TÜRK DEVLETİNİN ROJAVA’YA YÖNELİK KARA HAREKATI NASIL ÖNLENİR?

Hasan H. Yıldırım & Hussein Erkan

Kürd/Kürdistan sorununun çözümsüzlüğü ve giderek karmaşıklaşmasının iki önemli boyutu var. Birincisi, Kürd siyasetin milli olmayan politikası. İkincisi, dış güçlerin bu konu da net bir politik yaklaşıma sahip olmamaları. İkinci boyuttaki belirsizliğin nedeni de kuşkusuz Kürd politikasızlığından kaynaklandığının da altını kalın çizgilerle çizmek gerekiyor.

Biz dünyada nüfuzu 70 milyonu bulan bir milletiz. Kendimize ait bir ülkemiz var. Ülkede 50 milyon insanımız yaşamaktadır. Ama ne yazık ki hala devletleşemedik. Yukarıda da belirttiğimiz gibi o iki nedenden dolayıdır. Bunu değiştirmek gerekiyor. Bu da Kürd siyaset sınıfın elindedir. Bir kere Kürd siyaseti yaşamda karşılığı olmayan şimdiye kadar yürüttüğü siyaseti terk etmesi gerekiyor. Kürdlerin millet olmasından kaynaklı doğan doğal haklarının mücadelesini vermesi gerekiyor. Bunun kalkış zemini devletleşme, bağımsızlık politikasına sahip olmaktan geçiyor. Kürdlerde olmayan da budur. Bu da beraberinde çözümsüzlüğü getiriyor.

Kürd siyaseti devletleşme, bağımsızlık politikasını bir tarafa itmiş, yaşamda karşılığı olmayan çözüm biçimlerini kendine esas almıştır. Durum bu olunca milli bir siyaset oluşamıyor. Milli siyaset oluşmayınca da milli birlik kurulamıyor. Kürdler kendi araların da birleşeceği yerde her bir Kürd politik gücü düşman bir devlet ile ittifak kuruyor. Bu da Kürd/Kürdistan sorununun çözümsüzlüğünü besliyor.

Yüzyıldır izlenen bu çıkmaz politikanın sonuçları görülmesine rağmen Kürd siyaset sınıfı bundan ders çıkarmıyor. Hatada ısrar etmeyi politika ediniyor. Bir kere bunun değişmesi gerekiyor. Bunun değişmesi içinde Kürd siyaset sınıfın milli bir siyaset ve milli birlik politikaya sahip olmayı gerektiriyor. Kürd siyaseti bir türlü bu zemine gelmiyor.

Aslında bunun zemini var. 1991’den sonra Kürdistan’da çok olumlu gelişmeler yaşandı. ABD ve müttefiklerin Irak’a müdahale etmesiyle Kürdistan’ın güneyinin önemli bir bölgesi özgürleşti. Irak işgal ordusu özgürleşen bu topraklardan atıldı. Kürdler yaptıkları bir seçimle hükümet kurdu. Ama gerisi gelmedi. Milli siyasetsizlikten dolayı milli birliğini kuramadılar. Kürdistan’ın güneyi Behdinan ve Soran olarak bir ayrışmaya gidildi. Her iki bölgede aile iktidarları kuruldu. İki başlılık baş gösterdi. Milli bir ordu, milli bir istihbarat kurulmadı. Buna karşın sayısını bilmediğimiz askeri güçler ve istihbaratlar ortaya çıktı. Devleti devlet yapan tek bir kurum oluşumuna izin verilmedi. Kontrol edilebilir ekonomik bir sistem kurulmasına gidilmedi. 30 senedir bu kaybettiren siyaset hala yürütülmektedir.

Bu da yetmedi. Irak-PDK ile YNK arasında uzun bir süreye yayılı kanlı bir savaş baş gösterdi. Bu da onları sömürgecilere bağlanmasının zeminini oluşturdu. Gelinen aşama da Kürdistan’ın güneyi sömürgecilerin arka bahçesine dönüşmüştür. Şu an Kürdistan’ın güneyinde Türk, İran ve Irak ordusu ve istihbaratları cirit atıyor. Ekonomi onlara teslim. Bu durum Hewler hükümetinin umurunda bile değildir.

Oysa ABD ve Batılı müttefikleri bu konuda Hewler hükümetini defalarca uyardı. “Birlik olun. Milli bir ordu kurun. Milli bir istihbarata sahip olun. Devleti devlet yapan kurumları oluşturun. Kontrol edilebilir bir ekonomik politikaya sahip olun. Sömürgecilerle aranıza bir mesafe koyun. Bunu yapmazsanız elinizdeki kazanımlardan da olursunuz” dedi. Bu uyarılara rağmen Hewler yönetimini elinde bulunduran Irak-PDK ve YNK oralı olmadı. Çünkü kurdukları sömürü sistemleri çıkarına geliyordu.

Peki bu politikanın sonucu ne oldu?

Şu an 1991 yılından sonra Kürdistan’ın kazandığı mevziler birer birer ellerinden alınıyor. Burada birinci derecede suçlu Irak-PDK iken YNK’de onların suç ortağıdır.

Burada dış güçleri suçlayabilir miyiz?

Bu kaybettiren siyaseti değiştirmeye çalışanlar oldu. Bunun için Nawşirvan Mustafa çok çaba sarf etti. Ama ömrü yetmedi. Ondan sonra Lahor Şex Cengi bunu sürdürmeye çalıştı ama onu da Türkiye ve İran’ın istemi üzerine Barzaniler ile Celal Talabani’nin çocukları ve onlara angaje olanlar tarafından tasfiye edildi. Şimdi güneyde Türkiye ve İran’ın tam da istediği güçler Hewler’i yönetiyor. Hewler yönetimi bir yerde hem Türkiye hem İran’ın atadığı kayyumlar durumundadır. Onların istemediği hiçbir adım atamıyorlar.

Aynı tıkanıklık Kürdistan’ın diğer parçalarından da yaşanıyor. Yazıyı uzatmamak için bunu bir kenara bırakıyoruz. Dış güçlerin Kürd/Kürdistan sorunu konusun da izledikleri politikasına bakalım. Bu konu da iki cephenin olduğunun (Batı ve Doğu Bloku) altını çizelim. Bugün Rusya’nın başını çektiği blok (Türkiye, İran, Irak, Suriye) eskiden beri Orta Doğu’ya verilen statükoyu savundukları gerçeği orta yerde duruyor. Kürdler bir hak kazanmasın üzerine kurulu bir politika sürdürüyorlar.

İkinci blok, ABD’nin başını çektiği Batı sistemidir. Bu blokun 1991’den bu tarafa izlediği politika Kürdlerin hakkı verilsin şeklindedir. Bunun çerçevesi belirlenmese de bu konu da bir politikaya sahipler. Önemli katkılardan da bulundular. Irak ve Suriye’ye müdahale ederek Kürdlere önemli mevziler kazandırdılar. Bunun kalıcılaşması ve uluslararası alanda meşruiyet kazanması için bir anayasa oluşturun demelerine rağmen sahada olan partilerimiz oralı olmadılar.

Sömürgecilerimiz Kürdlerin bu zaafından yaralanıyor. “Maddem Kürdler uluslararası güçlerin uyarılarını dinlemiyor, devletleşmek istemiyorlar, bir de kendi aralarında bölünmüşken o zaman Kürd etiketli ne kadar oluşum varsa onları tasfiye etme şansını yakaladık, bunun gereğini yapalım” noktasına geldiler. Bugün özelikle Türkiye bunun başını çekerken İran, Irak ve Suriye’de onu izliyorlar. İşte bugün Türkiye ve İran’ın Kürdlere karşı eş zamanlı havadan ve karadan saldırmasının nedeni de budur. Bu saldırılara karşı Kürdlerden ortak bir ses çıkmamaktadır.

Kürdlerde ortak bir ses çıkmadığı bu ortamda uluslararası güçleri bu konu da suçlu gösterebilir miyiz?

İğneyi kendimize çuvaldızı başkasına batırmak ne kadar doğru?

Evet, Türkiye ve İran eş zamanlı olarak hem doğu hem güney ve hem de güneybatı Kürdistan’ı bombalıyor. Kara harekatına baş vuracaklarını söylüyorlar. Türkiye ve İran devlet yetkililerin yaptığı açıklamalarında bunun için büyük bir hazırlık içinde olduklarını da biliyoruz. Rusya özelikle Türkiye’yi kışkırtıyor. ABD ile karşı karşıya getirmeye çalışıyor. Astana görüşmelerinde bu açıkça ifade edildi. Anlaşıldığına ve elimizdeki bilgiye göre ABD, Türkiye ile askeri olarak karşı karşıya gelmek istemiyor. Türkiye’de bunu fırsat biliyor. Rojava’ya yönelik bir işgal hareketinin zamanı geldiğine inanıyor. Anlaşılan kadarıyla bunun gereğini de yapacaktır.

Bu gelişmeler üzerine ABD bölgeye yüksek düzeyde bir heyet gönderdi. Şu an bu heyet Türkiye ve Rojava yönetimi ile müzakerelere devam ediyor. Bizdeki bilgiye göre Kürdler yüzüstü kendi kaderleriyle baş başa bırakılma gibi olumsuz bir durumla karşı karşıya bırakılmak istenmektedir. Ne ABD ne de Rusya Türklerin hem hava operasyonlarına ve hem gündemdeki kara operasyonuna karşı durmayacaklar. Çünkü ne ABD ve ne de Rusya Türkiye’yi karşılarına almak istemiyorlar.

Buraya nasıl gelindi? Buna bir açıklık getirmeye çalışalım.

Bilindiği üzere 2011’den sonra Centcom (Amerika Merkez Kuvvetler Komutanlığı) Pentagon içinde ve ABD’nin Orta Doğu politikasında belirleyici olan güç haline geldi. Bu gücün izlediği politika ile Türkleri bugüne kadar dizginledi. Fakat Ukrayna savaşıyla birlikte ABD’nin Orta Doğu politikası ve dolayısıyla Centcom’um rölü ikinci plana itildi. Dikkatler Ukrayna savaşına çekildi. Bu alanda NATO’nun Avrupa Kuvvetler Komutanlığı (Eucom) sorumlu kılındı. Eucom sorumlu olduğundan hareketle hem Beyaz Saray hem Pentagon üstünde de etkin güç haline geldi. Eucom’un ABD yönetimine dayattığı politika Türkiye ile ilişkilerin yeniden geliştirilmesi yönündedir. Bu, bir konsept değişikliğidir. Görünen şudur. Bu politikaya göre Türkiye’nin Rojava’ya yönelik kara hareketine karşı çıkılmayacağıdır. Şu an Türkiye ile Rojava yönetimi ile görüşen heyete empoze edilen görüş budur. Müzakereler henüz sonuçlanmamış ama egemen olan görüş budur. Anlaşılan ABD eski fabrika ayarlarına dündü. Biden, bu politikasıyla Trump dönemine döndüğü görülüyor. “Güvenilmez müttefik” dedikleri Türkiye artık güvenilen müttefik oldu. Bunun Kürdlere faturası çok ağır olacağı kesin. Bu, Rojava’da kazanılmış hakların tasfiyene ve Kürd soykırımına onay vermek demektir. Trump’ta buna yol açmıştı. Bu politika ile anlaşılan Biden’de buna yol açacaktır. Bu konu da ABD kamuoyunun duyarlı olduğu bilinmektedir. Nasıl Trump üstünde bir baskı oluşturdularsa Biden yönetimi üstünde de kurabilirler. Bunun ne kadar etkili olacağını ileriki günlerde göreceğiz.

Biden yönetimi eğer Türkleri engellemese bu bir suç ortaklığıdır. Eğer bu insanlık dışı suça ortak olmak istemiyorsa Türk barbarlarını engellemek zorundadır. Henüz zamanı geçmeden bunu yapmak zorundadır. Kürdler elindeki mevzileri kaybettikten ve bir soykırımdan geçtikten sonra “Kürdleri nasıl bilirsiniz?” sorusuna “iyi insanlardı” demek bizim nazarımızda ikiyüzlü olmanın ötesinde bir şey ifade etmeyecektir. “Kürdler müttefikimizdir” demenin de bir anlamı kalmayacaktır. Bu da ABD’nin Kürdler nezdinde güvenilir bir müttefik olmadığınıza işaret edecektir.

O günden sonra da Kürdler ABD’ye niye güvensin?

Güven bir kez kırıldı mı bunu tamir etmek kolay olmadığını herkesten çok ABD’nin bilmesi gerekiyor. Eğer ABD, Orta Doğu’da izlediği Genişletilmiş Orta Doğu Projesinin (GOP) başarısını istiyorlarsa şunu bilsin ki bu konu da Kürdlerden başka güvenilir bir müttefik yoktur. Bu nedenle Kürdleri kaybetmeyin diyoruz. Bu da Kürdlere verilecek güvenle olur. Bu güven verilmese kuşkusuz Kürdler büyük bir zarara uğrayabilir ama ABD’de kaybeder. Bunu bir daha düşünmeleri gerekir.

Hele ki, Türkiye’nin Kürdistan’ın güney ve güneybatısına yoğun hava saldırısına devam ettiği ve bir kara operasyonu için dövmeye bastığı bu koşulda güneybatı güçlerinin bu şıkışık durumunda “Türkiye ile anlaşın. ÖSO ile hareket edin” ABD’nin dayatması iddiası ortalıkta dolaşıyor. Bunun ne kadar doğru olduğunu bilmiyoruz ama eğer ABD’nin böyle bir dayatması varsa bu müttefik ruhuna aykırıdır. ABD’nin Kürdistan sorunu karşısındaki duruşunu tartışma masasına getirir. ABD, Türkiye’nin ne kadar Kürd düşmanı ve ÖSO’nun Türkler tarafından örgütlenen İŞID teröristleri olduğunu bilmiyor olamaz. Eğer ABD’nin böyle bir politikası var ve bunu Kürdlere dayatıyorsa bu iyiye alamet değildir.

Bu, ne demek biliyor musunuz?

Kürd hareketinin tasfiyesi demektir. Kürdler bunu hak etmiyor.

ABD’nin Şam yönetimine karşı Sünni Araplara ilişkin bir politikaları olabilir. Onlarla kuşkusuz çalışabilir. Bu, Kürdleri ilgilendiren bir durumda değildir. Suriye bütünlüğü içinde üç bölgeli (Kürd, Sünni ve Nusayri) bir çözüm konusunda da Kürdlerin bir itirazı olmaz. Ama Sünni ve Nusayri Arapların bunu hazmetmesi koşulluyla. Bu zemin sağlanmadan Türkiye’nin örgütlediği ve Kürdlere karşı savaştırdığı kafa kesen katil ÖSO çeteleriyle “birlikte çalışın” politikası Kürdler tarafından kabul edilecek bir istem olamaz. Eğer ABD böyle bir politikayı Kürdlere dayatırsa bilinsin ki Kürdleri kaybeder. Bu, ABD için ne ifade eder bilmiyoruz ama Kürdlerin istediği bir sonuç değildir.

ABD ve başını çektiği Batı sisteminden haklı olarak istemlerimiz var. Kürdler, insanlığı İŞID belasından kurtardı. Bu savaşta büyük bir bedel ödedi. On binin üzerinde gencini bu savaşta feda etti. Bunun karşılığında önemli mevzilerde kazandı. Ama elde ettiği bu mevzileri bugün kaybetmek ve bir soykırımla karşı karşıyadır. Bu, “güvensiz müttefik” denilen Türkiye tarafından yapılmak isteniyor. Biz Kürdler olarak bunu engelleme gücümüz yok. Ama ABD ve müttefiklerin var.

Eğer ABD bunu bugün yapmayacaksa ne zaman yapacaktır?

Kürdler eldeki mevzileri kaybettikten, bir soykırımdan geçtikten sonra mı?

Herkes şu gerçeği görüyor. Türkiye Kürdleri bir soykırımdan geçirme politikasına sahiptir. Bunu uygulama safhasındadır. Bırakın ABD’nin bu politikayı desteklemesi karşı çıkmıyorlarsa Kürd soykırımına onay vermiş demektir. Bu, şu demektir: ABD, Türklere karşı teslim bayrağını çekmiştir demektir. Türklerin Kürd soykırımı yapmasına yol vermiş demektir. O günden sonra da “Kürdlerle müttefiğiz” boş bir söylem olmanın ötesinde bir anlam taşımayacaktır.

Sonuç olarak şunu dile getirmek istiyoruz. Türk devletinin Fırat’ın batısına karadan bir operasyon çekeceği eli kulağındadır. Bunun sonucu Kürd soykırımıdır. Anlaşılan ne ABD ne Rusya veya başka bir ülke bunu engelleme politikasına sahip değildir. Geriye bir alternatif kalıyor. O alternatifte Kürd hareketinin elindedir. Bu planı ancak onlar bozabilir. Bu konu da artık kim sorumluysa PKK, PYD veya YPG bir an önce elini çabuk tutmalıdır. Şam yönetimi ile ilişkiye geçmelidir. Türklerin işgal etmek istediği Menbiç, El Rıfat ve Kobani alanları Şam’ın denetimine vermelidir. Ancak bu yol ile Türkiye’nin planı bozulabilir ve Kürdler bir soykırımdan kurtulmuş olur. Bunu ifade emek zol olsa da ABD’nin yaptığı bu u dönüşünden sonra başka çare kalmamıştır. Kürd hareketi acele etmeli ve Şam’ın bu alanlara gelmesine yol vermelidir. Başka bir çarede kalmamıştır. Yoksa Menbiç, El Rıfat ve Kobani Afrin’in akıbetine uğrar.

28 Kasım 2022

NOT: Resimde görüldüğü gibi Türkler Tilki, ABD ve Rusya Çoban Köpeği rolünde. Al gülüm, ver gülüm alışverişindeler.

Ç İ N EMPERYALİST Mİ ?

Ahmet Hulusi KIRIM

Çin, miladi takvimin başlangıcından 1800’lerin ortalarında kadar dünyanın en büyük birinci
ekonomisi konumundaydı. 1820 yılında Çin, dünya ekonomisinin yüzde 35’ni oluşturuyordu ve
toplam payları yüzde 20 civarında olan Batı Avrupa ülkelerinin çok önünde dünyanın en büyük
ekonomisi konumunaydı. Çin teknolojisi ile de yakın zamana kadar ileri bir ülkeydi. Barut, pusula, kağıt gibi bilinen örneklerin yanı sıra kitap basımı, mekanik metalürji, gemicilik teknolojisi gibi alanlarda da Avrupa’nın çok önündeydi.


Çin’in dünyadaki konumu 1839 yılında İngiltere’yle yapılan Birinci Afyon Savaşı’yla değişti.
İmparatorluk ve bürokrasi hiçbir zaman “barbarlar” dünyasında ne olup bittiğini izlemeye ihtiyaç
duymadığından, Batı’daki Sanayi devrimi ve bu devrimin savaş teknolojisine etkisinin farkında
değildi. Çin bir şeylerin değişmiş olduğunu büyük bir yenilgiye uğradığında anladı. Bundan sonra da zamanın ekonomik güçleri karşısında sürekli yenilgi yaşadı. Çinlilerin UTANÇ YÜZYILI olarak
niteledikleri dönem başladı.

Çin Komünist Partisi 1949 yılında zorlu bir savaş sonucunda Mao Zedong liderliğinde iktidara
geldi.
İlk yıllar tam bir başarıydı. Ülkedeki hiper enflasyon hızla kontrol altına alınımı, savaşta harap olmuş sanayi, tarım, ulaşım ve iletişim altyapılarının onarımı sağlanmış, toplumsal ve ekonomik düzen işler hale getirilmiş, toprak reformu yapılmış, ardından da sanayileşme atılımı başlamıştı.


1957 yılı sonuna gelindiğinde 1952 yılına göre ekonomi genelinde yüze 7, sanayide ise yüzde 17’lik yıllık ortalama büyüme sağlanmıştı. Ortalama yaşam süresi, okuryazarlık, yüksek eğitim, sağlık alanlarında önemli ilerlemeler sağlanmıştı. Bunu “Büyük İleri Atılım” süreci izledi ama başarısız olundu. Daha sonra Kültür Devrimi dönemi izledi.


Kargaşalı bu iki dönem ekonomide geçici dalgalanmalara yol açtıysa da kalıcı etkileri olmadı. Mao döneminde 1952’den 1978 yılına kadarki süreçte yıllık ortalama yüzde 7 büyüme göstermişti. Öte yandan Mao dönemine bir tarım ülkesi olarak giren Çin, bu dönemden çıkarken artık bir sanayi ülkesiydi. Sanayi üretimi Çin’in toplam üretiminin yüzde 48’ini oluşturuyordu.


Netice olarak şunu kesinlikle ifade etmek gerekir. Çin mucizesi Başkan Mao’nun inşa ettiği temeller üstünde yükselmiştir.

Emperyalizm basitçe küresel bir hükmetme düzeni olarak anlaşılır. Tarih boyumca büyük güçler küçüklere hükmetti. Ama emperyalizmi tarihin belli koşullarında doğuran ve onu farklı kılan bazı özellikleri var.

Emperyalizm kavramına bugünkü içeriğini kazandıran Lenin, Buharin emperyalizmi o veya bu devletin dış politikası, mali sermayenin siyaseti, fetih politikası ya da sömürgecilik ile eş tutmadı. Emperyalizmin kapitalizm ile bağını kuran Lenin açısından emperyalizm, kapitalizmin gelmiş olduğu en yüksek aşamayı, kapitalizmin tekellerin hakimiyetinde küresel bir sisteme dönüşmesini ifade ediyordu. Lenin emperyalizmi kapitalizmin tekelci evresi olarak nitelendirdi. Bu evre, sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesinin tamamlandığını, kapitalizmin Avrupa’nın bir bölgesinde hüküm süren bir sistem olmaktan çıkıp bir dünya sistemi haline geldiğine de işaret ediyordu.


Emperyalizm konusu ele alınırken, eşitsiz ve birleşik gelişim yasasının burada da işlendiğine
vurgu yapmak gerekir.

Lenin emperyalizmi, sermaye ihracı hacmine indirgemediği için Rusya, Avusturya-Macaristan, Japonya, İtalya gibi ülkeleri emperyalist olarak görmekte beis görmedi. Lenin açısından emperyalizm, aslen tekelci kapitalizm çağının başlaması; bu gelişmenin sonucunda da savaşları beraberinde getiren ekonomik ve jeopolitik bir rekabet düzeninin ortaya çıkışıydı.


Bugün Lenin’in emperyalizm kavrayışının izinden gitmek, ülkeleri emperyalist hiyerarşide
konumlandırırken tek bir ekonomik kritere takılıp kalmadan, küresel ülkeler hiyerarşisinde ekonomik, politik ve askeri toplumun toplamına bakarak bir analiz gerçekleştirmeyi gerektirir.

ÇİN KAPİTALİST Mİ?


Çin’in emperyalist olup olmadığını anlamak için, Kapitalizm ile ilişkisi olmayan bir emperyalizm
tahlili son derece hatalı ve eksik olacaktır. ÇHC bugün adına “sosyalist piyasa ekonomisi” dediği
kabaca karma ekonomiyi benimsemiş kapitalist bir ülkedir.


Ekonominin büyük kısmının devlete ait olması sosyalizm ile kapitalizmi ayıran ölçü değildir.
Sosyalizm ile kapitalizmi ayıran ölçü, üretim araçlarının devlete mi bireye mi ait olduğuna bakarak
belirlenmez. Sosyalizmin niteliğini belirleyen kriter, üretim araçlarının proletarya elinde olması,
burjuvazinin mülksüzleştirilmesi, toplumsal üretimin emekçilerin koşullarını iyileştirmesi, refah
düzeyinin artırılmasına yönelik olmasıdır. Kaldı ki devlet işletmelerinde yabancı sermaye ortaklığı
olduğu gibi sadece yabancılara ait işletmeler de vardır.


Çin’de bu gün üretim araçlarına proletarya sahip değildir. Burjuvazi mülksüzleştirilmediği gibi,
emekçilerin koşulları da iyileştirilmiyor. Proletarya acımasızca sömürülüyor. Kez ÇKP’de burjuvaların içinde cirit attığı bir melez partiye dönüşmüş durumda.


ÇİN EMPERYALİST Mİ?

Çin’i konumlandırırken hangi kriterleri referans almalıyız? Marksizm’in dünyayı kavrarken Kullandığı diyalektik yöntemi kullanacağız. Diyalektik yöntem bir olguyu incelerken onun ortaya
çıktığı koşullarla birlikte ve gelişimini gözeterek ele alır. Olguları içinde şekilde bütünden, onu yaratan ilişkilerden ve çelişkilerden kopararak dondurmak diyalektik yöntemin reddi olacaktır. Lenin’in emperyalizm teorisine de bu gözle bakmak, emperyalizmi yaratan ilişkileri ve bugün aldığı biçimleri ele almak gerekir.


