EĞİTİMİN TARİHSEL SÜREÇ İÇİNDE ONTOLOJİK TEMELENDİRİLİŞİ

Erdoğan ATEŞİN

İlkel topluluklarda ki eğitim etkinliklerine dair insanlık çok az bilgiye sahiptir ve bu konuda ki bilgilerimiz oldukça sınırlıdır…Ontolojik temellendirmemizi ilkel döneme ilişkin oldukça zayıf bilgiler üzerine oturtmak durumundayız.

İlkel topluluklarda, özelde köleci topluluklarda örgütlü, organize bir sistem niteliğinde eğitim etkinliklerine rastlamak çok zor. Bütün bu olumsuz duruma rağmen, yönetici üst sınıflara özgü kimi okullara rastlamak mümkün…Bunlar arasında en öne çıkan ve en gelişmiş olanı Mısır’ın bilim ve eğitim etkinlikleri olduğunu tarihten öğreniyoruz…

Mısır’da Firavunlar döneminde topraklar Firavunların mülkiyetidir. Ticaret ekonomisinin gelişmesi daha düzenli kent ve kasabaların ortaya çıkması, insanlar arası çeşitliliğin, yeni toplumsal ve ekonomik koşuların etkisiyle, özellikle matematik biliminin bu süreçte geliştiği görülür Bu süreçte ekilebilir yerlerin tarlaların, arsaların ölçülmesi, binaların yapımı, ticaret ve ticari ilişkiler, su kanal ve bentlerin inşası, Nil nehrinin taşma zamanın hesaplanması, Mısır’ da ve giderek Mezopotamya’da bilimsel çalışmaların, aritmetik, geometri ve giderek astronomi, tıp çalışmaları sürece damgasını vurmaktadır. Bu süreç, Mısır’da özel mülkiyetin genelde ortaya çıkmasını hazırlamıştır.

Mısır’ın, bu süreçte tarıma dayalı toplumsal yapısı temel üretim biçimidir. Yine bu süreçte soylular, rahipler ve askerler toplumsal tabakalaşmanın en üst sınıflarını oluşturur ve dönemin yöneticileridir. Serf ve köleler ise, toplumun emek kesimini, yani alt sınıflarını oluşturur. Mısır’ın ekonomik yapısında önemli bir yer tutuyor olmasına rağmen, basit el zanaatçılığı, el sanatları, zanaat işleri, Mısır’ın ekonomik yapısında yönetici üst sınıflar tarafından aşağılanmış ve küçümsenmiştir…

Halil Fikret Kanat ” Mısır’lıların ve Mısır pedagoklarının garip özelliği küçük zanaatlarla uğraşanlara aşağı gözle bakması idi. Gençliği yüksek okullara girmeye teşvik etmek için küçük zanaatlarla uğraşanların çektiği zahmetler ve bu gibi işlerin insanı küçülttüğü ve esir ettiği öne sürülürdü.”

Mısır’da ilkokul düzeyindeki okullarda genellikle mistik, dinsel , basit okuma yazma ve aritmetik öğretilirdi ve bu eğitime genellikle serf çocukları devam ederdi. Mabet’ler de genellikle üst sınıflardan kişiler eğitilirdi ve bunlar genellikle yönetici görevlere getirilirdi ve bu okullar, Mısır’ın kültür alanını oluşturan öğretim kurumlarıdır. Bu okullar zengin kütüphaneler, arşivler ve enstitüler, bu süreçte zenginleşmiş, daha sonra İskenderiye’de ki rahip okullarına, bunlar da Hiristiyanlık kültür ve eğitim kurumlarının oluşmasına; giderek Antakya, Urfa, Harran ve Nusaybin’de ki kültür merkezlerine örnek teşkil etmişlerdir.

Mabet okulları, bir çok kraliyet şehzadesinin yetişmesine, ayrıca rahiplik, doktorluk, arazi ve kadastro mühendislerinin, astronomi bilim adamlarının, yazı bilginlerinin yetişmesine hizmet etmişlerdir. Mısır’da bilimsel çalışmalar, dinsel güçlerle iç içedir ve dönemin doktorları Rahip satatüsündendir. Mısır’ın tanrıları ”bereket” nitelikleriyle simgelenirken, ‘yaratıcı ve koruyucu’ tanrı düşüncesi din anlayışlarının ve dünya görüşlerinin temelini oluşturur… Mısır inanışında yer dişi, güneş ise erkektir.

Feodal Çin’de toplumsal yapı niteliğini eğitim birimleri, ekolojik koşullara uyumlu olarak dağılmış ve bu doğrultuda örgütlenmiştir. Çin’ de örneğin halk tabakalarının okulları, ‘cemaat’ okulları olarak bilinir. (Liu) Mistik ve dinsel eğitim bu okulların temelini, özünü oluşturur. Kırsal yerleşim ve küçük kasabalarda kanton okulları ( Çiyong ), büyük kasabalarda ise, büyük kasaba okulları ( Siu ) il merkezlerinde yüksek öğrenimi simgeleyen Hio ya da bir başka adıyla Akademia bulunmaktadır. Süreç içinde feodalizmin güçlenmesiyle birlikte okullar da giderek derebeyin direk hizmetindedir artık.

Çin’in temel felsefesi Panteizmdir ( kamu tanrıcılık. ) Tao, Cin’in tanrısıdır ve her yerdedir, doğayla iç içedir. Bu inanış, determinist bir doğa anlayışını savunur. Tao ve doğanın bütünleşmesinden oluşmuş bir determinizm. İnsan doğayla mutludur ve onun yasalarıyla varlık kazanır. O nedenle Çin’de ki devlet, törel insan ve toplum anlayışları, Taoizmin temel görüşleri arasında algılanır.

Konfüçyanizm, töre ve dinsel değerleri, insan doğasıyla bütünleştirmek iddiasındadır. İnsan doğasının yapıp etmelerinden çıkış alarak, iyi ve güzel olana ulaşmak ister.

Eski Hint toplumları ise, Ganj kıyılarına yerleştikten sonra toplumsal yapılarını Kast şeklinde örgütlemişlerdir. Brehmenler, bu toplumsal yapının en üst tabakasını oluştururlar ve Brehmenler devleti yönetirler. Asker sınıfı hiyerarşik olarak Brehmenlerin altındadır. Bu hiyerarşik yapı zanaat sahipleri ve en altta da köleler olarak şekillenmiştir. Her kast kendi içinde kapalı ve genetiktir.

Toplumsal bir hareketlilik ve devinim yoktur. Brehmenler burada hem üretim aracının sahibidir, hem de yönetici konumdadırlar ve Brehmen dininin koruyucularıdır. Brahman dini, eski Hint toplumunda devlet dinidir, tümel ruhu ( külli ruh ) simgeler, tikel ruh , yani bireyler bu tümel ruhla , Brahman’la bütünleştikleri oranda erdem kazanıp, kurtuluşa ulaşırlar.

Brahman dini özünde panteisttir. Brahman doğanın kendisidir, özüdür, ona içkindir ( immanenttir ). Brahman’ın iki yardımcısı vardır Viznu ve Çıva ve bunlar iyi ile kötü değerlerle görevlidirler. Evrenin temel amacı, çokluktan tekliğe, birliğe doğru bir gelişme izlediğinden, tikel ruhlar, tümel ruhla, bütünleşmek zorundadır, yani devlete ve onun dinine itaat etmek zorundadır.

Eski Hindistan’ın hakim ikinci din ise Buda ( Budizm )dinidir. Bu din ileriki süreçlerde halk arasında yaygınlık kazanarak, Jainizm’le birlikte giderek devlet dinine dönüşmüştür. Budizmin tanrısı Nirvana hiçliktir. Çünkü varlık, yaradılış temelli olup, yokluktan, hiçlikten çıkmıştır. Nirvanaya ulaşmak ise, hiçlikten, yokluktan acı ve ızdırap, çile çekmekten geçer.

