MAHŞERİN İKİ ATLISI 2.BÖLÜM: BİR TARİHSEL KOPUŞ OLARAK KÜRESELLEŞME OLAYI

Mahir Konuk / 25.07.2021

BİR TARİHSEL KOPUŞ OLARAK “KÜRESELLEŞME” OLAYI.

İrili-ufaklı birçok olguyu bir araya toplayan, insanlığın başına gelmiş ve gelmekte olan saydığımız bu musibetleri içine tıka basa doldurduğumuz bir “valiz-kavrama” karşı gelmektedir, “küreselleşme” dediğimiz kelime. Aynı zamanda bu kelime genellikle “Ulus-Devlet” olarak adlandırdığımız toplumsal formasyondan (en azından onun “milli bir pazarı” mümkün kılanından) temelli bir kopuşa da işaret etmektedir. Bu yüzden de bu tip “ulusalcı” toplumsallığa vaktiyle bütün insanlığı bir daha çıkmamacasına sığdırmaya çalışanlar için, basit bir şekilde “insan toplumundan” kopuşa işaret eder. Ve buna bağlı olarak da “Ulus-Devletlerin” dışında bir toplumsallık biçiminin mümkün görülemeyeceğine yönelik geçmişin köhne “milliyetçilik” inançlarını dillendirme fırsatı sunarken, siyasi pratik açısından “kadere küsmekten” başka bir alternatif de sunmaz.

Peki, bizim için “bu “valiz-kavram” tam olarak ne anlama geliyor”, şimdi de bu soru üzerinde yoğunlaşmaya çalışalım.

Küreselleşme olarak adlandırdığımız olay, bugün oluşturduğu siyasi bir kategori olma niteliğinden öte, özünde bir insan bireyinin var olmasını mümkün kılan ve neticede onunla birlikte var olması lazım gelen “yaşam alanı” kavramıyla tanımlanabilecek bir olaydır. Burada karşılıklı olarak birbirini var eden taraflar canlı bir organizma olan insan bireyi (ve/veya türü) ve diğer canlıların varlıklarıyla mümkün kıldığı “ekolojik çevre” yani mekandır. İnsan bireyini (ve türünü) mümkün kılan ve onunla birlikte sürekli evrilen “yaşam alanının” ekolojik özelliklerinin ağırlığı açısından belirlendiği dönem, “Tarih öncesi” olarak adlandırdığımız “avcı-toplayıcı” insan profilinin yaşam tarzına uygun dönemdir. Bu dönemde insan topluluklarının kayda geçirilmemiş (yani sözlü) kurallarının tespit edilmesinde ve zaman boyutunda kuşaktan kuşağa aktarılarak geleceği de belirlemesinde “ekolojik çevrenin” özellikleri ön plandadır.

Göçebeliğin insan hayatının belirleyici unsuru olduğu bu dönemi takiben yaklaşık beş bin yıl önce, ağırlıklı olarak “yerleşik hayata” geçilmiş, toplumun işleyişini, dolayısıyla bireylerin davranışını belirleyen kurallar yazılı hale getirilmiş (Hammurabi Kanunnameleri bu alanda bir “ilk” olarak gösterilir) tir. Bu geçiş aslında sadece insan bireyinin kendisini var eden “yaşam alanının (“ekolojik çevresinin”) doğadan, doğrudan insan toplumuna geçtiğinin ilanından başka bir şey değildir. Böylece insanlar yaşam kaynaklarını kendi toplumlarının mümkün kıldığı sınırlar içinden ve onu kaynak üretimi faaliyetine uygun şekilde biçimlendirerek halletmeye çalışmışlar; böylece günü birlik yeterlilikten uzak gelecekte de yeterliliğe geçilmiştir. Asırlar sonrası tekrar hayat bulacağına inanılarak mumyalanan firavunlar ve onların servet birikimini sembolleştiren devasa piramit mezarları bize bu geçişin hikayesini anlatmaktadır. Böylece, “yaşam alanı” merkez olmak kaydıyla sadece insan varlığını mümkün kılan mekan kavramında temelli bir değişiklik ortaya çıkmakla kalmamış, ama zaman kavramı da toplumun belirleyiciliği altına girmekle birlikte değişerek geçmiş-şimdi-gelecek bağlamlarında farklılıklar göstererek “doğrusal” bir biçim almıştır.

İnsanlar için “toplumun”, doğa ile kendi arasına aşılmaz mesafeler koyarak “ekolojik çevre” haline dönüşmesi, ilk başlarda tarım alanında odaklaşan üretim faaliyetinin diğer insan faaliyetleri, içinde işgücü sarf edilmesini gerekli kılan özel bir yer alarak toplumun bütününün biçimlendirilmesinde belirleyici olmuştur. Zira özellikle bilmemiz gerekiyor ki; üretim faaliyetinin insan toplumunu biçimlendirmesi yerleşik düzenin başından beri sınıflı toplum dediğimiz yapılanmaya geçişle birlikte gerçekleşecektir: Bir tarafta bütün toplumsal zenginlikleri yaratan sömürülenler sınıfı; diğer taraftan üretilen zenginliklerin büyük bir bölümüne el koyan sömürenler sınıfı1. Sermayenin “küreselleşmesi” hareketine bağlı olarak tarihsel sonuna geldiği iddia edilen “Ulus-Devletler”, toplumsal formasyonlar olarak emek ve sermaye ikilemine bağlı olarak belirlenen, tarihsel olarak ancak birkaç asırdan beri kapitalizmin gelişimine paralel olarak doğup gelişen formasyonlardır. Tıpkı kendinden önceki bütün sınıflara bölünmüş toplumsallık biçimleri gibi Ulus-Devletler de sınıf savaşları ve siyasi iktidar üzerinden var olabilmektedir. Tıpkı kendinden önceki sınıflı toplumlarda görüldüğü üzere, Ekonomik planda sınırları çizilmiş ve sömürünün gerçekleştiği bir “milli pazardan” başka bir şey olmayan Ulus-Devletlerde de toplumsal mekan, hakim sınıfın tasarrufundaki “devlet erki” ile yukarıdan aşağı düzene sokulmaktadır.

Zaman mevhumu ise; “sermaye birikiminin” gereklerine göre düzenlenerek, hakim olan “sermayedarlar sınıfının” üretici güçleri geliştirme kapasitesine bağlanmıştır. Bunun yanında, sermayenin egemenliği altındaki “Ulus Devletler”in bir tür toplumsallık biçimi olması için, ille de insan hayatının sürekli yeniden üretimini mümkün kılması gerekmektedir. Böylece, devlet şiddeti ve onu elinde bulunduran sermayedarlar sınıfının varlığı belli bir “meşruiyet” kazanmış, bir ayağı sürekli “hayvanlar aleminde” olan kapitalizmin insanlık tarihine katılması yine de mümkün olabilmiştir.

Üretim süreci, Ulus-Devletlerdeki sınıfları “birleşik kaplarda” görüldüğü biçimde birleştirmektedir: Hacimleri üretimden aldıkları paya göre yani ait olunan sınıfa göre az veya çok olan birleşik kaplar. Biz bu sürece aynı zamanda sermayenin toplumsallaşması adını da vermekteyiz. Küreselleşme, üretimin örgütlenmesinde başkalaşımlar yarattığı ve buna bağlı olarak sermayenin toplumsallaşmasını düzenli olarak azalttığı oranda; birleşik kapların (yani toplumsal sınıf ve katmanların her birinin) sahip oldukları hacimlere göre aldığı biçimler, onların birbirleri ile ilişkileri ve hatta kapların “birleşik” olan kesimleriyle ilişkileri değişmektedir. Yeni durum şu şekilde kendisini ortaya koymaktadır:

Birinci olarak, çeşitli sınıflara ait bireylerin yerleşik düzen altında toplumsal katılım biçimi üzerinde durmamız gerekecektir. Bu biçim Ulus-Devlet düzeni altında düşünülebilecek en ideal şekliyle “temsili demokrasinin” tecelli ettiği “burjuva parlamenter sistemin” çeşitli tarzlarda uygulanmasıyla hayata geçirilmekteydi. Parlamenter sistemde düzeni yeniden biçimlendirmeyle görevli yönetim ve yöneticiler, kural olarak “seçilmişlik” esasına göre belirlenmekteydi. Küreselleşme olayı, Ulus-Devletleri zayıflattığı ve hatta tamamen ortadan kaldırmaya başladığı oranda yönetimde seçilmişlikten atanmışlığa geçişi doğurdu. Bir gestapo mantığı ile hareket eden “atanmışlar”, sadece ve sadece sermayenin hareketini kendisine biricik gerçeklik olarak alan rasyonel bir örgüt anlayışını temsil etmektedirler. Günlük hayatımızda “manager”, “CEO”, gibi adlarla anılmaktadırlar. Yönetimle ilgili kararların alındığı ve sonuçların tartışıldığı merci, artık parlamentolar değil ama şirket yönetim kurullarıdır. Türkiye’de ve Fransa’da kurulan ve çoğunlukla atanmışlardan oluşan yeni hükümetler bütünüyle “küreselleşme” dediğimiz merkezi bir biçimlendirmenin eseridir2. Bizce “burjuva temsiliyetçiliği”nden, yönetim biçimi olarak atanmışların oluşturduğu işletmelerin yönetim kurullarının egemenliğine geçiş, liberal faşist diktatörlüğe geçişin en temelli göstergesi durumundadır.

İkinci olarak, bir “Ulus-Devlet” oluşumunda bireyler arası “toplumsal” bağ, en doğal biçimiyle “milliyet”, en “hukuki”, siyasal ve rasyonel biçimiyle de “vatandaşlık” statüsü üzerinden kurulur. Bu bağ, Ulus-Devletlerin, özellikle de kapitalist krizlerin ağırlaştığı dönemlerde (1. Dünya Savaşından sonra görüldüğü gibi) faşist bir yapılanmaya dönüşür. Böylece “Irk” milliyetin yerini alırken, “Vatandaşlık” statüsü de olağan üstü bir hiyerarşik yapı kazanmıştır. Küreselleşmenin ete-kemiğe büründüğü ve bizim baştan beri ısrarla “liberal faşist diktatörlükler” olarak adlandırdığımız doğrudan küresel yapının uzantısı haline gelmiş eskinin Ulus-Devletlerinin, tarihsel olarak gericiliğe ve geçmişe kaydedilen “toplumsal bağ” anlayışının yerini alan yeni yapılanma, eskinin faşist versiyonunu esas alarak sahiplenmektedir. Bunu, en azından “özgürlük-eşitlik-kardeşlik” gibi ilkelerle açık kapıları sürgülemek üzere siyasi nedenlerden dolayı yapmaktadır. Ancak, “sürgüye” bile güveninin artık kalmadığından olacak ki, bireyler arası bağ sorunu “medeniyet” ve “medeniyetler savaşı” kavramına geri götürerek “küreselliğe uygun” bir şekilde çözmeyi tercih eder duruma gelmiştir. Çünkü: 1) “Medeniyet” kavramı ile kurulan alt yapılanmalar sayıca Ulus Devletlere göre az olduklarından siyasi ve idari olarak sınıflar savaşında sevk ve idareleri daha elverişli olacaktır; 2) Medeniyetler, ortadan kaldırmaya kararlı oldukları Ulus Devlet formasyonlarını içinde eritecekleri ve hülasalarını “kurşun askerler” olarak dökeceği devasa potalar için elverişli bir ortam hazırlamaktadırlar; 3) Ezen-ezilen, sömüren-sömürülen arasında beş bin yıldır süren sınıf mücadelesi için, “ırk” ve “din” ayırımlarına dayanan yeni bir “siyasi okuma kılavuzu” geçirmekte ve böylece küresel boyutta yeni örgütlenmelere elverişli şartları sağlamaktadır. Türkiye’deki “ırkçı-dinci” koalisyonuna dönüşen “Yeni Osmanlıcılık Hareketi” bu durumu, karikatürel bir şekilde de olsa, gayet açık şekilde özetlemektedir. Hareketin İdeologluğunu yapan “piyasa akademisyeni” ve Başbakanlık da yapmış olan kişi, baştan aşağı “hortlamış” bir eski dünya mamulatı olan ve bir diğer benzerine ancak panayır yerlerindeki “perili ev” stantlarında rastlayabileceğimiz bu pespaye kurgulamayı, emre amade kapı kullarına “stratejik derinlik” olarak tezgahlamaktadır. Ancak aptallara ve inanmış faşistlere tezgahlanabilir bu yüzde yüz kurgusal ürünün, Ortadoğu’da milyonlarca can aldığı ve yerinden yurdundan ettiği herkesin bilgisi dahilindedir.

Üçüncü olarak, küreselleşmeden bahsedildiğinde hemen gündeme gelen ve bu haliyle kavram kargaşası yaratan “Emperyalizm” veya “Emperyalist Devler” ile “küreselleşme” ve “liberal faşist diktatörlükler” arasındaki ilişki sorununu ele alıp tartışmamız gerekmektedir. Emperyalizm, Lenin’in belirttiği gibi özetle kapitalizmin “tekelcilik” ve “siyasi gericilik” özelliklerine sahip “en üst” biçimidir. Sermayenin tekelleşme eğilimi, “serbest rekabetçi” olarak adlandırdığımız ilk ortaya çıkış ve ön gelişim döneminde “üretim fazlasına” dayalı olarak ortaya çıkan krizlere “çare” olarak geliştirilmiştir. Bu anlamda iç pazarı ve sermaye akışını rahatlatmak ve “rekabet” halini yeniden yapılandırmak üzere ulusal ve uluslararası tekeller (sermaye yoğunlaşmaları) oluşturulmakta, böylece bir nevi açlık ve sefaletle birlikte “kriz ihracı” da gerçekleştirilmiş olunmaktadır. “Kriz ihracına” yönelik bu yeni adım diğer yandan “sınıf işbirliğini” yani Ulus Devletlerde sermaye ile emek arasına konulmuş “-“ işaretini de nesnel planda mümkün kılmış ve sağlamlaştırılmıştır. “Trade-union”, kapitalist sistemin egemenliği altındaki Ulus-Devlet formasyonunun “toplum olma” özelliğini geçici bir süre için de olsa korumayı gerçekleştirebilmiştir. Ancak, nesnel olarak toplumsal sınıflara bölünmüş olmanın devam ettiği şartlarda sınıf çelişkilerinin askıya alınmasıyla oluşan şeyin adı bizce “toplum” değil ama “toplumsu” bir oluşum”dur.