1 milyar 444 bin nüfuslu Çin’i değerlendirmeden önce bazı bilgiler vermek yararlı olacaktır.
.Çin sanayi üretiminde ABD’yi geçmiştir.
.Çin’e gelen yabancı sermaye 2020’de 163 milyar dolar.2021 yılında ilk 4 ayda yüzde 38,6 arttı.
2022 ilk 4 ayında ise yüzde 20,5 artış gösterdi. Artışın nedeni pandemi döneminde yüzde 2,3
Büyüme sağlamış olmasıdır. Bu durum yabancı sermaye için güven oldu.
.2022 yılında Çin’in yurtdışı yatırımı ilk 8 ayda yüzde 7,2 arttı.
.Eğitim için yurtdışında 70 milyon Çinli var.
.Tüm dünyada 30 binden fazla Çinli firma var.
.Çin ekonomisi son 40 yılda her sene yüzde 10’a yakın büyüdü. 40 kat büyüdü.
.2010 yılında dünyanı ABD’den sonra dünyanın ikinci büyük ekonomisi oldu.
.Çin’in en yüksek gelirli kesimi son 20 yıl içinde dünya gelir sıralamasında 900 milyon insanın önüne geçti.

.Çin’in 2008 ihracatının tutarı 2,8 trilyon dolar. Dünyanın en çok ihracat yapan ülkesi.
.Çin’e bugüne kadar girmiş doğrudan yabancı yatırım tutarı 2,8 trilyon dolar. Çoğu Asya ülkeleri.
.Çin’den yapılan doğrudan yatırım tutarı 2016 da 200 milyar dolar.
.Çin’in resmi döviz rezervi 2019 sonu itibariyle 3,2 trilyon dolar. 1 trilyon dolardan fazla bir hacimle Japonya’dan sonra en çok ABD tahviline sahip ülke.

Bugün Çin’i değerlendirirken, onu hala çevre, yarı-sömürge, ya da emperyalist olmayan bir ülke
olarak niteleyenlerin öne çıkan argümanlarına göre açıklamaya çalışayım.
1-Çin aslen meta ihracı yapıp sermaye ihracı yapmaz.
2-Çin’deki ekonomik gelişmeden aslen üretimlerini orada gerçekleştiren çok uluslu şirketler
kazançlı çıkıyor.
3-Çin emek yoğun üretim yapıyor. Patent, teknoloji gibi alanlarda Batı ile aşık atacak güçte değil
4-Çin NEP döneminde.


ÇİN’İN META VE SERMAYE İHRACI


Sermaye ihracının 2 temel biçimi vardır. Üretken sermaye ihracı ve borç sermaye ihracı.


ÜRETKEN SERMAYE İHRACI

Çin’in sermaye ihraç etmediği iddiasına karşı verilecek en somut örnek “BİR KUŞAK BİR YOL” projesidir. Ülke yönetimi tarafından 2013 yılında açıklanan girişim çerçevesinde 2050 yılında planlanan proje ile Çin, ülkeyi bir tarafta Doğu ve Güney Asya, öbür tarafta da Avrupa’ya bağlayan 6 adet karayolu ve bunlarla bağlı denizyolu güzergahları üzerindeki ülkelere, ulaşım, enerji ve iletişim altyapılarının geliştirilmesi için doğrudan yatırım ve finansman sağlıyor.100 trilyon dolar harcanacak.Kuşak yolun geçeceği ülkelerde yol, köprü, liman, hastane inşa etti/edecek. Trilyonlarca dolar yatırım yaptı. Kuşak yol için 70’den fazla ülkeye 1590 proje kapsamında 1,9 trilyon dolar borç verdi. Girişimin kapsadığı karayolu ve denizyolu güzergahı üzerinde Türkiye dahil 69 ülke bulunuyor.


Kuşak ve yol girişimi Çin için bir taşla birçok kuş vurmayı hedefleyen bir girişim.


Sadece Batı Asya değil önümüzdeki yılların en çekici pazarı olan Güneydoğu Asya’ya da ulaşımını
etkinleştiriyor. Çin’de ücretler artıyor ve ülke üretiminin ucuz işgücüne dayalı bölümleri çevre
ülkelere kayıyor. Oluşturulan altyapı ülke sanayisinin çevre sanayi ülkeleriyle eklemlenmesini
sağlayacak.


Ülke ekonomisinin dünyayla alışverişinin büyük bölümü stratejik olarak darboğaz oluşturan, en
kısa yol olan Tayvan ve Malakka boğazı üzerinden gerçekleşiyor. Girişim, Çin için seçenek oluşturarak bu darboğazların etkisini de sınırlayacak. ABD, Hint 0kyanusunda konumlandırdığı askeri güçleriyle her zaman boğaz trafiğini engelleme gücüne sahip.


Her türlü hizmetin paralı hale geldiği neoliberalizm çağında hastane, yol vs. meta üretim
merkezidir. Bu yatırımlar da, doğrudan yabancı yatırım diye de anılan üretken sermaye ihracıdır.


BORÇ SERMAYE İHRACI


2017 yılı sonunda Çin’in devlet olarak veya kuruluşlarınca diğer ülkelere sağladığı kredilerin
toplamı 500 milyar doları aşıyordu. Çin dünyada, borç veren ülkeler arasında ilk sırada yer alıyor.
Düşük ve orta gelirli ülkelere verdiği krediler son 10 yılda 3 katına çıkarak 2020 sonunda 170 milyar dolara ulaştı. Dünyanın en büyük 10 bankasının ilk dördü Çin’e ait.

KARLAR ULUSLAR ARASI ŞİRKETLERE Mİ GİDİYOR ?


2020 yılında dünya sanayi üretiminin yaklaşık 1/3’ünü Çin yapıyordu. ABD neredeyse onun yarı
kapasitesinde sanayi üretimi gerçekleştiriyor. Dünyanın en büyük şirketleri listesinde Çinli şirketlerin ciddi ağırlığı var. Çinli dolar milyarderleri dünyanın en zenginleri olmuş. Çin bir süredir dünyanın ucuz emek cenneti olmaktan çıktı. Mücadeleler sonucunda Çinli emekçilerin ücretleri yükseldi. Şu an TC. nin üstünde. Bunun sonucunda da emek yoğun sektörler daha ucuz işgücü için Doğu Asya’nın diğer ülkelerine kaydı. Çinli emekçilerin yarattığı zenginlik aslen Çin sermayesinin kasasına akıyor.


TEKNOLOJİK REKABETTE GERİ Mİ ?


Çin’in ağırlıkla emek yoğun üretim merkezi olmasının üstünden çok sular geçti. Artık eskisi gibi
atıl teknolojilerin gelmesinden ziyade, yeni akıllı, çevre dostu teknolojileri tercih ediyor. Klonlama, yarı iletkenler, guantum, yapay zeka, robotik, 5G teknolojisinde ilerlemiş durumda. Küresel endüstriyel robot üretiminde Çin’in payı 2010’da yüzde 3,2 iken 2020’de yüzde 20’ye çıktı. Bunlar bile bize fikir veriyor.


ÇİN NEP DÖNEMİNDE Mİ?


NEP, Lenin döneminde Sovyet ekonomisini çöküşten kurtarmak için ortaya konan, ekonomik
alanda devlet kontrolü altında bir kapitalizmi öngören politikalardır. Bu politikalarla kapitalist
ekonomi uygulanıyordu ama aynı zamanda burjuva sınıfının oluşmasına imkan vermemek için ödün verilmiyordu.1921-1925 dönemlerinde uygulanan bu politikadan, Stalin tarafından vazgeçildi. Çin’in 44 senedir NEP döneminde olduğunu iddia etmek insanların aklıyla alay etmektir.


ASKERİ GÜÇ


Çin ekonomik alandaki başarısını artan küresel gerilimler ortamında askeri güçle de tamamlama
derdine düştü. Askeri harcamaları 250 milyar dolara çıktı. Basra ve Kızıldeniz’i denetleyen Cibuti’de ilk askeri deniz üssünü açtı.


ÇİN’İN BAZI ÖZELLİKLERİ


.Çin kaynak talancısı bir ülke. İlişki kurduğu ülkelerde pek sanayi yatırımı yapmıyor. Yaptığı
sözleşmelerde genelde yeraltı-yerüstü kaynak imtiyazları alıyor.
.Genelde kendi işçilerini çalıştırıyor.
.Kendi iş yasalarını uyguluyor.
.İhtilaf halinde kendi mahkemeleri ve yasalarını yetkili kılıyor.
.Afrika’ya yönelik kapsamlı bir strateji uyguluyor. Altyapı yatırımları yapıyor. Bugün 10 binden fazla Çin’li şirket faal ve 1 milyon Çin’li işçi çalışıyor. 2 trilyon dolar yatırımı var. Verdiği kredilerin zamanında geri ödenmemesi halinde liman, karayolu, havayolu vb. gibi işletmelere el koyuyor. Zambia, Cibuti gibi…Projelerde Çin’den getirdiği mahkumları çalıştırıyor. Zambia’da 80 bin mahkum çalıştırıyor.

Tarihsel olarak hak iddia ettiği bakir Sibirya’yı istila edip, kaynaklarını sömürebilmek için aşamalı ekonomik-demografik istila stratejisi uyguluyor. Her sene Sibirya’ya, maddi destek vererek Çin’den insan getirip yerleşik düzene geçiriyor. Bugün Sibirya’da 2 milyon kaçak Çinli Yaşıyor.
.Bugün Latin Amerika’da bölgenin en önemli aktörü. ABD’den sonra bölgenin en büyük ticari ortağı.


KAZAN/KAZAN

ilkesiyle bölgede altyapı yatırımları yapıyor. Krediler veriyor. Çin’in gizli stratejisi Latin
Amerika ülkelerine borç vererek siyasi, ekonomik ve jeostratejik pazarları, enerji kaynaklarını,
şirketlerini ele geçirmek.

Not: Yukarıdaki makale bir sunumdan derlenmiştir…

28.11.2022


TAKSİM EYLEMİ KURGULANMIŞ KİRLİ BİR SENARYO SONUCUDUR (2)

Hasan H. Yıldırım & Hussein Erkan

Bilindiği üzere Taksim’deki İstiklal Caddesi’nde 13 Kasım 2022 Pazar günü bomba patlatılması sonucunda altı kişi hayatını kaybetmiş, 81 kişi de yaralanmıştı. Eylemi yapan şahıs henüz yakalamadan Türkiye İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, saldırıyı PKK, PYD, YPG‘nin düzenlediğini iddia edip ABD’yi suçlamıştı. Emniyete Süleyman Soylu’yu doğrulamış, eylemi yapanın “PKK tarafından özel yetiştirilmiş bir istihbarat elemanı“ olduğu şeklinde açıklamıştı.

Soylu, Taksim’deki terör eylemini “PKK düzenledi. ABD’nin de PKK’yi desteklediğini“ söyledikten sonra, ”Bize verilen mesajı aldık. Amerikan büyükelçiliğinin taziyede bulunmasını kabul etmiyoruz. Çok güçlü cevap vereceğiz” dedi. Dedi demesine de nasıl bir cevap vereceklerini merak ettik. Bir cevap verilmeden ABD, kendilerine daha ağır bir cevap verdi. Recep Tayyip Erdoğan katıldığı G20 Liderler Zirvesin toplantısı esnasında Polonya’ya düşen iki füze üzerine NATO üyesi devlet Başkanları toplantısına Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan alınmadı. Mesaj açık ve netti. ABD, Türk devletine ve de Soylu’ya “madem öyle, işte böyle“ dedi. Mesaj böyle verilir. Türk devletinden çıt yok. Kuyruğunu bacakları arasına kısmış suçluları oynuyorlar. Hani Türkiye, NATO’un ikinci büyük gücüydü? Ne oldu?

Süleyman Soylu bu mesajı verirken çok kişi ve çevre tarafından tartışıldı. Soylu bu mesajı verirken Recep Tayyip Erdoğan’a danışarak mı yoksa kendi başına mı verdi diye. Mesajın Erdoğan’a rağmen verilmediği anlaşıldı. Recep Tayyip Erdoğan katıldığı G20 Liderler Zirvesi sonrası düzenlediği basın toplantısında: “Terör örgütüne destek verenler dökülen her damla kana ortaktır” dedi. Mesele açık. Gerek Erdoğan ve gerek Türk devlet yetkililerin verdiği mesajlara bakıldığında “terörün arkasında ABD var” dedikleri açık.

Bunun bir örneğini de TBMM Başkanvekili Celal Adan verdi. Beraberinde MHP İl Başkanı Birol Gür, bazı MHP’li milletvekilleri ile merkez yönetim kurulu üyeleri ile Taksim’e eylemin olduğu yere gitti. Vatan millet Sakarya mesajını verdi. Tıpkı Erdoğan ve Soylu gibi konuştu. PKK, PYD, YPG, ABD ve AB’ni suçladı. İşte verdiği mesaj:

“Burada patlayan bombanın fünyesi, PKK’yı, PYD’yi terör örgütü kabul etmeyen Avrupa başkentlerinin ve Washington’un elindedir. PKK/PYD’nin suç işleyen örgüt mensupları, Avrupa’nın her tarafında çok rahat bir şekilde gezmekte ve Türk milletine karşı düşmanlıklarını devam ettirmektedir. Buradan sesleniyorum; Türk milleti büyüktür, devletimiz büyüktür. Bu tip terör eylemlerine asla boyun eğmeyecektir. İstanbul’umuzun, Türkiye’mizin göz bebeğinde, Beyoğlu’nda kan kusanlar, sıçrayan kan, PKK’yı, PYD’yi terör örgütü kabul etmeyen Avrupa’nın başkentlerine sıçramıştır. Bu leke asla yüzlerinden silinmeyecektir.”

“Hepimizin gözü önünde, bütün dünyanın gözü önünde PKK’ya, PYD’ye, kongre muhalefetiyle milyon dolarlar onaylanarak destek verilmektedir. Yakalanan terör örgütlerinin üzerlerinden çıkan silahların hiçbiri kendilerine ait değildir. Bütün silahlar Avrupa menşeli, Amerika menşeli silahlardır. Bir gül bahçesine sokarcasına şehitler veriyoruz. Fakat Cenabıallah’a şükürler olsun ki terör örgütünün Türkiye’de nefesi kesilmiş ancak bu tip kahpeliklerle eylemlerini yapabilmektedirler. Yurt dışında da hepsi saklandıkları mağaralarında yakalanmakta, adalete teslim edilmekte ve etkisiz hale getirilmektedir. Türk milleti büyüktür, teröre asla boyun eğmeyecektir.”

TBMM Başkanvekili Celal Adan, PKK, PYD, YPG, ABD ve AB’yi tehdit etmekle yetinmedi. TBMM’nde üye olan vekilleri de tehdit etti. “Anayasaya bağlılık yemini yapan bütün milletvekilleri PYD’yi, PKK’yı terör örgütü ilan etmek mecburiyetindedir. PKK’ya, PYD’ye terör örgütü demeyenlerin, bu cinayeti işleyenlerin suç ortakları olduğunu ifade etmek isterim. PKK’ya, PYD’ye terör örgütü demeyenlerin, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bulunmaya hakları yoktur” dedi.

Süleyman Soylu ve Emniyetin suçlamaları üzerine PKK’nın silahlı kanadı HPG, bir açıklama yaptı. Yaptığı açıklamada, “Taksim’deki saldırıyla herhangi bir ilişkimiz yok”. DSG Genel Komutanı General Mazlum Kobani, “Bombalı saldırıyla ilgileri olmadığını“ söyledi. Bir açıklamada YPG’den geldi. “Bu asılsız iddiaları tamamen reddediyoruz. Ehlam El-Beşir adlı terör saldırısını gerçekleştiren teröristle hiçbir ilişkimiz yok. Sivilleri hedef alan her türlü saldırıyı kınıyoruz” dedi.

Emniyet ve savcılık sorgusundan sonra Ehhlam Elbeşir ve şüpheli 48 kişi ile savcılığa sevk edildi. Ehhlam Elbeşir’in savcılık ifadesinde, “İdlip’ten Hatay’a, oradan İstanbul’a götürüldüğünü” söylemiş. “Çantada bomba olduğunu bilmiyordum. Beni kardeşlerimle tehdit ettiler” demiş. Ehhlam Elbeşir’in hem polis hem savcılık soruşturması Türk Emniyeti ve Süleyman Soylu’nun senaryosuna uymadığı görülmektedir. Onlar eylemi PKK, PYD ve YPG’ye yüklenmektedir. Oysa realite hiç te öyle değildir. Ehhlam Elbeşir’i İdlip’ten Hatay’a ve oradan İstanbul’a getiren ve bombayı kendisine veren kişinin Amer Jarkas olduğu ortaya çıktı.

Nihayetinde Ehhlam Elbeşir’in polis ifadesi basına yansıdı. Süleyman Soylu, Taksim İstiklal Caddesi’ndeki terör eyleminin ilişkin yaptığı ilk açıklamasında, “Eylemin arkasında ABD var. Teröristi onlar eğitti. Afrin üzerinde Türkiye’ye soktular. Eylem emrini Kobani’den telefonla bildirdiler” dedi. Fakat basına sızan Ehhlam Elbeşir’in polis ve savcılık ifadesinde Süleyman Soylu’yu yalanlıyor. Ehhlam Elbeşir ifadelerinde “İdlip üzerinden Hatay’a geldiğini” söylemiş. İdlip kimin denetiminde? Orada ABD yok. PKK, PYD, YPG yok. Kim var? Türk devleti ve HTŞ terör örgütü.

İdlip’ten Hatay’a oradan İstanbul’a Amer Jarkas tarafından getirilen ve kendisine bombayı verdiği Ehhlam Elbeşir’i, polis ifadesinde şunu da dile getirmiş: “Bana Türkiye’ye git dediler, ama niye gitmem gerektiğini söylemediler. Kardeşlerimle beni tehdit ettiler.” Bu ifade bile bu insanlık dışı eylemin plancısının kim olduğuna işaret eder. Hiçbir devrimci örgüt insanları yakınları ile tehdit etmez. Bu yöntem faşist, cihatçı ve Türkiye gibi bir mafya devletinin yöntemidir.

Taksim’de icra edilen insanlık dışı eylemde birinci derecede sorumlu olan Amer Jarkas kim? Bu adamın kimliğine ilişkin bazı veriler ortaya çıktı. Ama bu yeterli değil, onun büsbütün geçmişinin açığa çıkarılması gerekiyor. Adam eskiden Suriye ordusundan subay. 2011 yılından Suriye’de rejime karşı baş kaldırı olunca ordudan ayrılıyor ve ÖSO’ya katılıyor. İslamist bir kimliğe sahip. Daha sonra Türkiye’ye gelip yerleşiyor. Türk devleti kendisine oturum veriyor. Sonra İstanbul’da “Zrak Rent A Car“ isimli bir şirket kuruyor.

Amer Jarkas’ın görevi sadece Ehhlam Elbeşir’ı İdlip’te alıp Hatay üzerinde İstanbul’a getirmekle sınırlı kalmıyor. Taksim’deki patlamanın ardından Ehhlam Elbeşir, bir piyasa taksisine binerek Esenler’e ikamet ettiği evine gidiyor. Amer Jarkas, kendisini evden bekliyor. Daha sonra Amer Jarkas’la birlikte yakalandığı Küçükçekmece Kanarya Mahallesi’ndeki Afrinli Heso ailesinin evine gidiyorlar. İddiaya göre Amer Jarkas, Ehhlam Elbeşir’i oradan yurtdışına kaçıracakmış. Ama polis onları o eve koymuş gibi gidip orada yakalıyor. Bu terör şebekesi Türk istihbaratı tarafından organize edilmeden, takibinden olmadan, eylemin olacağından haberi olmadan bu kısa sürede burnunu mu kokladılarki gidip o evde onları kıskıvrak yakalayabiliyor? İnsanların aklıyla oynuyorlar. Gerçi akılsız bir alıcı kitlede olunca bundan bir sakınca görmüyorlar. Gazeteci kılıklı düşkünler, eli sopalı “güvenlik uzmanları“da işin propaganda ajanları gibi görev icra ediyor. Gel keyfim gel. Verende, alan da memnun.

Bugüne kadar devletin yaptığı resmî açıklamalarında Ehhlam Elbeşir’i evinde yakalandığı aile ile bu ana kadar bir ilişkisini açıklayamadı. Eğer olsaydı bunu ballandıra ballandıra kamuoyuyla paylaşırdı. Polis Heso ailesinin bu terörist kadınla bir ilişkisinin olmadığını bal gibi biliyor. Bilmesine karşın aile ve ne kadar tanıdıkları varsa hepsini göz altına aldı. Fakat Ehhlam Elbeşir’in ilişkisi olduğu MHP Şırnak Güçlükonak İlçe Başkanı Mehmet Emin İlhan’ın ifadesine bile baş vurma gereğini duymuyor. Bu unsur insan, silah, uyuşturucu kaçakçılığı yapan karanlık biri, üyesi olduğu aile komple köy korucusu, tam bir mankurt aile. Süleyman Soyluluk bir unsur. Muhtemeldir ki Ehhlam Elbeşir’in geçişi konusunda yardımcı olabilir. Eylem konusunda bir katkısı olmuş mu olmamış mı bilinmiyor. En aşağı biz bilmiyoruz. Şırnak Valiliği alelacele onu korumaya aldığına göre muhtemeldir eylem boyutuyla da ilişkisi olabilir. Onun yerine Şırnak Valiliği dostlara şenlik bir açıklamada bulunduğuna göre: “Mehmet Emin İlhan’ın adına bir telefon hattının yasa dışı olarak çıkarılıp üçüncü şahıslara verilmiştir. Bunu yapan GSM bayisinin kapatılmıştır” dedi. Böylelikle dosya hasır altı edilmiş oldu. Güler misin, ağlar mısın diyeceğiz ama Türk egemenlik sisteminde işler böyle yürüyor. Türk usulü yönetim biçimidir, bu.

Devam Edecek…

ANKARA’NIN  HAVA OPERASYONU VE SURİYE STRATEJİSİNİN  ÇÖKÜŞÜ

DR. MUSTAFA PEKÖZ

İstanbul-İstiklal caddesinde sivillere yönelik yapılan ‘terör’ saldırısında 6 vatandaşımız yaşamanı yitirdi, yüze yakın insan yaralandı. Bu saldırıdan sonra Ankara’daki iktidar  saldırının PKK/PYD tarafından yapıldığı gerekçesiyle merkezinde Kobani ve Menbiç’in olduğu bölgelere yönelik hava operasyonlarına başladı. Ankara, bu saldırıyla askeri ve politik bir kazanım elde edebilir mi? Ya da tersine ne gibi risklerle karşı karşıya kalabilir?  Sorunu objektif analiz edilmesi için sorulara veya sorunlara doğru yanıt verilmesi gerekir.

Uluslararası Güçler, İstiklal Saldırısının PYD tarafından yapıldığına inanmıyor

Saldırının gerçekleştiği saatlerde Afrin’de bulunan İçişleri Bakanı Soylu’nun, İstanbul’a geldiği anda bu saldırının PYD tarafından yapıldığını açıklamasına rağmen eylemi önceden engelleyemeyen Emniyet Genel Müdürlüğü’nün birkaç saat içersinde katliamı gerçekleştirdiği iddia edilen kadının yakalanmış olması oldukça dikkat çekti. PKK ve PYD’nin doğrudan sivillere yönelik saldırının kendileri tarafından yapılmadığını açıklamaları ve eylemi kınamaları, Ankara’nın iddiasından daha çok uluslararası ilişkilerde dikkate alındı. ABD, AB ve NATO ülkelerinden yapılan açıklamalar, söz konusu saldırının PYD tarafından yapıldığı iddiasını inandırıcı bulmadılar. Kuzey Doğu Suriye’de doğrudan veya dolaylı askeri faaliyetlerde bulunan ABD, İngiltere, Fransa, Almanya gibi ülkelerin istihbarat faaliyetlerinin oldukça yoğun olduğu biliniyor. Demokratik Suriye Güçleriyle birlikte çalışan bu ülkelerin, saldırının PYD tarafından yapılmadığından oldukça emindirler.  Bu nedenle Ankara’nın iddiasını objektif ve gerçekçi görmedikleri için özellikle PYD’yi kınayan hiçbir açıklama yapmadılar.