Eski İran’da toplum savaşçıdır, devletin başında ise bir üst sınıf olan din adamları, Papazlar bulunur. Askerler ikinci sınıf, ziraatçılar ve köleler en alt sınıfı temsil ederler.

İsrail’de ise, sistemli eğitimin Babil ve Asurlu’ların köleliğinden kurtulmasından sonra başladığı görülür. Kudus’te kurulan okul bu anlamda çok önemli bir yere sahiptir ve bu okul, ihtiyarlar meçlisine, akiller meçlisine bağlıdır. Okul üst sınıflara eğitim vermektedir. Ayrıca bu okula bağlı Haham okulları kurulmuştur, tapınaklar içinde de de Sinagog okulları açılmıştır. Sonrasında bütün bu okullar İsrail devletinin resmi okullarına dönüşmüştür. Musa’nın on emri temeline dayanan ve bu felsefeden kök alan okullar, bugünkü İsrail devletinin eğitim politikasında önemli bir gelenek olarak rol üstlenmişlerdir.

Fenikeliler’de ekolojik koşulların bir sonucu olarak, ticaret ve pratik amaçlara yönelik okullar yaygındır. Dinsel eğitim, eğitimin merkezi politikasıdır. Bütün bu analatımlardan çıkan sonuç, ilkel toplulukların eğitime ilişkin ontolojik yapısında genelde aynı yaklaşımlar sergilenmektedir. Genelde toplumun üst sınıfları yönetici, asker ve yazıcılar yetiştirmek için saray ve tapınaklarda organize bir eğitim göze çarpmaktadır.

Osmanlı-Türk toplumlarında da bundan farklı bir eğitim söz konusu değildir. Enderun ve sonrasında Medrese okullarının olduğunu Osmanlı -Türk tarihinden biliyoruz. Bu okullar genellikle bilim insanı, hukukçu, Tıp insanı yetiştirmek amaçlı faaliyet yapmıştır. Üretim araçlarına ve topraklara sahip olan devlet, kendi bünyesinde insanlar yetiştirmiş, halk kesimleri için, toplumsal değerlere uygun ve uyumlu, töresel ve dinsel amaçlı okullar örgütlemiştir ve bu okullarda aile ve askeri eğitimler de verilmiştir. Eğitimin temel amaçlarını şöyle sıralamak mümkün. ”Ruh” kavramının hem dinsel, hem bireysel , toplumun üst sınıflarını simgeleyen bir anlamı olduğunu söylemek mümkün. Madde ise yoksul kesimlerin, çalışan kesimlerin eğitilmesi amaçlıdır, yani hizmet sektörü…

Antik Yunan’da ise (Polis) küçük kente devletlerinin kurulmasıyla felsefe ve eğitim başlamıştır. Polis’in gerçek temsilcileri çeşitli silahlarla techiz edilmiş ” hür erkekler” erkekler, ( Hopilit’ler) dir. Bu birlikler tamamen erkeklerden oluşan birliklerdir, başında yönetici sınıf yada sınıflar vardır, onların hizmetindedirler. Antik Yunan’da bu süreçte sitenin kutsal yasaları (nomus), polisin birliğini sağlayan çok önemli sosyo-külterel değerlerdir. Ataerkil aile yapısı üzerine yükselen ve genel eşit haklara sahip haklara sahip- köleler dışında-yurttaşların oluşturduğu birliktir. Antik Yunan’da her site ayrı ve bağımsız örgütlenmesine rağmen topllamda bütün siteler Yunan uygarlığının birer unsurlarıdır.

Isparta ve Atina, ayrı özelliklerde kurulmuş site devletlerin en önemlilerindendir. Isparta, Mora yarımadasından Dorlar’ın göç etmesiyle yerli halkı devletin köleleri( Holiot) ve yarı hür sayılan ( Periök) lar durumuna sokmalarıyla bir site devlet oluşmuştur. Isparta kendi döneminin savaş devletidir ve eğitimin temeli savaşçılık üzerine kuruludur ve bu nedenle Isparta’da bilim ve felsefe gelişememiştir. Isparta’nın toplumsal yapısında yurttaşların yanı sıra, toprak köleleri (Heilos) ve yarım yurttaş statüsünde olan (perioikos) bulunmaktadır. Perioikoslar ticaret ve zanaatla uğraşırlar ancak siyasi haklardan yoksundurlar. Her yurttaşın başka birine devredemeyeceği belli bir toprağı vardır ve bu toprakları küleler işler…Eğitim etkinlikleri sınıfsal temel üzerinden yurttaşlara yöneliktir.

Atina’nın ilk dönemlerinde (MÖ- 1100-750), ticaret ekonomisi henüz çok cılızdır ve Atina’ da üç ayrı sınıf görülür. Soylular (Eupatrides), tarımcılar( Geomoroi), zanaatcılar (Damiourgos). Siyasal yönetim eski klan şeflerinden oluşma soylularındır, siteyi yöneten ”yargıçlar kral”lar ( Arkhön’lar) hep soylular arasından seçilerek alınırlardı.

MÖ 3-4 yy’larda Atina’da el sanatları ve ticaretin gelişmesiyle birlikte, siyasal yapı da bu sürecin ruhuna uygun liberalleşme sürecine girilmiştir. Halk demokrasisi bu liberalleşen alan üzerinden yeşermiştir. Eğitim bu süreçte felsefeyle birlikte hümanist insanı, insanın kendisi için eğitim’i amaç edinen nitelik kazanır.

Bu eğitim genel bir kültür eğitimidir. Bu tür eğitimin temel dersleri konumunda olan ”yeni hür sanat”a yani yedi özgür zeka sanata , Latince’de Arts Liberales denirdi. Yunancada bu sözcüğün anlamı ansiklobediktir. 18 yy’da Fransız devriminin düşünce yapısını oluşturan düşünür”lere verilen ”Ansiklobedistler” deyiminin anlam köklerini buradan aramak gerekiyor.

Antik Yunan’da hürlerin çocukları, eğitimlerini Gymnasion ve Palestra’larda yaparlardı. Matematik, Felsefe, Gramer, , retorik ve diyalektiği de içine alan bu eğitim, ileriki süreçlerde Avrupa eğitim sistemlerinde 18 yy’dan sonra ortaya çıkan genel eğitim veren okulların ana geleneği olmuştur… Devam edecek…

” OLDUKLARI YERDE DONUP KALMIŞ KOŞULLARI, KENDİ ŞARKILARI EŞLİĞİNDE DANS ETMEYE ZORLAMALIYIZ!” (Karl Marx)

Erdoğan ATEŞİN

”İnsan esas olarak, o her ne ise yalnız onun aracılığıyla varolabilmekte olup, sonuçta ”parçalanamazlık”ve ”biricik olma” ile belirlenemez, aksine öteki ile gerekli ortaklıkları oluşturabildiği sürece var olabilir” Adorno ve Horkheimer

İnsanın ne olduğu sorunsalı tüm zamanların can alıcı sorgulamalarından biri olmuştur. İnsanı şimdi bu tüm zamanların en karmaşık süreçlerinden geçiyor. İçine doğduğu doğasına, ve/veya kadın ve erkek doğasına ilişkin açık yada örtük, insan yaşamının anlamı yada önemi, amacı toplum ve doğa ile ilişkiler geçmiş tarihine ve bugüne ilişkin değerlendirmeler, tutumlar , geleceğe ilişkin düşler genelde insanın ”özü”ne ve ”onun alışkanlığına dair düşünce ve eylemlerinden etkilenir.

”insan nedir ki sen onu bu kadar düşünürsün…sen onu meleklerin hemen altında yarattın; zafer onurla taçlandırdın.” Kutsal kitap -mezmurlar 8…

İncil, insanı yaşamımız için belirli bir amacı olan aşkın bir tanrı tarafından yaratılmış olduğunu yazar.

”Kutsal” der ki ”Adem’in baştan çıkması hepimizi günahkar kıldı.”