Emperyalist dönemden “küreselleşme” dönemine geçişte, içinde hala “insan toplumuna” benzeyen özellikler taşıyan “toplumsu” Ulus-Devletlerle birlikte, sermayenin emek ile gerçekleştirdiği “iş birliği” de havaya uçurulmuş olacaktır. Bu ise “maskelerin düşmesinin” yani toplumsallığın ortadan kaldırılmaya başlandığının açık ilanından başka bir şey değildir. Sermaye, kendisini var eden Ulus-Devletin emekçi halkını gittikçe derinleşen bir yoksulluk ve sefalet ile baş başa bırakarak, kat kat büyük sömürü oranlarını mümkün kılan ülkelere göç etmiştir. Eğer günümüzde sermayenin göç etme hızı, işgücü göçünün kat kat üstündedir dersek, yanlış bir şey söylememiş olmaktayız, sanırız. Neticede, “Kapitalist-emperyalist” dönemde sermayenin hala bir “kendi vatanı” ve sömürmeye devam ettiği “kendi çalışanı” bulunmaktaydı. Oysaki “küresel-kapitalist” dediğimiz dönemde kendisini baştan beri var eden bütün bu “yüklerden” azat etmiş görünmektedir. Dolayısıyla biz kapitalizmin bu tamamıyla kronikleşmiş halini, onun sonunun başlangıcı olarak nitelendirmekteyiz.

Kısa eskizini yapmaya çalıştığımız “küreselleşme” gibi çok geniş ve çok boyutlu olaya sadece “panoramik” görüş getirdiğimizin, tartışma konusu ettiğimiz her bir konunun başlı başına ayrı bir araştırma konusu olduğunun bilincindeyiz. Başta da ilan ettiğimiz gibi bu çalışmamızda, diğer bir şekilde “yeni dünya düzeni” olarak da adlandırılan günümüzdeki “küreselleşme” adı altında lanse edilen olaylar manzumesine sadece zaman-mekan düzenlemesi açısından bir bakış geliştirmeyi denemekteyiz.

Küreselleşme olayını gözlemleyerek çizdiğimiz panoramaya ilk bakışta, bir mekan genişlemesi olarak algılanabilecek durumla karşı karşıya olduğumuz sanılacaktır. Ancak sınıflara bölünmüş ve sınıf savaşlarına terkedilmiş dünyamızda, mekan kavramı tıpkı zaman kavramı gibi, gerçekte varoluş halleri üzerinden masaya yatırıldığında, içinde var olageldikleri sınıfsal yapıya göre somut biçimler alacaktır.

Küreselleşme olayı “kapitalist Pazar” kavramını da değiştirmiştir. Bu sermayenin çıkarları açısından, “işgücü” satın aldığı pazarın bütün yerküreyle örtüşecek kadar genişlediğini yani “Ulus-Devlet” formasyonunun “işgücü statüsünü” belirlemek üzere çizdiği “hukuki çerçevenin” ortadan kaldırılmış olduğunu göstermektedir. Bunun yanında aynı anda ve aynı türden “pozitif bir genişleme” emekçiler için geçerli olmamaktadır. Yani, işgücü sirkülasyonunun da genişleyen bu “özgürlük” ortamından tıpkı emperyalist dönemde görüldüğü üzere pay aldığı, yani emeğini en iyi şartlarda pazarlayabileceği ülkeleri ve şartları seçme özgürlüğüne sahip olduğu söylenemez3. Dolayısıyla emekçiler için küreselleşme, “yaşam alanını” ve yaşam şartları dediğimiz şeyi genişletmediği gibi mevcut durumu daha da kötüleştirmiş bulunmaktadır. Emekçiler için genişleyen “yaşam alanı” değil ama sömürü mekanıdır: Hem de hemcinsleriyle ölümcül bir rekabete sürüldüğü “sömürü mekanı”! Diğer yandan, küreselleşmeyle birlikte “Dünya Proletaryası” böylece -en azından toplu nicel bir birikim olma anlamında- bir “kavram” olmaktan çıkmış, özümüzdeki zaman aralıklarında nitel sıçramaların yaşanacağı pratik bir meseleye dönüşmüş olmaktadır.

Küreselleşme olayına sermayedarların baktığı açıdan bakılınca ise durum bambaşka şekilde seyretmektedir. Onlar için sömürme eyleminin gerçekleştiği mekan genişleyerek birkaç yıl içinde yeryüzünün tümüne yayılıvermiştir. Bu yayılma aslında sermayenin nüfuz ve tahakküm ettiği mekanın genişliğini göstermektedir ki; bu mekan, emeğin sömürülme alanını belirleyen yayılmayla örtüşür haldedir. Küreselleşme, sermaye için yoğunlaşmayı hızlandıran ve nicel olarak kat kat arttıran kaynak alanıdır. Ancak, sermayenin yoğunlaşması ile sermayedarlar sınıfının üyeleri artmamakta4, aslında daha da azalarak birkaç “küresel oligarşi forumunu” dolduracak sayıya inmektedir.

Genişleyen; ama çürümüş bitmiş, ölü ve kurumuş iri bir lağım faresi gibi büzüşmüş olan küreselleşmiş kapitalist sistemin, olaya zaman mevhumu üzerinden yaklaşıldığında ne durumda bulunduğuna bakmamız, oluşturmaya çalıştığımız ve “Ne Yapmalı?” sorusuna cevap vermemize yardımcı olacak “klinik tabloyu” tamamlamak için kaçınılmaz bir ön çalışma olacaktır.

KÜRESELLEŞMENİN “ZAMANI”?

Sermayenin küreselleşmesinin, kendisine bütün yerküreyi kapsayan çok geniş sömürü alanı açtığı oranda, emekçiler için “yaşam alanının” daralmasını ve yaşam şartlarının kötüleşmesini doğurduğunu tespit ettik. Sınıflar arasında bütün kapitalist dönem boyunca çeşitli biçimler altında devam eden çelişkileri temelli bir şekilde kopma noktasına çeken bu tarihi şartlarda, zaman düzenlemesi de tıpkı yayılma ve büzülmeyle uç noktaya itilen mekan düzenlenmesinin şeklini almaktadır. Neticede değişik seyreden yan; yeni mekânsal düzenlemede “yayılma-büzülme” şeklindeki kendini ortaya koymasına karşın, zamansal yeni düzenlemede aynı süreç hızlanma ve yavaşlama olarak kendisini ifade edecektir. Daha önceki bölümlerde altını çizerek tekrarladığımız üzere zaman, içinde var olduğu mekana göre izafidir ve her ikisi de somut doğal ve toplumsal süreçler tarafından taşınmaktadırlar. Örneğin, insanın “içselliği” dediğimiz şey, dışsallığında oluşan varlık alanı tarafından taşındığında zaman mevhumu “biyografi” adını alacaktır. “Toplumsal dışsallık” olarak tanımlanan varlık alanı söz konusu olduğunda da zaman kendisini “Tarih” olarak ifade edecektir.

Şu durum bizim için bir varsayım olarak artık açık seçik bir hale gelmiş bulunmaktadır: Ekonomik ağırlıklı (“sermaye ağırlıklı” demek daha doğru olacaktır) bir mekan düzenlenmesini ifade eden “küreselleşme” ve onun siyasal yapılaşmasından başka bir şey olmayan “yeni dünya düzeni”, insanlaşma ağırlıklı bir zaman düzenlenmesini ifade eden “toplumlaşma” ve “bireyleşme” süreçlerinin sürekliliğinin sağlanması üzerinde çok hayati sonuçlar doğuracaktır. “Ekonomik ağırlık” diye adlandırdığımız şeyin aldığı mekânsal biçim eğer günümüzde olduğu gibi “kapitalist sistemse” içinde yaşadığımız şartlarda sonuç hiç tartışmasız karşılıklı varlık-yokluk sorununa dönüşecektir.

İçinde yaşadığımız “küreselleşme” başlığı altında toplanan tarihi şartların karşılıklı olarak hem kapitalizm ve hem de bütün insanlık açısından “hayati” önem taşıdığı gerçeğini teslim etmek için iki şeyin akılda tutulması gerekmektedir. Birinci olarak sermayenin küreselleşme hareketi geri dönüşü mümkün bir süreçten, sebebi ne olursa olsun tercih sonucu gerçekleştirilmiş olan bir “sapma” hareketi değildir. Sermayenin bugünkü halindeki “küreselleşmesi”, serbest rekabetçi diye adlandırdığımız dönemden sonra “emperyalist-kapitalist” dönemde olduğu gibi temerküzünde, Marks’ın öngördüğü -tarihi olarak azalan kapitalist rant tandansı- ortaya çıkan tıkanıklığın aşılması için kaçınılmaz bir şekilde gündeme getirilmiş bulunmaktadır. İkinci olarak, küreselleşmiş sermayenin hakimiyetine rağmen bu yerkürenin sahibi, sermayeyi toplumsallaştırıp üretim yaparak kendi varoluş şartlarını sürekli bir şekilde yaratabileceğini “sosyalist devrimlerle” ispatlamış -geri dönüşlere rağmen- Dünya emekçilerinin varlığı ve sürekli bir “tehlike” oluşturmaya devam etmesidir.

Şimdiye kadar sermayedarların kontrolünde gelişen küreselleşmenin başarıya ulaşabilmesi için genişleyen yeni rant kaynaklarına sahip olmak artık yetmeyecektir. Sermayenin aynı zamanda artık üretimin her aşamasında var olan toplumsallaşmış emekçi yığınlarını da, daralan sistemine uygun olarak, hemen şimdi başlamak üzere “uygun hale getirmesi” gerekmektedir. Bu “uygunluk” halinin pratikte mümkün olabilecek diğer adı, sisteme entegrasyonun milyarlarca insan için artık mümkün olmadığı dikkate alındığında, en gerçekçi biçimiyle yok etmek olacaktır. O halde, kapitalist sistem tarafından yönlendirilen küreselleşme hareketi tarafından taşınan zamansallık gelecek anlayışını bütünüyle dışlayan bir zamansallıktır. Bununla ne demek istediğimizin iyice anlaşılabilmesi için “Zamansallık nedir? Kaç tip zamansallık vardır?” gibi sorulara cevap aramamız gerekmektedir. Kendisinden zamansallığın aldığı biçimler konusunda çok şey öğrendiğimiz N. AUBERT, ”Acliyet Kültü” adlı eserinde pratikte iki tipte zaman kavramının mevcut olduğuna işaret edilmektedir (ss. 186-187):

“İki önemli zaman anlayışı bulunmaktadır …/… Bir yanda döngüsel ve tersine çevrilebilir zamana dair anlayış mevcuttur. Bu tür bir zaman içindeki olaylar, insan hayatında sabit bir şekilde olagelen olaylardır. …/… Antropologlar tarafından ileri sürülen döngüsel zaman, zaman kavramını çevredeki olaylarla ve takvimle ilişkilendiren, ilkel toplumların içinde toplumsal bir biçimde var edilmiştir. (Tıpkı, “kırlangıç fırtınası” olarak toplumsal olarak isimlendirilmiş atmosfer olayını her sene aynı tarihte bildiren “Saatli Maarif Takvimi” gibi – BN) …/… Bu perspektifte, geçmiş ve gelecek arasındaki ilişkiler biri diğerini belirleyecek kadar çok yakındır: Eğer geçmiş biliniyorsa gelecek te biliniyordur.

İkinci tip zaman anlayışı biçimi doğrusal ve nicel olandır. Buradaki çizgi metaforu, (…) zamanı nihai bir amaca uzanan, geri dönülmez bir senaryo biçimiyle temsi etmektedir. Bu çizgisel zaman niceldir. Şöyle ki, bütün olayların veya diğer bir şekilde, bütün insan şuurunun dışında olmayı amaçlar. Sonsuza kadar bölünebilir ve ölçü birimi olarak kendini ortaya koyar. …/… Çizgisel bir zaman anlayışında, şimdiki zaman geçmişle az bir ilişki içindedir ve gelecek olaylar geçmiştekilerle çok az ilişki içindedir.”

Görüldüğü üzere bu iki tip zamansallık biçiminden “döngüsel” olarak adlandırılanı daha çok insanın içinde var olabildiği, en dar anlamıyla “ekolojik çevre”nin taşıdığı en geniş anlamıyla da fizik “evrenin” zamansallık biçimidir. Bu zamansallığın “döngüsel” olarak adlandırılması, çok ama çok az yeni nitel değişimi öngören, yine çok ama çok uzun erimli “dairesel” bir yörünge izleyen hareketliliğe yol açmış olmasıyla ilgilidir. Döngüsel zamansallığın yol açtığı hareketliliğe biz “evrenin oluş sürecini” izlediğimizde şahit olmaktayız. Kitabımızın birinci bölümünde de etraflıca ortaya koymaya çalıştığımız üzere bu “oluş süreci” çok geniş zaman aralığı gerektiren yine çok geniş daireler çizerek ilerleyen bir süreçtir.

Bir insan bireyinin ve hatta bütün insan varlığının doğadaki varoluş sürecini, dolayısıyla algılama alanını fersah fersah aştığı için böylesi döngüsel zamansallığı günlük hayatta “kısır döngü” olarak adlandırmak adet olmuştur. Maddi gerçeklik bütün yanlarıyla ön plana alındığında “kısır döngü” olarak adlandırdığımız (mesela güneşin doğması ve 24 saat sonra batması gibi) döngüsel hareketlerin mükemmel dairesel hareketler olduğu düşüncesinin metafizik bir saplantıdan başka bir şey olmadığı görülecektir. “Biricik” olan evrenin yine “biricik” olan oluşu, içerdiği muhtevanın içsel ve dışsal hareketliliğine uygun olarak spiral bir yörünge izler. Bundan ise “dairesel” olarak bildiğimiz bütün döngüsel hareketlerin aynı zamanda doğrusal olduğu, dolayısıyla bu hareketlilikler tarafından taşınan döngüsel zamansallıkların da aynı anda doğrusal zamansallık olduğu sonucu çıkar. “Spiral hareketlilik” (veya zamanlılık) hiçbir döngünün gerçekte “kısır” olamayacağı, her döngünün neticede bir “yoldan çıkma” ile sonuçlanacağı demektir. Evrende en çok bilinen ve bizlerin de belki en az tanıdığımız “yoldan çıkma” olayı insanlıkla ilgilidir: Evrenin bağrında “doğrusal” bir hareketliliğe sahipmiş gibi görünen, ama “içine” girildiğinde birçoklarında “kısır döngü” izlenimi yaratan, sonuçta bilinen evrenin en ucunda yer alan İNSANLIK.