Ankara’nın Hava Operasyonu Neyi Hedefliyor

İktidar iç politikada önemli oranda sıkışmış görünüyor. Ekonomik sorunlar çok da karmaşık bir şekilde artıyor. Önümüzdeki aylar içinde krizin çok daha fazla artacağına dair çok sayıda veri bulunuyor.  Bunun toplumsal yansımaları beklenilenden daha sert olacağı da hesaplanıyor. Seçim sürecine girildiği bu dönemde içteki sorunların dikkatini bölgesel krizlere çekme eğilimi ön plana çıkıyor. Bir bakıma içteki çözümsüzlüğün yarattığı çaresizlik adımı olarak değerlendirebiliriz. Ancak bundan çok daha önemli olanı ise AKP iktidarının benimsediği ve uyguladığı Ortadoğu politikasının bütünüyle çökmüş olması ve cumhurbaşkanının söylemiyle yeniden ‘sil baştan’ yapma kararı alınmış olmasıdır. Sisi ile aynı masaya oturmayı dahi kabul etmeyen cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Katar Şeyhi’nin gözetiminde Sisi ile kucaklaşması, Ortadoğu politikasının çöküşünün resmi olarak okundu. Bu resmi tamamlamak için bir kare eksik görünüyor. Esad ile bir araya gelip kucaklaşmak.   Cumhurbaşkanının ‘devletlerarasında küslük olmaz’  teziyle  görüşmenin alt yapısı hazırlandı. Yakın dönemde bu kez tahminen Putin’in gözetiminde bir kucaklaşma gerçekleşecek. Ankara, PYD’nin kontrolündeki bölgelere yönelik yapmış olduğu hava operasyonlarıyla kendi çapında hem bir kararlılık gösterisi hem de aslında bir manipülasyon yapmaya çalışıyor. Bir bakıma Esad ile görüşmeye yönelik gelecek yoğun eleştirileri ve psikolojik baskıları  kırmak istiyor.  Ancak içte bu planın tutacağını söylemek oldukça zor görünüyor.

ABD, Operasyona Sert Yanıt Verdi

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Mark Milley,  Türkiye Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Güler’i telefonla arayarak görüşmesi, ABD’nin arka plan diplomasisi olarak değerlendirildi ve daha sonra Pentagon Sözcüsü Tuğgeneral Patrick Ryder’dan çok açık ve sert bir açıklaması geldi.  “Bu tırmanma, IŞİD’e Karşı Küresel Koalisyon’un, IŞİD’i geriletme ve yenilgiye uğratmak için yıllardır sağladığı ilerlemeye tehdit oluşturuyor. Suriye’deki son hava saldırıları, Suriye’de IŞİD’i yenilgiye uğratmak ve on bini aşkın IŞİD tutuklusunu barındırmak için yerel ortaklarla çalışan Amerikalı personelin güvenliğini doğrudan tehdit etti… IŞİD’i yenilgiye uğratma misyonuna odaklanmaya devam edilmesi ve bu misyona bağlılık gösteren sahadaki personelin emniyeti ve güvenliğinin garantiye alınması için gerilimin derhal yatıştırılması gerektiğini… Gerek Türkiye’de gerekse Suriye’de bu eylemlerin bir sonucu olarak sivil can kayıplarının olmasını kınıyoruz ve başsağlığı dileklerimizi iletiyoruz… Tırmanmanın yatıştırılması çağrısı yaparken, Türkiye’nin meşru güvenlik kaygılarının da farkındayız. Türkiye ve diğer yerel ortaklarımızla ateşkes düzenlemelerinin korunması hakkında görüşmeye devam edeceğiz…”

ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) Sözcüsü Albay Joe Buccino’nun yaptığı yazılı açıklamada, ise “Amerika, Suriye’deki durumu istikrarsızlaştıracak her türlü askeri eyleme karşı… Bu eylemler, IŞİD’in yeniden ortaya çıkmasına ve bölgeyi tehdit etmesine asla izin vermemek için devam ettirdiğimiz mücadele dahil, ortak amaçlarımızı tehdit etmektedir…

Hem Pentagon Sözcüsü Tuğgeneral Patrick Ryder’ün hem de ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) Sözcüsü Albay Joe Buccino’nun yapmış oldukları açıklamalar ne anlama geliyor:

Birincisi,  Pentagon, belki de ilk kez Ankara’nın Irak ve Suriye’ye yönelik gerçekleştirilen bir hava saldırısını kınadı. ABD için böyle bir açıklamanın sıradan bir uyarı olmadığını ve bunun önemli yansımaları olacağını söylemek yanlış olmaz.

İkincisi Ankara’nın yapmış olduğu hava operasyonu ‘IŞİD’e Karşı Küresel Koalisyon’un, IŞİD’i geriletme ve yenilgiye uğratmak için yıllardır sağladığı ilerlemeye tehdittir yani bu operasyon IŞİD’e hizmet ediyor mesajı içeriyor.

Üçüncüsü, Ankara’nın gerçekleştirdiği hava operasyonu tutuklu bulunan on bine yakın IŞİD’linin kaçmasına ve kontrolden çıkmasına hizmet ediyor.

Dördüncüsü, Hava saldırısı, bölgedeki Amerikalı ve ortakları olan SDG’li personelin güvenliğini doğrudan hedef alıyor. Ankara’nın bu üs bölgelerine yönelik saldırıyı bilerek yaptığına dair bir mesajlar verildi.

Beşincisi, Pentagon hem Ankara ile Qamışlı arasındaki ilişkileri eşit düzeyde görüp her iki tarafa başsağlığı diliyor hem de Ankara’nın yapmış olduğu hava operasyonlarıyla sivillerin öldürüldüğüne dikkat çekiliyor ve Ankara’yı kınaması da  dikkat çekicidir.

Altıncısı, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) Sözcüsü Albay Joe Buccino’nun yaptığı açıklama ise “Amerika, Suriye’deki durumu istikrarsızlaştıracak her türlü askeri eyleme karşı” olduğunu belirtmesi açıktan Ankara’ya bir uyarı olarak değerlendirildi.

ABD Savunma ve Dışişleri Bakanlığının üst düzey sözcülerinin Ankara’ya yönelik ilk kez bu düzeyde yapmış oldukları uyarı niteliğindeki çok net açıklamaların politik yansımaları önümüzdeki süreçte görülecektir.

ABD, Sınırlı Bir Kara Harekâtına İzin Verir mi?

Kamuoyunda tartışılan konulardan biri de ABD’nin Türkiye’nin, Finlandiya ve İsveç’in NATO’ya katılmasının onaylanması karşılığında özellikle Kobani’nin Güney’deki dar bir alanı ama özellikle Fırat’ın Doğusunda kalın Menbiç. Tel Rıfat bölgesine yönelik yine sınırlı bir kara operasyonuna onay vereceği iddiasıdır. ABD, stratejik çıkarları açısında bu tür hamleleri yapabilir. Ancak, NATO üyelik koş9l9 tek başına kabul görmez. ABD’nin böyle bir operasyona izin vermesi için öncelikli olarak DSG’ni politik ve askeri olarak ikna etmesi şarttır. DSG, politik olarak ikna edilmeden böyle bir operasyona izin verilemesi pek olası görünmüyor. DSG onayı olmadan olası bir operasyonun bütünüyle istikrarsızlığa yol açacağı ve bunun Türkiye dâhil bölgeye yayılacağını, IŞİD’in kontrolden çıkacağını ABD tarafından hesaplanıyor. Ankara’nın kontrol ettiği Özgür Suriye Ordusunun Menbiç ve Tel Rıfat’a yönelik kara operasyon için hazır bekletilmiş olması, saldırının olacağı anlamına gelmez. ABD,  hem Türkiye’ye sınırlı bir kara harekâtına izin verir hem de tersten SDG’ye verdiği ağır silahların kullanılmasına onayı verirse kim kazançlı çıkar?

Ankara Bir Kara Operasyonu Yapar mı? 

Ankara, SDG’nin denetiminde olan Kuzey Doğu Suriye’ye yönelik kara harekatı yapmak istediğini sıklıkla dile getiriyor. Kara operasyonuna yönelik her hamle özellikle ABD ve Rusya tarafından engelleniyor. ABD ve Rusya’nın onay vermediği hiçbir operasyon söz konusu olmaz. Ankara’nın Kuzey Doğu Suriye’ye yönelik askeri operasyon yapma gücü var. Ancak mesele sadece askeri güç değil aynı zamanda politik sonuçlarıdır. Ankara, ABD ve Rusya’nın onay vermediği olası bir askeri operasyonun politik sonuçları nedeniyle çok daha fazla risk ve zarar doğuracağı için tek başına yönelmez. Bu nedenle bölgeye yönelik yapılan hava operasyonu kara harekâtıyla yeni bir aşamaya çıkar mı? Operasyon askeri olarak pek ala mümkün ama politik ilişkiler dengeler nedeniyle önemli riskler taşıyor. AKP iktidarının kamuoyuna vermiş olduğu kararlılık görüntüsünün sahadaki karşılığının beklenilen gibi olmayacağı çok açıktır. Bu bakımdan kara harekâtı teorik olarak pek ala mümkün ama bölgesel gerçeklik bakımından oldukça zor görünüyor.

Ankara’nın Bundan Sonraki Yol Haritası

AKP, MHP’nin de onayını almasıyla kısa süre içinde Esad ile görüşme sürecini hızlandıracak. Özellikle Mısır Cumhurbaşkanı Sisi ile kucaklaşmasından sonra Esad ile yüz yüze görüşmesinin önünde hiçbir engel kalmadı denebilir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ‘sil baştan’ dış politikasının somutlaşmış hali Esad ile yüz yüze görüşmesi olacaktır. Şam ile doğrudan görüşmelere başlanması ‘Sil Baştan’ geri adımı tamamlanmış olacak.  Kuzey Doğu Suriye’ye yönelik hava operasyonu bunun son halkası oldu. Eğer buna kara operasyonu eklenmiş olunsaydı iç politikada önemli bir zafer olarak gösterilecekti. Ancak kara operasyon olmadan da yeni plan devreye konulacak. Ankara’nın Şam’a önerdiği şartlardan sadece üçü kaldı. Birincisi SDG’nin kontrol ettiği sınır bölgelerine rejimin askerlerinin yerleştirilmesi, İkincisi, seçimlerden önce Türkiye’deki Suriyelilerin dönüş sürecinin hızlandırılması. Üçüncüsü, ‘muhaliflerin bir kısmıyla görüşülmesi ve Şam’ın politik sürecine dahil edilmesi talebi’ artık önemli bir şart olmaktan çıkıp alt sıralara geriledi.

Ankara’nın Hava Operasyonu SDG’yi zayıflattı mı?

Yapılan birçok analizin aksine, söz konusu hava operasyon, SDG’nin diplomatik ve askeri konumunu zayıflatmadığını tersine güçlendireceğini düşünüyorum. Hatta uluslararası alanda politik manevra alanını genişletti diyebiliriz. Özellikle ABD kurum sözcülerinin yapmış olduğu açıklamalar ve AB ülkelerinin uyarıları dikkate alındığında SDG’nin politik pozisyonu güçleniyor. Çünkü uluslararası güçler, Taksim saldırısının  SDG/PYD tarafından yapıldığına inanmıyor ve mağdur olduğunu düşünüyor. Bu saldırı gerekçe gösterilerek Kuzey Doğu Suriye’ye yönelik yapılan hava operasyonu meşru görülmedi/görülmüyor. Öyle ki Arap dünyasında dahi tek bir destek gelmiş değil. Ankara’ya rağmen ABD-Rusya planında Suriye’nin politik denkleminde SDG’nin rolü çok daha fazla artacaktır. Ankara-Şam buluşmasından sonra Şam-Qamışlı süreci başlayacak. Belki de Şam-Qamışlı-Ankara üçlü süreci başlayabilir. Politik sürprizlere açık olmak gerek. Ankara,  bölgesel dengelerde yer almak ve etkinlik alanını korumak istiyorsa, Kürtlerle çatışmayı değil ittifak yapmayı esas almalıdır.

TAKSİM EYLEMİ KURGULANMIŞ KİRLİ BİR SENARYO SONUCUDUR (1)

Hasan H. Yıldırım & Hussein Erkan

Türk devleti, Kürdlerin devletleşme mücadelesini kendilerinin yok oluşuna inanıyorlar. Bunun için Kürd devletleşme mücadelesini engellemek için ne gerekiyorsa yapmaya çalışıyorlar. ABD’nin başını çektiği Batı sistemin yürüttüğü Orta Doğu politikasını kendilerine yönelmiş bir politika olarak görüyorlar. Bunun için yüzyıldır müttefik oldukları Batı sisteminden bile ayrıldılar. Şangay İşbirliği’ne yamanmaya çalışıyorlar ama bu mümkün görünmüyor. Şangay İşbirliği’nin patronu Çin, Türkiye yüzünden Batı sistemi ile ilişkisinin bozulmasını istemiyor. Türkiye’nin elinde kala kala Rusya kaldı. Tüm umudunu onlara bağlamışlar. Onların yol vermeleriyle Rojava’da Kürdlere darbe vurmayı düşünmektedir. Bunun için bunun altyapısını oluşturuyor. Habire plan kuruyor. Gerekçeler oluşturmaya çalışıyor. Fakat kimseyi ikna edemiyor. Bunun en son örneği İstanbul Taksim İstiklal Caddesi’ndeki terör eylemini gerçekleştirdi.

Türk devleti, Rojava’ya saldırmak için bir senaryo ortaya koydu. Çok kötü bir senaryo. Sonucu kanlı oldu. 6 ölü 80’ni aşan yaralı. Bu devletin umurundan bile değil. O hesabını yapmış. Sivillere karşı bir terör eylemini gerçekleştirecek, kendi ve dünya kamuoyuna bakın PKK, PYD, YPG bunu yaptı. “ABD bu terör örgütüne destek veriyor.” “Teröristleri takip hakkımız doğdu” deyip Rojava’yı işgal etmeyi planladı. Türk devleti bulduğu ilk fırsatta Rojava’yı işgal etmeyi düşünüyor. Edebilir mi? Zor olsa da deneyebilir.

Birçok devlet Taksim’de gerçekleşen terör eylemini kınadı, Türk devletine taziyelerini iletti ama kimse bu eylemin PKK, PYD, YPG tarafından yapıldığına inanmıyor. Hele ABD’nin bu eylemin arkasındaki güç olduğu iddiasına bıyık altında gülüyorlar.

14 Kasım 2022 Pazar günü Taksim İstiklal Caddesi’nde kimine göre Suriyeli, kimine göre Somalili olduğu söylenen Ahlam Albashır tarafından bir bomba bırakıldı. Bomba patladı. Ölümler ve yarananlar oldu. Kadın olay yerinde kaçarak önce kaldığı Esenler’deki evine geliyor. Özel eşyalarını alıyor. Sonra Kanarya’da kalan Afrinli olan Zekeriya ve Emine Heso çiftinin evine getiriliyor. Gece eve baskın yapan İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele ekipleri, Albashır’ı, ev sahibi ve misafirlerini gözaltına alıyor.

Türk devletinin uygulamaya koyduğu bu kirli senaryonun katliamla sonuçlanmasının bir parçası olarak bu kanlı eylemi gerçekleştiren terörist Ahlam Albashır’ın özelikle Afrinli bir Kürd ailenin evine getirilmesi Türk devletinin Kürdlerin bu işin içinde olduğunun mesajının hem kendi hem de uluslararası kamuoyuna vermesi açısından dikkat çekicidir. Emine Haso’nun Rudaw muhabirine verdiği röportajında, “bize komplo kuruldu” ile izah ediyor ve o geceyi şöyle anlatıyor.

“Eski komşularımız Hatice ve oğlu Ahmed evimize geldiler. Onlar 2 yıl önce buradan taşınmıştı. Arada bir bize gidip geliyorlardı. Bu apartmanın ikinci katında oturuyorlardı. O gece (14 Kasım) Hatice o kızla (şüpheli Ahlam Albashir) evimize geldi. ‘Hayırdır Hatice dedim, bu kim?’ diye sordum. ‘Bu bizim misafirimiz, yarın Avrupa’ya gidiyor’ dedi. Geçip oturdular, ben de onlara çay yaptım. Kız çay içti ve sonra ‘üşüyorum’ dedi. Yanında askeri bir pantolon vardı. Kadın ‘ben Halepliyim’ dedi. Burnunda ve çenesinde hızlamarı vardı. Siyah tenliydi. ‘Suriyelilere benzemiyorsun’ dedim. ‘Suriyeliyim’ dedi. Avrupa’daya niye gideceğini sordum. ‘Kimsem yok, kocam vefat etti, ablam Suriye’de o yüzden Avrupa’ya gideceğim’ dedi.”

Emine Heso devamla şöyle devam ediyor: “Gece yarısı eşim (Zekeriya Heso) işten eve geldi. Hatice’ye, ‘bu kadın kim, neden evime getirdin?’ diye sordu ve onu evimizden çıkarmalarını istedi. Zaten o esnada polisler de eve baskın yaptı. Burada bir akrabam vardı, yazık İslahiye’den gelmişti, burada çalışıyordu. Onu ve ilaçlarını almak için evimize gelen arkadaşımın oğlunu da gözaltına aldılar. Bir başka akrabam ve eşimi de alıp götürdüler. Bizim bu işle bir alakamız yok, kimdirler, nedirler tanımıyoruz” dedi.

Heso ailesinin 16 yaşındaki oğlu Mahmud Heso, “Evde ne internet ne de telefon olmadığı için İstiklal Caddesi’nde yaşanan patlamadan haberdar olmadıklarını, Arap komşularının bunu başlarını bu belaya sokmak için tertiplediğini“ Rudaw Muhabirine söylemiş.

Komşuları, Rudaw Muhabirine Heso ailesini anlatmışlar. Anlatıkları ailenin bu terör olayıyla uzaktan yakından bir ilişkilerinin olmadığını kanıtlıyor. Gülistan isimli komşu, “Yaklaşık 10 yıldır burada ikamet ediyorum, çocuklarımı hep buradan götürüp getiriyorum. Bu kadını (Ahlam Albashır) hiç burada görmedim. Çok sayıda Suriyeli komşumuz var. Burada oturuyor olsa görürdüm.” Yoksa onlar (patlama olayı) böyle şeyler yapacak insanlar değil” demiş.

Heso ailesine karşı, daha doğrusu Kürdlere karşı bir komplonun ortada olduğu açık. Türk devleti bir senaryo yazmış, uyguluyor ama bir türlü tutmuyor. Fakat olayı Kürdlere mal etmek için devlet yetkilileri elele vermis, kimse inanmasa da yalan üstüne yalan yuvarlıyorlar.

Türkiye İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, terör eyleminin hemen sonrası elinde bir kanıt olmadan daha evvel hazırladıkları senaryoyu şöyle izah etti: “Bombayı bırakan kişinin yakalandığını ve şüphelinin Efrin üzerinden İstanbul’a geldiğini ve saldırının talimatının Kobani’den geldiğini” söyledi. Onu İstanbul Emniyet Müdürlüğü yaptığı açıklamada tamamladı: “Saldırıyı gerçekleştiren kişinin Suriye vatandaşı Ahlam Albashır olduğu ve YPG ile bağlantılı olduğunu itiraf ettiği” şeklinde açıkladı.

Bu insanlık dışı terör eylemine ilişkin soruşturma sürerken Adalet Bakanı Bekir Bozdağ, “Şu ana kadar 50 kişinin gözaltına alındığını” söyledi. Bu operasyon kısa bir sürede fiyasko ile sonuçlanacağına eminiz ama bu arada zavallı birçok insanda mağdur olacağı kesin. Türk devleti bombanın patlamasıyla kamuoyuna ilk elden verdiği mesajların gereği olarak birçok insanı suçlu ilan edecektir. Başkasının buna inanıp inanmaması Türk devletinin umurunda bile olmaz.

Eylemin olması sonrası devlet yetkilileri tarafından verilen mesajlara bakıldığında hepsinin gerçek dışı olduğu görülüyor. Hiçbir söylemleri tutarlı görünüyor. En basiti eğer eylemin planlayıcısı Türk devleti değilse eylem sonrası Ahlam Albashır’ın taksi ile olay yerinden ayrılarak Esenler’e ikamet ettiği evine, oradan Kanarya’da oturan Heso ailesinin evine gittiğini nasıl tespit etti? Kimden öğrendiğini sormaya gerek var mı? Bu çok gülünç bir soru olur. Devlet terör şebekesini izliyordu. Kare kare takip ediyordu. Atıkları her adımı biliyorlardı. Bu nedenle Türk devleti bu terör şebekesini eliyle koymuş gibi bulundukları evi basıp aldılar. İşte veriler.

İstiklal saldırısının planlayıcısı olduğu iddia edilen Amer Jarkas’ın Türkiye’de şirketi olduğu söyleniyor. Amer Jarkas, İstanbul’da 2020’de bir araba kiralama şirketi kurmuş. Hürriyet yazarı Abdulkadir Selvi, her olayda olduğu gibi Amer Jarkas konusunda da yalan söylüyor. Adam maşallah yalan makinası. Ne demiş Selvi? “Suriyeli Jarkas bir yıl önce Türkiye’ye geldi“ demiş. Ama Amer Jarkas, Facebook hesabında 13 Şubat 2020 tarihinde “Zrak Rent A Car” isimli bir şirket kurduğunu paylaşmış. Diken’nin yaptığı araştırmaya göre Amer Jarkas’ın kardeşine ulaşmış ve kendisiyle konuşmuş. Kardeşi, kardeşi için “Adam çalışıyor, sekiz-dokuz yıldır burada” demiş. Hürriyet yazarı Selvi bu konuda da tıpkı Soylu gibi ofsaytta düşmüş. Sedat Peker, Selvi için boşuna “düşkün Abdulkadir“ demiyor. Gerçekten de düşkün biri.

Devam Edecek…

LİBYANIN SERENCAMI

Ahmet Hulusi KIRIM

1951 senesinde bağımsızlığını kazanan yaklaşık 8 milyon nüfuslu Libya (2 milyonu yabancı),
zengin gaz ve değerli beyaz petrol rezervi olan bir devlet.1,5 trilyon metreküplük doğalgaz rezervinin yanında,50 milyar varilde, büyük çoğunluğunu AB rafinerilerinin işlediği çok değerli beyaz petrole sahip. Jeostratejik konumu da oldukça önemli. Zira Afrika’nın, Akdeniz’e açılan limanı konumunda. Aşiretler devleti olan Libya’nın sosyal dokusunu oluşturan 3 büyük aşiret mevcut. 1969 senesinde bir darbe ile işbaşına gelen Muammer Kaddafi, aşiret temsilcilerinin oluşturduğu Genel Halk Kongresi marifetiyle 42 sene, ototriter-totaliter yönetimini sürdürebildi. Bunda, özellikle ülkenin batı bölgesine yaptığı muazzam yatırımların sağladığı kitle desteğinin ve sadaka kültürünün etkisi oldu.


Kaddafi, 2003 senesine kadar ırkçılığa, sömürgeciliğe ve toplumsal sömürüye tavır aldı. Anti-
emperyalist hareketlere destek verdi. Sarayının yıkılması ve oğlunun ölümüyle sonuçlanan ABD bombardımanı ve 1988 senesinde İskoçya üzerinde düşürülen uçağa Libya vatandaşı Megrahi’nin bomba koyduğunun anlaşılması, Kaddafi için kırılma anı oldu.
İktidarını kaybetmekten korkup 2003 senesinde politik çizgisini değiştirdi. ABD’nin tüm taleplerini kabul edip (11 Eylülden sonra, ABD’nin topraklarını işkence merkezi olarak kullanmasına dahi izin verdi.) uzlaşma yoluna gitse de affedilmedi.


Kaddafi’nin uzlaşma çabalarına rağmen ABD hiçbir zaman ona güven duymadı ve stratejik planı
doğrultusunda alttan alta rejimin altını oymaya devam etti. Zaten otoriter keyfi yönetim, gelir ve
servet dağılımındaki adaletsizlikler, yolsuzluklar halkın isyanı için potansiyel gücü harekete geçirmeye uygun ortamı sağlıyordu. ABD, Libya halkının isyanı başlamadan 2 ay önce harekete geçerek, fazla ön plana çıkmadan operasyona başladı. Önce Abdülhekim Belsac, Abdülhekim El Asadi, İsmail El Salabi gibi üst düzey komutanları eğiterek Libya’ya gönderdi. İsyanın ilk günlerinde 6.filo Libya kıyılarına yaklaşıp isyancılara hafif silahlar sağladı. İngiliz gizli servis elemanları isyanı koordine etti. Koşullar olgunlaştığında da, NATO’nun askeri operasyonu ile Kaddafi feci şekilde katledilip, Ömer Muhtar’ın ülkesi Libya işgal edildi.


ABD’nin sütre gerisinde kalarak NATO’yu kullandığı Libya operasyonuyla, enerji kaynaklarına,
doğal zenginliklere ulaşmanın yanı sıra, şu an merkezi Almanya’da bulunan ABD’nin Afrika komutanlığı (Afri-Com) Libya’ya getirilerek ABD’nin Afrika’ya girişine yeni bir ivme kazandırılacak, ABD’nin Afrika topraklarında konuşlanmasına ve Libya işgaline karşı çıkan Afrika Birliği Örgütüne, Çin’in Afrika’da ki yayılmasına karşı mevzi kurulacaktı. Tabii bu işgal, genel stratejinin sonucu olarak İran, Suriye ve Hizbullah’a karşı bir NATO-Sünni ittifakını da tahkim edecekti.