Bilimsel dünyada ise insan davranışı kalıtsal biyolojik bir varlık olarak anlatılıyor. İnsan kendi doğasına yabancılaştıkça, ”böyle davranıyor, çünkü böyle yaratıldık.” İnsan öğrenen bir sosyal varlıktır, her dakika, her saniye kendisini geliştirerek değiştirir ve bu faaliyetiyle içine doğduğu doğasını da değiştirir.

Toplumsal sınıf ve kültürlerin insan genetik yapısının zayıf olanı çabuk yuttuğu, biyolojik evrimimizin bir sonucudur. İnsan bugüne kadar kendisini esasta hakikatin yanında tanımlamıştır ve bu duruşuyla çok defalar büyük istilalara uğrayarak, büyük katliamlara maruz kalmıştır. Bu süreç mekan ve zaman bağlamında toplumsal, politik ve biyolojik doğamızla ilişkilidir.

Bugün doğa, toplum, insan momentinde yapıların ve kurumların çok ön plana çıktığını biliyoruz ve tanık oluyoruz ve bu yapıları insan özneleri oluşturur ve bunların çoğu gerçekleri karatmakla yetkilidirler. Bugün bu sorun sosyolojik ciddi bir alan çalışmasının konusu olmuş insan kavrayış ve ilişkiselliği bir sorun olarak ele alınıp tartışılmaktadır.

Bütün toplumsal süreçler, kendi tarihsel süreçleri içinde değişerek gelişirler, ve durmaksızın üst biçimlerini yaratırlar. Kültürler insanlığın tarihi kadar eskidirler ve on binlerce yıllık bir tarihsel sürecin ürünüdürler. Feodal sistemlerin hakim dinci ideolojisinden-kültüründen, burjuva liberal, kendine yabancılaşmış ideolojik kültürlere kadar.

Her toplum tarihsel gelişiminin akışı içinde birçok evreden geçer ve bu süreç çatışan karşıtların mücadelesinden bağımsız değildir. Tarihin her evresinde ve çatışmanın zorunlu olarak yaşandığı koşullar bağlamında insanlık tarihinin ilerleyen süreçleri, daima tarihsel gerici müdahalelere açıktır. İnsanlık tarihinde nihai mutlak veya kutsal hiçbir şey olmayacağına göre tarihsel ve dönemsel olarak insanın insanla çatışması her yerdedir.

Toplumlar statik, özdeş ve çelişmez formel olmadıklarından, neden ve sonuç bağlamında birbirleriyle karşıt anti tez içindedirler. Her şeyin durmaksızın hareket halinde olduğu, bu hareketiyle varlık kazandığı, bu varlığıyla süreç tamamlandığında ortadan kalktığı, bütün bu süreçlerde hiçbir şeyin sabit olmadığı çelişkinin evrensel yasasında karşılığını bulur….

Belirli bir sosyal ve toplumsal formasyon içinde, farklı üretim ve kültürel tarzların bir aradanlığı içinde, çok farklı çelişkiler özgülünde her biri bütünün ya da ötekinin toplumsal ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel karakteri üzerinde, kompleks ve karşılıklı egemenlik ve tabilik ilişkileri içinde yerini alır, konumlanır. Bütün toplumsal formasyonların dinamikleri süreç içinde kendi çatışan ilişkilerine dayanarak yol alırlar. Bu süreçler kendi formu içinde değişerek yeni şeylere dönüşürler…

Bölgenin, Dersim’in ekonomik, politik, kültürel alanlarda yaşadığı hızlı değişim, bu değişimin mekan ve zaman algılarımızı nasıl etkilediği yaşanan süreçlerin ortaya çıkardığı toplumsal ve sosyal değişim ve gelişmeler, sorunla ilgilenen insanın/ insanların hayal dünyasını da etkileyerek, geleceğe yönelik bütün devrimcileri ve halkı düşünmeye zorluyor. Sosyal ve kültürel biçimlerin ve yaklaşımların gelişen sürece ilişkin, zaman ve mekanın değişen boyutlarıyla eşzamanlılık, zorunlu ya da nedensel bağlantının varlığı, zaman ve mekan üzerindeki etkileri geleceğe dair güçlü kanıtlar bırakmaktadır.

Dersim’de, uzun yıllar sahte sol, küçük burjuva köylü devrimcisi ve Kürt milliyetçisi akımlar arasına sıkışan örgüt ve grupcuklar, sistem tarafından bu süreçte büyük provokasyon ve katliamlarla şimdilik ezilmiş, bölgenin tamamında faşizm bütün kurumlarıyla hakim kılınmıştır. Realite bu: bu bir ”fıtrat” değil, gerçek ve bu süreci hala kopyalayıp Dersim’e uyarlamaya çalışan üç beş başı bozuğun Dersim haklıyla hiç bir ilişkileri kalmamıştır.

Yurt dışı emperyalist ideolojik merkezlerden kontrol edilen bu sistem stepneleri, devrimci sosyalist bir anlayış içinde, süreci köklü eleştirel bağlamda tartışarak insanı kendi doğasından koparmadan, yeniden bir oluş, bir varoluş olarak genel sistem eleştirisi içerisinde yeniden biçimlendirmek ve anlamlandırmak gerekiyor…

Bilimsel yaklaşım, insan doğasına ilişkin olarak, insanın sabit bir öze sahip olmadığını, onun süreklilik taşıyan ve geçmişten beri insan olan sürecinin tersinden düşünüldüğünde, insanın iki ayağı üzerine basarak yürümeye başladığı sürecin bütün kalıntılarını taşıdığı gerçeğidir. Bütün bu süreçlerde, tarihin bu süreçlerinde insanın tamamen bütünselleşen bir doğasının olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. İnsan üretmeye başladığı andan itibaren, sınıfsal bir nitelik kazanarak, kendi doğasına yabancılaşmış ve bu serüven bugünün insanını yaratmıştır.

Tarih, insan doğasının sürekli değiştiğini, içinde sakladığı bilgiyle bizlere sunuyor. Antropolojik süreçler ve biyolojik bütün çalışmaların konusu bu süreçlerin yarattığı alanlardır. Bugünün insanı salt sınıfsal değil, doğal, türsel ve toplumsal olarak da büyük ayrışmalar yaşıyor. Sınıf teorisi bugün bu alanı daha etraflıca irdelemek zorundadır. Doğal gereksinimlerini yeterince karşılayamamış birey yada toplumların sürece müdahalesi giderek daha zayıflamıştır. bu biyolojik çeşitlilik ve değişkenlik insan gereksinimlerini de hesaba katarak incelenmelidir.

Yaşamsal tarihi süreçler ve gelişmeler sürekli değildir, kimi zaman kısa aralıklar, kimi zaman jeolojik olarak ani büyük kitlesel yok oluş süreçleri birbirini takip etmiş, bu süreçler yeni süreçleri tetiklemiş ve yeniden çeşitlenmiştir. Bugün insanlık bu döngüye yeniden girmiştir.

21. yüzyılın ilk çeyrek yıllarını geride bırakacağımız bu tarihsel süreçte, insanlık tarihinin hiç dinmeyen sesi, silahların kahreden sesi, patlayan atomlar, insanlığın üzerine bırakılan kimyasal ve biyolojik gazlar, insanlığı yeniden bütün doğal çeşitliğiyle birlikte yok etmek üzeredir. Savaş çığırtkanlığı ve tamtamları dünyanın en ücra köşelerinde çınlayarak, insanlığı adeta sağır ve dilsiz ediyor. savaş, salt bu yüzyıla özgü olmayıp, insanlık tarihini şekillendiren bir siyasi araç olarak insanın kendi tarihine müdahalesiyle başlamış ve bugünlere değişerek ve yeni teknolojilerle gelişerek bugünkü halini almıştır. Savaş, iktidarların varlık nedenidir.