Biri olmadan diğeri düşünülemeyecek olan döngüsel ve doğrusal zamansallık (veya hareketlilik) biçimleri, aynı zamanda oluş sürecinde ayrı ayrı işlevlerin gerçekleştiği evrelere de karşı gelmektedirler. Döngüsel zamansallık “nicel birikimi” sağlayan hareketlilik türüyle örtüşmektedir; doğrusal zamansallık ise “nitelik sıçraması” ve oluşumuyla ilgilenir. Böylelikle oluş süreci, nicel birikimin ardından gelen nitel başkalaşım olarak tanımlanacaktır. Ancak “evrenin oluşumunun” en uçta olan bir parçası -ve böylece devamı- olarak var olabilen insanlaşma süreci, böylesi bir “makro” ölçekte doğrusal bir hareket olarak düşünülse de, kendi içsel deviniminde gerçekte bir döngüsel hareketler ve onları takiben her seferinde bir doğrusal ilerlemeler dizinidir. Bir bütün olarak insanlık tarihi dediğimiz şey, insanların kendi hayatlarını yeniden üreterek kuşaklar boyunca sarf ettikleri enerjinin (emek) yığılması ile gerçekleşmektedir. Döngüsel ve doğrusal hareketliliği içeren bu yığılma çeşitli varoluş biçimlerini birbirlerinden ayıran devamlılıkları takip eden kopmalar dizininden başka bir şey değildir.

İnsanlık tarihinde oluşmuş biçimlerden sadece birisi olan kapitalist sisteme yukarda işleyişini özet olarak sunduğumuz zaman boyutu açısından bakıldığında, günümüz açısından içselliğinde kendisini var eden şartlarla mutlak bir kopma yaşadığı gözlemlenmektedir. Bu şartların en belirgin ve belirleyici olanı; “kapitalist rantı” mümkün kılan “sermayenin toplumsallaşması” olayının sürekli ve geri dönülmez bir şekilde gerilemesi, buna karşın ve kapitalizmin tam bir paradoks oluşturacak şekilde sermaye temerküzünün hızlanmış olduğu olgularıdır. Yan yana getirildiğinde bu iki olgu kapitalizmin oluş halinden yok olmaya, tam olarak ifade edilirse hem kendisini ve hem de hakimiyeti altına aldığı insanlığı yok etme sürecine girdiğinin göstergeleri olmaktadırlar.

Zamansallık biçimleri üzerinden kapitalizmin insanlık tarihindeki hareketliliğini ifade etmeye çalıştığımızda, ancak toplumsallaşarak ilerleyen kapitalizmin insan toplumundan koparak sermaye birikimine girişmiş olduğu olgusunu gözlemliyoruz. Bu durum şunun da ifadesidir: Doğrusal zamanlılığı kendi bünyesinden bütünüyle dışlamış olduğunu ve böylece kendi bünyesinde doğrusallık taşıyan döngüsel hareketinin üzerine katlanıp, doğada maddi bir gerçeklik üzerinden var olamayan dairesel harekete geçtiği olgularının…

Kapitalist sistem için bu durum, yani “dairesel harekete geçiş” ölüm halinin başladığının göstergesidir: Aynı zamanda doğrusal hareketlilik içermeyen her “döngüsel” biçimleniş (yani “varlık”), oluş sürecinin dışına itilmiş olacağından, “ölmeye” yani eski biçimiyle var olma imkanını kaybetmeye başlayacaktır. Son tahlilde bu durum, yani aynı zamanda “doğrusallık” içermeyen bir hareketlilik; zaman içermeyen bir uzay ve hareket içermeyen bir madde kadar evrensel oluşun dışında sadece “kurgusal” olan bir duruma işaret eder.

Kapitalizmin küreselleşmesiyle ortaya çıkan yeni mekan-zaman düzenlenmesinin, toplumu ve insanlığın bütününü mevcut işleyiş biçiminin içine çekmeye çabaladığını söyledik. Bu durumda döngüsel hareket biçiminden dairesel hareketliliğe geçmiş halinde olan kapitalist sistem, kendi üzerine katlanarak insan toplumuyla ve insan türüyle bütün ilişkilerini tamamıyla koparma sürecine girmiştir. Bu durum ise sermayedarların ikame ettiği liberal faşist diktatörlükler aracıyla üretim araçlarını kendi tasarrufunda bulunduran kapitalist sistemin gerçekleştirdiği yeni mekan-zaman düzenlenmesinde insan toplumuna ve insanlığa varlık hakkı tanınmadığının göstergesidir.

Böylece döngüsel hareket artık mükemmel bir daire çizmiş; kapitalist sistem kendisini bütün evrenin yerine geçirerek, kendinden olmayan ve sermayenin temerküzüne vesile olmayan doğa dahil olmak üzere her şeyi ve herkesi yokluğa havale etmiş olmaktadır. Doğrusal hareket de böylelikle, evrendeki işleyişinden koparılmış ve sadece ve sadece sermayenin sonsuza endeksli birikimine hapsedilmiştir.

Kapitalizmin biricik “özneleri” olan sermayedarlar aracılığı ile gerçekleştirdiği, insanlık başta olmak üzere kendi etki alanına giren her şeyi yok eden bir “kara deliğe” dönüştüğünü belirtirken biz tam da bu durumu ifade etmekteyiz. Başlangıçta sadece bir varsayım olan “kapitalist sistem bir kara deliktir” önermesi; sermayenin toplumsallaşmanın dışında da nicelik olarak artmasını ve yoğunlaşması olgusunu da dikkate alarak, onun pekala normalin dışında bir hücre çoğalmasına tekabül eden “kanser tümörüne” benzetilebileceği sonucuna götürmektedir. Böylelikle içinde var olduğu organizmayı yani toplumu (veya insanlığı) da yok edecek olan bir “kanser tümörü”…

1 Marks ve Engels bu durumu “Komünist Manifesto”nun girişinde şöyle formüle etmektedirler:

2 Fransa başkanı Emmanuel MACRON artık kendi ülkesini açık ve net bir biçimde bir “Etat Nation” (Ulus-Devlet) olarak değil ama “Start up Nation” olarak adlandırmaktadır.

3 Küresel sermayedarlar buna ancak emekçiler arasındaki rekabeti kızıştırdığı oranda müsaade etmektedirler.

4 Artan sadece sermayedarların servetleridi

8 Mart Dünya Emekçi Kadılar Günü Kutlu Olsun !!!

Erdoğan ATEŞİN

  1. ci Dünya savaşında Anadolu kadını…

Cennetten kovulmuştur kadınlar kadını tanrıça HAVVA ANA. Bütün kadınların, bütün insanlığın ANASI !!! İlk serüvenini kadının böyle başlatır egemen. Adem’den habersiz, şeytana uymuştu, cennetin yasaklı meyvesin den yemişti Havva. Kadın artık egemene göre şeytandı, tanrı öyle buyurmuştu, çıplak kaldılar Adem’le birlikte koca bir cennetin içinde. Sonra bir incir yaprağı ve sonra onları attılar yer yüzüne, yani bu dünyaya. Kadın ezilmişliğinin efsane tarihi burada başlar egemene göre.

Gerçek ile düş, tarih boyutunda bilinçlerde başkalaşrak, özel bir çabayla bu günlere taşınır. Kadın artık bir şeytandır, yaşamın ve bütün kötülüklerin sorumlusudur. Onun yeri ve toplumsal statüsü artık ayak altıdır. Onun hayatına acılar yükleyen, yalnızlıklar yükleyen büyük tarihsel süreç…

Sevdiğinin yüzüne sürgündür, Afrika’dan başlamıştır yolculuğuna. Saçlarını bırakmıştır eski dünyanın ortasına, Saçıdır kadının Afrika…Yedi Kıta’ya ismini vermiştir. Asya olmuştur kadın, Europa olmuştur. Amerika olmuştur, Donmuştur Antartika’da buz olmuştur, donmuştur!!! Rüzgar tarar saçlarını kadının bu Kıta’da…Okyanustur akar…Ve birlikte kadın -erkek, tarihini yaratmıştır.

Kadın tarihsel olarak, sınıflı toplumların mağdurudur, köleci, Orta-Çağ ve kapitalist toplumların mağduru. Ama bütün varlığıyla kadın, altın çağa ulaşmaya çalışan insan mücadelesinde özgürleşerek çıkacaktır. Bu mücadele kadının, ekonomik, sınıfsal baskı dışında ki özgün mücadelesinin doruğu olacaktır. Kutlu Olsun Dünya Emekçi Kadınlar Günü!!!Yaşasın Emekçi kadın yoldaşların mücadelesi !!!

erdoganatesin@gazetekok.com

Dünya Emekçi Kadınlar Günü Tarihçes

Tarihçe

8 Mart 1857 tarihinde ABD’nin New York kentinde 40.000 dokuma işçisi daha iyi çalışma koşulları istemiyle bir tekstil fabrikasında greve başladı. Ancak polisin işçilere saldırması ve işçilerin fabrikaya kilitlenmesi, arkasından da çıkan yangında işçilerin fabrika önünde kurulan barikatlardan kaçamaması sonucunda 129 kadın işçi can verdi. İşçilerin cenaze törenine 10.000’i aşkın kişi katıldı.

26 – 27 Ağustos 1910 tarihinde Danimarka’nın Kopenhag kentinde 2. Enternasyonale bağlı kadınlar toplantısında (Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı) Almanya Sosyal Demokrat Partisi önderlerinden Clara Zetkin, 8 Mart 1857 tarihindeki tekstil fabrikası yangınında ölen kadın işçiler anısına 8 Mart’ın “Internationaler Frauentag” (International Women’s Day – Dünya Kadınlar Günü) olarak anılması önerisini getirdi ve öneri oybirliğiyle kabul edildi.
 İlk yıllarda belli bir tarih saptanmamıştı fakat her zaman ilkbaharda anılıyordu. Tarihin 8 Mart olarak saptanışı 1921’de Moskova’da gerçekleştirilen 3. Uluslararası Kadınlar Konferansı’nda (3. Enternasyonal Komünist Partiler Toplantısı) gerçekleşti. Adı da “Dünya Emekçi Kadınlar Günü” olarak belirlendi. Birinci ve İkinci Dünya Savaşı yılları arasında bazı ülkelerde anılması yasaklanan Dünya Kadınlar Günü, 1960’lı yılların sonunda Amerika Birleşik Devletleri’nde de anmaya başlanmasıyla daha güçlü bir şekilde gündeme geldi. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 16 Aralık 1977 tarihinde 8 Mart’ın “Dünya Kadınlar Günü” olarak anılmasını kabul etti. Birleşmiş Milletler’in sitesinde günün tarihine ilişkin bölümde, kutlamanın New York’ta ölen işçilerin anısına yapıldığı yazılmamıştır. 

Türkiye’de 8 Mart Dünya Kadınlar Günü

Türkiye’de 8 Mart Dünya Kadınlar Günü ilk kez 1921 yılında “Emekçi Kadınlar Günü” olarak kutlanmaya başlandı. 1975 yılında ve onu izleyen yıllarda daha yaygın, ve yığınsal olarak kutlandı, kapalı mekanlardan sokaklara taşındı. “Birleşmiş Milletler Kadınlar On Yılı” programından Türkiye’nin de etkilenmesiyle, 1975 yılında “Türkiye 1975 Kadın Yılı” kongresi yapıldı. 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi’nden sonra dört yıl süreyle herhangi bir kutlama yapılmadı. 1984’ten itibaren her yıl çeşitli kadın örgütleri tarafından “Dünya Kadınlar Günü” kutlanmaya devam ediliyor. 

SİHA ve diğer hava araçlarıyla oluşan öldürmelerin ulusal ve uluslararası hukuk boyutu

Feyzi ÇELİK

Hukuk devleti demek, hukuka bağlı devlet demektir. Başka bir deyişle, ister yurttaşı isterse yabancı olsun hukuki güvenceye sahiptir.

Bir devletin gerek kendi sınırları içinde gerekse kendi sınırları içinde savaş uçakları, silahlı veya silahsız hava araçlarıyla öldürme ve zarar vermek amacıyla yapılan saldırıların ulusal ve uluslararası hukuka uygunluğunun tartışılması gerekmektedir. Bu tür saldırılardan çoğu zaman savaşan veya çatışanlarlar dışında bulunan siviller de zarar görmektedir. Bunun akılda kalan en önemli örneği sınır ticareti yapan 35 Roboskili Kürdün öldürülmesidir. Buna benzer onlarca örnek Güney Kürdistan’da yaşanmıştır. 

Esirleri kurtarmak amacıyla yapıldığı ileri sürülen ancak rehinelerin ve PKK’li gerillaların öldürülmesiyle sonuçlanan operasyonda olan da Roboski katliamından daha vahimdir. 

Bu vahim sonuçlar ortada olmasına rağmen Türkiye sınırlarında da PKK’li olduğunu iddia ettiği kişileri SİHA’larla hedef almaya devam ediyor. Uluslararası ve ulusal hukuka göre saldırı halinde olmayan kişilere karşı öldürmeyi amaçlayan bu saldırılar hukuki meşruiyeti olmadığı gibi “yargısız infaz” olarak nitelemek önünde bir engel de yoktur. Devletin sorumluluğu ile birlikte ceza hukuku anlamında bu öldürme olaylarının kararını verenler ile bu kararları uygulayanların sorumluluğu da vardır. Devlet de idarenin sorumluluğu kapsamında maddi ve manevi zararları karşılamak durumundadır.

“Amerikan Sivil Özgürlükler Birliği, SİHA’larla insanların yargılanmadan hedef alınarak öldürülmesini ABD Anayasası ve uluslararası hukuka aykırı olarak niteliyor.

Glasgow Üniversitesi’nde Uluslararası Hukuk Profesörü ve Birleşmiş Milletler’in İşkence Özel raportörü olan Nilse Melzer, Uluslararası Hukukta Hedef Alarak Öldürme adlı ödüllü kitabında bir kişinin hedef alınarak öldürülmesinin yasalara uyması için “insan hayatlarına yönelik hukuksuz bir saldırı gerçekleştirme tehdidi bulunan kişinin öldürülmesinden başka bir yol olmaması gerektiğini” söylüyor. Bir çatışmaya doğrudan katılan bir sivile karşı daha zararsız ya da daha az ölümcül bir hamle yapılması ihtimalinin bulunması durumunda hedef alarak öldürmenin uluslararası yasalara aykırı olacağını belirten Melzer, buna İsrail Yüksek Adalet Mahkemesi’nin aynı yöndeki kararını örnek olarak gösteriyor.

Devletlerin hedefine aldıkları kişileri “terörist” olarak etiketlemeler onların bu şekilde öldürülmelerini haklı kılmıyor. Devletlerin hukuk çerçevesindeki imkanları sınırsız olup, devletler arası ilişkilere başka şekilde çözüme olanaklar tanıyor. Devletler, “ben onları öldürmesem onlara benim için tehdittirler” demeye benzer savunmalarının hukuki bir geçerliliği yoktur. Aksi durumda devletler bunu daha da ilerleterek “suikastların meşrulaştırmanın yolunu açabilir. 2013 yılında üç Kürt kadın siyasetçiye yönelik yapılan suikastın SİHA ile yapılan operasyonlardan farkı yoktur. Hatta giderek suikasti engellemekle görevli olan suikastın yapıldığı devletin sorumluluğu da vardır. 

