırf çevresinde bulunan birkaç Ermeni “arkadaşına” iyi görünmek için. Ki, arkadaş bildiği kişilerin Kürd millet düşmanı ırkçı Ermeniler olduğunu görmeyecek kadar da körleri oynuyorlar.

Bu Ermeni yalakacısı Kürdlere bakınca insanın aklına doğada kendi neslini yiyen yamyamlar geliyor. Sırf çevresindeki bir-iki kişi Ermeni ırkçısına kendini beğendirmek için ülkesinin bir parçasını peşkeş çekiyorlar. Bu bonkörlük nereden geliyor? Peşkeş çektikleri vatan toprakları bu yamyamların babalarının tapulu malı mı? Bunu hangi hakla yapıyorlar? Gerekçeleri ne? Kürdistan’da Ermenilerin de yaşaması mı? Evet Ermeniler uzun bir süre Kürdistan’da Kürdlerle birlikte yaşamışlar. Sonra soykırıma uğramışlar. Soykırım kararını alanlar ve bir plan çerçevesinde uygulayanlar bellidir. İddiaya göre 1,5 milyon Ermeni’nin soykırımdan geçirildiğidir. Soykırımdan geçirilen Ermeniler sadece Kürdistan’dakiler değildir. Tüm Osmanlı toprağındaki Ermenilerdir. Kürdistan’da bugün ara ki bir Ermeni bulasın. Var olan da canı pahasına onları kuruyan Kürdlerin sayesindedir.

Ermeniler Kürdistan’a gelmeden çok önceleri de Kürdlerin ataları burada yaşıyordu. Bugün de Kürdistan’da çoğunluktadırlar. Ermeniler geldikten ve soykırıma uğradıkları güne kadar Kürdistan’ın hiçbir bölgesinde Ermeniler dahil hiç kimse çoğunluk oluşturamadılar. Bu konuda sayısız nüfuz sayımı var. Kürdlerin her zaman çoğunluklarını korudukları görülüyor.

Peki nasıl oluyor da Kürdistan’ın 6 vilayeti “Batı Ermenistan” oluyor? Burada soru şudur: Eğer 6 Kürd şehri “Batı Ermenistan” ise burada Türk işgaline karşı yükselen Kürd isyanlarına ne diyeceğiz? Bu isyanlarla “Batı Ermenistan” bağımsızlığı mı hedefleniyor? Ermeni’nin alanda ve de içinde olmadığı bu savaşta bu mümkün mü? Bu sorular cevapsız kalıyor. Peki bu Ermeni yalakası Kürdlerin derdi ne? Bunun birçok nedeni sayılabilir ama esası bu birey ve çevrelerden Kürd milli bilincinin eksikliğidir.

Kürdistan’ın 6 ilinin “Batı Ermenistan” iddiasının sahipleri kimdir buna bakmak gerekir. Bunlar mercek altına alındığında Kürd olupta yolu Kürdistan milli mücadelesine uğramamış, egemen milletlerin sağ ve sol hareketleri içinde yer alan kayıp Kürdler olduğu ortaya çıkıyor. O süreçte kendi vatanına, milletine verdikleri zarar yetmemiş olacak ki, bir gün Kürdlüklerinin farkına vardıklarında bile bu bedbahtlığı yapmaya devam ediyorlar. Pusuya yatıyorlar, Kürdleri rencide eden bir yazı, bir yorum buldular mı mal bulmuş mağribi gibi üstüne atlıyorlar. Bundan büyük bir zevk alıyorlar. Bunlara çakal mı, sırtlan mı, akbaba mı yoksa kendi türünün etini yiyen yamyam mı desek karar kılamadık ama bunların mazoşist olduklarına şüphemiz yoktur.

Bu mazoşistlerin yazılarına baktığınızda her zaman Kürd millet düşmanı güçlerin tezlerini savunduklarını görürsünüz. Bunu da “tarihimizle yüzleşme” adı altında yapıyorlar. Tarihleri hakkında ne biliyorlar o da muamma ya!