Savaş, insanlığı her dakika öldüren, iliklerine kadar sömüren, yaşamı ve özgürlükleri felç eden, bir devletin kar hırsıyla başka bir devlete saldırması, yada devletlerin karşılıklı anlaşarak savaştırdığı halklar, düşmanlaştırılan halklar üzerinden yürütülen büyük haksız savaşlar, insanlığın canına kastederek doğayı ve içindeki bütün varlıkları yok etmeye devam ediyor.

Emeğimizi, hayatımızı toplamda bütün varlığımızı içine doğduğumuz doğamızla birlikte yok eden emperyalist haksız savaşlar, yeni bir dünya savaşı dayatıyor. Savaş cephesine sürülen insan gücü ise yine emekçi çocukları…

Emperyalist savaşlar toplumun değil, devletlerin varlık nedenidir. Bütün ülkelerde ordular, dev devlet bütçelerinden en büyük payı alırlar. Bu bütçelerle beslenen ordu- kolluk, bireyi ve toplumu istediği gibi biçimlendirmeye çalışır. Esas görev bu görevdir. Militarizm kışlalarda toplumun bütün katmanlarına en koyusundan enjekte edilir. O nedenle savaşlar emekçiler için büyük bir yıkım iken , kapitalist -emperyalist sistem içi sistemin devamlılığı için bir araçtır.

Marx’ın kapitalizm eleştirisinde temel aldığı sorun, insanlığın sürekli gelişmesinin ve bu süreçle birlikte giderek hem kendine hem de dış dünyaya karşı yabancılaşmasının sorunudur. Yabancılaşma, insanın dünyayla ilişkisi içinde ortaya çıkar.

Yabancılaşma Dersim özgülünde o denli derinleşmiştir ki, geçmişin bütün olumsuzlukları üzerinden gelişen, tamamen sistem kontrollü bir süreç. 1938’in yarattığı tahribat, bugün daha bir derinleşerek, farklı bir siyasi nitelik kazanmıştır. Sistemin faşist katliamcı niteliğini tespit ederek, bölgede sınıf dışı, d’klase olmuş mülkiyetçi köylü kökenli gurup ve örgütlerin kalkışması ile, uluslararası emperyalist destekli Kürt milliyetçisi orta burjuvazinin alanda yarattığı tahribatın esas nedeni bölgede izlenen yanlış devrimci pratiğin, verili sisteme hazırladığı ortam…

Söz konusu yanlış pratik, bölgede koruculuğu teşvik etmiş ve bu süreci iyi kontrol eden sistem güçleri, bölgede koruculuğu Dersim ve bütün ilçelerinde örgütlemiştir. Koruculuk, ajanlık, köy yakmalar, sürgünler, Dersim doğasının katledilmesi, doğal kaynakların bozunumu ve kontrolü, su ve toprak kirliliği, ahlaksal bozulma, fuhuş ve uyuşturucunun sistem kontrolünde serbest bırakılması, Dersimde telafisi zor sorunlar yaratmıştır.

Bugün fiili olarak 145 maden projesi yürülükte olup, Dersim adeta kuşatılmıştır. Munzur, Pülümür Ve Tağar su havzaları üzerine yapılan barajlar, bölgede Altın madeni işletmeciliği, inanç saldırıları, kültürel saldırılar bütün şiddetiyle ve bir plan çerçevesinde yürütülmektedir. İklim deki bozulma, bölgede tarımı olumsuz etkileyerek bitirme noktasına getirmiştir. Bütün bu nedenlerle Dersim, adeta insansızlaştırılmak isteniyor.

Gelinen aşamada Dersim’de büyük bir oyun oynanmaktadır ve bu sürecin kimler tarafından yönetildiğini çok iyi bilmektedir. Munzur Gözeleri, Dersim’in yeraltı ve yerüstü bütün kaynakları üzerinden yürütülen büyük operasyonun daha genel hedefi bütün Dersim coğrafyasının tarihsel ekonomik kültürel kaynak ve değerleridir. Bu değerler üzerinden büyük bir kavga yürütülmektedir. Bu kavga bazen ” Komünist Belediye” üzerinden, bazen Sistemin ideolojik değneği, sopası olmuş dedeler üzerinden, bazen kendisini örgüt, parti, grup olarak lanse eden sahte sol akımlar, üzerinden gerekçelendirmeye çalışan, bir ayaklarıyla Parlamentoda sistemin stepnesi olmuş, bazen Munzur gözeleri, bazen Munzur suyu, madenler, doğa tahribatı, kültürel yozlaşma üzerinden bir karakter kazanmıştır.

Aslında 2000 yılında başlayan ”Munzur Doğa Ve Kültür Festivali” bu sürecin nereye doğru evrileceğini gösteriyordu ve Festival değil adeta Kürt milliyetçisi akımla, revizyonist sahte solun düellosuna dönüşmüş bir süreç yaşanıyordu. Bütün bu süreçlerde sahte revizyonist sol grup ve grupcuklar, daha sonra Kürt milliyetçisi akıma angaje oldular ve bu süreç beraberinde kaynakların kontrolü ve rant kavgasına dönüşerek bugünkü sorunların da başlangıcı oldu.

Bütün bu süreçlerin bilincinde olan yerli gericilik, çelişkinin bir üçüncü tarafı olarak ortaya çıktı ve şimdi bu akım, Dersim’de yaşanan devrimci yenilginin yarattığı boşluktan yararlanarak büyük ideolojik, siyasi ve kültürel operasyonlar yapmaktadır. Aslında yerli gericilik, feodal orta-çağ aşiret ilişkileri Dersim’de hiç bir dönem tasfiye olmadı ve bu arkaik feodal ilişkiler Dersim kültüründe ve bilinç altında hep vardı.

Çözüm, Kürt sorununu da içine alan Demokratik Devrim ve giderek sosyalist bir ekonominin inşasında ısrar….

“MİLLET İTTİFAKI ” MİLLİ BİR İTTİFAK DEĞİL, İŞBİRLİKÇİ, FAŞİST GERİCİ BİR İTTİFAKTIR…

Erdoğan ATEŞİN

” Millet İttifakı”, ” Cumhur İttifakı” nın alternatifi, demokratik güçlerin bir ittifakı değil, derin krize girmiş Türkiye’nin hakim sınıf klikleri arasındaki iktidar ve yönetim kavgasıdır…

Millet ittifakı etrafında kümelenmeye çalışan güçler devrime değil, karşı devrime hizmet ediyorlar. Onların programları millî değil, işbirlikçi emperyalist merkezlerden dayatılan, Türkiye’yi, kapitalist dünyaya daha güçlü entegre etmeye zorlayan faşist güçler ittifakıdır.

Bütün yıkıcı ve işbirlikçi nitelikleriyle 20 yıldır Türkiye’nin iç ve dış politik, ekonomik hayatına yön vermeye ve sermayenin, gerici ve faşist tarikatların kontrolünde bir ülke dizayn etmeye çalışan, faşist AKP ve R Tayyip Erdoğan kıliginin işbirlikçi yıkıcılığı, büyük toplumsal krize dönüşmüş, krize karşı burjuvazi ve uluslararası sistem Türkiye’yi ve Türk işbirlikçi faşist devletini şimdi yeni bir sürece hazırlamaya çalışıyor.

Bütün bu 20 yıllık süreç ve geçmiş tarihsel süreçler içinden bugüne evrilen süreçlerde Türkiye, emperyalist uluslararası operasyonlara hep açık olmuş, darbeler, olağanüstü haller, sıkıyönetimler, gerici faşist tarikatlar, büyük kitlesel toplu katliamlarla bugüne gelmiş bir faşist devlet aygıtı.