İşgal başladığında celallenip ”NATO’nun ne işi var” diyerek işgale şiddetle karşı çıkan Erdoğan,
ganimetten parsa toplamak için bir çırpıda dönüş yapıp işgale bilfiil katıldı. Daha birkaç sene önce Kaddafi’den madalya alan Erdoğan, TC’nin uçak ve gemilerinin bombalarıyla Libya’yı mahvettiği gibi Kaddafi’nın sonunu hazırlayanlardan oldu.


İşgalden buyana 11 sene geçmesine karşın, işgalin amacına ulaştığı söylenemez. ABD için tek
olumlu sonuç, Libya’da yatırımları olan Çin’in tasfiye edilmesi oldu. Afri-Com ise Libya’da
konuşlanamadı. Libya fiilen doğu, batı ve güney diye üçe ayrıldı. Tobruk merkezli doğuda ABD’nin
adamı Halife Hafter, Liberaller, Kaddafi’nin eski adamları ve merkezi hükümetten umudunu kesmiş aşiretler var. Trablus merkezli batıda ise Müslüman Kardeşler, İslamcı müttefikleri, Mısratalilar ve Berberi aşiretleri var. Fransa, BAE, Mısır, Rusya, General Hafter’in yanında, İtalya, Türkiye, Katar ise batıdan yana konumlanmış durumdalar. Emperyalist güçler yol açtıkları kaos ortamının ortadan kaldırılması için ciddi bir çaba göstermezken harici aktörler,Suriye’den transfer ettiği cihatçı güçlerle Türkiye,Katar ve Rus Wagner gurubu vekalet savaşlarıyla ülkeyi parçalanmaya götürüyorlar.


2020 sonlarında Almanya, AB emperyalizmi adına sürece müdahil oldu ve BM şemsiyesi altında,
çatışan tarafları bir araya getirdi. Barış Anlaşmasının üzerinden 2 yıl geçti ve anlaşma emperyalist
rekabeti ortadan kaldıramadığı gibi büyük bir gerilim ve belirsizlik Libya’ya geri döndü.


Geçen yüzyıldan bu yana Sovyetler Birliğinin varlığında şekillenen dünya hızla parçalanıyor.
2.Paylaşım savaşından beri değişmeyen sınırların artık emperyalist rekabetin konusu olacak şekilde savaş ve müdahalelerle değiştirildiği/değiştirileceği bir döneme girmiş bulunuyoruz. Anlaşıldığı kadarıyla Libya’da bu süreçten nasibini alacak ve muhtemeldir ki iki devlete bölünecektir.

21.11.2022

EĞİTİMİN TARİHSEL SÜREÇ İÇİNDE ONTOLOJİK TEMELENDİRİLİŞİ

Erdoğan ATEŞİN

İlkel topluluklarda ki eğitim etkinliklerine dair insanlık çok az bilgiye sahiptir ve bu konuda ki bilgilerimiz oldukça sınırlıdır…Ontolojik temellendirmemizi ilkel döneme ilişkin oldukça zayıf bilgiler üzerine oturtmak durumundayız.

İlkel topluluklarda, özelde köleci topluluklarda örgütlü, organize bir sistem niteliğinde eğitim etkinliklerine rastlamak çok zor. Bütün bu olumsuz duruma rağmen, yönetici üst sınıflara özgü kimi okullara rastlamak mümkün…Bunlar arasında en öne çıkan ve en gelişmiş olanı Mısır’ın bilim ve eğitim etkinlikleri olduğunu tarihten öğreniyoruz…

Mısır’da Firavunlar döneminde topraklar Firavunların mülkiyetidir. Ticaret ekonomisinin gelişmesi daha düzenli kent ve kasabaların ortaya çıkması, insanlar arası çeşitliliğin, yeni toplumsal ve ekonomik koşuların etkisiyle, özellikle matematik biliminin bu süreçte geliştiği görülür Bu süreçte ekilebilir yerlerin tarlaların, arsaların ölçülmesi, binaların yapımı, ticaret ve ticari ilişkiler, su kanal ve bentlerin inşası, Nil nehrinin taşma zamanın hesaplanması, Mısır’ da ve giderek Mezopotamya’da bilimsel çalışmaların, aritmetik, geometri ve giderek astronomi, tıp çalışmaları sürece damgasını vurmaktadır. Bu süreç, Mısır’da özel mülkiyetin genelde ortaya çıkmasını hazırlamıştır.

Mısır’ın, bu süreçte tarıma dayalı toplumsal yapısı temel üretim biçimidir. Yine bu süreçte soylular, rahipler ve askerler toplumsal tabakalaşmanın en üst sınıflarını oluşturur ve dönemin yöneticileridir. Serf ve köleler ise, toplumun emek kesimini, yani alt sınıflarını oluşturur. Mısır’ın ekonomik yapısında önemli bir yer tutuyor olmasına rağmen, basit el zanaatçılığı, el sanatları, zanaat işleri, Mısır’ın ekonomik yapısında yönetici üst sınıflar tarafından aşağılanmış ve küçümsenmiştir…

Halil Fikret Kanat ” Mısır’lıların ve Mısır pedagoklarının garip özelliği küçük zanaatlarla uğraşanlara aşağı gözle bakması idi. Gençliği yüksek okullara girmeye teşvik etmek için küçük zanaatlarla uğraşanların çektiği zahmetler ve bu gibi işlerin insanı küçülttüğü ve esir ettiği öne sürülürdü.”

Mısır’da ilkokul düzeyindeki okullarda genellikle mistik, dinsel , basit okuma yazma ve aritmetik öğretilirdi ve bu eğitime genellikle serf çocukları devam ederdi. Mabet’ler de genellikle üst sınıflardan kişiler eğitilirdi ve bunlar genellikle yönetici görevlere getirilirdi ve bu okullar, Mısır’ın kültür alanını oluşturan öğretim kurumlarıdır. Bu okullar zengin kütüphaneler, arşivler ve enstitüler, bu süreçte zenginleşmiş, daha sonra İskenderiye’de ki rahip okullarına, bunlar da Hiristiyanlık kültür ve eğitim kurumlarının oluşmasına; giderek Antakya, Urfa, Harran ve Nusaybin’de ki kültür merkezlerine örnek teşkil etmişlerdir.

Mabet okulları, bir çok kraliyet şehzadesinin yetişmesine, ayrıca rahiplik, doktorluk, arazi ve kadastro mühendislerinin, astronomi bilim adamlarının, yazı bilginlerinin yetişmesine hizmet etmişlerdir. Mısır’da bilimsel çalışmalar, dinsel güçlerle iç içedir ve dönemin doktorları Rahip satatüsündendir. Mısır’ın tanrıları ”bereket” nitelikleriyle simgelenirken, ‘yaratıcı ve koruyucu’ tanrı düşüncesi din anlayışlarının ve dünya görüşlerinin temelini oluşturur… Mısır inanışında yer dişi, güneş ise erkektir.

Feodal Çin’de toplumsal yapı niteliğini eğitim birimleri, ekolojik koşullara uyumlu olarak dağılmış ve bu doğrultuda örgütlenmiştir. Çin’ de örneğin halk tabakalarının okulları, ‘cemaat’ okulları olarak bilinir. (Liu) Mistik ve dinsel eğitim bu okulların temelini, özünü oluşturur. Kırsal yerleşim ve küçük kasabalarda kanton okulları ( Çiyong ), büyük kasabalarda ise, büyük kasaba okulları ( Siu ) il merkezlerinde yüksek öğrenimi simgeleyen Hio ya da bir başka adıyla Akademia bulunmaktadır. Süreç içinde feodalizmin güçlenmesiyle birlikte okullar da giderek derebeyin direk hizmetindedir artık.

Çin’in temel felsefesi Panteizmdir ( kamu tanrıcılık. ) Tao, Cin’in tanrısıdır ve her yerdedir, doğayla iç içedir. Bu inanış, determinist bir doğa anlayışını savunur. Tao ve doğanın bütünleşmesinden oluşmuş bir determinizm. İnsan doğayla mutludur ve onun yasalarıyla varlık kazanır. O nedenle Çin’de ki devlet, törel insan ve toplum anlayışları, Taoizmin temel görüşleri arasında algılanır.

Konfüçyanizm, töre ve dinsel değerleri, insan doğasıyla bütünleştirmek iddiasındadır. İnsan doğasının yapıp etmelerinden çıkış alarak, iyi ve güzel olana ulaşmak ister.

Eski Hint toplumları ise, Ganj kıyılarına yerleştikten sonra toplumsal yapılarını Kast şeklinde örgütlemişlerdir. Brehmenler, bu toplumsal yapının en üst tabakasını oluştururlar ve Brehmenler devleti yönetirler. Asker sınıfı hiyerarşik olarak Brehmenlerin altındadır. Bu hiyerarşik yapı zanaat sahipleri ve en altta da köleler olarak şekillenmiştir. Her kast kendi içinde kapalı ve genetiktir.

Toplumsal bir hareketlilik ve devinim yoktur. Brehmenler burada hem üretim aracının sahibidir, hem de yönetici konumdadırlar ve Brehmen dininin koruyucularıdır. Brahman dini, eski Hint toplumunda devlet dinidir, tümel ruhu ( külli ruh ) simgeler, tikel ruh , yani bireyler bu tümel ruhla , Brahman’la bütünleştikleri oranda erdem kazanıp, kurtuluşa ulaşırlar.

Brahman dini özünde panteisttir. Brahman doğanın kendisidir, özüdür, ona içkindir ( immanenttir ). Brahman’ın iki yardımcısı vardır Viznu ve Çıva ve bunlar iyi ile kötü değerlerle görevlidirler. Evrenin temel amacı, çokluktan tekliğe, birliğe doğru bir gelişme izlediğinden, tikel ruhlar, tümel ruhla, bütünleşmek zorundadır, yani devlete ve onun dinine itaat etmek zorundadır.

Eski Hindistan’ın hakim ikinci din ise Buda ( Budizm )dinidir. Bu din ileriki süreçlerde halk arasında yaygınlık kazanarak, Jainizm’le birlikte giderek devlet dinine dönüşmüştür. Budizmin tanrısı Nirvana hiçliktir. Çünkü varlık, yaradılış temelli olup, yokluktan, hiçlikten çıkmıştır. Nirvanaya ulaşmak ise, hiçlikten, yokluktan acı ve ızdırap, çile çekmekten geçer.

Eski İran’da toplum savaşçıdır, devletin başında ise bir üst sınıf olan din adamları, Papazlar bulunur. Askerler ikinci sınıf, ziraatçılar ve köleler en alt sınıfı temsil ederler.

İsrail’de ise, sistemli eğitimin Babil ve Asurlu’ların köleliğinden kurtulmasından sonra başladığı görülür. Kudus’te kurulan okul bu anlamda çok önemli bir yere sahiptir ve bu okul, ihtiyarlar meçlisine, akiller meçlisine bağlıdır. Okul üst sınıflara eğitim vermektedir. Ayrıca bu okula bağlı Haham okulları kurulmuştur, tapınaklar içinde de de Sinagog okulları açılmıştır. Sonrasında bütün bu okullar İsrail devletinin resmi okullarına dönüşmüştür. Musa’nın on emri temeline dayanan ve bu felsefeden kök alan okullar, bugünkü İsrail devletinin eğitim politikasında önemli bir gelenek olarak rol üstlenmişlerdir.

Fenikeliler’de ekolojik koşulların bir sonucu olarak, ticaret ve pratik amaçlara yönelik okullar yaygındır. Dinsel eğitim, eğitimin merkezi politikasıdır. Bütün bu analatımlardan çıkan sonuç, ilkel toplulukların eğitime ilişkin ontolojik yapısında genelde aynı yaklaşımlar sergilenmektedir. Genelde toplumun üst sınıfları yönetici, asker ve yazıcılar yetiştirmek için saray ve tapınaklarda organize bir eğitim göze çarpmaktadır.

Osmanlı-Türk toplumlarında da bundan farklı bir eğitim söz konusu değildir. Enderun ve sonrasında Medrese okullarının olduğunu Osmanlı -Türk tarihinden biliyoruz. Bu okullar genellikle bilim insanı, hukukçu, Tıp insanı yetiştirmek amaçlı faaliyet yapmıştır. Üretim araçlarına ve topraklara sahip olan devlet, kendi bünyesinde insanlar yetiştirmiş, halk kesimleri için, toplumsal değerlere uygun ve uyumlu, töresel ve dinsel amaçlı okullar örgütlemiştir ve bu okullarda aile ve askeri eğitimler de verilmiştir. Eğitimin temel amaçlarını şöyle sıralamak mümkün. ”Ruh” kavramının hem dinsel, hem bireysel , toplumun üst sınıflarını simgeleyen bir anlamı olduğunu söylemek mümkün. Madde ise yoksul kesimlerin, çalışan kesimlerin eğitilmesi amaçlıdır, yani hizmet sektörü…

Antik Yunan’da ise (Polis) küçük kente devletlerinin kurulmasıyla felsefe ve eğitim başlamıştır. Polis’in gerçek temsilcileri çeşitli silahlarla techiz edilmiş ” hür erkekler” erkekler, ( Hopilit’ler) dir. Bu birlikler tamamen erkeklerden oluşan birliklerdir, başında yönetici sınıf yada sınıflar vardır, onların hizmetindedirler. Antik Yunan’da bu süreçte sitenin kutsal yasaları (nomus), polisin birliğini sağlayan çok önemli sosyo-külterel değerlerdir. Ataerkil aile yapısı üzerine yükselen ve genel eşit haklara sahip haklara sahip- köleler dışında-yurttaşların oluşturduğu birliktir. Antik Yunan’da her site ayrı ve bağımsız örgütlenmesine rağmen topllamda bütün siteler Yunan uygarlığının birer unsurlarıdır.

Isparta ve Atina, ayrı özelliklerde kurulmuş site devletlerin en önemlilerindendir. Isparta, Mora yarımadasından Dorlar’ın göç etmesiyle yerli halkı devletin köleleri( Holiot) ve yarı hür sayılan ( Periök) lar durumuna sokmalarıyla bir site devlet oluşmuştur. Isparta kendi döneminin savaş devletidir ve eğitimin temeli savaşçılık üzerine kuruludur ve bu nedenle Isparta’da bilim ve felsefe gelişememiştir. Isparta’nın toplumsal yapısında yurttaşların yanı sıra, toprak köleleri (Heilos) ve yarım yurttaş statüsünde olan (perioikos) bulunmaktadır. Perioikoslar ticaret ve zanaatla uğraşırlar ancak siyasi haklardan yoksundurlar. Her yurttaşın başka birine devredemeyeceği belli bir toprağı vardır ve bu toprakları küleler işler…Eğitim etkinlikleri sınıfsal temel üzerinden yurttaşlara yöneliktir.

Atina’nın ilk dönemlerinde (MÖ- 1100-750), ticaret ekonomisi henüz çok cılızdır ve Atina’ da üç ayrı sınıf görülür. Soylular (Eupatrides), tarımcılar( Geomoroi), zanaatcılar (Damiourgos). Siyasal yönetim eski klan şeflerinden oluşma soylularındır, siteyi yöneten ”yargıçlar kral”lar ( Arkhön’lar) hep soylular arasından seçilerek alınırlardı.

MÖ 3-4 yy’larda Atina’da el sanatları ve ticaretin gelişmesiyle birlikte, siyasal yapı da bu sürecin ruhuna uygun liberalleşme sürecine girilmiştir. Halk demokrasisi bu liberalleşen alan üzerinden yeşermiştir. Eğitim bu süreçte felsefeyle birlikte hümanist insanı, insanın kendisi için eğitim’i amaç edinen nitelik kazanır.

Bu eğitim genel bir kültür eğitimidir. Bu tür eğitimin temel dersleri konumunda olan ”yeni hür sanat”a yani yedi özgür zeka sanata , Latince’de Arts Liberales denirdi. Yunancada bu sözcüğün anlamı ansiklobediktir. 18 yy’da Fransız devriminin düşünce yapısını oluşturan düşünür”lere verilen ”Ansiklobedistler” deyiminin anlam köklerini buradan aramak gerekiyor.

Antik Yunan’da hürlerin çocukları, eğitimlerini Gymnasion ve Palestra’larda yaparlardı. Matematik, Felsefe, Gramer, , retorik ve diyalektiği de içine alan bu eğitim, ileriki süreçlerde Avrupa eğitim sistemlerinde 18 yy’dan sonra ortaya çıkan genel eğitim veren okulların ana geleneği olmuştur… Devam edecek…

KAPİTALİZM AŞKIN DÜŞMANIDIR VEYA “MASUMİYET MÜZESİ”(1)

“Bizimkisi bir aşk hikayesi değildi.

Aşktı bizimkisi, gerisi hikayeydi…”

Can Yücel

Mahir Konuk / 13.11.2022

O. Pamuk’un “Masumiyet Müzesi” adlı romanın eleştirisine başlamadan önce, özellikle de bu bölüme başlığını veren “Aşksız bir aşk hikayesi” önermesini açıklamak üzere söylediklerimizi tekrarlayalım: Diğer iki yazara karşı gösterdiğimiz gibi O. Pamuk’a da itirazımız, genellikle her yazarın, bilim adamının ve edebiyatçının yolunu izleyerek neticede kurgusal bir ürün ortaya koydukları değildir. Dahası, nesnel gerçeklerin, kurgunun amacına uygun olarak bir sanat eserinde yapılandırarak hikaye edildiğinde abartılı bir dil kullanarak ifadelendirilmesi ve hatta amaca uygun olarak deforme edilmesi de, eğer bizim genel olarak maddi gerçekliklerle bağımızı ortadan kaldırmıyorsa -ve hatta onu daha da güçlendiriyorsa-, bizim için bir itiraz konusu oluşturmayacaktır.2 Aksi taktirde, bir bilim adamına nesnel gerçekliğin şimdiye kadar algılandığından ve tanımlandığından daha başka ve hatta bilimin elde olan genel geçer kurallarını sorgular bir biçimde yeni varsayımlar ileri sürmesini yasaklamış olunacak, roman yazarlarına “kurgu bilim” türünü veya “çocuk masalları” kaleme almasına karşı çıkılmış olunacaktır. Bu tür yasaklamaların anlamı, evreni yani maddi varoluşu yeni bir anlayışa göre algılanması gerektiğini savunan Einstein gibi bir alimi tıpkı zamanında Galile’ye yapıldığı yargılanması gerekecekti.3

Bizim itirazımız; O. Pamuk’a olduğu gibi, onun benzeri ve çoğunlukla da “post-modernist” akım içinde kümelenen ve kalemlerini “neo-liberal” ideolojinin ve yerleşik liberal faşist düzenin hizmetine sunan diğer yazarların yaptığı gibi, kapitalist sistemin ulaştığı duruma uygun olarak sırf ideolojik özellikle de siyasi tahakküm amaçlı olarak, kurgusal gerçekliği, maddi gerçekliğin yerine, onu yok sayacak şekilde geçirilme çabalarına karşıdır. Yukarıda incelediğimiz onun “Yeni Hayat” adlı romanını böylesi genel bir çabanın ürünü olduğunu, “fetişleştirme” gibi yöntemler kullanarak kurgusal gerçekliği, toplumsal bir varlık olarak var olmadan hayata dair maddi bir gerçekliğe sahip olamayacak olan evrendeki insan varlığının yerleşik düzene uygun olarak nasıl gerçekleştirilebileceğinin bir örneğini sunduğuna şahit olmuştuk. Eleştiri düzlemine aldığımız bu romanında yazarımız bize, genel tavrına bağlı olarak bir “aşk romanı” yazarak, insanı insan yapan bir diğer salik, otantik insani bir “toplumsal ilişki” türü olan “aşkı” nasıl el çabukluğuyla sıfırladığını ve tanınmaz ve işe yaramaz nitelikte bir ilişki türüne dönüştürdüğüne şahit olmaktayız.

“Masumiyet Müzesi” adlı romanda O. Pamuk’un tam olarak yaptığı ne aşk ilişkisi dediğimiz özgün bir toplumsal ilişki biçiminin sıfırlanması olayıdır; yoksa bu eserde sergilenen ne sadece içinde yaşanılan toplumda “aşk” ilişkisinin imkansızlığının ispatlanmaya çalışılması, ne de “aşk ilişkisi” olarak adlandırdığımız bir ilişki türü üzerinde olumlu veya olumsuz bir yargılama yapma meselesidir. Zira bu iki durumda da “aşk” her ne kadar ortalıkta görünmese de ve hatta genel kanıya göre olumlu veya olumsuz bir şey olarak ulaşılmaz olsa da var olduğu kabul görmektedir. Düşüncemize göre “aşk ilişkisine” bu şekillerde yaklaşmak, tek başına sorun teşkil etmez. Üstelik, okuyucuyu daha baştan uyardığı ölçüde etik bir açıdan da son derece tutarlı bir yaklaşım biçimi olacaktır. Oysa ki ele alıp eleştireceğimiz eserde gündeme alınan ve varlığı tartışılan “aşk ilişkisi” apriori olarak var kabul edilmektedir ve bu tür bir ilişkinin bizzat kendisi, kurgulandığı ve olaylar üzerinden tanımlandığı biçimiyle olumlu bir şekilde tanımlanmaktadır. Ancak gerek kurgulama biçimi, gerekse buna bağlı olarak yapılan tanımlamalar, esere bağlı kalınarak ele alındığında bir yandan bu ilişkinin romanın başından sonuna kadar bir sıfırlama eyleminin kurbanı haline getirilerek adım adım buharlaştırıldığına şahit olmaktayız. Neticede, “Masumiyet Müzesi” romanı, gerçek bir aşk ilişkisinin ne olup ne olmadığı konusunda pek bir fikri olmayan üçüncü sınıf bir yazarın, bu tür bir ilişki konusunda sırf kariyer ve buna benzer bir amaçla kaleme aldığı daha çok bir “Amazon kataloğuna” benzeyen bir metine benzemektedir.

Ne demek istediğimiz, bu yıl Nobel ödülüne layık görülen bir Fransız kadın romancının eseri ile O. Pamuk gibi bir başka Nobel ödülü sahibi yazarın mesela “Masumiyet Müzesi” adlı romanı karşılaştırıldığında daha iyi anlaşılacaktır.

Annie Ernaux ve “toplumsal mesafe” sorunu

Annie Ernaux’nun eserleriyle tanışmamız ve onu ilk okumaya başlamamız 1980’li yılların ikinci yarısına, on yıllık bir aradan sonra Fransız üniversitelerinde yeniden “sosyoloji” dersleri almaya başladığımız yıllara kayıtlıdır. Okuduğumuz birinci romanı, onun ikinci eseri olan “Les Armoires Vides” (Boş Dolaplar), (1974) dir. O yıllarda bir yazar olarak geniş bir okuyucu kitlesine sahip değildi ve daha uzun yıllar boyunca çok güçlü bir kaleme sahip olduğu halde kitap piyasasında hak ettiği yeri alamamıştır. Bu durum, A. Ernaux’nun kendisini göstermeye başladığı yılların, aynı zamanda “post-modern” zırvalıkların hızla ve yoğun bir şekilde ortalığa saçılarak özel bir destek görmesi, “gerçekçi” olarak sınıflandırılan yüksek kalibredeki edebiyat eserlerinin ise sumen altı edilmesiyle rahatlıkla açıklanacak bir sansürleme örneği teşkil etmektedir.

A. Ernaux’nun eserleri baştan beri “otobiyografik” karakterde olagelmiştir: Kendi çağını ve yaşam çizgisi boyunca içinde yaşadığı toplumsal sınıf ve çevrelerin kendi içselliğinde bıraktığı izleri toplumsal bir sorumlulukla taşıdığı gibi, toplumsal dışsallığı biçimlendiren yapılanmanın çelişkilerle dolu dünyasını eserlerindeki “kurgu düzenini” üzerinden yansıtmasını bilmiştir. Diğer bir deyişle, A. Ernaux’nun romanlarında, mesela bir O. Pamuk romanında olan her şey mevcut bulunmaktadır: Bir birey (karakterlerin) üzerinde sembolik değeri çok yüksek olan nesnelerle bezenmiş bir zaman-mekan bütünlüğü oluşturan ve yazarın bir hikayede bütünleyerek sunduğu olaylar zinciri; bu nesnel zincirin yazarın kendi öznelliğini, ideolojik ve siyasi yönelimleri ile birbirine katarak oluşturduğu kurgusal düzen; yazarın kendine özgü bir üslup ve ifadelendirmeyle oluşturduğu metne bir “edebiyat eseri” tadı veren ve okuyucuyu sarıp sarmalayan (veya O. Pamuk’ta olduğu gibi iten) sanatkarlık…

A. Ernaux’nun eseri o kadar bütünlüklü, o kadar ölümün değil ama hayatın akışı yönünde bir akıcılığa ve bir o kadar da kendi iç musikisine sahiptir ki, romanları “bir solukta okunan” ve iz bırakan çekiciye sahip eserlerdir. “İş sosyolojisi” ve “klinik sosyoloji” derslerinde mastır çalışmaları düzeyinde iki sene üst üste hocalığımızı yapan tanınmış Fransız sosyoloğu Vincent de Gaulejac’ın, Ernaux’nun yazımını tanıtırken “Onun eserlerinde yerli yersiz fazladan söylenmiş tek bir kelime, ilgisiz gibi duran tek bir olaya rastlayamazsınız” şeklinde tespitlerde bulunduğunu hatırlamaktayız. Bu ise bir bilim dalı olarak icra edilen sosyolojinin en belirleyici niteliği olan “olgulardan hareket etme” prensibi ile, “otobiyografik” karakterli romanların birbirlerine olan yakınlığının nedenini açıklamaktadır. A. Ernaux’nun romanları, içinde yaşadığı dönemin ve toplumsal şartların bütün çelişkilerini yüklenmiş bir yazar içselliğinin kendisini edebiyat yoluyla “aslına sadık” bir biçimde ifade etmesinin ürünü olduğundan, sosyologlara üstünde çalışacakları paha biçilmez bir materyal sunmaktadır. Bu yüzden, onun eserleri hakkında derinliğine bir bilgi sahibi olabilmemiz için biyografine kısaca bir göz atmamız gerekmektedir.