Ermeni ırkçıların yazdıkları olumsuzlukları saymazsak tüm tarihi belgeler ortadadır. 1.Dünya savaşından değişik kaynakların verdiği rakamlara bakıldığında bu savaşlarda katledilen Kürdlerin sayısı 700 bin ile 1,5 milyon olduğu şeklindedir. Yine bu belgelere göre bunların çoğunun Ermeni ırkçılar tarafından soykırımdan geçirildiğidir. Bu konuda ortada sayısız belge mevcuttur.

Bunu dile getirenler sadece Kürdler değildir. Rus, İngiliz, Fransız, Amerikan, Alman, kimi sağ duyulu Ermenilerdir. Bunların yazdıklarını zaman zaman sayfamızda yayınladık. Kimse karşı da çıkmadı. Sadece birkaç Ermeni ırkçısı tehditte bulundu. Bir de Ermeni yalakası Kürdler mızmızlandı. Oysa bu iddianın sahibi bizler değildik. Biz sadece o dönemin şahitleri olan kişilerin bize ulaşan yazılarını paylaştık. Gerek duyulursa bir daha yayınlarız.

Burada Ermeni ırkçılarından öte onlara yalakalıkta prim yapmaya çalışan, kendi milletine yabancılaşan çok bilmiş Kürdlere ilişkin bir şeyler söylemek istiyoruz. İşi yalaka ne demek ile başlayalım. Google’a sorduk. Karşımıza şu açıklama çıktı:

“Söz götürüp getiren, söz taşıyarak arabozan, dedikoducu, boşboğaz, sırnaşık, ikiyüzlü, arsız, onursuz, sürtük, dalkavuk, kendisine çıkar sağlayacak olanlara aşırı bir saygı ve hayranlık göstererek yaranmak isteyen kimse.”

Tıpta bunlara mazoist denir. Her toplumda bu tip aşağılık hasta kimseler var ama Kürdlerde bunun sado-mozoşist olanı var. Bu da yüzyıllar süren sömürgecilik-sömürge ilişkisi sonucu yaratılan sömürge insan kişiliğinin bir dışavurumudur. Öyle bir kişilik ki, kendi dışındaki herkes karşısında kendini aşağılamayı yaşam tarzı edinmiş. Bu sıradan halktan ziyade toplumda ön plana çıkan artık ağa mı, bey mi, şeyh mi, dede mi, siyasi parti lideri mi vb ileri gelenlerin çoğunda sömürgeciye tapınma derecesinde muzdarip böyle bir hastalık peydah olmuştur.

Düşmanını düşman olarak görmemekte, ona kin duymamakta, onun şahsında “kardeş ve dost” keşfetmektedir. Fakat yanı sıra kendi milletinin ferdine karşı aynı duygulara sahip olmamaktadır. Onunla bir araya gelmeyi değil, ona karşı düşmanı ile birlik ve ittifak kurmaktadır. Bunun en son örneğini Irak-PDK veya Barzanilerin Lahor Şex Cengi hakkında yalana dayalı onu boşa çıkarma operasyonudur. Burada Kürdistan milli mücadelesi sekteye uğratılmaktadır. İşin tuhaf tarafı buna yol açanların dilinde “bağımsızlık” düşmemektedir. Kendileri bunu engelledikleri halde!..

Bunu görmenin yolu; düşman, ittifak güçleri, milli birlik, bağımsızlık ve kurtuluşun ne demek olduğunu yerli yerinde tanımlamaktan geçer. Bunların tanımlanması doğru yapılırsa bir çıkış yolu da bulunur. Düşmanın şahsında “kardeş ve dost” keşfederek, onunla birlik olup kardeşine karşı kin ve nefret duyarsan, ülkesinin bir parçasını düşmanına peşkeş çekersen, millet olmanın tanıdığı bağımsızlık hakkını bir yana bırakıp yaşamda karşılığı olmayan isabetsiz hedeflere kendine odaklarsan yenilmek kaçınılmaz olur. Bugüne kadar Kürdlerde olan biten bu olmuştur. Bu politika terk edilmelidir.