Krizlerden kriz beğenin dayatması, “Millet İttifakı” olarak demokrasi havarisi kesilmiş karşı devrimci siyasi çıkar çevreleri ve burjuva faşist partilerin, faşist devletlerini kurtarmak ve yeniden dizayn etmek için onların ölümcül ve çaresiz çırpınışlarını ” millî ittifak” olarak lanse eden CHP “solculuğu”, İyi Parti’ nin milliyetçi faşist liberalizmi, Kürt orta burjuva temsilcisi HDP’ ye üvey evlat muamelesi ve Türk burjuva kibir, AKP’ den koparak aynı faşist cephe” millet ittifakı” içinde rol dağıtmaya çalışan DEVA ve Geleceği olmayan GELECEK Partisi, vb burjuva faşist blok millî değil, tahkim edilerek emekçilere karşı daha da güçlendirilmek istenen geniş bir faşist cephedir…

Bütün bunlardan ötürü tekrar ederek diyoruz ki; ne faşist ” Cumhur İttifakı”, ne de Gerici faşist ” Millet İttifakı”… Türkiye’nin bugünkü ihtiyacı bir demokratik devrim programıdır. Bu da işçilerin- emekçilerin, köylülerin, ezilen tüm sınıf ve katmanların devrimci demokratik ittifakadır…Bu emekçi programı, bütün emperyalist ve onun işbirlikçisi sınıfların, ortaçağ kalıntısı tarikatların kesin tasfiyesini, emekçilerin devrimci tarihsel zoruyla olacağını savunur…

cağını savunur…

TARİHSEL SÜREÇ NEREYE EVRİLİYOR?

Erdoğan ATEŞİN

Köklü bir tarihsel değişim içinde geleceğini arayan insan, ardılını yaratma mücadelesinde insanın geleceğini de şekillendiriyor. Bugünün insan tipi, geçmiş bütün zamanların etkisi altında bir varlık, bir davranış sergiliyorken, kendinden önceki dönüşüm ve gelişimlerden bugünü yaratan, bu günü ortaya çıkaran tarihsel perspektif, önümüzdeki yüzyıla damgasını vurarak, insanlığı daha büyük geleceğe ve tehditlere hazırlayan bütün zamanların tarihsel birikimi, mutlak bir kolektif mühendislik ve kendi içinde bireysel bir çabayla kendi tarihsel ferspektifi içinde durmaksızın gelişiyor.

Devrimci klasik politik geçmiş üzerinden, değişik disiplin ve ekollerden geldikleri iddiası içinde olan, geçmişin toptancı devrimci klasik bakış açısını, bugünün tarihsel perspektifiyle yoğurarak, geleceğin dünyasını yaratmak, herkesin kendi kalesine çekilerek, kale bentliği oynamakla mümkün değildir. Uluslarası kapitalist-emperyalist sistemin yukarıda anlatmaya çalıştığımız disiplinleri, ( aslında bunlara ‘disiplin’ demek te doğru değil, çünkü bunların böyle bir karakterleri yoktur) büyük bir mühendislikle kendi kalesine çekerek, defansif zayıf ve edilgen bir pozisyonda tutmaya zorlaması bugünün tarihsel yenilgisini de bizlere anlatır.

Yirmi birinci yüzyılın bu sürecinde gelişen insan bilinci Genetik, Nano teknoloji, Robotbilim, Yapay Zeka v.b. alanlarda büyük sıçramalara ve büyük değişimlere yol açmışken, devrimci klasik politik geçmiş üzerinden bugünü anlamak, bugüne dair söz söylemek ve daha da komik olanı, toplum bilim olarak insanlık tarihine müdahale ederek toplumsal bir sistemi değiştirmek komikliği…

Oysa ki gerçek devrimci bilimsel yöntem, somutu, var olanı idrak etmek ve anlamakla mümkündür. İnsan kendi potansiyelini sürekli geliştiren yaşamın akıcılığı içinde, yaşamı ve hayatı yeniden tasarlayarak ve bilinçli planlayarak, programlayarak geleceğe yönelir. İnsanlığın nihai dünyasını yaratmak iddiasında olan bilinç, etkileşim içinde olduğu ve içine doğduğu dünyayı hayatın bütün alanlarında (ekonomik, sosyal, siyasal, teknolojik ) tek tek, bütün moleküllerine varana dek yeniden tasarlayarak, yeniden kurabilmeyi başarmakla mümkündür. İnsanın kendi zekasıyla yarattığı bugünü bile anlamakta zorlanan, hatta hiç anlamamış bir devrimci klasik mantıkla, yeni bir toplum yaratmak neredeyse olanaksız.

İnsan zekasından ortaya çıkan yapay zeka, insan zekası ve yeteneklerinin ötesine taşan büyük gelişmelere tanıklık etmekteyiz. İnsanın geleceğini belirleyen tek güç ekonomik yeniden üretkenlik değil, insanlık için ortaya çıkacak tüm tehdit algılarına karşı modeller geliştirmekte büyük bir sorun olarak insanlığın bilincini ve zihnini zorlamaktadır. Bütün yeni atılım ve gelişmeler, kendinden önceki dönüşümlerde ortaya çıkan sorunları çözmeye çalışırken, gelecekte toplumu ve insanlığı tehdit eden yakın, orta ve uzun vadede gelişebilecek sorunlara da çalışmak zorundadır.

1800”lerin sonu, 1900 yılların başında gelişen Marksizm, bir kaç pratik deneme sonucu, tarihsel süreç içinde kendi doğasından koparılmış, daha ileriki süreçlerde ve gelinen aşamada günümüzde ayaktakımı diyebileceğimiz sıradan grupçukların çıkar amaçlı kullanmaya çalıştığı bir sıradan argümana dönüştürülmüştür. Toplumsallıktan ve tarihsellikten soyutlanmış bir devrimcilik. Faydacı optimizasyon amaçlı grupların ve bireylerin yöntemsel bireyciliğiyle yürüyen bir tarihsel süreç, ve hiç bir disipliner niteliği kalmamış bir ayaktakımı devrimciliği… Bu konuda ki kaygılarımız ve arayışlarımız bugüne özgü değil, geçmişten sürüp gelen kaygılardır.

Sorunlar çok ta belirsiz ve karmaşık değildir, her şey, ve bütün süreç herkesin gözü önünde cereyan ediyordu. Alan boşaldıkça faydacı optimizasyon amaçlı çıkışlar, alana daha çok hücum ederek, bir nevi alan tutma kaygıları başlamıştı. Oysaki bilimsel yöntem ve bilimsel disiplin bunu reddeder…

Evrim, insanı yaratan ve üreten bir süreç olarak devam ettikçe, insan bu evrimsel süreci içinde kendi doğasına ve en genel anlamda evrenine müdahale etmeye devam ederek yaratmaya ve üretmeye devam edecektir. Bütün bu süreçlerin hazırlanması bir olgunluk bir nicel birikim gerektirir. İddia edildiği gibi toplumsal süreçlerin genel bir toplumsallığa değil, süreç giderek insan toplumlarını bireysel yaşam ve bireysel mühendiliğe yöneltiyor. Bu süreci vahşi kapitalizmin insanı atomize eden sonuçlarıyla açıklamak, izah etmek çok kolaycı bir yöntem olur kanısındayız. Kendi toplumsallığı içinde bireyselleşmiş bir sürece doğru evrilen bir sürece tanıklık ediyoruz.

Bugün yaşanan bu anın dehşetini insanlık yaşayarak deneyimleyerek bir gelecek tahayyül ediyor. Gelecek büyük kalabalıklar arasında kendi içinde yalnızlaşmış insana götürüyor bizi.

Beynimizde geleceği arayan sonsuz sorular, ”nereye gidiyoruz, ne olacağı” türünden büyük ve henüz karşılığı olmayan ve cevabını arayan büyük sorular.

Marx, 1800’lerin sonlarında Avrupa’da devrim bekliyordu ancak, bu büyük kırılma Doğu’da gerçekleşti ancak, bu süreç işlemedi, kendisini tasfiye etti içindeki bürokrat aygıtlarca. Şimdi Marx’ın öngürüsü yeniden hayat kazanıyor ve doğrulanıyor adeta!!! Sosyalizme en yakın coğrafya kapitalizmin içinde geliştiği coğrafya gibi duruyor. Devrimin merkezi başta batı olmak üzere artık bütün dünyadır. Devrimci klasik söylemlerle bugünü anlamak mümkün gözükmüyor ve küresel sorunlar, büyük küresel müdahalelere gebe…Önümüzdeki on yıllar bu sürecin habercisi.