Türkiye İç Hukukuna göre 

TC Anayasası’nın 2.maddesi şöyledir: “Türkiye  Cumhuriyeti,  toplumun  huzuru,  milli  dayanışma  ve  adalet  anlayışı  içinde, insan  haklarına  saygılı,  Atatürk  milliyetçiliğine  bağlı,  başlangıçta  belirtilen  temel  ilkelere  dayanan, demokratik, laik ve  sosyal bir hukuk Devletidir.” Bu maddede dikkati çeken en önemli devlet niteliği, Hukuk Devletidir.

Hukuk devleti demek, hukuka bağlı devlet demektir. Başka bir deyişle, ister yurttaşı isterse yabancı olsun hukuki güvenceye sahiptir. Bu güvencenin konusu insan yaşamı ve bütünlüğünün korunması için devletin hukuka bağlı olması gerektiğinin vurgulanmasıdır. Hukuk devleti için yargı kararı ve yargılama hakkı temeldir. SİHA’larla veya başka bir hava aracıyla gerçekleştirilen öldürmelerde yargı kararı da yoktur. Yargı kararıyla idam cezası dahil olmak üzere diğer cezalandırmalarda bireyin kendisini savunma hakkı vardır. SİHA ile öldürmelerde öldürülecek kişinin kimliği dahi belirlenmiş değildir. 

Anayasa’nın 15.maddesi de açıktır. 15.maddeye göre, “Savaş,  seferberlik  (…) 10  veya  olağanüstü  hallerde,  milletlerarası hukuktan  doğan yükümlülükler  ihlal  edilmemek  kaydıyla,  durumun  gerektirdiği  ölçüde  temel  hak  ve  hürriyetlerin kullanılması  kısmen  veya  tamamen  durdurulabilir  veya  bunlar  için  Anayasa’da  öngörülen  güvencelere aykırı tedbirler alınabilir.

Birinci  fıkrada  belirlenen  durumlarda  da,  savaş  hukukuna  uygun  fiiller  sonucu  meydana  gelen ölümler  (…) dışında,  kişinin  yaşama  hakkına,  maddi  ve  manevi  varlığının  bütünlüğüne dokunulamaz;  kimse  din,  vicdan,  düşünce  ve  kanaatlerini  açıklamaya  zorlanamaz  ve  bunlardan  dolayı suçlanamaz;  suç  ve  cezalar  geçmişe  yürütülemez;  suçluluğu mahkeme  kararı  ile  saptanıncaya  kadar kimse  suçlu sayılamaz.” Bu hüküm hukuk devleti ilkesinin özellikle yaşama hakkı bakımından her şeyin üstünde olduğunu belirtiyor. 

Anayasa hükümlerinin bir gereği olarak düzenlenmiş bulunan TCK’nun Meşru Savunma başlıklı maddesine bakmakta da yarar vardır. Burada ortaya konulan ilkeler devleti ve devletin verdiği yetki ile hareket edenleri bağlamakta ve sınırlamaktadır. Buna göre, devam eden bir saldırı yokken ona verilen karşılıklar hukuka aykırı olarak görülmelidir. TCK’nun 25.maddesi şöyledir:

“Gerek  kendisine  ve  gerek  başkasına  ait  bir  hakka  yönelmiş,  gerçekleşen,  gerçekleşmesi  veya  tekrarı muhakkak  olan  haksız  bir  saldırıyı  o  anda  hal  ve  koşullara  göre  saldırı  ile  orantılı  biçimde  defetmek  zorunluluğu  ile  işlenen fiillerden  dolayı  faile  ceza  verilmez.” Maddede yazılı bulunan koşullar oluşmadan verilen karşılıklar nedeniyle öldürme veya başka bir sonuç çıkmışsa bu eylemler cezalandırılacaktır. SİHA saldırılarına bakıldığında değil bir saldırı hazırlığı, saldırı düşüncesi dahi yoktur. Hata ve yanılma payı da dikkate alındığında meydana gelen zararların telafi ve izahı da mümkün değildir.

Kaldı ki, SİHA saldırıları öncesinde çok kapsamlı gözleme imkanları vardır. Hatadan veya hedeften sapmadan söz etmeye yönelik savunmalara itibar edilemez. Hukuk bir yana ahlaki bir sorumluluk da söz konusudur. Bir kişi dahi olsa uçak veya SİHA ile tonlarca patlayıcı kullanılmasının adaletle de bir ilgisi yoktur. Meşru savunma olarak da kabul edilemez. “Meşru savunma, bir kimsenin kendisini veya başkasını hedef alan bir saldırı karşısında, savunma amacına yönelik olarak ve bu saldırıyı defedecek ölçüde kuvvet kullanmasını ifade eder.” 

Dinsellik, Teolojik açıdan bakıldığında da hukuka ilişkin söylenenler burası için de geçerlidir. Batı Hukuk Geleneğinin Teolojik Kaynaklarını ele alan Hukuk Tarihçisi ve Felsefecisi Harold J. Berman Hukuk ve Devrim adlı çalışamasında şöyle diyor: “Kendi teolojik kaynaklarıyla bağını kaybetmiş bir hukuk geleneğinin paradokslarına tuhaf bir örnekle ışık tutulabilir. Cinayetle suçlanan aklı başında bir kişi hüküm giyer ve ölüm cezasına çarptırılır, sonrasında ise cezası infaz edilmeden akıl sağlığını yitirirse; cezanın infazı kişi akıl sağlığına kavuşana kadar ertelenir. Genel olarak söylemek gerekirse, Batı ülkelerinde olduğu kadar Batılı olmayan ülkelerde de hukuk budur. Neden? Batı için tarihsel yanıtı şudur; eğer bir kişi akıl sağlığı yerinde değilken idam edilecek olursa, özgürce günah çıkarma ve komünyona katılma fırsatı olmayacaktır. Bu nedenle akıl sağlığının yerine gelmesi beklenir”. Benzer bir durum İslam ve diğer inançlar için de söylenebilir. 

Uluslararası Hukuka göre

Çoğunlukla kabul edildiği gibi uluslararası hukuk kendisine özgü bir hukuk ise de uluslararası hukuk ile ulusal(iç) hukuk tek bir hukuki yapının parçalarıdır. Bu da günümüz açısından egemenin her şeyi yapabilme argümanını bir tarafa bırakarak hukuka uygunluğa mutlak bir üstünlük tanımaktadır.

Son olarak BM Andlaşmasının 51. Maddesine bakmakta fayda vardır. 51.maddeye göre devletler meşru savunma halinde güç kullanabilirler. Savaş uçakları ve SİHA ile yapılan saldırıların hiçbirinde meşru savunmanın koşulları bulunmamaktadır. BM Andlaşmasının 51. Maddesi şunu söylüyor: “Bu Antlaşmanan hiçbir hükmü, Birleşmiş Milletler üyelerinden birinin silahlı bir saldırıya  hedef  olması  halinde, Güvenlik Konseyi uluslararası  barış   ve  güvenliğin korunması  için gerekli önlemleri alıncaya dek, bu üyenin doğal olan bireysel ya da ortak meşru savunma hakkana halel getirmez.  Üyelerin bu meşru savunma hakkını  kullanırken aldıkları   önlemler hemen Güvenlik Konseyine bildirilir  ve Konseyin işbu Antlaşma gereğince uluslararası  barış   ve  güvenliğin korunması   ya da  yeniden  kurulması  için gerekli göreceği biçimde her an hareket etme yetki ve görevini hiçbir biçimde etkilemez”. 

Türkiye Hükümetleri yaptıkları her sınır ötesi harekata 51.maddeyi gerekçe olarak kullandığına göre BM Hukuku içinde hareket edeceğini de kabul etmiş oluyor. Bu maddeye dayandığını söylemesi hukuk içinde hareket ettiği anlamına gelmiyor. Uluslararası hukukta olduğu gibi iç hukukta da sorumluluk gerektiren eylemlerde bulunuyor. Bu bakımdan Gare’de meydana gelen sonuç hem iç hukuk hem de uluslararası hukuk bakımından yargılanmayı gerektiriyor. Soyut olarak devletin sorumluluğundan söz etmiyorum; bu sonuçlara neden olan emri verenleri ve yerine getirenlerin yargılanıp cezalandırılmaları gerektiğini söylüyorum. İç ve uluslararası hukukun temel gereklerinden biri de budur. 


* Avukat

BİZİM İNŞA ETMEYE ÇALIŞTIĞIMIZ DÜNYA, BUGÜNKÜ REVİZYONİST İŞBİRLİKÇİ SOL VE FEODAL KÜRT REFORMİSTLERİNİN HAYAL ETTİKLERİ BİR DÜNYA ASLA DEĞİLDİR !!!

Öncü birikim kitlelerin devrimci karakteri ve tecrübesidir, bu karakter ve tecrübe içinde öne çıkan gerçek devrimci öncü birikim, yeni bir dünya inşa edecektir. Mevcut revizyonist ve sistemin oyuncağı haline dönüşmüş ve sistemin sopası olmuş sahte sol’ dan kesin ayrışarak yeniyi inşa edebiliriz…

Erdoğan ATEŞİN

EMEKÇİLER YENİ BİR DÜNYA İNŞA EDİYOR

Öncü birikim kitlelerin devrimci karakteri ve tecrübesidir, bu karakter ve tecrübe içinde öne çıkan gerçek devrimci öncü birikim, yeni bir dünya inşa edecektir. Mevcut revizyonist ve sistemin oyuncağı haline dönüşmüş ve sistemin sopası olmuş sahte sol’ dan kesin ayrışarak yeniyi inşa edebiliriz…

Emperyalist sistemin krizi küresel düzlemde derinleşmeye devam ediyor. Dünyanın bir çok yerinde devrimci kitle hareketleri güçleniyor ; öfke birikiyor. Emperyalist devletler ve kukla işbirlikçi dünya devletleri devrimci isyan, ayaklanma , halk savaşlarına karşı istihbaratta , yasal düzenlemelere, ordudan bürokratik yapıya kadar yeniden yapılandırılmaktadır.

Türkiye – Kuzey Kürdistan, Orta Doğu’da devrimci nesnel koşullar mevcuttur. Kitlelerin politikaya ilgileri artmıştır. Halk yığınlarının devrimci savaşı derinleştirmek için şartlar giderek olgunlaşmaktadır.

Kitleleri seferber ederek, halkı anti emperyalist, anti faşist ve orta çağ gericiliğine karşı savaşa hazırlamak, savaşın içine çekmek görevine ancak öncü birikim, parti önderlik edebilir.

Devrimci öncü birikim bu hal ve şartlara uygun hareket etmek durumundadır. Devrimci krizin varlığından, Gezi / Haziran halk hareketi, 6 – 8 Ekim halk direniş, isyanından bahsedip gözü parlamentodan başka bir şey görmeyen ‘’bir çok şey değiştirilebilir’’ diyen reformizm ile devrimci çizgi yan yana getirilemez.

Parlamenter revizyonist-reformist çizgi ihanet cephesindedir. Devletle uzlaşarak değil , devleti değiştirmeyi amaç edinmeliyiz. Uzlaşmak isteyenler umut tacirliği yapacak, devleti değiştirmek isteyenler ise devrimci savaşı geliştirecek.

Faşist devlet emekçiler ve devrimci hareket üzerinde büyük baskı kurmakta, katletme politikasını sürdürmektedir. Sahte sol içinde ki bütün kuduz itlerini üstümüze salmış, diğer taraftan reformizmin önünü açmıştır.
Özellikle 2000 yılından günümüze bu sürecin bir üst aşamaya evirildiğini belirtmeliyiz. Revizyonist, reformist sahte sol içinde ki ihanet şebekeleri alçakça saldırılar ve komplolarla devrimci kadrolara saldırmaktadırlar ve devrimcileri isimleriyle ihbar etmektedirler.

Devrimci hareketin savrularak reformizme evrilmesinin son sınırına vararak, yeni bir aşamaya girdiğini ifade etmeliyiz. Bu aşama ihanet aşamasıdır. Ekonomide sürekli kriz hali, devrimci krizin varlığı koşullarında hakim sınıfların kendisini yeniden konumlandırdığı bir gerçektir.

Emperyalizme bağımlı ülkelerde yarı sömürge niteliğe bağlı olarak kukla devlet ona hükumet eden bütün partiler emperyalizme bağımlıdır ve onların uşaklığını yapmak zorundadır.

Türk milliyetçiliğinin İslam diniyle kutsallaştırıldığı komprador büyük Türk burjuvazisinin hakim sınıf ideolojisi olan tek ulus, tek vatan, tek ırk, tek bayrak, tek dil, tek din ideolojisin benimseyen AKP, CHP, MHP vb. partilerin – pratiklerinden de test edildiği gibi – halk düşmanı oldukları açıktır. Bunlar üzerine fazla söze gerek yoktur. Bütün öncü birikim öne çıkarak bir araya gelmelidir, biz bu çizgideyiz…

erdoganatesin@gmail.com

BELÇİKA GİZLİ SERVİSİNİN (SP) SEFALETİ

Ahmet Hulusi KIRIM

Emperyalizmin pek çok uluslararası kuruluşunun merkezi olan Belçika, coğrafi konumu itibariyle Batı Avrupa’da stratejik bir kavşaktır. Bu özelliği nedeniyle ülkenin güçlü bir istihbarat servisine sahip olması gerekir. Görünürde Surete Publigue (SP) isimli bir servisi olsa da SP’nin bugüne kadar gerçekleştirdiği başarılı bir operasyonu olmadı. Avrupa siyasetinin merkezi olma iddiasında ki Belçika, her zaman uyuşturucu ve silah kaçakçılarının, casusların, teröristlerin, mülteci siyasi örgütlerin
konaklama ve randevu merkezi olarak anıldı.

Belçika istihbarat birimlerinin “terörizm” karşısında en küçük bir etkinlik gösterememesini iki Belçikalı gazeteci yazdıkları kitapta şöyle açıkladı:

“Belçika, birçok “terör” örgütü ve mülteci siyasi örgütlerle ikili anlaşmalar yaptı. Karşılıklı Saldırmazlık anlaşmaları var. Sözleşmeye göre “Terörist”ler ve mülteci siyasi örgütler rahatça girip çıkabilecek ve Belçika Onlara yataklık yapacaktı. “terörist”ler çok gerektiği takdirde yabancı diplomatlarla da hesaplaşabilecek ancak Belçika Devleti ve çıkarlarına asla dokunmayacaktı.” Belçika’da hükümetler değişti ama bu anlaşmalar bugüne kadar hiç bozulmadı.
X X X
20.yüzyılda sömürgecilik şekil değiştirince SP iyice işsiz kalıp önemini yitirdi. SP’ye sadece halkın fişlenmesi, telefon dinlenmesi gibi sıradan işler kaldı. Bu nedenle hükümetler servise bütçe ayırmamaya başladı. Servis şefi Albert Raese ve ekibi uzun zaman düşündüler. Servisin işe yarayacağını hükümete göstermek için “İş” yaratmaya karar verdiler.