Romancımız, “dar gelirli” bir ailenin çocuğu olarak Kuzey-batı Fransa’nın Normandiya bölgesinde 1940 yılında dünyaya gelmiştir. Babası işçi, annesi ise bulundukları “işçi kültürü” ile toplumsal olarak damgalanmış küçük bir kasabada bir kafe-bakkal işletmektedir. Aile sınırlı bir gelir seviyesine sahip olduklarından fazla çocuk yapmayarak bütün yatırımlarını kızlarının geleceği için harcamışlardır. Küçük Annie de 2. Savaş sonrasının “toplumsal ilerlemeci” akımını takip ederek, kendisi gibi dar gelirli çocukların “başarılı olmasının” başlıca yolu olan “okulda başarılı bir öğrenci olmanın” şartlarını gerçekleştirip, edebiyat fakültesinden üstün başarı ile mezun olmayı başarmıştır. Daha sonra uzun yıllar liselerde edebiyat öğretmenliği yapmış, başladığı doktora çalışmasını ise yarım bırakmıştır. 17 yıl bir birliktelikten sonra ayrıldığı eşinden iki erkek çocuk sahibidir.

Görüldüğü gibi, A. Ernaux’nun yaşam çizgisi, büyük bir çaba göstererek sahip olduğu diploması sayesinde sınıf değiştirme durumunda kalan bir bireyin, bir sınıf kültüründen ve buna bağlı davranış biçiminden, toplumsal hiyerarşide daha üst seviyede olduğu kabul edilen bir diğerine geçiş olayı ile belirlenmektedir. Biz bu durumu, “Denge ve Devrim” adlı kitabımızda “düşey toplumsal hareketlilik” olarak tanımlamıştık. Hareketin başlangıç noktası olan toplumsal sınıfın hiyerarşik konumu söz konusu olduğunda “büyük başarı” olarak adlandırılan bu tür toplumsal hareketliliğin bireyin dışsallığındaki ölçüsünü belirleyen, hareketin sonunda kendisini dayatan ve “intibak etmek” açısından ağır sonuçları olan “toplumsal mesafe” olarak adlandırdığımız durumdur.

Bireysel içsellikte ise asıl mesele, aynı zamanda toplumsal gerçeklik olarak tanımlanan “toplumsal mesafenin” sınıfsal çelişkilerle dolu tabiatına bağlı olarak ortaya çıkan “intibak sorunlarının” psikolojik planda yaratabileceği rahatsızlıklardır. Neticede, toplumsal dışsallıktaki çelişkiler, bireysel içsellikte bir “kimlik bunalımını” provoke eden varoluşsal çelişkileri doğurmakta ve böylece “toplumsal mesafeye” maruz kalmış olan birey ruhsal çalkantıların etkisi altına girmektedir. Bireyin toplumsal dışsallığının, onun içselliğinde yankılanarak ortaya çıkardığı bu çelişkilerin nelere yol açtığını, daha önce belirttiğimiz gibi, “klinik sosyoloji” ile uğraşan V. De Gaulejac incelemiş ve araştırmalarının sonucunu “Nevrose de Classes” (Sınıf Nevrozu) adlı eserinde yayınlamıştır.

Sınıf Nevrozu” kavramı ve A. Ernaux’nun eserleri

”Sınıf nevrozu” (veya “sınıfsal nevroz”) kavramını ilk kez tanımlayarak sosyoloji literatürüne katan Vincent de Gaulejac adlı Fransız sosyoloğu, aldığı disipliner formasyon itibariyle bir yanıyla psikanalist ve diğer yanıyla da daha çok “yapısalcı” Fransız sosyolojisinin son dönemde ileri gelen temsilcisi olan Pierre Bourdieu’nün ekolüne yakın bir konumda olan bir araştırmacıdır. Uzun yıllar “Dünya klinik sosyoloji derneğinin” başkanlığını yapmış ve “Toplumsal Değişim” laboratuvarını yönetmiş, Paris 7. Üniversitesinde de profesör olarak ders verip öğrenci yetiştirmiştir.4 V. De Gaulejac metodolojik planda kendisine toplumsal değişikliklere tabi olmuş bireylerin “toplumsal trajektuarlarını” (yaşam çizgisi) araştırma nesnesi olarak seçmiş ve onu sonuca götüren analizlerini, bizim tabirimizle onların “bireysel içsellikleri” ile “toplumsal dışsallıkları” arasındaki paralelliklere dayandırmıştır. Bizim bugün sahip olduğumuz sosyoloji anlayışımızın gelişiminde, aynı zamanda öğrencisi olduğumuz V. De Gaulejac’ın çalışmalarının, özellikle de araştırma metodolojisi açısından, belli bir katkısı bulunmaktadır.

Fransız sosyoloğun ampirik verilerden (mülakatlaradan, özellikle de yaşanmış hayat hikayelerine dayanan bireylerden alınan bilgilere dayanan) hareketle ileri sürdüğü “sınıf nevrozu” kavramı, toplumsal dışsallıkta yaşanan “sınıfsal farklılaşmaya” maruz kalma veya “göçmenlik” sonucu yaşanan ani değişim, bireysel içsellikte varoluşsal çelişkiler yumağı oluşturmakta ve eğer kimliksel nitelikteki bu çelişkiler kontrol altına alınamaz ise özellikle de psikanalizmin alanına giren “nevrotik” nitelikteki iç rahatsızlıklara yol açmaktadır. Bu durumda “sınıf nevrozu”, bireyin içinde yaşadığı sınıfsal nitelikli yapılaşmansının sonucunda oluşan ve onun yaşam çizgisi boyunca var olduğu oranda -en azından nesnel olarak- bireye dayatılan toplumsal çelişkilerin sonucunda ortaya çıkan “toplumsal mesafenin” doğurduğu kimliksel çelişki ve bu çelişkinin içsellikte yol açtığı araz olarak tanımlanabilecektir.

Sosyoloğa göre, A. Ernaux’nun otobiyografik eserleri, mağduru olduğu kimliksel çelişkileri şuur altından yazı yoluyla bilinç alanına çıkarıp çözülecek hale getirmenin ürünü olmaktadır. Diğer bir deyişle yazı yazmak, romancımız için bir psikanalizin divanında iç hesaplaşmaya eşit bir çabaya karşı gelmektedir ve nihayetinde bu yolla kendisine dayatılan ve içsel rahatsızlığa yol açan sınıfsal tabiatlı “toplumsal mesafeyi” bütünüyle nesnel olarak ortadan kaldırmaya yetmese de, en azından kontrol edilebilir hale gelmiş olmaktadır. Ne var ki, V. De Gaulejac’ın öngördüğü ama hiçbir şekilde araştırmalarına ve öğretisine başkaca dahil etmediği, yazı yazmak gibi faaliyetlerin yanında “toplumsal mesafelerin” ortadan kaldırılması için toplumsal dışsallıkta yürütülen siyasi ve ideolojik mücadele de, A. Ernaux’nun başvurduğu bir başka “giderme” biçimidir. Nitekim romancımız emekçi halkın siyasi iktidara karşı yürüttüğü mücadelelerde taraf olmuş, kendisi gibi bu mücadelelerde özellikle hayatının son döneminde aktif bir şekilde tavır koyan sosyolog P. Bourdieu’ye destek çıkmıştır.

A. Ernaux’nun eserlerini kendisine araştırma nesnesi olarak alan akademik camiada bir tek “klinik sosyolog” V. De Gaulejac değildir. Onun eserinin “siyaset bilimi” dalında savunulan bir doktora çalışmasının da konusu olduğu bilgimiz dahilindedir. A. Ernaux, son başkanlık seçimlerinde “Boyun Eğmeyenler” hareketinin adayı Jean-Luc Melenchon’u aktif bir şekilde desteklemiştir. Ayrıca, Filistin halkının yanında Siyonist işgalci İsrail devletine karşı tavır koyduğu içinde neo-liberal ve liberal faşist çevrelerin hedefinde yer almaktan çekinmemiştir.

Romancımızın eserleriyle sosyologların ve hatta siyaset bilimcisi akademik çevrelerin dikkatlerini üzerine çekmiş olması, onun eserinin O. Pamuk gibi riyakarca “siyaset dışı” olduğunu iddia eden neo-liberal ideolojisinin görevlisi yazarların eleştirisini yapabilmek için de önemli ipuçları vermektedir.

O. Pamuk ve A. Ernaux

O. Pamuk’un eserlerinin okunması ve eleştirisinin yapılması en mükemmel bir şekilde A. Ernaux’un romancılığı ve eserlerinin oluşturacağı dev bir aynadan yansıyan özelliklerine bakarak en teferruatlı bir şekilde görülecektir. O. Pamuk’un “Masumiyet Müzesi” adlı romanını bu devasa aynadan gözlemlemek aynı zamanda bize, “Yeni Hayat” adlı romanının irdelemesini yaparken geliştirdiğimiz görüşlerin bir sağlamasını yapma imkanı da sağlayacaktır. Ancak bunun mümkün olması için, A. Ernaux’nun eseri ile ilgili şu noktaların göz önünde bulundurulması gerekmektedir:

1) A. Ernaux’da olgular, üstelik geçmişte yaşanmış ve bugün de yaşanmakta olan olaylar daima ön planda bulunmaktadır. Romancımızın eserlerinin aynı zamanda araştırmacıların ve bilim adamlarının dikkatini çekmesinin nedeni budur.

2) Aynı zamanda gerçek hayatın deneylerini de oluşturan bu olaylar yaşanmış, yaşanması mümkün, ama özellikle de paylaşılmış olaylardır. Bu anlamda, nesnel oldukları kadar öznel, bireysel oldukları ölçüde de toplumsal olaylardır.

3) Ernaux’da öznellik ve bireysellik birbirleriyle mutlak anlamda çelişen değil ama birbirlerini tamamlayan unsurlardır. Romancı olayların yaşanmışlığını yani öznelliğini, onların nesnel ve toplumsal olduğu gerçeğinin bir parçası olarak görür. Diğer bir deyişle, onun öznelliğinin muhtevasını yaşadıklarının toplumsallığı oluşturur. Öznellik; algılayan ve olaylar ve şeyler dünyasında aktif olan bireyin, kaba nesnel gerçekle gözlemlenemeyen en ücra noktalarına ulaşmak, onları saklandıkları delikten çıkarmak ve yazım (roman) aracılığıyla toplumsal tabiatlı olan bu gerçekleri başkalarıyla paylaşmak üzere harekete geçirilmektedir.

4) Öznelliğin harekete geçirilmesi, A. Ernaux’nun “edebiyat insanı” parkurunda gözlemlediğimiz üzere sadece gizli-saklı kalmış gerçekleri ortaya çıkarmak için değil, ama aynı zamanda insan yaratıcılığının da harekete geçirilmesi, en azından bu yaratıcılığın önündeki engellerin temizlenmesi demek anlamına da gelmektedir.5 Bu yüzdendir ki, sadece toplumsal tabiatlı nesnel gerçekleri ortaya dökmekle yetinmemeli, ama aynı zamanda sınıfsal çelişkileri yüklü bu gerçekler karşısında belli bir saf tutmak da gerekmektedir: Tıpkı sürekli ezilenden yana siyasal tavır koymaktan geri durmayan romancımız gibi.

5) A. Ernaux’nun romanlarında olaylar gibi “şeyler” (eşyalar) de oluş halindeki maddi hayatın akışına eşlik etmektedir. Eşyalara niteliğini ve gücünü veren, her şeyden önce onlara toplumsal olarak verilen somut ve soyut (sembolik) değerlerdir. Bu durumda, eşyaların değeri, onlara duyulan ihtiyaç ve yüklendikleri sınıfsal değerler olacaktır.

6) Böylece, son derece akıcı, insanı sarıp sarmalayan, “bir solukta okunan” bir yazılım özelliğine sahip romanların yazarı A. Ernaux’nun kurgudan ne anladığı ve onu nasıl kullandığı da anlaşılmış olacaktır. Şöyle ki, aynı zamanda bir “romanın inşası” anlamına da gelen kurgulama olayı, her şeyde toplumsal veya maddi hayatın oluş çizgisine uygunluğuna tabi olacaktır. Dolayısıyla tek tek olaylar, onların özneleri olan “kahramanlar” ve yaşanmış olayların dekorunu oluşturan ve onları tamamlayan “şeyler”, bu tür bir kurgulamanın akış yönüne göre dizilecek ve tanımlanacaktır. Dolayısıyla son derece hassas bir içselliğe sahip romancımızın eserlerinde bolca öznellik mevcuttur, ama onlarda post- modern edebiyatın en temel özelliği olan “uydurukluğun” zerresini dahi bulmak mümkün değildir.

Neo-liberal ideolojinin hizmetkarlığına soyunmuş olan son dönem üç Türk romancının eserlerinin eleştirisini yaptığımız sırada elinde O. Pamuk’unkine hiç benzemeyen bir Nobel ödülüyle “bozkırdaki çekirdek” misali aniden yine karşımıza çıkan A. Ernaux’nun eserini ve liberal faşist bir diktatörlükle yönetilen Fransa’da gösterdiği siyasi cesaretini selamlıyoruz.

O. Pamuk’un eleştiri düzlemine yatırdığımız “Masumiyet Müzesi” adlı romanını gözleyeceğimiz aynanın düzeneğini A. Ernaux’nun romancılığından yola çıkarak kurmuş bulunuyoruz. Şimdi de gözlem yapacağımız nesneyi bu aynada yansıtmak üzere, O. Pamuk’tan uzunca bir alıntı yapalım:

Masumiyet Müzesi romanımı ve müzenin kendisini 1990’ların ortalarından itibaren birlikte düşündüm. Yani hem bir aşk romanı planlıyordum hem de o zamanda sözü edilen eşyaları sergilediğim bir müze açmayı kuruyordum…” (S. 555)

Sırf bir eşyaya bakarak bir hikaye, bir roman düşünebileceğimi, bunun bende bir alışkanlık olabileceğini, Masumiyet Müzesi romanını çıkarmadan önce keşfetmiştim. Rus formalist edebiyat kuramcısı Viktor Şkolovski, olay örgüsü denen şeyin, bir romanda anlatmak, araştırmak istediğiniz noktalardan, temalardan geçen bir çizgi olduğunu söyler. Bir dizi eşyayı içgüdüyle seçtikten sonra önümüze koyup, onları bir hikayeyle birleştirip, kahramanların hayatlarına nasıl katabileceğimizi düşlüyorsak, bir roman çatmaya başlamışız demektir.

Ama bizi bir olay örgüsüne ve oradan da bir romanın zengin ve insani alemine götürebilmesi için alıp biriktirdiğimiz eşyalarla duygusal ilişkiler kurabilmemiz gerekir. Bizde duygusal ve şiirsel bir etki uyandıran eşyaları ancak bir sıraya düzerek bir romanı düşleyebiliriz. Eşyaların bizde duygusal bir etki yaratması, hatıralarımızı canlandırma gücü taşıması için bu uygun durum tabii ki aşktır. Ben romanımı yalnızca bir müze kurmak için değil, aşk dediğimiz duyguyu kendimce çözümleyebilmek için de kuruyordum.

Romandaki ilk hedefim müze değil, aşk dediğimiz karmaşık, psikolojik, kültürel, antopolojik şeyi soğukkanlılıkla anlatmaktı. … / … Bu duyguyu –tıpkı bir trafik kazası gibi- hayatta karşımıza gelen ve çoğu zaman istemediğimiz kadar acı veren bir şey olarak anlatmak istiyordum. Masumiyet Müzesi her şeyden önce aşk hakkında bir düşünmedir.” (S. 558)

Öncelikle bu alıntının “Masumiyet Müzesi”nin sonuna eklendiğini ve romanın kurgulanma süreci ile ilgili bir açıklama yapmak üzere “son söz” olarak kaleme alındığını belirtelim. Sonra, bu sözlerin “Nobel ödüllü” olmak gibi uluslararası çok prestij sahibi bir romancının kaleminden çıkmış olduğunu çok büyük bir hayretle karşıladığımızı belirtmeliyiz. Evet, burada söylenenler, adeta hiç düşünülmeden konuşulmuş sözlere veya yaptığı iş konusunda henüz tam bir görüş sahibi olmayan bir hizmetlinin gün sonunda ustasına verebileceği tekmile benzemektedir. Bu haliyle de O. Pamuk hakkında daha önce söylediklerimizi onaylamaktadır.

Birinci olarak, eğer bu sözlerden çıkarak romancının “Masumiyet Müzesi” ile gerçekte ne yaptığı veya ne yapmak isteği gibi bir soru sorarsak, cevabımız ancak ve ancak pazardan alınan malların “promosyon” çalışmasını üstlenmiş bir “reklam şirketi çalışanı” profilinin ön plana çıktığını görebiliriz. Şöyle ki, romanın kurulmasında öncellik “eşyalara” yer verilmiş, ilişkilerden çok dekoru süsleyen “şeyler” ön plana çıkarılmış bulunmaktadır; “aşk ilişkisi” başta olmak üzere bütün insanca ilişkiler sergilenen bu şeylere tabi kılınarak “eşyalaştırılmış” olmaktadır.

(Birbiriyle nasıl bir ilişkisi olduğu sır olan bir nesneler müzesi olan Masumiyet Müzesi’nden bir detay. Müzede sergilenen nesnelerin ne olduğu ne için sergilendiği gibi detaylar yok. Böyle olunca bir bağlama oturmuyor ve bütünlük arz etmiyor. Gerçekte müze Lyublijana’daki Broken Heart Museum’un kötü bir kopyası-editör)

Bu durumda hem “bir aşk hikayesi” olduğu iddia edilen olayı başlangıçta belirleyen, bir taraftan bir “çöp evde” biriktirilen şeyler misali bu eşyalar olurken, diğer taraftan ise yazarımız her ne kadar bir benzetme yaparak “müze” demiş olsa da, bu şeyler bir “meta pazarında” değer bulmaktadır. Yazarımız, işin içinden sıyrılmak için her ne kadar gerçekte yaptığı “tüccarlığı” bir Rus edebiyat kuramcısını yardıma çağırarak aklamaya çalışsa da, bu çabası alıntıda ortaya konulduğu biçimiyle kendisini de komik duruma düşürmektedir. “Masumiyet Müzesi”nin eşyaları, hikayeye entegre olarak olayların akışını takiben dekorda beliren Anton Çehov’un o meşhur “illaki patlayarak” yaşanan gerçek hayata karışan “duvarda asılı tüfeği” değildir. Aynı şekilde, yaptığı işi sözüm ona anlamlı kılmak için yardıma çağırdığı Marcel Proust’un babaannesinin pişirdiği o meşhur “Madelein kekleri” ise hiç değildir.6 Bu büyük ustaların kurgularında bahsi geçen “eşyalar”, tıpkı Annie Ernaux’da gözlemlediğimiz gibi, olaylara doğrudan entegre durumdadır ve buna bağlı olarak anlam kazanırlar. Diğer bir deyişle; ne Çehov Pamuk’un yaptığı gibi duvarda asılı bir tüfekten çıkarak bir öldürme olayı planlar, ne de geçmişini sorgulayan bir Proust “Madelein sitili” kekten yola çıkarak romanlar kaleme almıştır. Oysa ki O. Pamuk’un ele aldığı biçimde olaydan önce “eşyalar” bulunmakta, maddi hayatın tezahürü olan olaylar, pazardan devşirilmiş eşyalar tarafından dışardan belirleyici bir konuma getirilmiş bulunmaktadır. Bizim, “Yeni Hayat” adlı romanı irdelerken ortaya çıkan “eşyalaşma” olayına romancımız böylece mükemmel bir örnekleme daha sunmuş olmaktadır.

İkinci olarak tartışmamız gereken konu, “eşyalaşma” sürecinin doğal sonucu olarak oluşa gelen “yabancılaşma” (aliénation) O. Pamuk’un açıklamaya çalıştığı “Masumiyet Müzesi” adlı eserinde nasıl gerçekleştiğidir. Bizim yaptığımız tanımla insan vücudu üzerinden gerçekleşen cinsel ilişki olduğu kadar, bireyin duygu yoğunluğunu da taşıyan toplumsal bir ilişki türü olan “aşk ilişkisi”7 hiçbir şekilde Pamuk’un ifade ettiği gibi “eşyaların ruhu” ile açıklanamaz. Aksine, genellikle birer “kullanım değeri” taşıyan eşyalara romancının bahsettiği “ruhu” veren toplumsal bir ilişki türü olan “aşk”ın bizzat kendisidir; tıpkı bir “fetişe” onda var olduğuna inanılan “sihirli gücü” veren şeyin kendisinin “kültürel norm”lar ve “dini inanç”larla kodlanmış “toplumsal ilişki” olması gibi. Zaten, yaptığımız alıntıda Pamuk’un yaptığı aşk tanımları,ya çok muğlak (karmaşık, psikolojik, kültürel, antropolojik şey” ) ya da bütünüyle negatif bir değer yüklenen şey (“trafik kazası”, “istemediğimiz kadar bize acı veren şey”) olarak ifadelendirilmeke ve bir türlü gerçek niyetinin açık ve seçik bir biçimde ne olduğu anlaşılamamaktadır: “İç güdüsel” kleptoman dürtülerinin esiri olarak şurada burada yürüttüğü eşya eşyalara bir müze kurmak mı? Yoksa insani “tutkunun” zirve yaptığı ve “Öteki” ile ilişkide koşulsuz, amasız, yani’siz bir birleşmenin gerçekleştiği otantik bir “aşk ilişkisini” mi? (İlerde romanın bütününü ele aldığımızda bu iddiamızın daha açık seçik görülebileceğini belirtmeliyiz.)

Üçüncü olarak üstünde durmamız gereken nokta, romanın kurgulama biçimiyle ilgili olacaktır. Altını çizdiğimiz üzere A. Ernaux’nun romanlarında hikaye edilen yaşanmış veya yaşanması mümkün olan olaylar, romancının içinde yaşadığı toplumsal yapılanmanın dizinini takip ederek oluşturulmaktadır; oysa ki O. Pamuk”ta söz konusu olan bireysel “güdülerin” yönettiği bütünüyle “uyduruk” bir dizindir. Ancak, bu tür bir “uyduruk” kurgulamanın kendine özgü bir anlamı ve amacı olmadığı, doğrudan doğruya romancının entelektüel, psikolojik ve ideolojik-siyasi yönelimlerinin damgasını taşımadığı anlamına gelmemektedir.

“Masumiyet Müzesi”inda, yazarın itiraf ettiği gibi pazarlanmak üzere üretilmiş “eşyaların” yapılan kurgulamada öncelliğinin belirleyici olması, kapitalist yapılanmanın anlatılan hikayeyi de yapılandırdığı gerçeğini gündeme getirmektedir. Pamuk’un romanında “sahip oluş” kahramanların “varoluş” mücadelesini belirler, onların davranışlarını anlamlandırır. “Eşyaların” olaylar yani “ilişkiler evreni” karşısında en başlıca özelliği, her ikisinin da nesnellik içermesine karşın, birincinin bitmiş yani dış bir müdahale olmadan değiştirilemez bir evreni temsil etmiş olduğu gerçeğidir. Bu durumda, roman yazarken bir kurguya “eşyalarla” başlamak, onun etrafındaki canlı hayatın bir parçası olarak var olan ilişkiler evrenini sınırlamakonu dairesel bir hareket içine almakdaha önce yaptığımız tanıma uygun olarak “sıfırlamak” anlamına gelecektir. Bu yanıyla da “Masumiyet Müzesi”, “aşk ilişkisi” dediğimiz şeyden “ilişkiyi” kaldırmayı hedeflemektedir ki, bu haliyle de neo-liberal ideolojinin kapitalist sistemi devam ettirebilmek üzere insan toplumsallığını ortadan kaldırmak eylemiyle bütünüyle örtüşmektedir. Nasıl ki insandan toplumsallığını almak onun varlığını yok etmekle eşdeğer ise, “aşk ilişikisi”nden “ilişkisini (yani ötekini) almak, aşkın bizzat kendisini ortadan kaldırmak demek olacaktır.