Kapitalizm tarihsel olarak üretici güçleri geliştirme potansiyellerini kaybetmiş, bu süreç mutlak bir üçüncü dünya savaşıyla sonuçlanarak, yeni bir ekonomik ve toplumsal sürecin başlangıcı olacaktır. Gelirin silahlarla dağıtıldığı bir dünyada, silahsız bir çözüm hiç mümkün değildir ve sistem bugün bu süreci dayatıyor.

Silahların zekası çok gelişti, bu gelişme boşuna ve masrafsız bir gelişme değil, akıllı ve belli bir plan çerçevesinde bir gelişmedir. Giderek daha direk hedef odaklı silahlar gelişiyor, zeki ve akıllı silahlar. Geleceğin savaş düzeni ve teknolojilerinde muazzam yenilikler ve gelişmeler yaşanıyor ve yeni savaş stratejileri bu teknolojiye uygun gelişiyor, bu konuda yoğun çalışmalar olduğunu her gün görsellerde izliyoruz. Önümüzdeki onlu yıllarda savaş cephelerinde insanlardan oluşan orduları değil, tamamen teknoloji ürünü robot ordular göreceğiz.

Tabiiki geleceğin savaş sistemleri hemencecik uygulanabilecek sistemler değil, askeri savaş sistemlerinin yayılarak uzaktan yönlendirilen otonom minyatürleştirilmiş robotik sistemlerin ve kendiliğinden düzenlenebilen sistemler üzerinden yürüyen bir sürece evriliyor savaşlar tarihi. Nano silahlar, akıllı tozlar, virüsler v.s geleceğin savaş stratejilerini zorlamaktadır. İşte bizim ”bilim”olarak tabir ettiğimiz bu gelişme, aklı insan doğasına ve insana hükmetmeye zorlayan bir sürece doğru evriliyor ve insan, bu evrimsel sürecini bilimle geliştiriyor…

EMPERYALİST SAVAŞLARIN KARAKTERİ VE İŞÇİ SINIFININ TAVRI ÜZERİNE

Erdoğan ATEŞİN

Üçüncü dünya savaşının içindeyiz! Büyük savaşa ve büyük emperyalist saldırganlığa karşı emekçilerin birliğini örgütlemek bugünün temel görevidir…

Lenin’in emperyalizm çözümlemeleri, emperyalizm konusunda kafa yoran dönemin burjuva aydınlarından ayrışarak, kapitalizmin ulaştığı süreci yeniden analiz ederek, emperyalist savaşların bu süreçteki önemini özellikle işlemiş, emperyalizmin bir savaş makinesi olduğunu çok net bir dille ortaya koymuştur. Emperyalist ülkelerin işçi sınıfının ”sosyal emperyalist” bir karaktere büründüğünü, sömürge ve bağımlı, yarı bağımlı ülkelerde emperyalistlerin yürüttüğü savaşları destekleyerek, kapitalizmle işbirliği yaptığını tespit etmiş ve dünya halklarını ezen ve ezilen olarak iki kampa ayırmıştır.

Emperyalist sistem, 1.nci ve 2.nci paylaşım savaşlarıyla, ezilen dünya üzerinde büyük bir sömürü ağı kurmuş, kapitalizmin eşitsiz gelişimi ve rekabetçi karakteri dünyayı yeniden bir savaş sürecine sokmuştur.

Emperyalizm Özünde Bir Savaş Makinesidir.

Emperyalizmin tarihini incelediğimizde, emperyalizmin dünyaya barışı değil, savaşlar getirdiği, sonu gelmez dünya savaşlarına yol açtığı çok net görülecektir. Emperyalist savaşlar bütün ülkelerde işçi sınıfını da ekonomik olarak, çalışma ve yaşam standartlarına ilişkin olumsuz etkilemiş ve emperyalist ülkelerde de giderek devrimin alt yapısını oluşturmaktadır.

Emperyalist Savaşların, genel anlamda dünya gayrı safi yıllık üretimini olumsuz etkileyerek, işçi sınıfının yaşam kalitesini olumsuz etkilediği pratikte ortaya çıkmıştır. Emparyalistlerin, emperyalist işgal ve sömürüyle kendi ülkelerinde yükselttiği işçi sınıfının yaşam standartları, yeniden paylaşım savaşlarıyla büyük ekonomik ve toplumsal yıkımlar yaşamış, işçi sınıfı, emekçiler büyük yoksulluğa mahkum edilmiştir. Bütün bu nedenlerle sömürge, bağımlı, yarı bağımlı ülkelerin işçi sınıfı, emperyalist sömürü ve talana karşı, daha devrimci ve daha aktif dünya devrim cephesine katkılar sunmaktadır.

Marksistler, emperyalizm sorununu 1898 İspanya- ABD savaşıyla, 1899 da Güney Afrika ( Boer, Hollanda asıllı Güney Afrikalı ) İngiltere savaşları sonrasında gündemlerine almışlar ve birinci dünya savaşıyla araştırmalarını derinleştirmiş ve Lenin’in emperyalizm teorisi bu gelişmeler ve çalışmalar üzerine mevcut tartışmaları aşarak sağlam bir zeminde kuramsallaşmıştır.

Marx, Louis Bonaparte’ın Onsekizinci Brumaire’i eserinde, emperyalizm sözcüğünden bahseder ve sözcük ”Bonapartizm ”anlamında ifade edilmiştir. İlk işgalci güç İngiltere’nin 1882′ de Mısır’ ı işgaliyle başlan savaş sonrasında, Öncelikle Afrika emperyalist güç mücadeleleriyle paylaşıldı. Kapitalizmi buna iten temel etken, sermayenin aşırı yoğunlaşması ve kapitalizmin büyüyerek, kendi sınırları dışına taşınma ihtiyacı duyma isteğidir. Artan ve aşırılaşan tasarrufların yatırıma aktarılması, biriken stokların değerlendirilmesi , düşmekte olan kar oranlarının arttırılması, kapitalizmi yeni pazar ve yatırımlara zorlamıştır.

Bu yeni sömürü ve saldırganlık, çeşitli ülkelerde büyük direniş ve tepkilere yol açmış ve emperyalizmle dünya halkları arasındaki çelişme de bu süreçle başlamıştır. 1898’de ABD’nin Filipinler’e saldırması, Filipinler’de anti emperyalist bir cephenin oluşmasına yol açmıştır. Bu süreçte emperyalist ülkelerin sosyalistleri, emperyalizme karşı tavır geliştirerek, emperyalistlerin bu sömürgeci emellerinin kendi ülkelerinde de büyük bir baskı aracına dönüşeceğini bekliyorlardı. Onlar Lenin’in emperyalizm tahlilini çok kavrayamamışlardı ve hala bu konuda geri bir çizgideydiler.

Bu süreçte emperyalizm iki farklı strateji izlemiştir. Emperyalistler, bazı ülkelerde askeri güçlerini büyüterek, bu güçle devleti de güçlendirdiler ve baskıları daha da ağırlaştırdılar. Bazı ülkelerde ise sömürgelerden aldıkları aslan pay ile, bu ülke hakim sınıflarının daha demokratik ve daha esnek davranmalarına ve burjuva demokrasisinin genişlemesine, sendikal hak ve özgürlüklerin tanınmasına yol açmıştır. Avrupalı sosyalistler, kendi ülkelerindeki baskıların artacağı endişesiyle emperyalizme tavır almışlardır, yoksa ki; ikinci nedenden ötürü değildir bu tavır alışları…

Bu süreçte, İngiltere asıllı Marksist Ernest Belfort Bax, dönmin sosyal demokrat ve sosyalistlerinden farklı olarak, sömürgeciliği şiddetle reddederek, Avrupalı emperyalist saldırganlığa ve sömürgeciliğe karşı sömürge halkların yanında tavır takınmış ve bu saldırganlara karşı silahlı mücadeleyi savunmuştur.