1978 senesinde Paul Latinus isimli bir adam Belçika’daki Neo-nazileri bir araya getirmek amacıyla Gençlik Cephesi (FN) isimli bir grup kurdu. Latinus çevresine topladığı faşist gençlere komando kamplarında eğitim vermekle kalmıyor, sol görüşlü kişileri adamlarına takip ettirip bilgi de
topluyordu. Latinus’u bir süre izleyen servis, ajanı komiser Smets vasıtasıyla onunla ilişki kurdu. Latinus kısa zamanda servisin ücretli ajanı oldu. Komiser Smets üstlerinin emirleri doğrultusunda Neo-nazilerin yayın organı olan “Europe Magazin” isimli dergide değişik isimlerle yazı da yazı yazıyor kışkırtan yazılar kaleme alıyordu.

Komiser Smets “Europe Magazin” dergisine yazdığı makalelerin birinde Belçika’nın sol görüşlü “Pour” gazetesini şiddetle eleştirdi. Ona göre bu gazete terörün kaynağıydı. Pour gazetesi 1981 ‘in nisan ayında FN’nin eğitim kamplarında gizlice çekilmiş fotoğraflar yayınladı ve Gazete Belçika istihbarat servisinin Neo-nazi gençlerin askeri eğitimine yardımcı olmaktaki amacını da araştırıyordu.

Aynı yıl Pour gazete binası dokuz ayrı bombayla havaya uçuruldu ve gazete yayın hayatına son verdi. Sabotajdan sonra jandarma ve istihbarat birimleri suçluları yakaladı. Bunlar Neo-nazi gençlerdi ve sabotaj emrinin kendilerine SP’den verildiğini söylediler. Servis afişe olsa da imhadan memnun olan hükümet servisi korudu ve dosya kapatıldı.

Paul Latinus, servis için çalıştığının açığa çıkması ve gazetenin imha edilmesinden sonra FN grubundan ayrıldı. Servisin talimatları doğrultusunda WNP isimli yeni bir örgüt kurdu. Dış görünüşte
WNP’de siyasi amaçlı Neo-nazi bir kuruluştu. Hiçbir siyasi faaliyet göstermeyen, sadece istihbarat toplayan ve tamamen SP’nin kontrolünde bir örgüt olduğu ise birkaç sene sonra ortaya çıkarıldı.

WNP çatısı altında toplanan ve komiser Smets’den emir alan gençler servis adına ajanlık yapıyor ve devlete hizmet ettiğini zannediyorlardı. Servis bu militanları kullanıyor, kendi işleyemediği cinayetleri onlara işletiyordu. Komiser Smets’in faaliyetleri ve WNP örgütünün ortaya çıkması tam bir tesadüf oldu. Sokak kavgasına karışan Neo-nazi bir gencin evinde yapılan aramada NATO belgeleri ve gizli belgeler bulundu. Komiser Smets’in perde arkasından yönettiği WNP’nin faaliyetleri ortaya çıkarıldığında servis bile şaşırdı. NATO ve Belçika Genel Kurmay’ından belgeler çalmayı başaran örgüt çok ileri gitmiş, servisin kontrolünden çıkmıştı. WNP bünyesinde faaliyet gösterenlerden Michel Libert isimli genç daha sonra Brüksel Adliye binasını uçurmayı planladıklarını, gerekli patlayıcıların servis tarafından temin edildiğini ülke televizyonunda açıkladı.

Bütün bunlar olurken WNP’nin faaliyetleri çok büyük boyutlara ulaştığı için Latinus komiser Smets’den şüphelenmeye başladı. Komiser Smets’den gelen emirlerin bir kısmından servisin haberi olmayabilirdi. İçini şüphe kemiren Latinus bir gün arkadaşlarına Smets’den şüphelendiğini bunu servise ileteceğini söyledi. Bu sözlerini duyulmasından bir gün sonra 24 Haziran 1984’de Latinus evinde ölü bulundu. Adli Tıp raporuna göre iri yarı Latinus telefon kablosuyla kendini tavana asıp intihar etmişti. Oysa bilirkişi raporunda, söz konusu telefon kablosunun azami taşıma gücünün 42.5 kilo olduğu yazılıydı.
X X X
WNP’nin faaliyetlerinin ortaya çıktı dönemde CCC (Savaşan Komünistler Hucresi) isimli bir örgüt peydahlandı. Örgüt NATO’nun en gizli planları çalıyor, ittifak tesislerini bombalarla sabote ediyor, devleti alaya alarak arka arkaya darbeler indiriyordu. Aynı dönemde “Brabant Canileri” ismiyle tanınan, kimlikleri hiçbir zaman saptanamayan ama sonradan “Servisin bir ürünü” olduğu anlaşılan bir terör grubu da marketleri basıyor, ağır makineli tüfeklerle ateş açıp arkalarında bir sürü ceset bırakarak ortadan kayboluyordu. İnsanlar sokağa çıkmaktan korkuyordu.

Sonraki günlerde hakimler, savcılar, jüri üyeleri önünde Belçikalı istihbaratçılar, Jandarma subayları boy göstermeye başladı. İthamları korkunç boyuttaydı.

“Belçika’da terör eylemleri karşısında aciz kalan ve alay konusu olan İstihbarat Servisi Brabant Canileri grubunu kurdu. Amaç devletin zayıflığını kanıtlamak ve istihbarat birimlerine daha Fazla önem, daha fazla bütçe verilmesini sağlamaktı. Brabant Canileri Belçika servisi’nin bir Ürünü, canilerde servis ajanlarıydı.” Aradan geçen yıllarda Brabant Canileri olayı aydınlığa kavuşturulamadı. CCC militanları ise bir Seneden fazla faaliyet gösterdiler. Günün birinde kızarmış patates yerken yakalanıp müebbet hapse çarptırıldılar.

Bütün bu bombalama, saldırı ve cinayetlerden sonra servisin daha çok yıpranmasını göze alamayan Hükümet Komiser Smets’i yargı önüne çıkarmak zorunda kaldı.

Komiser, yargılandığı mahkemede sürekli yalan söylüyor, yalanları ortaya çıkınca meslek sırrından bahsediyordu. Servisin içler acısı halini gören Adalet Bakanı Jean Gol’da çok zor durumdaydı. Çok şey bilen Smets’i korumak zorundaydı. Mahkeme tarafından konuşturulması ve mahkum edilmesi hükümeti sarsacak büyük ihtimalle düşürecekti. Her seyin örtbas edilmesi gerekiyordu. Öyle de oldu. Brabant Canileri, FN ve WNP dosyaları hiçbir zaman sonuçlanmadı.

1989 senesi sonunda servis’in Neo-nazi örgütlerle ilişkileri için açılan bir soruşturmada ifade veren servis’in şefi Albert Raese ile soruşturma heyeti arasında şu ilginç konuşma tutanaklara geçti.

“Belçika İstihbarat Servisi, aşırı sağ ve aşırı sol örgütlere sızmıştır ve bunu görev bilmiştir.”
“ Sayın Raese; servisiniz mi Neo-nazi örgütlerin içine sızmayı başardı, yoksa Neo-nazi örgütler mi istihbarat servisine sızdılar?”

“Tabii bir mücadele var. Biz onlara sızdık, onlar da bize sızdılar.

“KONFEDEREL EVİ“ Mİ DEDİNİZ?

Hasan H. YILDIRIM

Her millete devlet haktır, ya Kürdlere..?

“İmkansız ve gereksiz“(!)

Bu bir algı operasyonudur.

Sömürgeci devletlerin derin dehlizlerin mamülüdür.

Bu tez sömürgeci devletin tüm katmanları, yani sivili, resmisi, istisna dışında toplumun tamamına yakını tarafından savunulur.

Kimi bunu kabaca yapar, kimi değişik kılıflarla inceden dokur.

Kürdler bağımsızlıktan bahsetmeye dursun hemen mekanizma harekete geçer. İşte böyle.

“Devlet diktatörlüktür. Ortadoğu konfederel evi demokratik özerkliktir kurtuluş. Ulus devlet faşizmi getirir.

“Bunu ister MİT, ister askeri istihbarat, ister Ünüversite profesörü, ister çobanı, ister M-L ve hatta Maoisti savunsun amaç bellidir.Sömürgeci Türkiye’nin “birlik ve bütünlüğünü koruma“ya yöneliktir.

Burada devlet “babadır.“ Babaya karşı gelmek “terörizmdir, bölücülüktür.“

Ama Kürdler biz de; “bir babaya sahip olmak istiyoruz,“ dediğinde aynı mihraklar ağız birliğince bu kez “devlet kötüdür, faşizmdir“ nakaratlar.

Bunun Kürd alıcısı da vardır.Sistemin Kürdler içindeki yansımasıdır. Bu böyle kavranılmalıdır.

Bunun başka bir adı yoktur. Bu ne halkçılıktır, ne enternasyonalizmdir.

Körcesine sömürgeciye iltihaktır, ihanettir.Kürdistan bir ülke ve Kürdler bir millet ise; her çağdaş millet gibi onunda devlet sahibi olma hakkı vardır. Bu hakkı ister Türk toplum bireyi, ister Kürd millet bireyi olsun savunmuyorsa sömürgeci dehlizlerde üretilen “Devlet Kürdler için imkansız ve gereksizdir“ tezinin ister bilinçli, ister bilinçsiz savunucudurlar.

Buna alternatif olarak Kürdlere sunulan “konfederal evi“ tuzaktır. Bu şuna benzer.Fransa kralının eşinin, halkın “ekmek, ekmek,“ diye bağırması karşısında, “pasta yiyin,“ değişine benziyor.

Halk pasta yesin, Kürdler “konfederel evi“ne razı olsunda ama nasıl?

Uzatmayayım, başka yasakları sıralamayayım Kürdler dilini kullanma imkanına sahip olmadığı bu koşulda hangi “konfederel evi“nde bahsediliyor?

“Konfederel evi“ni kim kurdu da, Kürdlere sundu da Kürdler kabullenmedi?

Bir kere “konfederel evi“ kurma görevi Kürdlerin değil, Türk toplumun görevidir. Bu da devrimle olur. Türk toplumu bırak devrim yapmayı binbir yoklukla yetiştirdiği evlatlarını Kürdleri öldürmek için davulu, zurnalı halaylarla “en büyük asker bizim asker“ çığırtkanlığı eşliğinde cephelere göndermekle meşkuldur.

Geriye Kürdler kalıyor.

Kürdlerin görevi işgal altındaki ülkeleri işgalden kurtarmaktır. Gasp edilen milli bağımsızlığını kazanmaktır. Savaş bunun içindir. Gereklidir, zaruridir. Bu yurtseverliktir, milliyetçiliktir, enternasyonal görevdir.

Engels’in dediği gibi, “milliyetçi olmayan biri enternasyonalist olamaz.”

Ne demektir bu? Milletini sevmeyen başka milletleri sevemez demektir.

Yine Lenin’in dediği gibi, “Enternasyonalizmin tek bir türü vardır. O da her halkın kendi ülkesinden devrimini yapmasıdır.“ İşte Kürdler bunu yapmaya çalışıyor.

Fakat bu mücadele içte ve dışta içi boşaltılmaya çalışılıyor.

Nasıl mı?İşte böyle!

“Devlet diktatörlüktür. Ortadoğu konfederel evi demokratik özerkliktir kurtuluş. Ulus devlet faşizmi getirir.

“Kurt kapanı dedikleri bu olsa gerek. Kürdlere denilen “sana yüzyıllardır giydirilen kölelik zincirlerini sev.“Kürdler sevsin mi bunu?

Kuşkusuz hayır! Hayır dedikleri içinde yüzyıllardır bedeli ağır bir mücadele veriyorlar. Bu bedelin karşılığı; bireyi olduğu Kürd Milleti’nin milli duygusunu duyasıya yaşamasıdır. Bu da, ancak parçalı ülke Kürdistan ve Kürd Milleti’nin birliğini sağlamak ve bağımsız devletini kurmakla mümkündür.

O günden sonra koşullar varsa komşu bir toplumla niye birlikte yaşamasın. Bu da bir süreç meselesidir. Demokrasinin d’sinin okunmadığı Orta Doğu’da AB koşullarını keşfetmek ve bunu Kürdlere dayatmak “köleliğinizi içselleştirin“ demektir. Bunu ezen millet bireyi söylüyorsa ırkçı, katliamcı, soykırımcı ve asimilasyoncudur. Kürd millet bireyi savunuyorsa düşmanına aşık olmuş, kaybedilmiş Kürd’ür.

8 Ocak 2018

Hasan H. YILDIRIM

“NE YAPMALI” DA, NE SÖYLENMEK İSTENİYOR KOMÜNİSTLERE!

Umut İLERİ


Bilinç, daha doğrusu SINIF BİLİNCİ, SİYASAL BİLİNÇ, belki de geleceği kurmada geleceği kuracak olanlar için, üzerinde durulması ve sağlanması bağlamında çok önemli bir kavramdır.

Marks; “Özgürlük Köleler İçin Değil, Köle Olduğunu bilenler için” derken, yine Marks “İşçi Sınıfı Ya Devrimcidir Ya da Hiç Bir şeydir” derken, Lenin hemen her yazısında İşçi Sınıfı yerine “Sınıf Bilinçli İşçiler” kavramını kullanırken SINIF BİLİNCİNE, SİYASAL BİLİNCE vurgu yaparlar.

Bu konuda ki temel referansımız Lenin ve onun bu konuyu işlediği Ne Yapmalı adlı yapıtıdır.
Ne Yapmalıya bakmadan önce, Ne Yapmalı’nın yazılmasına neden olan Marksizm içerinde ortaya çıkan sağ sapmayı,  Ekonomizmi incelememiz  gerekir.


Ekonomistler, sınıf bilincinin yeterli olduğunu, bunu da işçi sınıfının ekonomik alanda, sendikalar aracığıyla edineceğini söylerler.
İşte bu nedenle Ne Yapmalı, Ekonomistlere karşı, yani sınıf mücadelesini salt ekonomik alanla sınırlayan, ekonomik alan, siyasal alan ayırımı yapan, her iki alanı kendi iç bütünlüğünden koparanlara karşı Lenin tarafından, özellikle de bilerek, çubuğun karşı yöne büküldüğü bir yapıttır.

İşçilerin, üretim araçlarından yoksun oldukları için,  zorunluluk sonucu çalışmak zorunda bırakılmaları ve emeklerini pazarlamaları onları sınıf konumuna sokar.
B
u konumda işçiler, sermaye karşısında ortak çıkarlara sahip bir Sınıf niteliğindedir.
Ancak bu sınıf olma niteliği, Kendisi için değil, Kendiliğinden Sınıf niteliğidir.
Çünkü bu konumda işçiler ancak, Sermaye için Sınıf olma niteliğindedirler.