O. Pamuk’a ve A. Ernaux’ya aynı anda varoluşsal bir soru olan “Neden romancı oldunuz?” sorusunu yöneltildiği var sayalım. Bu sorunun cevabı her ikisinde de aile hayatları üzerinde yoğunlaşmış olsa da Fransız yazarında mesele “sınıf çelişkilerinde” yoğunlaşmaktadır ve kendisi de “yoksul halktan” ve ezilenlerden yana olduğunu hiçbir yanlış anlamaya meydan vermeden ilan etmiştir. Aslında, aynı açıklıkla O. Pamuk da Nobel konuşmasını içeren “Babamın Bavulu” adlı yazısında kendisini roman yazmaya iten, kendi toplumsal yaşantısına bağlı nedeni ortaya koymaktadır. Oradan anladığımıza göre Pamuk’u yazarlığa iten onun “içgüdüsel” edebiyat aşkı filan değil, ama “meşhur olmak” ve babasının yapamadığını yaparak ait olduğu Türk burjuvazisinde irtifa kaybeden ailesinin tekrar eski durumunu yeniden kazanmasına vesile olmaktır. Nitekim onun için varoluşsal bir neden olarak bütün kariyerini belirleyen bu “meşhur olma” arzusunu hayata geçirmek üzere önce ressamlığı denemiş, ama sınırlı bir kabiliyete sahip olduğu ortaya çıkınca da, kendisine dışarıdan verilen iki yıllık “yazarlık formasyonundan” da faydalanarak şansını “romancılık sektöründe” denemeye karar vermiştir. Dolayısıyla, “meşhur olma” güdüsüyle yönlendirilen O. Pamuk gibi birisinin, sadece yoğun bir çaba sarf ederek ve sadece kendisine öğretilen teknikleri kullanarak ancak ve ancak içinde aşkın sadece lafı edildiği, ama gerçekte kendisinin mevcut olmadığı “aşksız bir aşk romanı” yazmasına hiç de şaşırmamak gerekecektir.

KAPİTALİZM AŞKIN DÜŞMANIDIR…

Kapitalizmin, insanlar arası ilişkileri düzenleyen ve onları tarihsel olarak belirlenmiş ve rasyonel olarak ilişkilendirilmiş olarak belli bir hedefe doğru yönlendiren bir sistem olarak, insan bireyselliğini sömürerek ondan nasıl bir “katil” yarattığını ve onun toplumsallığını sıfırlayarak onun evrende var olma şartlarını nasıl ortadan kaldırdığını, üç neo-liberal dönem romancının eserlerinde yapılan tespit ve tanımlamalar üzerinden daha önce görmüştük. Açıktır ki, bütün insanlığın varlığını tehlikeye atmış bulunan kapitalist sistemin, özellikle de “roman” söz konusu olduğunda, başlıca hedefi, insana dair her duygunun yanında bireyselliğin ve toplumsallığın da zirve yaptığı “aşk ilişkisi” olmaktadır. Kapitalizmin “AŞKIN EN BÜYÜK DÜŞMANI” olduğunu; bireysel içselliğin, kapitalist sistemin biçimlendirdiği toplumlarda “Leyla ve Mecnun”un yaşadığı dönemlerden de daha vahim bir şekilde8 “aşk” ve “sevgi” çölüne dönüştüğünü en kusursuz şekilde romanlar üzerinden gözlemlemekteyiz. O. Pamuk’un “Masumiyet Müzesi” romanı, “aşk düşmanlığı” dediğimiz olgunun “edebiyat sanatı” bir enstrüman olarak kullanılarak nasıl tezgahlandığının en belirgin örneğini vermektedir.

Bir burjuva-kapitalist gibi sevmek nedir?

“Bir burjuva gibi sevmek”, en mükemmel ifadesiyle ancak, içinde aşkın zerresi bile olmayan ama yine de bir “aşk hikayesi” olarak ifade edilen “Masumiyet Müzesi” adlı romanda anlatıldığı anlatılabilirdi. Bu varsayımımızın, romanın kurgulanış ve ifade ediliş biçimiyle ilgili olarak ne anlama geldiğini somut örneklerle ortaya koymadan önce, tıpkı “Yeni Hayat” adlı romandaki gibi tam bir “yılan hikayesine” benzeyen gelişiminin özetini genel hatlarıyla anlatmamız gerekmektedir. Böylece okuyucuya ele alacağımız tek tek olayları yerli yerine koyabilmek için bir yol haritası da sunmayı umuyoruz.

Nişantaşı burjuvazisinin 30 yaşındaki “jönlerinden” olan Kemal, erkek kardeşiyle beraber babalarından devraldıkları bir işletmenin başında bulunmaktadırlar. Kemal’in, yine Nişantaşı burjuvalarından, yüksek eğitimini Fransa’da yapmış, Sibel adlı bir sevgilisi de bulunmaktadır. Nişanlanma ve giderek evlenme planları kuran Kemal-Sibel çifti, kendileri ile aynı çevreden diğer genç kadın ve erkekle birlikte “yeni kuşak” burjuvalarını bütünleyen bir “mini sosyeteye” katılmışlardır. Bu “mini sosyetenin” üyelerinin hepsi aynı aşırı lüks lokantaların müdavimidirler; kadınlar erkekleri cezbedebilmek için aynı lüks mağazalardan alış-veriş yapmakta, erkekler aynı randevu evlerinde ihtiyaç gidermektedirler. “Modern” bir yaşama biçimi seçmiş olduklarından, Türkiye’nin 1970-80’lere gelinceye kadar (hikayenin yaşandığı yıllar) burjuvazi içinde “evlenmeden cinsi ilişki kurmak” yaygınlaşarak halk kitlelerinde olduğu gibi “bakirelik tabusu” kırılmaya başladığından, Kemal ve Sibel çifti -yine de ilkesel bir biçimde evlenmek kaydıyla- ilişkilerini sevişmeye kadar taşımış taşımıştır. Bu durum gerçekte şu anlama gelmektedir: Çiftin arasındaki ilişki, vülger anlamında bir “görücü” ilişkisi olmasa da, evliliğin ön plana çıktığı ve duygusal yakınlıkla belirlenen bir ilişki türüdür. Dolayısıyla otantik bir aşk ilişkisi değildir; ne Kemal Sibel’e olan aşkından “dağları delecek” durumdadır, ne de Sibel, Kemal’e olan sevgisinden “verem olacak” durumdadır. Son dönemin Fransız Filozoflarından Michel Onfray, bu tür birleşmeleri “sınıf ensesti” karakteri taşıyan ilişkiler olarak nitelendirmektedir; “sınıf ensesti” yani burjuvanın burjuva, işçinin işçi ile evlenmesiyle kendi toplumsal sınıfının yeniden kendi kendisini üretmesi (“reprodüksiyon” kavramı – Pierre Bourdieu). Fakat nesnel olarak planlanmış bu program son anda bazı duygusal nedenlerden ötürü tıpkı aniden sökün eden bir “trafik kazası” ile bozulmuştur.9 Kemal, bu sefer de daha çok “aile içi enseste” yakın olan bir ilişkiyle, Sibel ile yaşadığı “sınıf ensesti” türü ilişkiyi tersine çevirerek, eski ve “yoksul” bir aile üyesi olan “Nesibe Halası”nın 18 yaşındaki lise öğrencisi kızı Füsun’a tutulmuştur.

Küçük yaşta tanıdığı Kemal “abisi” ile tezgâhtarlık yaptığı Nişantaşı’ndaki şık giyim kuşam mağazasında yeniden karşılaştığında Füsun, liseyi bitirip üniversite giriş imtihanlarına hazırlanmaktadır. Kemal, Füsun’un çalıştığı ve Nişantaşı burjuvazisinin “uğrak yeri” olan bu mağazaya müstakbel nişanlısı Sibel’e tanınmış bir markanın çantasını almak için girmiştir. Ancak satılan “malın sahte olduğu” bahanesiyle alış-veriş uzar ve genç kız kendisini önce, Kemal’in babasına da “garsoniyerlik” yapan “Masumiyet apartmanı”nın bir dairesinde sonra da onun “yatağında” bulacaktır.

Kemal, Füsun’la ilişkisinin kısa süren ilk döneminde, kendi gibi burjuva olan Sibel ile ilişkisini de sürdürmeye devam etmiş; bir taraftan Füsun’la ilgili olarak “yandım-bittim-kül oldum” nidalarıyla aşkını itiraf ederken, diğer taraftan Sibel ile birlikte, bütün İstanbul burjuvazisini bir araya getiren bir “nişan töreni” düzenlemiştir. Ünlü Hilton Otelindeki bu törene bir “akraba” olarak Füsun’da “biricik kız evlat” olarak anne ve memuriyette çalışan babasıyla birlikte katılmıştır. Bu olaydan sonra “yemeden içmeden kesilen” ve “namusunun lekelendiği” ortaya çıkan Füsun, Kemal’den uzaklaşmış; ailesi ise “namusu kirlenen” kızlarını alıp, Kemal’in sonradan zorlukla ve ısrarlı arayışlarla keşfettiği, “yoksul mahallesi” olarak bilinen “Çukurcuma” semtindeki bir eve taşınmıştır.

Bu arada “artık bakire olmayan” Füsun, anlaşmalı olarak ailesi tarafından “sinema eğitimi” görmüş bir gençle evlendirilmiştir. Sinemacı genç ile Füsun’un ilişkisinde “cinsellik olmadığı” iddia edilmektedir. Bu genç, güzel ve çekici bir kız olan Füsun’u senaryosunu kendi yazdığı ve yönetmenliğini de kendisinin yapmayı planladığı bir filimde oynatmayı planlamaktadır. Aile ilişkisini ve varlıklı bir genç oluşunu da kullanarak Kemal kendisini, Halasının ve onun eşinin kızlarından artık uzak durması gerektiğini söylemelerine rağmen, Füsun ve “iç güveysi” konumundaki sinemacı eşinin de dahil olduğu “aile meclisine” empoze ettirmeyi başarmış ve böylece haftada en az iç “dört gece” içkili yemekli toplantı halinde olan bu meclisin her şeye burnunu sokan düzenli üyesi olmuştur. Yedi-sekiz sene kadar sonra da, Füsun’un babasının vefatı ve iç güvey “sinemacı damadın” ayrılmasıyla, “bekleyen derviş muradına ermiş” sözüne uygun olarak ailenin ”reisi” olmayı başarmıştır. Romanın başlıca kahramanı “burjuva Kemal” “Keskin” ailesine “reis” olurken, bu arada darbe üzerine darbe yaşayan Füsun’a da tekrardan sahip olmak ve onunla evlenmek için plan yapmaya başlamıştır.

Füsun’un izini kaybettiği dönemde Kemal, nişanlısı Sibel’den bir çeşit “hasta-hasta bakıcı” ilişkisi10 dönemi yaşadıktan sonra ayrılmış, hemen akabinde genç kadın aynı çevreden Kemal’in de yakından tanıdığı başka bir gençle evlenerek çoluk çocuğa kavuşmuştur. Bir “tezgahtar parçasına” aşık olduğu anlaşılınca Kemal, kendi aile üyeleri dahil Nişantaşı burjuvasından uzaklaştırılmaya başlanmıştır. Ama bu onun, Füsun’a karşı beslediği “otantik bir aşk” sayesinde burjuvaziye kayıtlı olduğu alışkanlıklarından ve varoluş biçiminden koptuğunu “bambaşka bir insan” olduğu anlamına mı gelmektedir? Tabii ki kayır! Toplumsal karakterli bir ilişki türü olan “aşk ilişkisi” konusunda yaşanmış gerçek deneylerin yabancısı olduğunu tespit ettiğimiz O. Pamuk’un kaleminden çıkmış bir karakter ve “roman kahramanı” olan Kemal’in “Çıkurcuma” günlerindeki tavırları, onun “aşk” ilişkisinde olduğu gibi tutkuyla kurabileceği tek gerçek ilişkinin ancak “kleptomanyak” bir tipin çevresiyle kurduğu takıntılı bir ilişki olabileceği yönünde olabilir. “Masumiyet Müzesi” romanı, bir “aşk ilişkisi” hikayesi anlatmaktan daha çok, bir “sosyopatın maceraları” hikayelerini anlatmaktadır bize. İşte bu yüzden romanın kurgusunu, içinde zerrece bir “aşk ilişkisinin” olmadığı “aşksız bir aşk hikayesi” oluşturmaktadır.

“Masumiyet Müzesi”, “aşık olmak” eyleminin bir “trafik kazası” olarak tanımlanacağını iddia eden O. Pamuk’un bu hiç de rast gele yapılmamış tanımlamasını onaylarcasına, bir “trafik kazası ile sonuçlandırılmaktadır. Neticede Füsun, Kemal’in yeniden evlilik hazırlıkları yaptığı sırada, kasti ölümcül bir kazaya neden olmuştur. Bu kazada Füsun hayatını kaybederken, Kemal ağır yaralı olarak kurtulabilmiştir.

“Masumiyet Müzesi” adlı romanın final bölümü ve kazadan önce çiftin arasında geçen konuşmalarda, romancının var olduğunu iddia ettiği “aşk hikayesinin” gerçekte var olmadığı tezimizi doğrular niteliktedir. Zira, Kemal-Füsun beraberliğinde baştan beri bir tek “aşık” vardır, o da bir “tezgahtar parçası” olarak ifadelendirilen Füsun’dur; Kemal’in bütün yapabildiği “evcilik oynamak”tan ibaret kalmaktadır. Füsun, önceden aşık olduğu Kemal’e hikayenin özellikle “Çukurcuma” bölümünde yabancılaşmaya başlamış, aşkını kurtarmak ve her şeyi satın alma alışkanlığından kurtulamayan bu adamı cezalandırmak üzere, bu trajik sonu hazırlamıştır… Sonuçta ortada bir tarafta “tezgahtar bir kız” gibi seven ve anlatılan hikayenin biricik “aşık”ı Füsun bulunmaktadır; diğer tarafta bir “burjuva gibi seven” ve bu yüzden hikayede gerçek bir “aşk ilişkisine” her zaman yabancı kalan Kemal bulunmaktadır. Bu arada, ortaya çıkan bu çelişkide bir yan ürün olarak kendisini ele veren bir romancı ve onun ayıbını örtmek için tasarlanmış ve uygulamaya koyulmuş hiç te “masumiyet göstergesi” olmayan bir müze…

Aşk ilişkisi, “Masumiyet Müzesi” ve toplumsal mesafe…

Daha önce çeşitli fırsatlarda toplumsal tabiatlı olan “aşk ilişkisinin” komünist bir karakterde olduğunu belirtmiştik. Sık sık yaptığımız bu onaylamanın özellikle iki nedeni bulunmaktaydı: 1) “Aşk ilişkisi”, var olan ve çoğunlukla sınıfsal karakterde olan “toplumsal mesafenin” cinsel ve fiziki farklılıklar dışında ilga edilmesi temeli üzerine kurulduğu ve böylece “iki farklı birey” olmak kadar farklı yapılanmalara sahip bireylerin tutkulu bir sevgi bağıyla birleşmesini öngörmesi; 2) Komünizmin, tıpkı “aşk ilişkisinde olduğu gibi özgür bireylerin, toplumsal (sınıfsal) mesafelerin ortadan kaldırılması ile oluşturduğu toplumsallık biçimi olduğu gerçeği… O halde, “toplumsal” bir ilişki de olan “aşk ilişkisi” gerçekleştirildiği “dışsallıkta”, başta sınıfsal tabiatlı mesafe olmak üzere, birleşmenin önündeki her türlü mesafe alışları ortadan kaldırmaya yöneldiği oranda devrimcidir de…

Diğer taraftan, toplumsal ilişkiler bütünü içinde belli bir özgül ağırlığa sahip “özgün” bir ilişki türüdür, “aşk ilişkisi”. Bu anlamda onun gerçekleşmesi, daha önce yine çeşitli fırsatlarda altını çizerek belirttiğimiz üzere, cinsiyet-vücut- aşk düzleminde her üç unsur arasındaki ilişkinin kurulmuş olmasına bağlıdır. Sevişerek “tek atımlık” bir “cinsel birleşme” gerçekleştirmek, aynı zamanda vücut gerçekliğini devre dışı bırakan -dostluk, yoldaşlık ilişkisi gibi- sadece “toplumsal” karakterli olan bir “aşk ilişkisi” kurmak için yeterli olmayacaktır. Bu düzlemde “aşk”, aynı zamanda toplumsal karakterli olan bu ilişkinin zamansal boyutunu da taşımaktadır; ancak, zamana yayılsa ve hem de oldukça fazla toplumsal karakterli olmuş olsa da, cinsleri ve vücutları birleştirdiği farz edilen “evlilik” bağı üzerine kurulan ilişkiler, “Katolik evliliği”11 dahi yapılmış da olsa, “aşk ilişkisi” kurulmuş olduğunu göstermeyecektir. “Evlilik ilişkisi” dediğimiz ilişki “kurumsal” bir ilişki olup, “toplumsal mesafe” dediğimiz şeyin hukuksal olarak kanunlarla korunduğu bir ilişki biçimi olacaktır.12

Aynı şekilde, “toplumsal mesafelerin” kaynağının genellikle ve ağırlıklı olarak “sınıfsal tabiatlı” olduğu gerçeğinden yola çıkarak, bir burjuvanın bir diğer burjuva ile evlenmesi, bir proleterin bir diğer proleterle evlenmiş olması olgusu, her iki durumda da, evli çiftlerin aynı zamanda “aşk ilişkisi” ile birleşmiş olmasını doğurmaz. Aksine bir “sınıfsal ensest” olayına işaret eden bu gibi durumlar, gerçekte “aşk ilişkisinin” kurumsal olarak reddi anlamına gelecektir.

“Masumiyet Müzesi” adlı roman, bu tür P. Bourdieu’nün tabiriyle “toplumsal varlık şartlarının reprodüksiyonu” örneklerini sunmaktadır bizlere. Romanın erkek kahramanı olan Kemal’in, aşık olduğunu farz ettiği ilk sevgilisi ve nişanlısı Sibel’in, kendisine rakip konumda olan “halk çocuğu” Füsun ile ilgili olarak söyledikleri ve benimsediği “aşk ilişkisi” tanımlaması” bize mükemmel bir örnek sunmaktadır:

Bizim ilişkimizde olduğu gibi aşk, dengi dengine sanatıdır. Sen hiç zengin bir genç kızın, yakışıklı diye kapıcı Ahmet Efendi’ye, inşaat işçisi Hasan Usta’ya aşık olup evlendiğini Türk filmleri dışında bir yerde gördün mü?” (S. 228)

“Sapına kadar” burjuva olduğunun bilincinde olan ve bununla övünen Sibel’in, yine “sapına kadar” burjuva olan ama öyle görünmekten, büyük bir ihtimalle romanın bir “aşk hikayesi” oluşuna uydurmak isteyen romancının “kurgusal bir zorunluluk” nedeniyle imtina eden Kemal’in de aynı bilince sahip olduğunu görmekteyiz:

Güzel ve mutlu hayatıma bütün alışkanlıklarımla devam edebilmek için Füsun’a aşık olmamam gerektiğini, o gecelerde Nişantaşı’nın ışıklarını seyrederken arada bir aklımdan geçiriyordum. Bunun için Füsun ile arkadaşlığa, onun dertlerine, şakalarına ve insanlığına kapılmamam gerektiğini seziyordum.” (S. 61)

“Burjuva Orhan” yaptığı, kendi yarattığı kahramanı olan “Burjuva Kemal”’in kendi kendisini sorgularken sürç-i lisan ederek sarf ettiği “insanlık” nitelemesi, “aşk ilişkisi” söz konusu olduğunda kesinlikle yerli yerinde olan bir nitelemedir. Evet, O. Pamuk bu kelimeyi aynı şekilde anlamlandıracak mıdır bilemeyiz, ama tıpkı “komünist olmak” gibi “aşık olmak” da, evrendeki insan varlığına en yakın olmak demektir! Ne var ki, romandan aktardığımız ve Kemal’in “aşkın tezahürü” olarak nitelediği bu sözler, anlatılan hikayenin bütünü göz önüne alındığında, aşkın ne demek olduğunu bilen herkesin ancak “hezeyan” olarak niteleyeceği sözler olacaktır. Zira Kemal’in Füsun ile ilişkisinde, bütün ağlayıp sızlamalara rağmen gerçek anlamda yani “somut bir olguya” karşı gelen bir tek “aşk ilişkisi” emaresi bulunmaktadır, o da sadece ve sadece romanda kendisine çok az doğrudan “ifade etme” fırsatı verilen Füsun’un her şart altında sahiplendiği aşkın kendisidir.13 Bu durumda Füsun, kendisi ile 18 yaşındayken cinsi ilişkiye giren sevdiği erkek karşısında tek başına “insanlığı” temsil etmektedir. Başta Füsun’un nişanlısıyla yatmasını bir “tuzak” olarak gören Sibel olmak kaydıyla, Kemal ve diğerleri, O’nun “aşk ilişkisi” konusunda takındığı tavrı karşısında, “hayvanlığa” çok daha yakında bir yerde pozisyon almış durumda bulunmaktadırlar.