Alman Sosyal Demokrat Partisi önderlerinden Vilheim Liebknecht marksistlerin aksine, işçi ücretlerini arttırarak, iç piyasaya canlılık kazandırmayı ve iç talebi arttırarak, aşırı üretim ve nüfus fazlası sorunlarının çözüleceğini savunuyordu. Sonrasında Fransa İşçi Partisi 1895 te ki kongresinde sömürgeciliğe karşı çıkarak bu doğrultuda bir karar almıştır ancak, buradaki amaç, üretici proletaryanın kanı ve canı pahasına, mülk sahibi sınıfın kar alanlarının arttırılması yönündedir.

Dönemin önemli çalışmalarından biri de John.A. Hobson’un Emperyalizm kitabıdır. Hobson Afrika’ya bizat giderek sömürgeciliği yerinde incelemiş ve 1902’de bu çalışmalarını yayınlamıştır.

Hobson, emperyalizm konusundaki temel teorisini, emperyalizmin ülke içindeki talep yetersizliğinin çözüm arayışı üzerine kurmuştur. Gelir ve servet dağılımındaki dengesizliği sömürgeciliğin esas kaynağı olarak saptamış, ülke içindeki ücretlerin artırılması yoluyla ekonomik dengelerin yeniden kurulacağını, iç pazarın üretilenler için yeterli bir pazar olacağını savunmuştur. Bütün bu tartışmalar Marksistler arasında ciddi tartışmalara ve ayrışmalar yol açarak, bir çok Marksist , işçi sınıfının militarizme ve emperyalist sömürgeci politikalara karşı çıkacağını öngörmüştür.

Bütün bu yanlış eğilimlere karşı Lenin, Marx ve Engels’in marksist çizgisine derinlik kazandırarak ve oradan kök alarak, Marksistler arasında boy veren, oportünist ve revizyonist çizginin aksine işçi sınıfının tümünün, yada en azından bir kısmının burjuva politikalara teslim olduğunu ve emperyalist sömürgeciliğe karşı kendi burjuvazisinin yanında saf tuttuğunu saptamıştır.

Birinci paylaşım savaşından etkilenen bütün emekçiler ve halklar büyük bedeller ödedi, bu yenilginin faturası yenene de yenilene de büyük faturalar çıkardı ve bu faturanın en büyüğünü emperyalist ülkelerin işçi sınıfları ödedi. Bu büyük krizler nedeniyle İngiliz ve Fransız ordularında çok büyük ayaklanmalar patlak verdi. Bu süreç, işçi sınıfının barış sürecindeki sınıf uzlaşmacı tavrını değiştirerek, yeniden mücadele çizgisine dönüşünü sağlamıştır. Lenin, bu süreci de doğru analiz ederek Büyük Sovyet devrimine büyük dehasıyla ve bütün gücüyle yüklenmiştir.

O. PAMUK: BİR SIFIRLAMA, FETİŞİZM VE HİZMET EDEBİYATI… (GİRİŞ)

Mahir Konuk

Bölüm başlığı yeterince açık ve seçik olarak niyetimizi ve irdelemek üzere ileri sürdüğümüz tezleri ifade etmektedir. Evet, tezgahımızda E. Şafak ve A. Altan’dan sonra bu sefer de, “kıyısından-köşesinden” değil ama, tam da neo-liberal ideolojinin gönüllü ve/veya “ücretli” bir edebiyatçısı olan O. Pamuk bulunmakta. Bir “romancı” olarak ve bu sıfatla da, kendisini yerleşik düzene ve aynı zamanda “kapitalizmin toptan çöküş çağı” olarak nitelediğimiz döneme sıkı sıkıya bağlayan bağların kendi alanında başarılı bir temsilcisi olarak O. Pamuk…

Pamuk’un yazımını, tezgahımıza aldığımız diğer iki romancıya bağlayan bağlarla, hizmetinde olduğu düzenin ve “adamı” olduğu neo-liberal yok oluş-edişin öznesi olarak Pamuk’u bağlayan bağlar, her ne kadar edebi üslup ve yöntem farklılıkları içerse de, işlevsel olarak örtüşmektedir. Bu açıdan, bir önceki yazımızda belirttiğimiz gibi, nasıl ki belli bir kavramsal sarsıntının ürünü olduğu açıkça ortada olan “Hayat Hanım” romanı 40 yıllık bir “neo-liberal tetikçi” olan A. Altan’ın romancı kariyeri ile ilgili olarak ileri sürdüğümüz varsayımların bir “sağlamasını” yapmamızı mümkün kıldıysa, O. Pamuk da araştırma ve yazı dizimizin üç romancısından birisi olarak tek başına “neo-liberal dönemde roman-ideoloji ve siyaset ” ilişkisi ile ilgili ileri sürdüğümüz görüşlerin toplamının sağlamasını yapmamıza imkan vermektedir.

O. Pamuk’u kendi dönemine ve diğer iki romancıya bağlayan bağlar üç çeşittir.

Bunlardan birincisi, daha önceki kitaplaştırılmış çalışmalarımızda “neo-liberal” döneme ait düşünsel sorgulamalarımızda ön plana çıkan “maddi gerçek-kurgusal gerçek” ayrışmasında düğümlenmektedir. Bu noktadan O. Pamuk’un romanına baktığımızda, onun aynı zamanda en işlevsel özelliğinin her yönüyle insan varlığında “maddi gerçekliği” temsil eden “toplumsallığın”, bir edebiyat türü olan romanın kurgulanması yoluyla “sıfırladığına” şahit olmaktayız. Romancımızın bu “sıfırlama” işlemini nasıl gerçekleştirdiğini onun “kendi türünde en başarılı” olarak değerlendirdiğimiz “Yeni Hayat” adlı romanından çıkarak göstermeye ve açıklamaya çalışacağız.

Birincisine bağlı olarak kendisini belirgin bir şekilde ortaya koyan ikinci benzer özellik ise araştırmamızda kullandığımız ve meselenin özüne en önemli giriş alanı olan “aşk ilişkisi” olarak daha önce çeşitli bağlamlarda tanımını yaptığımız ilişkisel alandır. Biz; aynı zamanda toplumsal bir ilişki türü de olan aşk ilişkisini “insan varlığının maddi gerçeği” kategorisi içinde ele alıp değerlendirmeye çalışmaktayız. Bu alanda, her üç romancı da aşk ilişkisinin düzlemini “insanın yabancılaşması” temasının çeşitli biçimleri üzerinden itibaren kurgulamaktadır. Bu alanda O. Pamuk’un diğerleriyle sadece sitil farkı bulunmaktadır. En uygun biçimde onun romanlarında bu tür bir toplumsal ilişki, genel olarak yabancılaşma olarak adlandırabileceğimiz olayın “fetişist” tabiatlı olanı niteliğindedir. Romancının “Masumiyet müzesi” adlı kitabı, onun kurgulama faaliyetinin “aşk ilişkisi” alanında fetişist yanının mükemmel bir illüstrasyonunu sunmaktadır bizlere…

Pamuk’un üçüncü ve diğerleriyle örtüşen özelliği, siyaset ve ideoloji alanında yoğunlaşmaktadır. Açık ve seçik olarak siyasi pratiği açısından bir “karşı devrimci”, azılı bir “anti-komünist” fedai olduğunu sergileyerek bütün kariyerini sürdürmüş olan A. Altan bu alanda kendi tarzını ortaya dökerek bir “fark yaratmayı” başardığına; siyasi eylemliliğini “inanç siyaseti” biçiminde yer altından sürdürmeyi yeğleyen E. Şafak gibi birisinin de “ideolojik” keskinliği ile sivrildiğine şahit olmuştuk. O Pamuk, bu ikisine benzediği oranda, “siyaset karşıtı” olduğunu iddia edecek kadar şeffaflaşmış bir hiçliği savunmaya çalışarak kendi “orijinalliğini” ortaya dökmeye çalışmaktadır. Onun “Kar” adlı romanı “ne kokar ne bulaşır” etiketi taşımaya çalışarak siyasette bir “marka” yaratmanın çabasının ürününden başka bir şey değildir, bu tavrıyla da neo-liberal ideolojinin ve liberal faşist siyasetin önemli sayılabilecek çarklarından birisini oluşturmaktadır.

