Genel

Bir konser, bir darbe ve Umut İklimi

Mehmet YEŞİLTEPE

Bugün sefaletin, açlığın, yoksulluğun ve geleceksizliğin hiç olmadığı denli boyut büyüttüğü, faşizmin derinleşerek darbe iklimi biçiminde kalıcılaştığı koşullarda bir 12 Eylül gününde düşünürken karışan kafalarımızı netleştirmek istiyorsak öncelikle; 12 Mart karşısında Deniz, Mahir ve İbo’nun ne yaptığına; 12 Eylül karşısında Mustafa Özenç’in, Hıdır Aslan’ın, İlyas Has’ın…son sözlerine bakmalıdır

12.09.2022 16:34

 33  2

A A

Yolculuk Blog | Mehmet Yeşiltepe yazdı: Bir konser, bir darbe ve Umut İklimi

Vatan millet,
hep palavra
savaşlara bahane
bu düzende tek kural var
artmalı hep sermaye.”

*Brecht, “Üç Kuruşluk Opera”

Kafalar karışık, tartışılacak çok konu var. Neyi, nereden, nasıl, hangi bağlamlar içinde tartıştığımız önemlidir. Örneğin Tarkan’ın İzmir konserinin “Yolla” şarkısı ile başlayıp “Geçcek” ile bitmesi önemli mi; kesinlikle önemli. Peki iş bu kadar basit mi; kesinlikle değil…

İlgiliHaberler

Yolculuk Blog | Ümit Kaynar yazdı: Almanya solunun tarihi – 11

Yolculuk Çeviri | Halk kitlelerinin refahını önemsemek ve çalışma metotlarına eğilmek – Mao Zedong (*)

Yolculuk Blog | Tuner Tekin yazdı: Kürt halkının acısını hissetmek ya da hissetmemek, işte bütün mesele bu!

Konserler önemli olduğu için yasaklanıyor. Orası kolektif hareketin, ruh halinin oluştuğu, dayanışmanın hissedildiği ve bir çeşit özgürleşmenin yaşandığı bir alan. İktidar bu olguların hiçbiri ile barışık değil. Çünkü o, sermayenin iktidarıdır. Tüm taşlar, sömürü-baskı ve talan üzerine bina edilmiş düzenin devamı için dizilmiştir. Bu dizilimle uyumsuz tüm taşlar, iktidarın şu veya bu biçimde hedefidir…

“Geliyor gelmekte olan” sloganı da yukarıdaki şarkılara benzer bir niteliğe sahip. “Gidiş” için nasıl bu denli basit değil dediysek, “geliş” için de bu denli basit değil diyebiliriz. 

Felsefe, bir yanıyla da sorunları kılcallarına kadar açma, görünmeyeni gösterme işidir. Bu bağlamda ama konuyu boğmadan devam edersek, “geçcek” demekle geçmiyor, “geliyor” demekle de gelmiyor. Ne var ki kimse bir konserle veya bir sloganla 20 yıllık iktidarın sonlanacağını düşünecek kadar saf/iyimser değildir. Bu türden söz ve fiillerin etkisi, toplam içinde bir parçadır; tek başına sonuç alıcı değildir ama yok da sayılmamalıdır.

Mücadele, binlerce yıllık fiilî ve fikrî birikimin gösterdiği gibi tek tip ve tekdüze değildir; her duruma uygun, her kapıyı açan “mücadele maymuncukları” yoktur; tersine, egemenlerin binlerce yıllık tecrübe, birikim devri ve sürekliliği sağlamış olması gibi ezilenlerin de bilimselleşen birikiminin devamlılığı, güncellemeyi ve yeniden üretimi gerektiriyor. Bu yapılırken; ideolojik politik zeminlerde veya felsefi kulvarlarda öne çıkan başlıklarla gündelik hayatın sorunlarını görünür kılacak konu ve başlıklar aynı değildir. Benzer şekilde iktidar mücadelesinin başlıkları ile ekonomik-demokratik mücadelenin başlıkları aynı değildir. Ama burada temel-tali ilişkisi gibi birbirini besleme/tamamlama/geliştirme ilişkisi de vardır. Marksizmin bu alandaki üretimi önemini korumakta ve canlı/yaşayan bir öğreti olmasının gereği yerine getirilebildiği oranda karşılık bulmaktadır.

Bugün geldiğimiz aşamada halkın değişim için acelesi var; haklıdır çünkü canı yanmakta, soluk alma güçlüğü çekmektedir. İşte bu bağlam içindeki güncel aklın ve tepkilerin dikkate alınıp önemsenmesi her devrimcinin görevi olsa da sonuç almak için yeterli değildir. Daha da önemlisi aceleye getirilmiş, dar pratikçiliğe varacak denli daraltılmış mücadele süreçleri, umudu kırma riskini taşır. Bu sanıldığından da önemlidir; çünkü mücadele, bir yanıyla da ruhsaldır.

Umutlandırmak, sonra da geri çevirmek birdenbire. Umudu öldürmek, kanatlanıp uçmaya hazırlanan umudu yok etmek. Sıra şimdi ruh savaşına geldi; bu savaş başladı bile.” (Themos Kornaros, Haydari Kampı, s:22) ve Brecht’in dediği gibi “Umudumuz çelişkilerimizde yatıyor.