Başlangıçta başkası için Sınıf konumunda olan Proletarya ancak kendi için Sınıf konumuna, Politikleşerek, Siyasal bilinçle donanarak gelebilir.
İ
şçi sınıfının kendiliğinden hareketleri kendi içerisinde bir bilinç taşısa da, bu bilinç ancak henüz yeşermeyi bekleyen tohum halinde bir bilinçtir.
Bu bilinçle yapacakları da ancak ekonomik alanı kapsayan, ekonomik çıkarları temel alan bir mücadeledir.
İşte Siyasal Bilinç burada devreye girer.


Ekonomik Mücadele içerisinde işçinin kendini, dahil olduğu sınıfın bir parçası olarak görerek, çıkarlarının Sermaye Sınıfından farklı olduğunu bilincinde duyumsaması yeterli değildir.
Ekonomik alanda elde edilen bilincin tek başına yeterli olmayacağı, bu bilincin siyasal bilinçle tamamlanması gerektiğinin ortaya konması gerekir.
Bunun için işçinin ekonomik mücadele sırasında edindiği bilinci, Siyasal Bilinçle tamamlaması gerekir.


Lenin Komünistlerin görevini açık ve yalın biçimde Ne Yapmalıda ;
“Sosyal-demokratların görevi… ekonomik mücadelenin işçilerin arasında doğurduğu siyasal bilinç kıvılcımlarından yararlanarak işçileri sosyal-demokrat siyasal bilinç düzeyine yükseltmektir.” derken Sınıfın Partisi ile Sınıfın iş yerlerinde ki oluşturduğu yapılanmalar arasındaki olması gereken organik bağın da altını çizer. İşçi Sınıfının politikleşmesi demek onun siyasi iktidar perspektifini gözeterek, sınıfsal iktidara yönelmesi anlamına gelir.

Bunun için de, İşçi Sınıfının bu erk savaşımında en temel aracı, İŞÇİ SINIFININ DÜŞÜNEN VE BU DÜŞÜNCESİNİ EYLEME DÖKEN ELİ OLARAK KOMÜNİST PARTİDİR.
Yine Lenin işçi sınıfına siyasi iktidar perspektifi gösteren ve politik mücadele içerisinde yer almasını sağlayan bilincin, sınıfın partisi tarafından  verileceğini aynı eserinde şu sözlerle dile getirir:

“İşçilere politik bilinç ancak dışardan, yani ekonomik mücadelenin dışından, işverenlerle işçiler arasındaki alanın dışından götürülebilir. Bu bilginin edinilebileceği biricik alan, bütün sınıf ve katmanların devlet ve hükümetle ilişki alanı, bütün sınıflar arasındaki karşılıklı ilişkiler alanıdır. (LENİN-NE YAPMALI)

Bir takım çevrelerin yanlış anladığı, dışarıdan derken bunun işçi sınıfının ve  sınıf mücadelesinin dışından verildiği gibi bir yanlış anlamadır.
Oysa işçi sınıfının partisi, onun dışında değil, onun içerisinde, onun düşünen eli aynı zamanda aklıdır.

Parti fikriyatı Marks döneminden beri vardır.
Marks; Birinci Enternasyonalin 1872 Kongresin de:
“Proletarya, mülk sahibi sınıfların kolektif gücüne karşı mücadelesinde, ancak mülk sahibi sınıflar tarafından kurulmuş eski partiler karşısında ayrı bir siyasal parti haline gelirse, bir sınıf olarak davranabilir.
Proletaryanın siyasal bir parti haline gelmesi, toplumsal devrimin ve onun nihai hedefinin, sınıfların kaldırılmasının, zaferinin güvence altına alınması için vazgeçilmezdir. (…)proletaryanın büyük görevi siyasal iktidarı ele geçirmek olmalıdır.” 
diyerek Parti fikrinin ne denli erk savaşımı için yaşamsal olduğunu dile getirir.


Lenin parti fikriyatını pratiğe taşıyarak, pratik içerisinde partide olması gereken özelliklerin neler olması gerektiğini ortaya koyar.
Ekim Devriminin gerçekleşmesi, böyle bir pratiğin yaşamda bulduğu karşılıktır.

ABD’DE KONGRE BASKINI VE KÜRESEL EKONOMİ POLİTİK

Mehmet YEŞİLTEPE

Sınıfsal Bakış |

ABD’de Kongre baskını ve küresel ekonomi politik. ABD’de Kongre baskını ve küresel ekonomi politik. Kişisel değil sınıfsal gerçekler

Biden’in, Trump’ın rakibi olduğu andan itibaren başlayan tartışma ve değerlendirmeler, büyük ölçüde kişiler üzerinden yürüdü. Temsilcisi olunan partilerin program ve politikaları bile çoğu kez kişisel niteliklerin gölgesinde kaldı. Kaldı ki o program ve politikalar da büyük ölçüde makyajlanmış nitelikteydi.

Evet bugün ABD denilince tartışılması gereken çok şey var. Çünkü küresel boyuttaki rolü, işlevi, sermaye ilişkileri ve buna bağlı olarak tesis edilmiş olan düzen doğru kavranıp, küresel ekonomi politik üzerinden değerlendirme yapıldığında, kişiler de partiler de siyasetler de doğru anlaşılır. Ama tersine kişilerden, partilerden başlanıp eksene bunlar konulursa hiçbir şey doğru değerlendirilemez; orman ağacın gölgesinde kalır.

Dünyada pek çok ülkenin konumu sarsılıyor, var olan statükonun sürdürülmesinde bir zorlanma yaşanıyor. Ülkeler arası çelişmeler, ülke içinde farklı sınıf ve katmanlar arasındaki çelişmeler giderek artıyor. Pandemi süreci, var olan çelişmeleri derinleştirici yönde tetiklemiş durumda. Özetle, dünya bir barut fıçısı ve bu, Trump’ın dengesiz davranışlarıyla açıklanacak bir olgu değil. ABD’nin birçok ülkede attığı radikal adımlar, Trump’ın kişisel tercihi değil temsil ettiği sınıfların çıkarları doğrultusundaydı. Önümüzdeki süreçte de benzer politikalar daha da merkezi biçimde sürdürülecektir.

Daha önce yaptığımız bir değerlendirmede Biden’in neden halkların sorunlarına çare olamayacağına değinmiştik. Ancak gerek manipülasyonlar gerekse yukarıda değindiğimiz yöntemsel sorunun solun dahi diyalektiğini akamete uğratır hale geldiği bu tarihsel süreçte ne yazık ki umudu Biden gibilere bağlama yaygınlığı (veya yedeklenme ve özgüven problemli duruş) devam ediyor. Halbuki bugün hiç olmadığı denli sınıfsal bakışa; Latin Amerika’dan Afrika’ya, Ortadoğu’dan Asya’ya hemen tüm dünyaya dönük radikal hamleler tasarlayan ABD’nin muhtemel politikalarının doğru kavranmasına ihtiyaç vardır.

Burjuva siyaset tarzının bir döneminin sonuna gelindiği, sermayenin çok daha doğrudan müdahalelerinin yaşandığı, pandeminin ağırlaştırdığı sermaye-sermaye, emek-sermaye çatışmalarının daha sert geçeceğinin öngörüldüğü bu koşullarda isabetli bir duruş yakalayabilmek için, Biden’in olsa olsa demir yumruğa geçirilmiş bir “kadife eldiven” rolü oynadığı ama bunun da geçici olacağı görülmelidir.

Makyaj dökülecek maske hızla düşecek. Biden’e halklar adına yüklenen hemen her beklentinin önümüzdeki süreçte karşılıksız kalmasıyla, hayal kırıklıkları vb. hızla yaşanacak, maske düşerken sınıfsal gerçeklikle yüzleşilecektir. Bu değerlendirme, “sol alışkanlık” veya “ajitasyon” değil aksine sınıfsal ölçekler gereğidir.

Bugüne kadarki nöbet değişimlerinde olduğu gibi ABD’de Cumhuriyetçilerle Demokratların iktidardaki işlevi, aralarındaki fark üzerinden değil, sermayenin ihtiyaçları üzerinden biçimlenmiştir. Kaldı ki doğrudan kişi/aday üzerinden isabetli bir inceleme yapıldığında Biden’in en tutarlı niteliğinin müesses nizama hizmet, tüm dönemlerde devletin elit kadrosu olma, Pentagon’dan Beyaz Saray’a ve CIA’ya kadar temel önemdeki kurumsal yapılarla uyum vb. olduğu görülür; Biden aynı zamanda darbeler sürecinde, Irak işgalinde, Suriye’ye müdahalede vb. devletin görünür yüzlerinden biridir.

Eğer ABD’de başkan adayının programı kendi tasarrufu ile oluşmuyorsa, bugün Biden’i ihtiyaç haline getiren ve programının içeriğini belirleyecek olan sınıfsal olgular, gerek ülke içinde gerekse küresel boyutta dönemsel ekonomi politik dahilinde değerlendirilmelidir.

Kısa sürede görülecektir ki yemin törenindeki veya seçim meydanlarındaki sempatik tavırların, jestlerin ABD siyasetinde hiçbir yeri/karşılığı yoktur. Hatta diyebiliriz ki yemin töreninde verdiği “Birlik ve beraberlik” mesajı, zor koşullar karşısında Cumhuriyetçi-Demokrat bütünlüğünün sermayenin çıkarları (Wall Street’in talepleri) bağlamında gözetilmesidir. Biden’in ve Demokratların 6 Ocak’taki Kongre baskınına yönelik olarak ciddi bir soruşturmaya karşı çıkmış olmaları, bırakalım Cumhuriyetçi meslektaşlarını tutuklatmayı, onları zayıf düşürecek yaptırımlardan bile uzak durmaları tam da bunun göstergesidir.

ABD’nin, İkinci Paylaşım Savaşı sonrasından bugüne en zor döneminden geçtiği, çelişmelerin derinleştiği, pandeminin bir savaş enstrümanı gibi kullanıldığı, yeni düzen yönünde arayış ve müdahalelerin hızlandığı bu koşullarda, başkanlık görev ve işlevlerini kişinin niteliğine bağlamak, ondan sermaye karşısında halk adına çözüm beklemek için sınıf gerçekliğinden bihaber olmak gerekiyor.

Nitekim Biden’in kabine tercihi, ne türden kadrolarla yol alacağını, nasıl bir sürece hazırlandığını gösteriyor. Demokratların kontrolüne geçen Senato’nun Biden’ın kabinesinden onayladığı ilk isim, Ulusal İstihbarat Direktörü Avril Haines oldu. Barack Obama döneminde CIA Başkan Yardımcılığı ve Ulusal Güvenlik Danışman Yardımcılığı görevlerinde bulunan Haines, Çin’e karşı saldırgan bir tutum sergilenmesi gerektiğini savunmuştu.

Gündeme oturan bir diğer tartışma konusu da Llyod Austin’un Savunma Bakanlığı’na adaylığıdır. Kimisinin askeri kimliğini kimilerinin de ten/siyahi rengini konu ettiği Emekli General Llyod Austin, 4 yıldır ABD’li en büyük silah firmalarından Raytheon’un yönetim kurulu üyesi. Bu durum, bir yanıyla da dünyanın en büyük askeri gücünün başına bir silah tüccarının geçmesi anlamına geliyor. Ancak bu, ABD için yeni bir durum sayılmaz. Anımsanacak olursa Trump, hem bir eski asker hem de bir silah üreticisi lobicisi olan James Mattis’i Pentagon’un başına geçirmişti. Mattis de bir başka büyük silah firması General Dynamics’in yönetim kurulu üyesiydi, onun yerine gelen Mark Esper ise Austin gibi Raytheon yönetim kurulu üyesiydi.

Biden’in tercih nedenlerine gelince, kendisi Austin’in bakan olmasını üç ana nedene dayandırdı: 1. Kendisini Irak işgalinden tanıyor olması, 2. Muharebe görmüş ilk üst düzey Siyahi Amerikalı general olması, 3. Kimlik manasında ‘çeşitlilik gösteren’ bir ulusal savunma politikası güdülmesi…

Savunma Bakanı’nın bu niteliklerinin önemine atıf yapmış olmak bile Biden’in barışa değil savaşa hazırlık ve yatırım yaptığını ortaya koymaya yeterlidir. Hatta Kongre baskınının, sürecin niteliğinin bilincinde olan sermaye güçleri arasındaki gerilimin, çatışma potansiyelinin sahaya yansıması olduğunu söylemek de abartılı olmaz.

Kongre baskını, emperyalizm ve faşizmKongre baskını, “bir avuç ırkçı faşistin hezeyanı”ndan “darbe girişimi”ne kadar geniş bir yelpaze içinde tartışıldı. Öncelikle belirtmek gerekiyor ki baskının ABD’de yaşanmış olması başlı başına önem atfetmeyi gerektiriyor. Hatta ABD’de hiçbir şey kendiliğinden veya tesadüfen olmaz diyebiliriz. Bu bağlamda önemli olan sonuçlardan çok nedenlerin, arka planın okunabilmesi, ne türden mesajlar içerdiğinin değerlendirilmesidir. Çeşitli sorular eşliğinde yapılacak böyle bir değerlendirme, isabeti de artıracak, Türkiye dahil dünya ölçeğine yansımasının ne türden olabileceğini görme fırsatı verecektir.

Baskın, Trump’ın kişisel bir tasarrufu mudur? Trump, ona atfedilen tüm aykırı niteliklere rağmen ABD’de 4 yıl başkanlık yapmış, bu süreçte düzeni de işleyiş ve kurumlarını da tanımış, Amerikan egemen sınıfları içerisinden gelen bir kişidir. Bu anlamda, aşağıda Martin Wolf’un da belirttiği gibi Trump ve arkadaşları bizzat rol almış olsa dahi, saldırıyı onun kişisel beklentilerine indirgemek, sınıfsal değil arka planı görmeyen sığ bir yaklaşım olur.

Baskını “Amerikan sağının sürece müdahalesi” olarak görmek de “sermaye ilişkileri içinde sağ nerede biter, sol nerede başlar, soldan kastedilen nedir” sorularını ihtiyaç haline getiriyor. Söz konusu olan eğer bir sermaye çatışması veya sürecin nasıl geliştirilmesi gerektiğine dair bir fark ise burada (zorlama ve düzen içi de olsa) sağ-sol ayrımı yerine sermaye kesimlerinin tercihleri üzerinde durulmalı, müdahalenin içerdiği mesaj buradan okunmalıdır.