Sibel’in nişanlısı Kemal ve onun “metresi” konumuna itilmiş olan Füsun ilişkisi üçgenindeki konumu, onun kararlı bir “sınıfsal ensest” uygulayarak “sınıfsal reprodüksiyon” gerçekleştirmek üzere kendi sınıfından nişanlısı ile kurumsal yani evlilikle bitecek bir birleşmeyi amaçladığını göstermektedir. Nesnel olarak romanın her paragrafında ortaya çıkan bu olgu, O. Pamuk’un kurgulamasında “antropolojik” nitelikli olarak tanımlayıp, “çok karmaşık” olarak nitelediği “aşk ilişkisi”, günlük hayatta karşılaşılan ufak tefek ilişkilerin sağladığı çeşitli kılıflara sokularak “sınıfsal nitelikli” olan gerçekliğinden uzaklaştırılmaktadır. Örneğin, Füsun ve Sibel’in evlenmeden önce kurduğu “cinsel ilişkinin” açıklanması, buna güzel bir örnek teşkil etmektedir:

Sibel’in evlenmeden önce benimle yatmasını aşk ve güven ile, Füsun’un aynı şeyi yapmasını ise cesaret ve modernlik ile açıklamış oluyordum. Bundan da, ağzımdan çıktığı için yıllarca pişmanlık duyacağım “cesur ve modern” iltifatı yüzünden benimle yattığı için Füsun’a özel bir sorumluluk ve bağımlılık sonucu çıkıyordu. Çünkü “modern” olduğuna göre, evlenmeden önce bir erkekle yatmak veya evlendiği gece bakire olmamak onun için yük olamazdı…” (S. 58)

O. Pamuk’un manevralarını yaparken yarattığı anlatım ve kavram kargaşası içinde resmen “çuvalladığına” şahit olmaktayız. Şöyle ki Füsun’a karşı sorumluluğu olması gerektiğini izah etmeye çabalarken, Sibel’e daha önce birçok kez yakıştırdığı “modernlik” sıfatını neden olduğu pek anlaşılmayacak bir şekilde onun yerine rakibine yakıştırmaktadır. Sevgilisiyle ilişkisi baştan beri bir “evlilik projesi” olan Sibel ile olan ilişkisinde daha önce pek o kadar da bahsetmediği “aşk” kavramını Kemal’in aniden ona yakıştırmaya çalışması buna bir diğer örnektir. Oysa, tıpkı bir burjuva gibi seven ve kendi sınıfının bilinçli bir savunucusu olan “sapına kadar burjuva” Sibel’in, “aşk ilişkisine” yabancı olduğu anlaşılan romancının karmaşık hale getirdiği ilişkiler yumağında ne yaptığını ne söylediğini gayet iyi bildiği anlaşılmaktadır.14 Evet, neticede Sibel de Kemal’e oldukça güçlü bir bağla bağlanmış olduğu, ondan bu yönde bir şeyler beklediği de ayrıca romanda gerçekleşen bir olgu teşkil etmektedir. Bu durum çiftin yakın bir dostu tarafından da gözlemlenmektedir:

(Yakını) “Sibel seni çok seviyor Kemal. Seni bu duruma sürükleyen insancıllığını çok iyi görüyor, anlıyor ve seni bu durumdan kurtarmak istiyor.” (S. 224)

Romanda buradaki gibi, sadece bir yanıyla da olsa bir “aşk ilişkisi” diyebileceğimiz Kemal-Füsun ilişkisi gündeme getirildiğinde sıkça “insanlık”, “insanca”, “insancıl” gibi kavramların gündeme getirildiğine şahit olmaktayız. Bunun nedeni, bir burjuvanın, en saf biçimiyle “insanca” bir ilişki türü olan “aşk ilişkisinde” insanca olan bir yan görmediği, “aşk ilişkisi” dediğimiz ilişkinin ölçüsünün insan varlığına yabancılaşmış bir değer skalası olduğu gerçeğiyle ilgilidir. Bu konuyu somut olgular üzerinden ilerde yeniden ele alacağız, ama şimdilik bir burjuvanın aşkla ilişkisinin, bir bankerin para kasası ile ilişkisi gibi olduğunun altını çizmekle yetinelim. İşte sırf bu yüzdendir ki, “sapına kadar” su katılmamış bir burjuva olan Sibel için, Füsun’un aşık olduğu Kemal ile ilişki kurması, bir bankerin çok getirili bir yatırım yapmasında olduğu gibi, bir tür “tongaya düşürme” eyleminden başka bir şey değildir:

“(Sibel) Yoksul ve hırslı bir kız olduğu için onunla böyle kolay bir ilişki kurabildin… Tezgahtar olmasaydı, belki de kimselerden utanmaz, onunla evlenirdin… “ (S. 227)

Oysa ki, Kemal’in, eğer cinsel ilişkiye girmek aşk ilişkisi kurmak anlamına gelseydi, “kolay ilişki” kurduğu ilk kız Füsun değil ama Sibel’in kendisiydi. Ama bu ilişki, burjuva olmanın tabiatı icabı “sosyal mesafeyi” ortadan kardırmaya yönelik değil, ama onu daha da pekiştirerek bir üst kuşağa aktarmak olduğunda “utanılacak” değil, ama gurur duyulacak bir şey olurdu. Öyle ki, burjuvazi içinde “sosyal mesafeleri korumak” üzere yapılan bütün birliktelikler “normal” hatta “kutsal” ilişkiler olacaktır:

(Kemal) “Sibel’in bakışlarından bizi cinsellik olmadan birbirimize bağlayacak tek şeyin evlenmek olduğunu hissederdim. Pek çok evli çift –yalnız babalarımızın annelerimizin kuşağındakiler değil, bizim yaşıtlarımız da- aralarında hiçbir cinsellik olmamasına rağmen her şey çok “normalmiş” gibi yaparak çok mutlu bir birliktelik yaşamıyorlar mıydı?” (S. 213)

Batılılaşmış zengin ailelerin, Avrupa görmüş seçkin kızları o yıllara ilk defa tek tük bu “bekaret” tabusunu kırmaya, evlenmeden önce sevgilileriyle yatmaya başlamışlardı. Sibel’de bazen bu “cesur” kızlardan olmakla övünürdü, benimle on bir ay önce yatmıştı. (uzun bir süreydi bu, artık evlenmeliydik) … / … bekaretini bana verdiği için, bırakmama imkan yoktu.” (S: 19)

Bekaret-cinsel ilişki-evlilik kurumunun arasındaki tabular ve yasalarla korunan ilişkinin, aslında “eğitim görmemiş” halk kitlelerinin tekelinde olmadığına, “aşk ilişkisi”nin düşmanı olan ve “toplumsal mesafe” korunarak ancak var olabilen burjuva çevrelerinin sorunu olduğuna yukarıda daha önce değinmiştik. Nitekim, Kemal’in babası da tıpkı kendisi gibi, bir burjuvayı burjuva yapan toplumsal mesafe iki erkek çocuğun doğumuyla korunarak aktarılması garanti altına alındıktan sonra, başka bir kadın ile “aşk ilişkisi” sürdürmüştür. Bu arada Kemal’in babası, çocuklarının annesi ile ilişkilerinde cinsi açıdan “steril” bir ilişki yürütmeye devam etmişti; tıpkı Sibel ile ilişkilerinde, eğer devam etseydi, yapmaya hazır oldukları gibi… “Sapına kadar” burjuva olan Sibel, Kemal ile olan ve evlilikle sonuçlanacağı kaçınılmaz görünen birlikteliğindeki rolünün duygusal değil ama fonksiyonel olduğunu, “aşk” ile değil ama bir “sınıfsal misyon” ile yüklenmiş olduğunun bütünüyle bilincinde bulunmaktadır:

“ “Senin aşk zannettiğin şey geçici bir takıntı” dedi. Yakında geçer. Sana sahip çıkacağım. Kapıldığın saçmalıktan seni çekip çıkaracağım.” (S. 202)

“Sapına kadar burjuva” olan, burjuva doğmuş, burjuva yetiştirilmiş, burjuva sevmiş, burjuva ile birleşmiş ve burjuva çocuklar yetiştirmeye programlanmış, hiç şüphesiz ne yapıp-edip burjuva ölecek olan romanın kadın kahramanlarından birisi olan Sibel hanımın yukarıda aktardığımız sözleri, bir solukta kapitalizmin veya burjuva oluş biçiminin neden aşkın düşmanı olduğunu açıklayıvermektedir: KAPİTALİZM AŞKIN DÜŞMANIDIR, ÇÜNKÜ ONUN DÜZENİ İLE AŞK’IN DÜZENİ BİRBİRLERİNİ KARŞILIKLI OLARAK OLUMSUZLAMAKTADIR. Aşk ilişkisi sınırsız derecede özgür bireylerin varlığını talep eder; oysa ki, sınıfın sınırlarına taşan bir özgürlük kadın veya erkek bir burjuva için bireyin kendisini kaptırdığı bir saçmalık halinden başka bir şey değildir ve, ancak ve ancak ruhsal bir takıntı olabilecektir. Zaten, Kemal’in tutulduğu “aşık olma hastalığından” kurtulması için, “Amerika’da okumuş” Nişantaşı Burjuvazisinin gözdesi bir “psikanaliste” yönlendirmiş olması bu yüzden değil midir? Diğer yandan “aşk” ile bir burjuva bireyin ilişkisi, bir kapitalizmin temel varoluş biçiminde olduğu gibidir: “Sahip olmak”. Oysa ki otantik bir aşk ilişkisinde karşınızdaki bireye “sahip olmayı” aramazsınız, Aşık ilişkisinin fiili, ÖTEKİ” ile birlikte OLMAK’tır, yoksa bir burjuva gibi ona SAHİP OLMAK değil…

Bu durumda akla şu soru geliverecektir: O halde bu durumda KEMAL, Sibel gibi bir burjuvayı kaybetmeyi göze alıp, kaybolan ve kendisine “aşık olduğuna” inandığı Füsun’un peşinden gitmesi ne anlama gelmektedir? Oysa ki, biz Kemal-Füsun arasındaki ilişkinin tek yönlü olarak Füsun’dan Kemal’e doğru okunduğunda otantik bir aşk ilişkisi ve Sibel’in yaptığı tespite hak verircesine Kemal’den Füsun’a doğru okuduğumuzda ise gerçekten “psikolojik bir vakıa”, olduğunu söylemiştik.

Tam olarak söylersek, Kemal’in Füsun gibi bir genç kız ile kurduğu ilişki, hastalı veya “takıntıdan ibaret” olup; yine “aşk” ve “aşk ilişkisi” konusunda pratik hiçbir tecrübesi ve tartıp düşündüğü bir fikri olmayan bir romancının, “duygusal” olmaktan çok “rasyonel” bir şekilde kurguladığı “bir aşk romanı yazma” hesabının bir yan ürünü olmaktan başka bir şey değildir. İddia ediyoruz: Hayatında bir kez dahi olsun gerçek bir aşk ilişkisi yaşamış herhangi birisi, romanın özellikle de Sibel’in sahneden çıktığı “Çukurcuma” gecelerinin yaşadığı bölümde kendisini bir sahnede bile Kemal’in yerine koyduğunda, “aşk” adına büyük bir utanca kapılacaktır. Özellikle de bu bölüme ait yapılan tasvir ve tanımlamalarda…

Ayrıca, O. Pamuk’un yaptığı kurgulamada, Kemal’in Füsun ile arasında cereyan eden ve bir “aşk ilişkisi” olduğu iddia edilen ilişkide, bir-iki gülünç “küçük kız kaprisi” sahnesi dışında, Füsun’a hemen hemen hiç söz verilmemiş olduğu olgusu da başlı başına bir sorun teşkil etmektedir. Genç kadının bu ilişkiyi kendi içselliğinde nasıl yaşadığı, en azından Sibel’in olduğu kadar bile belirtilmemiştir. Daha önce de altını çizdiğimiz gibi, Füsun’un aşık olduğunu ancak romanı sonlandıran “intihar” olayı üzerinden tam olarak çıkarabilmekteyiz. Füsun’un Kemal’in bireysel içselliğindeki izdüşümü ise, onun partnerini “arzuladığını” göstermekten başka, Kemal’in “tutku”dan anladığının, “ötekine” şiddetle bağlanmak değil, ama bir burjuvanın ötekilere “sahip olma” güdüsünün “kleptomani” gibi ruhsal takıntıya dönüşmüş olduğudur.

Aşk ilişkisi” ve bir burjuvanın hezeyanları…

Tekrarlayalım: “Masumiyet Müzesinde” romanında, keskin bir “sahip olma” arzusu var, bu arzuyu bize “gerçekten aşık olmuş” birisinin ötekine tutkuyla bağlı olduğunu büyük bir inatla ispatlamaya çalışan ve ispatlamaya çalıştıkça kendisini ele veren, CV’imde bir de “aşk romanı olsun” diye çırpınıp duran bir yazarın hezeyanları var; ama, ortaya çıkan üründe ne otantik gerçek bir “aşk” var, ne de bir “aşk hikayesi” içeren bir roman bulunmakta… Bunu, aynı zamanda romanın yazarı, anlatıcısı ve Çukurcuma’daki müzenin kurucusu olduğu anlaşılan “Burjuva Kemal-Orhan” ın hezeyanlarından çıkarmaktayız; romancının, “aşk ilişkisi”ni ve “aşk”ın kendisini sanki bütün bunlar onun için “çok üstün bir değer” teşkil ediyormuş, ve bu değerler onun hayatını anlamlandırıp yönlendiriyormuş gibi anlatırken kendisini ele vermektedir. “Acaba yanlış mı okuyoruz?” diye bizi kendi kendinize soru sormaya iten, romandan alıntıladığımız birçok pasaj bu “ele verişin” somut göstergeleri olmaktadır:

Füsun’un giydiği beyaz külotu, beyaz çocuk çoraplarını ve bu kirli beyaz lastik ayakkabıları, hiçbir yorum yapmadan o kederli, sessiz anılarımıza işaret olsun diye sergiliyorum” (S. 107)

Füsun ile kırk dört kere seviştiğimiz yatağın kenarına oturdum ve çevremdeki hatıralarla dolu bütün o eşyalar arasından, burada sergilediğim üçünü sevip okşayarak bir buçuk saat mutlu oldum.” (S. 211)

Keskinler’in evine gittiğim 1539 gecede…” (S. 304)

İlk gidişim Nesibe Hala’nın “Akşamları bekliyoruz” demesinden on bir gün sonra, 23 Ekim 1976 cumartesi olduğuna ve Çukurcuma’daki son akşam yemeğimizi Füsun ben ve Nesibe Hala 26 Ağustos 1984 Pazar günü yediğimize göre, aradan 2864 gün geçmiş. Hikayesini anlatacağım bu 409 haftada, notlarıma göre onlara 1594 kere akşam yemeğine gitmişim. Ortalama haftada dört kere demektir bu.” (S. 291)

Keskinler’e gidip sofralarına oturduğum sekiz yılda, Füsun’un 4213 adet sigara izmaritini saklayıp biriktirdim. Bir ucu Füsun’un gül dudaklarına değen, ağzının içine giren, kimi zaman fitresine dokunup anladığım gibi diline değen, ıslanan ve çoğu zaman da dudaklarına sürdüğü ruj ile hoş bir kırmızıya boyanan bu izmaritlerden her biri; derin acıların mutlu anların hatıralarını taşıyan çok özel, mahrem eşyalardır. Dokuz yıl boyunca Füsun hep samsun sigarası içti.” (S. 410)

Yaptığımız bu alıntılarda yukarıda ileri sürdüğümüz görüşün göstergesi olarak öne çıkan noktalar şunlar olmaktadır:

Birinci olarak bu alıntılarda anlaşılması gereken, romanın başlıca erkek kahramanı olan Kemal için “eşyalara sahip olmak” takıntısı, onun Füsun ile geliştirdiği ilişkinin “aşık olmak” gibi “OLMAK” fiiliyle açıklanamayacağını, tam tersi olarak ona zamanla “sahip olduğunu”, şimdi de “sahip olmak istediğini” ve gelecekte de “sahip olmak” için onun gerçekte kendisine değil ama “ergenlik kilotu”15 da dahil olmak üzere ancak “eşyalarına” sahip olduğu sergilemektedir.16 Kemal’in dünyaya ve Füsun ile ilişkilerine “olan” değil ama “sahip olan” olarak bakması, gerçekten “aşık OLAN” Füsun’un onu ve kendisini ortadan kaldırmaya çalışmasını, kendi aşkına sürülen lekeyi ortadan kaldırmak istemesi gibi bir anlam yüklemiş olmaktadır.

İkinci olarak, Kemal’in, hem sahip olduğu şeyleri ve, Füsun ve “Keskinler” ailesi ile olan ilişkilerini, tıpkı kendi şirketinin muhasebesini tutar gibi tutmuş olması, onlarla ilişkinin biçimi konusunda birinci gözlemimizi güçlendirmektedir. Her adımda bilanço yapar gibi romanda rapor edilen nicel değerlendirmeler, bir kapitalistin ve genellikle bir burjuvanın dış dünya ve “Ötekiler” ile olan ilişkisinin, niteliksel değil ama niceliksel özellikler taşıdığını belirlemektedir. Bu yanıyla da, sermaye yani para biriktirmeden var olamayan bir kapitalistin var oluş biçimiyle özdeş bir konumda bulunmaktadır.

Üçüncü olarak bu alıntıda diğer noktalarla bir bütün oluşturacak şekilde ifade etmeye çalışılan şey; Kemal’in -ve onun üzerinden O. Pamuk’un-, anlatılan hikayenin “bir aşk hikayesi” ve yazılan romanın da bir “aşk romanı” olduğunu ve “AŞK” denilen şeyin “çok değerli” bir şey olduğunu bize inandırmak için adeta çırpınıp durmasıdır. Gerçekte ise bize anlatılmak istenen şudur: 1) “Sahip olmayı” arzulamak, Kemal ve onun üzerinden Orhan için “tutkulu bir bağ” gerektirir, o halde olumlu bir anlamı olsa gerektir; 2) “AŞK” tutkulu bir ilişkiyi öngören çok değerli bir şey olduğuna göre, adına “aşk ilişkisi” ile “sahip olmak” ile belirlenen ilişki aslında aynı tabiatlı olmak durumundadır; 3) O halde, sadece “sahip olmak”ı anlatan bir hikaye, “aşık olmak” ilişkisi anlatan bir şekilde, üzerine birazcık kenar süsü de ilave edilerek, bir “aşk romanı” romanı olarak piyasaya bal gibi sürülebilecektir.

Neticede, Füsun’un kendisine karşı şiddetle beslediği aşkı, Kemal ancak satın alabildiğinde değerli ve önemli bir şey gerçekleştirdiğini zannetmektedir. Ne o, ne de onu bir roman karakteri olarak ete-kemiğe büründüren “Burjuva Orhan”, aşkın satın alındığı andan itibaren yok olduğunu bilmemektedir. Ve yine bilmemektedirler ki, her değeri parasıyla satın alan bir kapitalistin, bir kapitalist veya burjuva olarak asla sahip olamayacağı tek değer AŞK’tır… Dolayısıyla, Füsun’un içselliğinden dışarıya taştığı biçimiyle gözlemlediğimiz şey otantik bir aşkı temsil etmektedir; oysa ki, evvelce sahip olduğu vücuda tekrar sahip olmak için olmadık çirkinlikleri sergileyen Kemal’in Füsun ile geliştirdiği ilişkisi ancak -içine çok miktarda “iyi niyet” katmış olsak bile- bir “hülle hikayesi” olarak adlandırılabilecek niteliktedir…

Aşk ilişkisine” yabancılaşmanın biçimi olarak “Masumiyet Müzesi”

Yabancılaşma olayının mekanizmasının, genel olarak neo-liberal ideolojiyi taşımak ve yaymakla görevli son dönem Türk romancıları tarafından ve özel olarak da O. Pamuk tarafından nasıl işletildiğini, “Yeni Hayat” romanını irdelerken belirleme fırsatı elde etmiştik. Özetle bu yabancılaşma süreci adım adım şöyle hayata geçirilmekteydi ve geçirilmeye de “Masumiyet Müzesi” ile devam edildi: 1) İdeolojinin genel işleyiş biçimine de uygun olarak, romanda işlenen hayatın olası “maddi gerçekliğinin”, romancının belli bir amaca göre düzenlemiş olduğu “kurgusal gerçek” ile gözükmez kılınması veya karalanıp gözden düşürülmesi; 2) Bireyler arasındaki “insanca” ilişkilerin düzenini ve/veya bireyin kendi kendisiyle kendi içselliğinde kurduğu “mahrem” sayılabilecek ilişkiyi, günümüzde küresel boyutta hakim olan kapitalist pazardaki gibi eşyalara ve eşyaların düzenine tabi kılmak; 3) İnsanın tabiatı ile varlıksal olarak kesin kes çelişen eşyalar ve onların düzenini bireylere kabul ettirmek ve hatta gerekirse zorla “kutsal şeyler” haline getirerek empoze ettirmek üzere bu eşyalara “fetiş nesnelerin” sahip olabileceği karakterler ve “ilahi güç” atfetmek…

Ama ilk sevişmenin izlerine ve eşyalarına gösterilecek aşırı bir dikkat, Füsun ile benim aramda gelişen yoğun şefkat ve şükran duygularını anlamaya engel olabilir. Bu yüzden yatakta birbirimize sessizce sarılmış yatarken, on sekiz yaşındaki sevgilimin, benim otuz yaşındaki tenimi aşkla okşayışındaki özeni göstermek için, Füsun’un o gün çantasından hiç çıkmayan, ama özenle katlanmış çiçek desenli bu pamuklu mendili sergiliyorum burada.” (S. 38)

Bu satırları okuduktan sonra, okuyucuyu yazılanı anlayamayacak kadar su katılmamış bir “aptal” yerine koyan, sanki bütün okuyucuların onun ortalığa saçtığı bütün zırvalamalara inanmak mecburiyeti varmış gibi küstahlaşan “Masumiyet Müzesi” yazarı hakkında söylenecek pek bir şey de kalmıyor doğrusu… Peki ne diyebileceğiz, “on sekiz yaşındaki” –bu yaş tespiti bize pornografik yayınlara koyulan yaş sınırını hatırlattı- ergenlik çağından çıkmakta olan bir genç kızla gerçekleşen “bekaret bozma” sahnesi yaşanırken, erkeğin aklının fikrinin kızcağızın “çantasındaki mendilde” olması konusunda? Üstelikte bu takıntının bir “yoğun şefkat ve şükran duygularının” göstergesi olduğuna okuyucunun inanması gerektiği konusundaki çağrıya? Böylesi bir durumun ancak bir “kleptomanyak” ve “fetişist” bir erkeğin cinsel ilişki kurma sahnesi olduğunu söylersek, yanlış bir nitelemede mi bulunmuş olacağız? Kendisini “zil zurna aşık” olarak ileri süren birisinin, çok sevdiği ve arzuladığı birisi ile “deliler gibi” seviştiğini söylediği bir esnada bütün varlığının gerçekte “sahip olunan” eşyalar üzerinde yoğunlaşmış olması, sadece özel olarak birisi ile değil ama genel olarak bütün “Ötekilerle” olan ilişkilerinin ancak ve ancak “sahip olunan” eşyalar üzerinden gerçekleşebildiği ve bu eşyalar arasında seviştiği kadın –veya erkek- in de bulunduğu anlamına gelmeyecek mi? Bireyin, diğer “Ötekiler” ile ilişkisine verilen değerin ölçüsünün, onlarla bütün ilişkilerde belirleyici olan “eşyaların değeri” ile ölçüldüğüne şahit olmaktayız, “Masumiyet Müzesi” ve diğer bütün O. Pamuk romanlarında… Nitekim Kemal’in Füsun ile ilişkisinin kendisi için “çok değerli” olduğu olgusu ile romanın başlangıcında, yeniden ilişki kurmaya vesile olan –ve gerçekte Sibel’e hediye etmek için alınmış- dünyaca ünlü ve çok pahalı olan çantayı alırken “tezgahtar parçası” Füsun ile karşılaşması bunun bir diğer göstergesi değil mi?17

Romandaki sahte aşk göstergeleri, ağlayıp sızlamalar, kutsayıp aşırmalar, saymakla bitmemektedir. Bir örnek daha verip artık bizim için işkenceye dönüşen bu egzersize son verelim:

Eski eşyaların ve Füsun ile sevişmelerimizin mutluluğu ile kıpır kıpır varlığını hissettiğim o eski odanın, hayatımda çok önemli bir yer tutacağını anlamıştım.

Füsun’u benimle sevişirken filmlerde gördüğü öpüşmeleri taklit ettiğini hissederdim. … / … Füsun’un ağzının pudra şekeri tadının, çiğnediği Zambo marka çikletten geldiğini zannediyordum.

Böylece öpüşürken, önce onu öpüyordum, sonra hatıralarımdaki onu öpüyordum, ama bir süre sonra bu hatıralara ona benzeyen birileri de karışıyor ve onları da öpüyordum ve sonra da büsbütün bu kalabalıkla aynı anda öpüştüğüm için kendimi daha erkek buluyordum…” (S. 53)

Kalabalıkta (nicelik takıntısının itirafı) kazanılan bir “cinsiyet” ama aynı zamanda bir daha bulunmamacasına kaybedilen, ancak iki bireyin arasında düşünülebilecek bir “aşk ilişkisi”, bütün bu ilişkileri birbirlerine bağlayan “Zambo” marka bir çiklet, sevgilisinden önce bir çikleti bütün varlığına doldurarak öpen insan görünümünde bir yaratık, sevgilisine öperken “rol kestiğini” iddia eden kendi kökenine, burjuvaziye bile yabancılaşmakta olan “hibrid” bir aşık…

O. Pamuk’un bütün romanlarını yapılaştıran bu tür bir ilişkiyi ve bu işleyiş biçimini, romancının bütün “bana inan, aşkıma inan…” çabalarına rağmen hiç inanmadan ve kullanmadan kendisine iade ediyoruz…

PS. Elinizdeki yazıyı sevgili editörümüze yollamaya hazırlanırken, O. Pamuk’un “Amerikan medyasına” verdiği bir demeçte, Leon Tolstoy için “önemli bir yazar değildir”, dediğini öğrendik. (Kaynak: İlber Ortaylı) Ve böylece de, programlanmış gibi kalem oynatarak tahammül edilmez çirkinlikler yumurtlayan bir yaratığın, bu yazımızda dışa vurduğunu tespit ettiğimiz “kleptomani” ve “fetişist” olmak gibi özelliklerinin yanında başkaları için tehlikeli olabilecek bir başka özelliğinin daha olduğunu öğrenmiş olduk: “Ağırlaşmış megalomani”! Bu yaratıktaki “narsisik pülsüyonlar” (kendini beğenme dürtüsü) o kadar ele avuca sığmaz hale gelmiş durumdaki, bu sefer de ona kendi çirkinliğini yansıtan bütün aynalara saldırmaya başlamış olduğunu gözlemlemekteyiz…

Ama kim bilir, Tolstoy ve Dostoyeski’yi yasaklayan liberal faşist diktatörlere şirin gözükmek için de böylesi bir şaklabanlığı yapmış olabilir… Bu üç yazarın da “neo-liberal” ideolojiye hizmet yarışında her türlü “kriminel” tavırlara girebilecek nitelikte olduğunu yazı dizimizin başından beri belirtmemiş miydik?

1 Bu yazıya, kendi yerine iade etmek için, Yazı Portal’da “Annie Ernaux” ile ilgili bölümü de kattık. Bu bölüm zaten elinizdeki yazıya baştan beri katılı durumdaydı, ama bir Fransız yazarın doğrusu hiç de beklenmedik bir şekilde “Nobel ödülü” alarak gündeme oturmasıyla, bu bölümü “yazarı Türkiyeli okura tanıtmak üzere” ayrıca yayınlamayı uygun gördük.

2 Aynı şekilde, eninde sonunda adını “yazar” koyduğumuz bir öznenin ürünü olan bir “sanat eserine” öznellik karışması sonunda ortaya çıkan maddi gerçeklikten uzaklaşma da, eğer bunun bilincine varılmışsa tek başına sorun yaratmayacaktır.

3 Aynı şekilde, daha sonra Einstein’in teorisine getirilen eleştiriler içinde benzer bir şeyi düşünebiliriz.

4 Aynı konuda, yine aynı üniversiteye bağlı “göç sosyolojisi” laboratuvarlarına bağlı bir araştırmacı olan İsabelle Taboada-Leonetti adlı sosyologla beraber “La lutte des Palces” adlı bir çalışmaya da imza atmıştır.