Darbe ikliminde seçim

Seçim, özgürleşme yolunda bir basamaktır ama istenen yere vardırmaya yeterli değildir. Ek basamaklar, yollar ve merdivenler gerekmektedir. Yine felsefi olanı elden bırakmadan ve boğmadan söylersek; her aracı her yazıda ve her fiilde yan yana getirmek gerekmiyor. Ama en azından planlayıcının; sinemada yönetmenin, sporda antrenörün, siyasette önderliğin bu çeşitliliği ve kapsamı dikkate alıp yol göstermek gibi bir sorumluluğu vardır. Bunu yapabilmek için de önderliklerin, dün-bugün-gelecek diyalektiğini kavramış, her an sözünü edip göstermese de gereğini yerine getirmek için sınıf ilişki ve çelişmelerinin ayırdında olması gerekir.

Tam da bu bağlamda 12 Eylül hem devam etmekte hem de derinleşen ve keskinleşen çelişmeler bağlamında 12 Eylül’ün halk karşıtı, saldırgan, yıkan ve bozan niteliği artmaktadır. 42 yıllık süreçteki Özal, Çiller, Erdoğan gibi aktörler, nöbeti devraldıkları dönemde sermayenin ihtiyaçları gereği rol almışlardır. 12 Eylül sonrasında bir daha bir darbeye (kolay kolay) ihtiyaç bırakmayacak şekilde atılan adımlar da bugün artık süreklilik kazanmış olan darbe iklimi de sınıflar mücadelesinin güncel niteliği ile ilintilidir. 

Tüm küreye yayılan, kılcallara kadar işleyen, karaları da denizleri de insanın beyni ve bedenini de sömürgecilik ve egemenlik alanı olarak gören hakim sınıfların dünya düzeni, bugün artık en minimal olandan en maksimal olana kadar atılacak her adımda dikkate alınmayı gerektiriyor. Bu türden süreçlerin başarı koşulu, araç çeşitliliğini ustaca uygulamak ve mücadelede kesintisizliktir.

Bu koşullarda, Erdoğan’ı gösterip neoliberal programlara, acı reçetelere, bölgede savaş politikalarına razı etme tuzağını ancak devrimciler bozar. Bu, bugünden halkın örgütlü gücünü yaratmayı, sandığa sığmayan bir potansiyelle sandığa gitmeyi gerektiriyor. Sandık, öncesi ve sonrasıyla bir bütündür. Bir aritmetik hesaptan ibaret değildir. Bugünden sahada, hayatın/halkın içinde sağlanacak kazanç, sandıktaki kazancın niteliği üzerinde etkili olacaktır. Kimse sokağı hafife almamalıdır. Sokak hayatın kendisidir.

Umut iklimi

Geçtiğimiz günlerde Şili’de Pinochet mirası anayasanın değişimi için hazırlanan anayasa taslağının reddi, darbe iklimini umut iklimine çevirmeye ihtiyaç duyduğumuz bu süreçte pek çok insan üzerinde moral bozucu etki yaptı. Kapitalist ülkeler içinde gerçekten sınırları zorlayacak bir içerikte olan taslak için kimileri, “Dünyanın en ilerici anayasası” derken kimileri, çeşitli maddeleri nedeniyle sorunlu buldu; kimileri bu bağlam içinde Boric’in kaybettiğini söylerken, kimileri kaybın onunla ilişkilendirilemeyeceğini söyledi. 

Konu bağlamını bütünüyle Şili’ye çevirmeden söylemek gerekirse bir süredir gözlenmekte olan ve “sosyal demokratlaşma” olarak tanımlanabilecek dünya solundaki “sınıf uzlaşmacı” iklim, başlı başına bir değerlendirme konusudur. Örneğin Kurucu Meclis’in hazırlığı sürecinde “aktivist” olarak nitelendirilen kişilerin baskın olduğu bağımsız adayların öne çıkarılmasının ve örgütlerden çok bireylerin, sosyalistlerden çok kimlikçi liberal hareketlerin baskın hale gelmesinin mevcut sonuçtaki rolü, sürecin değerlendirilmesinde tartışma konularından biri olmalıdır.

Bugün solda en büyük sorunlardan biri, amaca yabancılaşmaktır. Günü kurtarmak, görüngülerle hareket etmek veya ehvenişer bir anlayışla konjonktürel güçlere yedeklenmek, o an için gerekli ve başarı sağlıyor gibi görünebilir; ancak sınıf savaşımında sermaye güçlerinin deneyimi düşünüldüğünde bunun çoğu kez sistemin devamını sağlayan değirmene su taşımakla sonuçlandığını gösterir pek çok örnek mevcuttur.

Ernst Bloch, Umut İlkesi’nde “Sefalet, kendi sebebini anladığı anda, bizzat bir devrimci kaldıraç olur” der. Bugün sefaletin, açlığın, yoksulluğun ve geleceksizliğin hiç olmadığı denli boyut büyüttüğü, faşizmin derinleşerek darbe iklimi biçiminde kalıcılaştığı koşullarda bir 12 Eylül gününde düşünürken karışan kafalarımızı netleştirmek istiyorsak öncelikle; 12 Mart karşısında Deniz, Mahir ve İbo’nun ne yaptığına; 12 Eylül karşısında Mustafa Özenç’in, Hıdır Aslan’ın, İlyas Has’ın…son sözlerine bakmalıdır.

Yorum yap

You must be logged in to post a comment Giriş

Bir yorum bırak

To Top