Financial Times köşe yazarı Martin Wolf, “Amerikan cumhuriyetinin ölüme yakın deneyimi” olarak tarif ettiği durumu yorumlayarak, Washington’da patlak veren krizin boyutunu küçümseme çabalarını reddediyor:“

İşte olanlar: ABD Başkanı Donald Trump, aylarca, kanıt göstermeden, adil bir seçimde yenilgiye uğratılamayacağını öne sürdü. Buna uygun olarak, yenilgisini seçimin hileli olmasına bağladı. Beş Cumhuriyetçiden dördü hâlâ aynı fikirde. Başkan, yetkililere eyaletlerinin oylarını iptal etmeleri için baskı yaptı. Başarısız olunca, başkan yardımcısına ve Kongre’ye, eyaletlerin sunduğu seçim oylarını reddetmeleri için zorbalık yapmaya çalıştı. Kongre’yi buna zorlamak için Kongre binasına yönelik bir saldırıyı kışkırttı. Sekiz senatör de dahil olmak üzere yaklaşık 147 Kongre üyesi, eyaletlerin oylarını reddetme yönünde oy kullandı.”

Özetle bu baskın, pandeminin 2 yıl daha süreceğinin konuşulduğu, muazzam düzeyde sermaye el değiştirmesinin yaşandığı, tasfiye olanların arttığı, orta sınıfın büyük ölçüde eridiği bir süreçte gerçekleşti. Buna bağlı olarak tekelleşme alabildiğine artıyor ve bundan pay kapmak isteyen tekeller arasında olağanüstü bir rekabet yaşanıyor. Bunların farklı kesimlerin temsilcileri olması mücadeleyi radikalleştiriyor. Yoksa sınıflar arasında ve sınıfın farklı kategorileri arasında bu boyutta bir çıkar kavgası olmasa, Amerikan tarihine geçecek böyle bir olaya kalkışmaya cesaret edilmezdi.

Bu arada Kongre baskınıyla beraber ABD’ye dair faşizm içerikli çeşitli değerlendirmeler gündeme geldi. Bu değerlendirmelerin üzerinde tek tek durmak yerine, sürecin sınıfsal niteliğine dair bazı değinmelerde bulunacağız.

Öncelikle mevcut paylaşım ikliminde sermaye güçlerinin azami kozlarını oynamakta olduğu ve bunun tekellerin şiddetini artırdığı, faşizmi ihtiyaç haline getirdiği anımsanmalı ve bir süredir doğrudan faşist partilerle/adaylarla veya Trump, Macron gibi kadrolarla çalışmayı tercih ettiği görülmelidir. Pandemi ile beraber bugün sermaye güçlerinin daha radikal politikalar izleyeceği düşünülecek olursa bunun kadro ve politika tercihine de yansıyacağı söylenebilir.

Amerika, Almanya, Fransa gibi gelişmiş kapitalist ülkelerde giderek kapsamı daralsa da burjuva demokrasilerinin olması, rejimi-düzeni tartışırken yanıltıcı olabiliyor. Söz konusu ülkelerde, baskı ve sömürünün “Faşizm var mı yok mu” sorusuna kadar daraltılması veya Cumhuriyetçiler ile Demokratlar arasındaki farkın sağ-sol kavramlarıyla ölçülmek istenmesi, sınıfsal bakış açısını bozabiliyor.

Gerçekte burjuva demokrasileri de birer diktatörlüktür; bu rejimde sağlanan nisbi haklar ve verilen sus payı, söz konusu emperyalist ülkelerin bağımlı/sömürge ülkeleri sömürmelerine, doğal kaynaklar vb. zenginliklerini yağmalamalarına dayanır. Diğer bir ifadeyle, bugünün koşullarında burjuva demokrasisinin kaynağında emperyalizm vardır.

Kendi ülkelerinde nisbi haklar için imkan sağlayan emperyalizmin bağımlı ülkelerdeki izdüşümü faşizmdir. Daha açık ve doğrudan ABD’den veya Fransa’dan söz edilecekse burjuva demokrasisinin olmasının ırkçılığı, polis şiddetini vb. önlemediği görülmelidir. Örneğin Amerikan polisi son 5 yılda silahsız 135 siyahi insanı öldürdü. Üstelik İngiliz Morning Star gazetesinin aktardığına göre cinayetlerden sorumlu polislerin en az yüzde 75’inin beyaz olduğu ve bunların çoğunun cezasız kaldığı tespit edildi. Ayrıca dikkatli bakıldığında Fransa’da sokakta gösteri yapanlara yönelen polis şiddetinin Türkiye’deki uygulamalara ne kadar benzediği görülür.

Özetle burjuva demokrasileri ile faşizm arasındaki fark, ülkedeki adaletsizliği, baskı ve sömürüyü yok etmiyor. Hatta devletin görece özerkliğinin giderek sınırlandığı ve egemen sınıfların siyasal mekanizma üzerindeki vesayetinin arttığı günümüz koşullarında, ilişkinin daha doğrudan hale geldiği ve aradaki bağın görünür olduğu söylenebilir.

Bu bilgiler ışığında ABD’deki Kongre baskını üzerinden sınıfsal iz sürecek olursak, meselenin kişilerin veya siyasal partilerin tasarrufundan öte dünya ölçeğinde özel bir sürece hazırlık yapan ABD’nin sermayesinin bir kesiminin hesap ve beklentilerini görürüz. ABD’de kökleşmiş ve kurumsallaşmış sistem, doğrudan tekellerin hizmetindedir. Bunun yanında, her ne kadar tekelci burjuvazi oligarşi durumuna gelmiş olsa ve birkaç büyük tekelin hegemonya sürdürdüğünü düşünsek de Amerikan egemen sınıfları içerisinde hala bir çıkar kavgasının olduğunu söyleyebiliriz. Ancak farklı tekel grupları ile daha yakın ilişki içinde olsalar da Demokratların veya Cumhuriyetçilerin nöbeti devralmaları çok şeyi değiştirmiyor. Örneğin Biden’in başkanlığı İsrail’in Arap ülkeleri ile normalleşmesi sürecini değiştirmeyecektir, hatta bu konuda kalınan yerden devam edileceğine dair açıklama da yapılmıştır. Buna rağmen bu baskının yapılması, bizlere pandemi koşullarında dünya ölçeğinde çelişmelerin nasıl keskinleşeceğine, paylaşım ve tasfiyenin nasıl hızlanacağına ve çatışmaların nasıl sertleşeceğine dair ipucu vermektedir. Pek çok açıdan kendini sermayeye kanıtlamış olan Biden’in politikalarındaki olası nüanslara bile tahammülsüzlük buradan okunmalıdır.

İranı kuşatmayı ve Rusya’yı Rusya’da, Çini Çin’de hapsetmeyi planlayan ABD’nin muhtemel radikal politikalarının dünyaya ve Türkiye’ye yansımalarının doğru okunabilmesi, olası gelişmeleri anlayabilmenin ve politik duruşta isabetin zorunlu koşullarından biridir. Basın önünde tüm dünyaya meydan okunuyormuş gibi (iç politikaya dönük olarak) yapılan açıklamalara rağmen Erdoğan veya bakanları tarafından ABD’ye ve AB’ye verilen birlik mesajları biliniyor. Çavuşoğlu’nun “Ortadoğu, Kıbrıs, Libya, Suriye ve Kafkasya’daki önemli gelişmelerin yaşandığı yoğun bir yıldı. AB, aralık zirvesinde Türkiye’ye elini uzattı ve biz de olumlu yanıt verdik.” biçimindeki mesajı bunu doğruluyor. Örneğin, Ermenistan’la gerçekleşen savaşın ardından Azerbaycan denetimine geçen Şuşa’nın yolunu Kolin İnşaat’ın yapacak olması, ABD ve AB ile ilişki içinde Kafkaslarda üstlenilen rolün sonuçlarından sadece biridir.

ABD etkisi ve TürkiyeYukarıda da belirttiğimiz gibi siyasal değerlendirmelerde isabet, arka planı okumayı, kişiselleştirici dar yaklaşımlar yerine parçanın bütünle ilişkisi üzerinden değerlendirme yapmayı gerektirir.

ABD’deki Kongre baskını için yaptığımız değerlendirmenin benzerini Türkiye için de yapabiliriz. Örneğin Türkiye’de son zamanlarda muhalif gazeteci ve siyasetçilere yapılan saldırılar, kendiliğinden olmadığı gibi saldırganın kendi kişisel özellikleri, kararı vb. sınırlılığında da görülebilecek olaylar değildir. Buradaki gerilim ve kutuplaştırıcı siyaset, iktidarın dönemsel ihtiyacı ile de ilişkilendirilebilir ancak sınıfsal değerlendirme, meselenin sermayenin ihtiyaçlarıyla, beklentileriyle olan bağını da görebilmeyi gerektiriyor.

Süreç, turnusol etkisi yapıyor ve dış siyasette efelenmeler veya ülkede reform vb. söylemler bütünüyle anlamını yitiriyor, hareket kabiliyeti tükeniyor. Adı Gezi, Kavala, 17-25 Aralık, MİT TIR’ları dosyaları vb. ile duyulan İstanbul Başsavcısı İrfan Fidan‘ın hızla önce Yargıtay’a hemen peşinden 12 yıl süreyle görev yapacağı Anayasa Mahkemesi üyeliğine atanması yargı reformundan söz eden “Saray”ın sözü ile fiili arasındaki açıyı göstermeye yetiyor.

ABD’nin muhtemel politikalarının Türkiye’ye yansımalarına gelince, Ortadoğu’nun yeniden şekillendirilmesi konusunda ABD’nin yapacağı hemen her müdahalenin ortasında olduğunu söylemek mümkün. Bilindiği gibi ABD’nin müdahalesiyle bir süredir İsrail’in güvenliği ve Arap ülkeleri ile normalleşme adına geniş kapsamlı bir bütünleşme yaşanıyor. Bu, aynı zamanda İran’ın kuşatılması anlamına geliyor. Böyle bir süreçte Türkiye’nin gerek dış politika tercihleri gerekse taşeronluk/bağımlılık ilişkileri sebebiyle tarafsız kalması mümkün görünmüyor; İran’a yönelik doğrudan çatışmanın içinde olmasa dahi hazırlık sürecinin içinde olacağını söyleyebiliriz. Benzer şekilde Afrika’ya, Asya’ya kadar uzanan geniş coğrafyada ABD-İsrail-Azerbaycan eksenli duruşun bir parçası olma ve TSK’nin avantajlarını pazarlama bağlamında taşeronluk rolünü/çapını artırması beklenmelidir. Nitekim ABD’nin İsrail ile Körfez ülkelerini normalleştirme sürecine İhvan’ın sponsorluğunu yapan Katar’ın da katılmasıyla beraber Türkiye’nin Mısır-İsrail vb. ile sıcaklaşma, ABD’ye mesajlar verme vb. yönündeki adımları görünür hale gelmeye başladı.

Bunlar yaşanırken muhalif kesimlerin ve temsilcilerinin süreci yeterince kavrayamadığı ve örgütlü yapılarının gerekli pratik duruşu geliştirmeye müsait olmadığı, yetersiz kaldığı görülüyor. Sıkça değindiğimiz ve başlı başına bir yazı konusu olan, muhalif kesimlerin potansiyel çapı, dönemsel nitelikleri vb. kavranamadığı ve gerekleri örgütlü-fiili olarak yerine getirilmediği sürece, salt kısa menzilli reaksiyoner hareketlerle bu dönemin karşılanamayacağı, gözünü karartmış sermaye güçlerini durdurmaya yetmeyeceği, hatta önemli bir tehdit oluşturmayacağı bilinmelidir.

Çözüm ararken, her zaman büyük resimler çizmek, ekonomi politiğin yasalarını kalın çizgilerle öne çıkarmak gerekmeyebilir ama bugün sürecin özgünlüğü/niteliği bunu gerektiriyor.

Bu tür dönemlerdeki eski-yeni ilişkisi, bir kopmadan çok bir değişim ve yenilenme ilişkisidir. Gramsci’nin “Eski dünya ölüyor ve yenisi doğmakta zorlanıyor; şimdi canavarların zamanıdır” biçiminde vurguladığı durum da gerçekte bunu ifade eder. Bazen doğum, alışılmış olandan öte uzar ve daha sancılı geçer.

Bugün büyük ölçüde pandeminin koşulladığı durum süreklilik kazandıkça, toplumsal olandan bireysel olana yansıyan ve bireyi daraltıp boğan geleceksizlik-güvencesizlik ve belirsizlik halleri mutsuzluk ve umutsuzluğu büyütürken çıkışsızlık ve kabuğuna çekilip kendini bırakma durumu yaygınlaşıyor.

Bilinmek durumundadır ki umutsuzluk, karamsarlık ve özgüven yitimi insanın içine yerleşen Truva Atı gibidir, özgücü de potansiyelleri de akamete uğratır. Bu nedenle moral oluştururken, çözüm ve çıkış ararken, bireysel olanı örgütsel olanla, örgütsel olanı toplumsal olanla ilişkilendirebilecek bir bakışa sahip olmak, olmazsa olmaz önemdedir.

İşte muhalefetin görülmemiş boyutta genişleyip çeşitlendiği ama aynı zamanda siyasetsizlikle malul olduğu bu tarihsel kesitte muhalefet, ittifaklar ve araçlar konusunda süreçte etkili biçimde rol almak üzere güncellemenin nasıl yapılması gerektiği üzerinde durmak, bugün en öncelikli meselelerden biri olarak görülmelidir.

TÜRKİYE’YE CAATSA YAPTIRIMLARI

Hasan H. Yıldırım & Hussein Erkan

Birçok ABD yetkilisi, eski Başkan Donald Trump’ı, “ABD çıkarlarına ihanet etmek“ ile suçladılar. O’nun yargılanması ve hatta tutuklanması için bir hayli neden var. Ancak bu yönde bir adım atılması pek muhtemel görünmüyor. Çünkü, Donald Trump’ın şahsında ABD’yi küçük düşürecek bir şey yapılmak istenmiyor. Zira Trump üzerinden ABD’nin uluslararası alanda yıpranacağı öngörüldüğünden bu adımdan imtina ediliyor. Bu, yine de Trump’ın yargılanmayacağının manasına gelmemektedir.

“YENİ GELIŞMELER BİZE NE ANLATIYOR“ adlı makalemizde şu tespiti yapmıştık: “Biden’ın koltuğa oturmasıyla ABD politikası önemli oranda değişecektir. İlk önce içte ve dışta Trump döneminde bozulan dengelere yeni bir düzen getirilmeye çalışılacaktır. ‘Dost ve müttefik‘ tanımlamasına yeniden gidilecek… Müttefiklerle ortak paydalar tespit edilecek ve birlikte yol alınmaya çalışılacaktır. Düşmanlar belirginleştirilerek. Trump döneminde kendilerini imtiyazlı sayan birçok devlet, yeni yönetimin hedefinde olacak… Bu yeni politikadan Türkiye de büyük oranda etkilenecektir. Kürdleri birinci derecede ilgilendirdiği için ABD’nin Türkiye politikasını biraz irdelemek gerekiyor“ demiştik.