21 Mayıs 2021

BİZ CAHİLLER KAPİTALİZME BAĞIRMAKTAN ÖFKELENMEKTEN VAZGEÇMELİYİZ.

BİZ CAHİLLER KAPİTALİZME BAĞIRMAKTAN ÖFKELENMEKTEN VAZGEÇMELİYİZ.

UMUT İLERİ

Sosyal Medyada bir paylaşımda bir cümle geçiyor”Kapitalizme ve kapitalistlere kızmak,öfkelenmek ,bağırıp çağırmak Marxizmden uzak bir cahillikten başka bir şey değildir. Unutmayalım. Kapitalizm olmasaydı, komünizm gelmezdi.”


Hadi hep beraber, Komünizm’in önünü açtığı için Kapitalizme teşekkür edelim!
Hatta işçilere, emekçilere, içinde olduğunuz bu açlık ve sefalet nedeniyle sakın Kapitalizme kızmayın, ona öfkelenmeyin, onun sayesinde sınıfsız, sömürüsüz Komünist Topluma varacağız diyelim!

Aslında bu arkadaşın ifade etmek istediği Komünizme varmak için Kapitalist aşamadan geçmek zorunluluğunda olduğumuz.
Ama bu ifade etmek istediğini çok yanlış bir cümle ile dile getirmiş.

Bir kere Kapitalizm kendiliğinden, bir Devrimci müdahale olmadan Komünizme “evrilmez”.
Biz Evrimci değil, Devrimciyiz.
Yığınların bu soygun ve talan düzenine karşı olan öfkesini, onları işçi sınıfının öncülüğünde örgütlemeden, onları DEVRİMCİ bir Politik Müdahaleye yöneltmeden Komünist Topluma varmak olası değildir.
 
Komünist Toplum yoksulluğun değil zenginliğin paylaşıldığı bir toplumdur.
Zenginlik derken kast edilen Üretici Güçlerin gelişmişliğidir.
Komünist Toplum, Üretici Güçlerin gelişmişlik düzeyinin üretici güçlerin gelişmişlik seviyesinin herkesin ihtiyacına göre almasına yetecek düzeyde olduğu bir toplumdur.

Kapitalizmde Üretici Güçleri geliştirmiştir ama kendi kar kıskacında.
Kapitalizm artık üretici güçlerin Özgürce gelişiminin önünde engel haline gelmiştir.
O nedenle Kapitalizmin bağrında gelişen Komünist Toplumun maddi  öncülleri ÖZGÜRLEŞTİRİLMEYİ beklemektedir.

Aslında Marks Kapitalizmle ilgili Komünist Manifesto da dile getirdikleri konuyu daha da iyi açıklamaktadır.
“Ve burjuvazinin artık toplumda egemen sınıf olarak kalacak ve kendi varlık koşullarını topluma belirleyici yasa olarak dayatacak durumda olmadığı burada açıkça ortaya çıkıyor. Egemen olacak durumda değildir, çünkü kölesine köleliği çerçevesinde bir varlık sağlayacak durumda değildir, çünkü kölesini, onun tarafından besleneceği yerde, onu beslemek zorunda kaldığı bir duruma düşürmeden edemiyor.
Toplum bu burjuvazinin egemenliği altında artık yaşayamaz, bir başka deyişle, onun varlığı toplumla artık bağdaşmıyor.”(Karl Marks-Komünist Manifesto )

Marks burada Toplum Burjuvazinin egemenliği altında yaşayamaz, onun varlığı Toplumla bağdaşmıyor derken, 173 yıl öncesinden  Kapitalizme son noktayı koymuştur.

VEDA

15 Mayıs 2021