5 Yukarıda altını çizdiğimiz gibi V. De Gaulejac’ın yorumlarında es geçilen nokta tam da budur.

6 Pamuk, kendi planını geçerli kılmak için aynen şunları söylemektedir: “Teselli eder diye Proust, Montaigne gibi yazarlar okudum…” (S. 507)

7 Bu ise her cinsel ilişkinin toplumsal sonucu olsa da bir “aşk ilişkisi” olmak zorunda olmadığı da demektir.

8 Feodalitenin ve törenin hakim olduğu bu dönemlerde “çöl” dışardaydı ve sevgiliye ulaşmak için “çöller aşılmakta” ve “dağlar delinmekte” idi, oysa kapitalizmin hakimiyeti ile birlikte “çöller” bireyin duygu dünyasının başlıca alanı olan “içselliklerde” oluşmakta, yürekler ise delinemeyecek kadar “taşlaşmış” bulunmaktadır.

9 O. Pamuk, “aşık olmayı” mecazi bir şekle büründürerek, “trafik kazası” olarak tanımlamaktadır.

10 Sibel, nişanlısı Kemal’in bir “tezgahtar parçası” Füsun’a aşık olmasını onun “hastalanması” olarak nitelendirmektedir.

11 “Katolik evliliği” deyimiyle, boşanmanın dinen yasak olduğu evlilik biçimlerini kastetmekteyiz…

12 Bununla “evlik” ile de birbirleriyle birleşmiş bireylerin aynı zamanda “aşk ilişkisi” ile de birleşemeyeceklerini, bu duruma illa ki bir seçim yapmak zorunda olduklarını iddia etmemekteyiz…

13 Doğrusu, romanın gerçekten aşık olan kadın kahramanının “sessizliğe mahkum” edilmesi olgusunun nedenini O. Pamuk’un böylesi bir durumda söylenecek sözler ve hissedilen duygular konusunda, en iyi niyetli tabirle “hiçbir fikri” dahi olmadığına, konunun kendisine bütünüyle yabancı olmasına bağlamaktayız.

14 “Sapına kadar burjuva” olan Sibel’in ne istediğini ve neyi ne için yaptığını gayet iyi bilmesi, benzer durumda olan “Burjuva Kemal’in” yani “Burjuva Orhan’ın” kendi sınıfından bir kadının ruh halini ve beklentilerini gayet iyi bildiğinden dolayıdır. Kendi sınıfından olmayan Füsun’un “aşk hikayesi” anlatılırken boykot edilmesi ise, O. Pamuk’un bu tür bir ilişkiye bütünüyle yabancı olmasıyla açıklanabilecek bir olgu olmaktadır.

15 Tıpkı düğünlerde gelinin gerdek gecesi “bakire olduğunu” bütün köye göstermek için “kanlı çarşaf” sergileme adetinde olduğu gibi… Vay be! Aşk, gerçekten de “antropolojik bir olay” imiş meğer de bizim haberimiz bile yokmuş….

16 Bu işlemin, özellikle de geleceğe dönük olarak dosta düşmana gösterilmesi “takıntısının”, O. Pamuk’un, yoksullaşan burjuva olan ailesinin ve yazar olamayacak kadar -oğlu kadar bile- kabiliyeti olmayan babasının yenilgisinin rövanşını aldığını göstermeyle açıklana bilecektir…

17 Bu olaya bağlı bir diğer olgu ise, bu çantanın, tıpkı Kemal’in aşkı gibi “sahte” çıkmasının anlaşılması olmuştu. Sahta bir sembol (çanta), sahte bir sevgili, sahte bir aşık, sahte bir aşk hikayesi, sahte bir roman ve sonunda mağdur olan ve aşkı yüzünden intihar eden GERÇEK bir aşık: “Tezgahtar parçası” Füsun!

İSTİKLAL CADDESİNDEKİ  SALDIRI NEYİ AMAÇLIYOR

Dr. Mustafa PEKÖZ

İstanbul-İstiklal caddesinde yapılan saldırı, hiçbir yoruma yer vermeyecek şekilde SİVİLLERE YÖNELİK bir eylemdir. Sivillere yapılan şiddet saldırısı bir ‘TERÖR’ eylemidir.   Daha önce belirttiğim gibi ‘her şiddet eylemi terör olarak değerlendirilmez ama her terör eylemi şiddet olarak değerlendirilir.” Sivillere yönelik gerçekleştirilen bir eylemin hiç bir gerekçesi olamaz ve mutlak olarak karşı çıkılması gerekiyor. Eylemin kimin tarafından yapıldığına bakılmaksızın kesin olarak karşı duruş gösterilmelidir. Sivilleri hedefleyen bir eylemde ‘acaba, fakat, ama’ gibi gerekçeler ileri sürülmeden reddetmek, karşı çıkmak en küçük haliyle insani bir sorumluluk gereğidir. Politik çözümde şiddeti esas alan bir politik hareket, sivillere yönelik bir eylem içerisinde yer almaz, böyle bir eylemi gerekçelendirerek savunamaz. Bunun ne politik, ne insan hakları mücadelesi ne de demokratik değerler bakımından bir karşılığı olabilir. Sivillere yönelik saldırılar ‘Uluslararası Sözleşmelere’  aykırı olup insanlık suçudur.

İstiklal Caddesindeki Saldırısını Kimler Yapmış Olabilir

Saldırı üzerinden dakikalar geçmenden İçişleri Bakanı Soylu, doğrudan PKK/PYD tarafından gerçekleştirildiğine dair açıklamalar yapmaya başladı. Saldırı üzerinden çok zaman geçmeden ‘saldırıyı gerçekleştiren bir kadının gözaltına alındığı’ açıklaması yapıldı. Saldırganın Afrin-İdlib üzerinden geldiği iddia edildi. İçişler Bakanlığının yaptığı açıklamada eylemin PKK/PYD tarafından yapıldığı açıklamaları arka arkaya gelmeye başları. Burada özellikle Radikal İslamcı Örgütlerin olasılığı bütünüyle devre dışı bırakıldı. Böylelikle şüpheler tek merkeze yönlendirildi.

Bu saldırı PKK/PYD Eylem Tarzına Uymuyor

Eylemin biçimi ve yöntem dikkate alındığından PKK’nin politik hedeflerine ve tarzına uygun olmadığını söylemek zor olmayacak. Söz konusu eylemin PKK’nin amaçlarına da hizmet etmediği, politik bir etki alanı yaratmasının söz konusu olmadığı, kendi kitlesine verecek bir mesaj özelliği taşımadığı aynı zamanda bu tür eylemlerin uluslar arası alanda bütünüyle olumsuz bir etki yaratacağı biliniyor. PKK’nin Avrupa’da ‘terörist’ grup listesinde çıkartılmasının çok yoğun tartışıldığı, bir çok ülkede mahkeme kararlarının alındığı bir süreçte böyle bir eylem yaparak ‘terörist’ kimliğini tescil etmenin yaratacağı politik sonuçları görür. Ayrıca PKK’nin ‘devletin çatışmalarda kimyasal silah kullandığı’ iddiasını uluslar arası gündeme taşıdığı bir zamanda doğrudan sivillere yönelik bir eylem yapması iddialarının bütünüyle boşa çıkartılmasıdır. Hangi yönde bakılırsa bakılsın ‘sivilleri hedefleyen bir eylemde PKK’nin hiçbir çıkarı yoktur.

ABD ile ittifak olan PYD’nin de böyle bir eylem içerisinde yer alması da mümkün görünmüyor. Doğal olarak bölgedeki her askeri hareketliliğin veya eylemin ABD güçlerinin bilgisi olmadan yapılamayacağı bir gerçek.  Aynı şekilde ABD böyle bir eyleme onay vermez. Suriye’de radikal İslamcı Örgütlerin sivilleri yönelik gerçekleştirdiği saldırılar, uluslar arası denetimciler tarafından hazırlanan çok sayıdaki raporda görmek mümkün. Ancak PYD’nin sivillere yönelik gerçekleştirdiği her hangi bir eylemi uluslar arası kurumların raporlarına yansımış değil.  Kuzey Doğu Suriye’de ABD’nin desteğiyle pratik olarak kurumsallaşan Özerk bir sistem kurmuş olan PYD’nin Türkiye’nin içinde özellikle sivillere yönelik böyle bir eylem yapmasının hiçbir mantığı bulunmuyor. Gerçekçi olalım, sadece iç politik çıkar ve çatışmalar için PYD’yi suçlamanın uluslar arası bir karşılığı olmayacaktır.

Eylem Tarzı Radikal İslamcı Örgütleri işaret ediyor.

Sorunun bir başka yönü ise saldırı doğrudan Radikal İslamcı Örgütlerin eylem tarzı veya biçimidir.  El Kaide veya İŞİD gibi radikal İslamcı örgütlerin Türkiye’de doğrudan sivilleri hedefleyen çok sayıda eylem yaptığı biliniyor. İstanbul-Sultan Ahmet eylemi yine Beyoğlu İstiklal caddesi eylemi, İstanbul Gece Kulübü Reina eylemi, Ankara Gar ve Urfa Suruç eylemleri Radikal İslamcı Örgütler tarafından gerçekleştirilen ve doğrudan Sivilleri hedefleyen saldırılardır. İslamcı örgütlerin eylem tarzının merkezinde sivillerin hedeflenmesi, söz konusu eylem tarz olarak radikal İslamcı Örgütleri işaret ediyor. Bu gerçeklik hiçbir şekilde göz ardı edilmeden soruşturmanın yürütülmesi gerekir. Bugünden arka arkaya yapılan açıklamaların yarın değişme olasılığı pek ala mümkündür.  Bugün sadece İçişleri Bakanlığının yaptığı açıklamalar dikkate alındığında Radikal İslamcı Örgütlerin gündemden çıkartılmış olması tak başına bir şeyi ifade etmiyor. Bu nedenle soğuk kanlı davranarak soruşturmanın çok yönlü ve objektif yürütülmesi gerekiyor.  Ayrıca şüpheli olarak gözaltına alınan kadın ile eylemi gerçekleştirdiği iddia edilen kadının aynı kişi olmadığına dair bir kısım paylaşımlar yapıldı.  Bu durum dahi tek başına kafalarda ciddi soru işaretleri barındırıyor.

Eylemin Zamanlaması ve Hedeflenen Nedir

Savcılığı yayın yasağı talebi Sulh Ceza Mahkemesi tarafından jet hızıyla karar bağlandı. Yayın yasağı yetmedi bu kez internet erişimi engellendi. Bunun son derece vahim bir durum olduğunu söylemeliyiz. Sadece bu eylem için değil önümüzdeki süreçte ne gibi önlemlerin alınması bakımından bize bir fikir veriyor.  Eyleme ilişkin tek yanlı yayınların yapılması ve doğrudan İçişleri Bakanı tarafından PKK ve PYD’nin hedeflenmesi bir tesadüf olmadığı açıktır.  

Burada dikkat çeken husus eylemin zamanlaması ve hedefidir. Adalet Bakanının başkanlığındaki AKP Heyetinin HDP’yi ziyareti sonrasında yaşanan gelişmeler Kürt sorununu yeniden gündeme taşıdı.  AKP içerisinde Kürt Sorunun Demokratik Siyaset içerisinde çözümüne ilişkin bir kısım görüşlerin açıklanmaya başlanması politik ortamı ve dengeleri değiştirme eğilimi taşımaya başladı. HDP ile yakın temas kurularak görüşmelerin süreklileştirilmesine nesnel bir zemin hazırlandı. Aynı şekilde Öcalan ile görüşülmesi gerektiğine dair seslerin yükselmesi, Demirtaş’ın özel bir jet ile kalp krizi geçiren babasını ziyaret etmesinin sadece iyi bir jest yapmanın dışında arka planında bir mesaj içermesi, dolaylı bir yumuşama ve olası yeni bir sürecin ilk  adımları olarak okundu. Bahçeli’nin yeniden HDP Kapatılmalıdır çıkışının arkasında böyle bir eylemin gerçekleşmesi, akıllara olası yeni bir süreçte yeni bir çözüm sürecinin önünü kesme eylemi olarak değerlendirilmeye başlandı.  Sivillere yönelik bir saldırı eyleminin PKK/PYD olarak kamuoyuna yansıtılması doğal olarak oluşan toplumsal tepki AKP’nin adım atmasını engelleyecektir.  

Soylu’nun fiilen cumhurbaşkanı yerine karar verdiği bir durum var. ABD’nin Başsağlığı mesajını kabul etmediğini açıklaması özellikle ABD ile gerilimin arttırmasını istediği sonucu çıkar. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Endonezya’da G20’ler zirvesine katıldığı ve Biden ile görüşme olasılığının yüksek olduğu dikkate alındığında, Soylu’nun çıkışı gerilimi arttıracak bir taktik hamle olarak değerlendirebiliriz. Burada küçük ama son derece önemli bir ayrıntıya dikkat  çekelim. ABD’nin İstiklal Caddesindeki eylemin kimler tarafından yapılmış olabileceği bilgisine sahip olma olasılığı oldukça yüksektir. PYD’nin böyle bir eylem içerisinde olup olmadığı konusunda çok net bir bilgiye sahiptir. Bu nedenle  ABD’nin eylemin Radikal İslamcı Örgütler yaptığı konusunda da bilgi sahibi olduğunu söylemek yanlış olmaz. Kim bilir belki ABD istihbaratı bir açıklama yapar. Bu nedenle Soylu’nun ‘ABD’nin Mesajını Kabul Etmiyoruz’ açıklaması biçimsel bir tepki olmayıp gerilimi arttırma plandır.

Ayrıca Ankara’nın bu eylem gerekçe gösterilerek Suriye’ye yeni bir operasyon yapmak için gerekçelendirilmeye çalışıldığı iddiası  da tartışılıyor. Kobani kentinin ön plana çıkartılması da böyle bir eğilimi ortaya koyuyor. Ancak Suriye’deki dengeler ve ilişkilere dikkat ettiğimizde böyle bir eylem nedeniyle Kobani’ye yönelik bir askeri operasyonun gündeme gelmesi oldukça zordur.

Soylu’nun PKK Artık Eylem Yapamaz İddiası,

Soylu, İçişleri Bakanı olduğundan beri sıklıkla vurguladığı temel hususlardan biri de; ‘PKK’nin artık önemli oranda tasfiye edildiğini, eylemsel gücünün kırıldığını, PKK’ye katılımların artık sıfırlandığını, Türkiye sınırları içinde kalan silahlı PKK’li sayısının 100’ün altına düştüğünü ve en önemlisi de kim olduklarını ayakkabı numaralarına kadar bildiklerini” açıklaması oldu. Bütün bunların anlatımında ‘PKK  bütünüyle kontrol altındadır. Eğer PKK bu kadar yakında kontrol ediliyorsa, nasıl oluyor da İstanbul’a da yabancı olan birileri Afrin-İdlib üzerinden gelip bu kadar rahat eylem yapabiliyor. Türkiye’nin istihbarat gücü ne iş yapıyor. Nasıl güvenlik kontrolü sağlıyor. Ya Soylunun iddia ettiği gibi PKK üzerinde öyle bir kontrol yok ya da İstihbarat güvenliği zayıf.

Eylem’deki Soru İşaretleri

İçişleri Bakanının İslamcı Cihatçı Örgütlerini rolünü bütünüyle yok saymasının tehlikeleri önümüzdeki süreçte çok daha net olarak ortaya çıkacaktır. Çünkü radikal cihatçı grupların Türkiye içerisinde çok ciddi düzeyde örgütlendikleri herkesin bildiği ve tahmin ettiği bir durumdur. Bu nedenle hedefin doğru tespit edilmesi gerekir.

İlginç bir başka durum da, Suriye’de Afin-İdlib hattından yola çıkarak İstanbul’a gelip eylem yapan kişi tespit edilemiyor ama eylemden sonra birkaç saat içinde eylemi gerçekleştirdiği iddia edilen kişi evinde otururken gözaltına alınıyor. İlginç olan istihbaratta eylemin gerçekleştiği süreye kadar bir hareketlilik yok Eylemcinin de hiçbir şey olmamış gibi evine gidip birkaç saat sonra polisin eve gelerek kendisini alması da ayrı .bir ilginç bir durum.

Eylemde görünen kişiyle yakalanan kişinin ciddi oranda benzemedikleri çok açık görülüyor.  Gözaltına alınan kişi eylem sırasında kaçan kişi midir yoksa evinde oturarak polise bekleyen kişi midir? Sosyal medyadaki önemli iddialardan biri; bunların farklı kişiler olduğudur. Şuana kadar açıklama yok.  

Kadın Kürt değil hatta Suriyeli Arap olmama ihtimali de var. Bir Arap kadının PYD adına Türkiye’de eylem yapmasının politik ve askeri arka planı düşündüğümüzden daha derin sonuçlar doğuracağı açık. Soruları çoğaltmak mümkün.

Sonuç: Sivilleri hedefleyen adeta bir katliam olan bu eylem daha çok tartışılacak gibi görünüyor. Eylemin kimler tarafından gerçekleştirildiği bütün verileriyle ortaya çıkartılmalıdır. Türkiye, Haziran 2015 döneminin dışında içte başka bir politik denge oluşmuş bulunuyor, uluslar arası ve bölgesel ilişkilerde farklı yönelimler içerisinde geçiyor. Gelişmeler iktidarın lehine değil. Haziran 2015 seçimlerde bu tür eylemlerin yarattığı politik etki ve toplumsal psikolojide oluşan farklılık bu dönemde etkili olmaz. Bu nedenle bugünkü politik ilişkilerde bu tür saldırılar iktidara yarayacak nitelikte değil.  

TEKRARLANAN OYUN

Hasan H. Yıldırım & Hussein Erkan

Tekrarlanan bir oyun var.

Türk egemenlik sistemini koruma oyunu.

Dünden bugüne kurulu sistemi korumak için Türk egemenlik sistemin kanatları (Kışlacı-Camici) arasında iktidar kavgası var. Gerçi şimdi tekleşti. Kışla Camileşti, Cami Kışlalaştı.

Bu kavganın esas amacı kurulu sistemi korumanın yanı sıra kimin iktidar olma, daha çok rant alacağı kavgası söz konusu.

Geri kalan politikalarda bir farklılıkları yok.

Politikada iktidar muhalefetleşir, muhalefet iktidarlaşır. Özelikle Kürdlere karşı ve dış politikada.

“Devletin ülke ve milletiyle bölünmez bütünlüğü” ilkesi herkesin amentüsü olur.

Zaten Türk egemenlik sistemi bunun üzerine kuruludur.

Bu, “değişmez, bükülmez, daha ötesi tartışılmaz” kabul edilerek herkese dayatılır.

Kendini Türk olarak kabul eden muhacir-göçmen Anadolu toplumuna dayatılır, onlarda bunu kabullenmiş ve kanıksamıştır.

Tersini yapanlar “devlet, ülke ve millet düşmanı” ilan edilir.

Bunlara yönelik gereken uygulamaya gidilir.

Fiziki yok edilmekten tutun işkenceli sorgulardan sonra zindana tıkılır. Zoraki göçe tabi kılınır.

Uygulamaya uğrayanlar Kürdler, azınlık milliyetler, solcular, farklı din ve mezhep sahipleri olur.

Sistemin sahipleri seçim süreçleri dışında bu çevreleri inkâr etmenin yanı sıra yok etme politikasını uygular.

Seçim arifesinde kayış biraz gevşetilir.

Bu kesimlere karşı sahte gülücükler dağıtılırken bile elleri sopalıdır.

Sonuçta bu kesimler alavere-dalavere ile sistem içine çektirilir.

Kimi Kemalistleri, kimi Camici kesimlerin içinde yer aldığı bir cephenin destekleyicileri kıvamına getirilir.

Şimdi bir seçim süreci yaşanıyor.

Başta Kürdler olmak üzere diğer milli azınlık, sosyalistler, farklı din ve mezhepler “Cumhur İttifakı”nın mı yoksa “Millet İttifakı’nın Cumhurbaşkanı adayını mı destekleyecekler meselesi yoğun tartışılmaktadır.

Bu kesimler hangi ittifakı desteklerse o ittifakın adayı devlet başkanı seçilecektir.

İşte dananın kuyruğunun koptuğu yer burası.

Kürdler, azınlık milliyetler, sosyalistler, farklı din ve mezhepler hangi ittifakı desteklerse desteklesin kaybedecekleri kaçınılmaz.

Bu ittifaklardan hangisini desteklerlerse desteklesinler kazanan kurulu Türk egemenlik sistem sahipleri olur.

Kürdler, milli azınlıklar, solcular, farklı din ve mezhepler oynanan oyunun dışı kalması kendi çıkarları gereğidir.

Bu kesimde bu oyuna katılanlar bilerek veya bilmeyerek kurulu Türk egemenlik sistemine hizmet etmiş olurlar.

Çünkü bu politika ile kendi geleceklerinin önü açılmıyor.

Bilinir ki bu oyunla sistem sadece kabuk değiştiriyor. Özü olduğu gibi kalıyor. Seçim sonrası eski politika kaldığı yerde yoluna devam ediyor.

Bu da Türk yönetim biçimidir.

Türk egemenlik sistemin ol manzarası budur.

Daha evvel görüldü.

Kimi seçimde, kimi referandumda bu oyuna katılındı.

Kimi zaman Kemalistler kimi zaman Camciler desteklendi.

Sonuçta dağ fare bile doğurmadı.

Azınlık milliyetler, sosyalistler, farklı din ve mezhepler bir yana Kürdlere kaybettiren politika bu oldu.

Bu nedenle Türk egemenlik sistemin kabuk değiştirme oyununa Kürdler katılmamalı. Kemalistleri ve Camicileri baş başa bırakmalı. Çünkü kendilerine uzatılan çubuğun iki ucu da pisliktir. Kürdler bunu reddetmelidir.

Kürd politikası; Kürdlerin millet olmadan doğan doğal hakkı olan devletleşme politikası olmalıdır. Politika bunun üzerine inşa edilmelidir.

Kürdlerin millet olmaktan doğan haklarının savunucusu olmadın mı sistemin şu veya bu kanadın yedeğine düşmek kaçınılmaz olur.

Bu politikada ısrar edildikçe Kürdistan’i olunamaz.

Kürdistan’i olabilmek için Türk egemenlik sistem zemininden çıkmayı gerektirir. Kendisine dayatılan sömürgeci hukuku reddedilmeyi, kendi bağımsız gündemini oluşturmayı zorunlu kılar.

Önümüzdeki Türkiye seçiminde izlenmesi gereken politika bu olmalıdır.

Tıpkı İrlandalıların, Galerlilerin, İskoçyalıların, Katalonluların izlediği politikayı edinmek gerekir.

Böylesi bir politika Kürdlere kazandırır.

Genel durum bu olmakla beraber Türkiye’de bir seçim olacak. Kürdler buna kayıtsız kalamaz. Daha ötesi ayaklarına bir fırsat gelmiştir. Bunu iyi kullanmak gerekiyor.

Sistemin her iki kanadının kimin iktidar olması için Kürd halkının desteğine ihtiyaç duyulmaktadır. Kim Kürd halkının desteğini alırsa iktidar olduğu geçmişten bugüne kanıtlanmıştır. Önümüzde ön görülen seçimde de durum budur. Sistemin kanatları bunu görmektedir. AKP’nin son dönemlerde HDP’ye şirinlik gösterisinin nedeni de budur. Adalet Bakanında içinde olduğu bir AKP Heyeti’nin HDP ziyaret etmesi, Selahattin Demirtaş’ın babasının hasta olması nedeniyle onu özel uçaklarla Edirne’den Diyarbakır’a götürülüp babasıyla görüştürülmesinin nedeni de budur.

Bir taraftan “terör odağı” ve kapatılması için anayasa mahkemesine taşınması sürerken HDP ziyareti ve Demirtaş’a gösterilen ilgi atbaşı gitti.

Sahi bayram değil, seyran değil AKP ve ortağı MHP, HDP’i niye öptü?

Amaç belli. İktidar olmaları için HDP ayağına gitme mecburiyetleri var. Çünkü onun desteğine ihtiyaç duyuyorlar. Başkanlık seçiminde HDP’nin kendi adayını çıkarılmasını, bu mümkün değilse iki kanat arasında tarafsızlık politikasının sürdürmesini kendilerinden istiyorlar.

Bu gelişme ile HDP’nin ayağına büyük bir olanak gelmiş bulunuyor. Kendisinden istenen tutumu izlemesi halinde onun da AKP’de istenecek sayısız istemi olur. Bu istemleri dayatma ve alma şansı doğmuştur. HDP ayağına gelen bu şansı iyi kullanırsa hem Kürdistan halkı ve hem de kendisi geçicide olsa bir nefes alma olanağına kavuşur.

15 Kasım 2022