ABD bu aşamada Türkiye‘yi İran gibi direkt askeri olarak hedef almaktan ziyade, mevcut yönetim ve ortaklarına, aynı zamanda onların yürüttüğü iç ve dış politikalara farklı yöntemler kullanarak müdahale etmeyi daha uygun görmektedir. Birçok yaptırımın yanı sıra Türkiye’ye uygulayacağı CAATSA yasasını devreye koydu. Beiden yönetimi bununla Türkiye’ye çok önemli bir mesaj vermiş oldu.

CAATSA; ABD’nin hasımları karşı uyguladığı bir yaptırımdır. Fakat çok ağır bir yaptırım… Bugüne kadar Çin, Rusya ve İran’a uygulandı. Şimdi ise Türkiye’ye uygulayacak… ABD, bu yasa ile Türkiye’yi düşman kategorisine dahil etmek için ilk adımı atmış oldu.

Her ne kadar bundan önce de zaman zaman ABD ile Türkiye arasında sorunlar yaşansa da, her defasında bunlara hal çaresi bulunuyordu. Fakat bu defa iş ciddi. ABD’nin CAATSA yaptırımları ile Türkiye‘yi düşman kategorisine almaya başladığına dair ilk adımı atması tarihsel bir gelişmedir.

CAATSA yaptırımları 12 maddeden oluşuyor. ABD‘nin ulusal güvenliği ve geleceğini ilgilendirdiği için Başkanı da bağlıyor ve Başkan bunu uygulamak zorunda.

Türkiye bölgede ABD ve Batı’nın çıkarlarına karşı hasmane yaklaşıyor. Rusya’dan S-400 aldı. Akdeniz’de, Suriye’de, Kürdistan’ın güneyi ve güneybatısında, Libya’da, Kafkasya’da Irak’ta boyundan büyük işlere kalkıştı, Avrupa‘ya karşı Cihadistleri ve mülteci kartını kullandı. İçeride ise katı bir diktatörlük uyguladı. Kürdlere karşı soykırım düzeyinde uygulamalarda bulundu.

Recep Tayyip Erdoğan, Trump’tan ve ABD seçim döneminde olmasının yarattığı zaafiyetten istifade ederek, Ekim 2020‘de Rusya‘dan aldığı S-400 füzelerini Sinop’ta denedi. ABD devlet aklı buna karşın aynı dönemlerde CAATSA yaptırımlarının 5 maddesini Trump‘u onaylama mecburiyetinde bıraktı.

Türkiye‘ye karşı uygulanan bu 5 madde, onun savunma sanayisini, başka bir anlatımla Türk ordusu ve onun savunmasını oluşturan hava, kara ve deniz kuvvetlerini hedef almaktadır.

Bu yaptırımın başka bir boyutu daha var… Mevcut yönetimin rant kaynağını hedef almaktadır. Eskiden Türk ordusunun alım satım ve ihtiyaçlarına Generaller karar veriyordu; komisyon ve rantını da onlar yiyordu. Recep Tayyip Erdoğan döneminde orduyla ilgili bütün alım satımlar savunma sanayii müsteşarlığına (başkanlığına) bağlandı. Aynı dönemde bu alanda Erdoğan ve çevresine bağlı onlarca şirket kuruldu. Damadının Drone şirketi gibi… Bölgedeki savaşlar ordunun önemi ve ihtiyaçlarının çokluğu ile bu sektör önemli bir rant kaynağı teşkil ediyor. Türkiye‘deki bütün büyük gelir kaynakları gibi bu sektör de Recep Tayyip Erdoğan‘a önemli bir kaynak sağlamaktadır. Bu da ona, bölgede saldırgan bir politika izlemesine imkan sağlamaktadır.

ABD, CAATSA yaptırımları ile Türkiye‘nin askeri potansiyeline, Erdoğan’ın en önemli rant kaynaklarından birisine yönelmiş oldu. Ayrıca bu askeri kapasite ile bölgedeki saldırgan ve işgalci girişimlerde bulunmasının yanında, bu sayede içerde şoven duyguları körükleyerek oy devşirmesini de engellemiş oldu.

Eskisi gibi artık Türkiye’de turizm ve yabancı yatırım dönemi bitmiştir. Türkiye aldığı kredilerin faizini bile zor bela ödeyecek bir durumda… Türkiye buna rağmen, son günlere kadar Azerbaycan ve Libya’ya silah, drone ve cihadist satarak dev bir rant elde ediyordu. Bu rant Recep Tayyip Erdoğan ve çevresinin kasasına akıyordu. ABD, CAATSA yaptırımları ile Türkiye ve Erdoğan’ın bu rantına da büyük bir darbe indirmiş oldu. CAATSA yaptırımları yüzünden Türkiye savunma sanayii başkanlığı artık, ABD ve uluslararası kuruluşlardan ihracat belgesi alamayacak, kredi kullanamayacak.

Türk savunma sanayiinin ithalat lisansının iptal edilmesi ne anlama geliyor?

CAATSA, Türk ordusunun ABD’den, F-16‘lar uçakları için parça ve çeşitli silahlar ithal etmesini engellemektedir. Türk ordusu bu yaptırıma uzun bir süre dayanamaz. Şu anda bile daha evel uygulanan ambargolardan dolayı Türkiye en gelişmiş askeri teknolojiyi alamıyor. Türkiye F-16 uçaklarında blok 30 versiyonu bir teknolojiye sahipken, buna karşılık Yunanistan F-16 uçakları blok 50 versiyonu ile donatılmıştır. Her ne kadar Türkiye savunma sistemi, sayısal olarak üstünlüğüne korusa da teknolojik donanım açısından üstünlük Yunanistan‘a geçmiş bulunuyor. Yunanistan donanması da Türkiye’den daha üstün.

Bilindiği üzere Türkiye silah sanayi için yüksek teknolojili parçaların yüzde 45’ini (1408 kalem) ABD’den alıyordu. Yine bilindiği üzere savunma sistemi bütünü ile ABD‘ye bağımlıydı. Türkiye başka bir pakt ve askeri bir sisteme geçmek istese bile bunu finanse edecek ekonomik kaynaklardan yoksundur. Ayrıca kaynak bulsa bile, yeni bir sistem tesis etmek on yılları alır. Bu, Türk ordusunun bütün araç ve gereçlerinin değiştirilmesini gerektiriyor.

CAASTA’dan sonra Türkiye, Batı’nın başka bir ülkesinden de ileri teknoloji silah sistemleri alamıyor. Çünkü Batı’nın silah sistemlerinin ezici çoğunluğunda ABD‘ye ait aksamlar var.

Türkiye‘nin Drone sisteminde ve bir bütün olarak Batı Drone sistemlerinin hepsinde ABD‘ye ait teknoloji kullanılmaktadır. Bu durumda Türkiye’nin elindeki Droneler yedek parça yokluğundan dolayı kısa sürede iş göremez duruma gelecektir.

ABD CAATSA yaptırımları ile Türkiye’yi çağa uygun bir çizgiye çekmek istemektedir. Türkiye‘de belli kesimler bunu anlıyor, ama bunu destekleyecek herhangi güce sahip değiller.

Her ne kadar ABD yetkilileri, bu yaptırımlar neticesinde olumlu bir netice alacaklarına inansalar da, bize göre bu ihtimal dışı… Her şeye rağmen direnecek ve sonuçta Irak ve Suriye’nin durumuna düşecektir.

Hatırlarsanız ABD‘nin CAATSA yaptırım kararını aldığı ilk günlerde Türkiye‘de Dolar aniden yükseldi; kaosa doğru giden bir panik oluştu. Fakat daha sonra mevcut yönetimin uygulama ve politikalarının hedef alındığı anlaşılınca piyasalar biraz normale döndü. Dolar az bir puanla da olsa düştü. ABD halen Türkiye‘yi barışçı bir çözüme zorlamaktadır. Bir bütün olarak gözden çıkarmış değil. ABD’nin istediği Türkiye’nin Batı sistemine uygun bir ülke olmasıdır.

AB ülkeleri de Türkiye ile sorunludur. Türkiye ile ilgili son toplantısında yaptırım kararı almadılar. Mart ayına bıraktılar. ABD‘deki seçimi ve yeni yönetimi beklediler. ABD’nin Türkiye konusunda AB ile anlaşacağı ve birçok ortak paydaları olacağı şimdiden görünüyor. Şubat ayındaki NATO zirvesinde Avrupa ve ABD anlaşarak Türkiye yönetimine gerekli talepleri sunacaktır. Onu sınırlayacaktır. Buna karşı çıkarsa askeri operasyon dahil olmak kaydıyla birçok sert yönelimle karşı karşıya bırakılacak. Amiyane tabirle Türkiye’nin; “fişi çekilecek”.

Türkiye’nin mevcut durumda Cihadist, işgalci Osmanlı hayalleri ile katliamcı olduğu gerçeği herkes tarafından biliyor. Çevresinde saldırmadığı ülke kalmadı. Uluslararası alanda herkesle sorunlu. Kürdlere soykırım uyguluyor. Bu politikalarıyla kendini kimseye inandıramayacağı kesin. Bu mevcut politikada ısrar ederse önce İranlaştırılacak, sonra Irak ve Suriye’nin durumuna düşürülecektir.

ABD ve diğer Batı ülkeleri, Türkiye gibi stratejik bir coğrafyadan kuşkusuz vazgeçmez. Daha ötesi Türkiye’yi Türkiye yapan Batı’dır. Osmanlı imparatorluğunun küllerinden Türk devletini kurdular. Siyasi, diplomatik alanda destek verdiler. Ekonomik olarak geliştirdiler. NATO’ya üye yaptılar. Askeri destek vererek Türk ordusunu, NATO’nun ikinci büyük ordusu haline getirdiler. Önünü açtılar. Komşularına saldırttılar. Kürdleri soykırımdan geçirmesini desteklediler. Daha önemlisi SSCB’ye karşı Batı’nın elindeki kılıç oldu. Bu misyonu yerine getirdiği sürece Batı Türkiye’yi koruyup destekledi.

Türkiye, Sovyet Bloku’nun tasfiyesi ve ABD öncülüğünde uygulanan yeni dünya düzeni ile eski misyonuna ters düştü. Bunda ısrar etmeye devam ederse ABD daha ağır yaptırımlar ile üstüne gitmeye devam edecektir. Türkiye ya değişir ya da daha zorlayıcı ve ağır yaptırımlarla karşı karşıya kalır. Kritik duruma gelinirse Türkiye’nin askeri bir müdahale ile karşı karşıya kalması ihtimali çok kuvvetli.

ABD’nin Türkiye’ye karşı harekete geçireceği çok etkili kozları var. Hepsinden öte Kürdleri alışık olunmayan şekilde destekleyebilir. Herkesten daha çok gelişmelerden biz Kürtlerin dersler çıkarması gerekiyor. Yapmamız gereken ilk şey, ABD ve bir bütün olarak Batı dünyası ile mevcut dünya düzeninin icap ettirdiği şekilde yeniden yapılanmak ve ona uygun politikalar geliştirmek olmalıdır.

28 Ocak 2021

FRANCOİS MİTTERAND VE TENEKE SUİKAST

Ahmet Hulusi KIRIM

ENGELS: “Devlet evriminin belli bir aşamasına gelmiş toplumun ürünüdür.”

Bu toplumun kendi kendisiyle çözümlenmez bir çelişki içinde kösteklendiğinin, yenmekte güçsüz olduğu uzlaşmaz karşıtlıklar halinde ayrıştığının ifadesidir.

Bu karşıtlıkların, farklı ekonomik çıkarları olan bu sınıfların aralarında kısır bir savaş içinde toplumu yememeleri için görünüşte toplumun
üstünde yerleşmiş bir güce ihtiyaç vardır. Bu güç, kavgaları yatıştırmak, alttaki sınıfları düzenin sınırları içinde tutmakla görevlidir. Bu güç devlettir.

Devlet, müesses nizamı sağlamak yani egemenlerin çıkarlarını savunmak için çeşitli kurumlara ihtiyaç duyar. Bunlardan birisi de polis ve ordu kurumudur. Devletlerin ortaya çıkışıyla birlikte silahlı bu kurumlar egemenler tarafından oluşturuldu.

İç emniyetten sorumlu olan polis teşkilatının adli olaylar dışında esas görevi, düzen muhalifi unsurları takip etmek, fişlemek, gerektiğinde operasyonlar yapmak, faaliyetlerini minimal seviyede tutmaktır.

Bu amaçla gerektiğinde kurumların içinde kışkırtıcı ajanlar sokar, yurt içi-dışında suikastlar düzenler.

Bazen hakim sınıflar arasındaki kavgalarda rol alarak bir taraf yanında algı yaratıcı operasyonlar da düzenler. “teneke suikast” operasyonları düzenlemek de bu faaliyetlerden biridir.

Tarihte istihbarat örgütlerince siyasilere düzenlenmiş birçok “teneke suikast” örneği vardır.

En bilinen 2 örnek 18 Haziran 1988’de Başbakan TURGUT Özal’a ve 1960’da FRANCOİS MİTTERAND’a düzenlenen “teneke suikast”dır.

Teneke suikast, siyasi kisvesi olan ve popülaritesi düşmüş bireye, popülaritesini yükseltmek için, onun bilgisi dahilinde ölümle sonuçlanmayacak ama kamuoyunda ses getirecek sahte suikast
düzenlemektir.

1988’de Anavatan Partisi Kongresi yapılırken Kartal Demirdağ isimli bir profesyonel tarafından suikast düzenlendi ve Özal parmağından sıyrıkla “suikastı” atlattı. Dönem Özal’ın siy popülaritesinin inişe geçtiği seneler.

Hedefe nokta atışı yapan ve atıştan sonra öldürülmemek için
yerde taklalar atan suikastçının istese Özal’ı öldürebileceği ve bunun “teneke suikast” olduğu canlı görüntülerde herkesçe kabul gördü.
Diğer bir örnek de 1960 senesinde Fransa’da Mitterand’a yapılan teneke suikasttır.

15 Ekim 1959’da General de Gaulle’ün iktidarı alışından bir yıl sonra Nievre milletvekili Mitterand Lipp Birahanesine öğle yemeğine geliyordu. Arabası saldırıya uğradı, kurşunlarla delik deşik oldu kendisi de Rasathane bahçelerinin parmaklıkları üstünden atlayarak ölümden kurtuldu. Bir anda
kahraman oldu.

Fakat birkaç gün sonra eski milletvekili Robert Pesguet saldırının düzenlenmesinde bulunduğunu ve bunun bir “teneke suikast” olduğunu kamuya açıkladı.

-Çünkü, politik yıldızını tekrar parlatmak için bu işi düzenlemeyi benden isteyen F.Mitterand’ın kendisiydi.. On iki yıl sonra olay bütün gerçekliğiyle açığa çıktı.

Hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi davranmayı sürdüren ve son anda hayatını kurtaracağına inanan Mitterand’a yapılan ve bütün parçalarıyla kurulmuş bu sahte suikast, kamuoyunda büyük bir gürültü çıkardı ve onun sönen siyasi yıldızını parlattı