Çalışmamızın O. Pamuk’un eserlerine ayrılmış son ve “sonuç” bölümünün ara başlığı “Babasının Oğlu” adını taşıyacak. Onun “Babamın Bavulu” adlı, aslı “Nobel ödülü sırasında yaptığı konuşma olan “Babamın Bavulu” adlı risalesi olacaktır.

KURGU YOLUYLA TOPLUMSAL SIFIRLAMA

“Kurgu” kavramını ve “kurgulamak” fiilini şimdiye kadar özellikle tümevarımsal bir yol izleyerek gözlemlediğimiz olgular üzerinden tanımlamaya çalıştık. Bu bölümde yaklaşımımızı aksi yönde değiştirerek tümdengelimsel bir yol izleyerek “kurgu” kavramını daha önce tanımlanmış haliyle ele alıp, yaptığımız gözlem ve öznelerin sarf ettiği sözler üzerinden değerlendirmeye çalışacağız. Böylelikle, daha önce neo-liberalizm ve son dönem Türk romanı adlı çalışmamızda geliştirdiğimiz düşüncelerin bir sağlamasını da gerçekleştirmiş olacağımızı ummaktayız..

TDK, “kurgu” veya “kurgulamak” sözünü şöyle tanımlamaktadır. 1) “Bir bütünü oluşturmak için parçaları takip yoluyla birleştirmek, kurgu yoluyla birleştirmek”; 2) “Düşte, düşüncede yeniden oluşturmak”. Fransızca-Türkçe sözlük (inernet) kurgulamak fiilini “séquence” (Unsurları ve onların düzenini belirlemek) ve “assembler” (Kişileri ve şeyleri bir birlik haline getirmek) olarak tanımlamakta, ama bu işlemin “düşünce” ve “hayal aleminde” gerçekleştirilebileceği konusuna değinmemektir ki, meselenin bu yanı bilimsel ve edebi alanlarda özellikle ön olana çıkmakta veya çıkarılmaktadır. Mesele bu yanıyla ele alındığında “kurgulamak” maddi hayatın içinde var olan olgu, şey ve kişilerin kendi özgün ve doğal biçimlerinden soyutlanması ile gerçekleştirilecektir. Bir fizik olayı matematiksel bir denkleme ve kavramlara indirgenerek, bir roman yazımı için yer ve kişisel karakterler tanımlanarak bahsettiğimiz soyutlama işlemi gerçekleştirilmiş olacaktır. Bilimsel-düşünsel soyutlama kurgulamanın niceliksel yanına işaret etmiş olmasına karşın, sanatsal-düşsel soyutlama ise niteliksel karakterdedir. Bilimsel-düşünsel soyutlama önsel olarak var olan “maddi gerçekliğin” kurgusal bir dile dönüştürülerek ifade edilmesine karşın, aynı şey sanatsal-düşsel soyutlama için geçerli olmamaktadır. 1

“Kurgulamak” aynı zamanda bir soyutlama (“abstraction” – Fr.) olduğu oranda “sıfırlamayı” (“anéantisment”) da gündeme getirmektedir. Sıfırlama; kurgulama ve onun bir biçimi olan “soyutlama” yoluyla, yaşadığımız somut “maddi hayata” dair gerçekliğin bütünüyle ortadan kaldırılmasını gerçekleştirmek veya gerçekleştirilmesi için çabalamak demektir. Genel olarak küreselleşmiş kapitalist sistem, neo-liberal politikalar ve liberal faşist iktidarlar; özel olarak neo-liberal siyaset ve ideolojinin çeşitli düzeyde hizmetkarlığına soyunmuş olan “aydın” ve sanatçılar, kapitalizmin gelişiminin ulaştığı tarihsel aşamada sistemin insan toplumunu ve evrendeki insan varlığını “sıfırlama” sürecinin enstrümanı haline gelmiş bulunmaktadır. Bu yüzden, özel olarak insan toplumunu, genel olarak evrendeki insan varlığını sıfırlamayı kendisine misyon edinmiş neo-liberal ideoloji ve siyasetin ve liberal faşist iktidarların kendi işlevlerini “kapitalist sistem” adına ve ondan itibaren nasıl gerçekleştiğine bir göz atmamız gerekecektir.

Kapitalizm, insan toplumunun sıfırlanması üzerine kuruludur

Kapitalist sistem, maddi hayatın kendi orijinal gerçekliği üzerinden kendi kendisini nasıl gerçekleştiriyorsa, bize onun kendi gerçekliği ile örtüşen bir kurgulanışını en mükemmel ve aynı zamanda basitleştirilmiş biçimiyle ilk önce Marks ifade etmiştir. (Kapital 1-2-3)

Kapitalizmin Marx tarafından aslına uygun ve bütün elemanlarını zamana (yani sistemin hareket halindeki değişimine) uygun olarak birleştirecek olan dinamik bir şekilde kurgulanışı, temel kurucu unsurların EMEK (işgücü) – META – SERMAYE (Para) ilişkileri üzerinden gerçekleşmektedir. Bu ilişkilerin genel adı “üretim faaliyeti”, gerçekleştiği mekan “insan toplumu”, gerçekleşme düzeyi ise “tarih” olarak adlandırdığımız zamansal ölçektir. Meta üretimi ile sonuçlanan üretim faaliyeti, siyasal bir varlık olan “Ulus-Devlet” düzenine göre kurgulanacaktır; ama Ulus-Devletleri de kurgulayan maddi hayata dair gerçeklik sınıfların varlığı ve birbiriyle savaşımı üzerinden gerçekleşecektir. Marks ve Engels’in belirttiği gibi içinde yaşadığımız Tarih, “sınıf mücadelelerinin tarihi” olduğu gibi, aynı zamanda bir “burjuva toplumu” veya “Ulus-Devlet” de sınıf mücadeleleri tarafından yapılandırılmaktadır veya “kurulmaktadır”.

Toplumun ve Tarihin toplumsal sınıflar savaşı tarafından kurulması E-M-P ilişkisini de kurgularken, onu aynı zamanda unsurlarına da ayrıştıracaktır. Marks’a göre bu ayrışma, Emek-Sermaye kutuplaşmasına göre kurulmuş sınıflar gerçekliğine göre şu şekilde kümeleşmiş bütünler oluşturmaktadır: P-M-P bir kutupta ve M-P-M diğer kutupta… Yani; kurgu 1) parası ile ham madde ile metalaştırdığı emekçinin iş gücünü de satın alarak, sahip olduğu üretim araçlarının da seferber edilmesiyle gerçekleşen üretim sürecinde artı ürün ile artı sermaye amaçlayan sermayedarlar sınıfı bir yanda; Kurgu 2) kendi iş gücünün de pazarlandığı kapitalist pazarda emeğini satıp maddi ve manevi hayatını devam ettirebilmek için kendi hayatının ve toplumsal varlığın devamı için her gün yeniden üretim faaliyetine katılmak ki, bu aynı zamanda evrendeki insan türünün devamını mümkün kılan ve her türlü değerin yeniden yaratılmasını sağlayan süreçtir.

Sınıflar savaşını takiben gerçekleşen toplumsal kutuplaşma süreci, emek ile sermaye arasındaki ayrışma süreci olduğu oranda bir soyutlama sürecidir de: Para ile sadece nicel bir kurgulama yapan sermayenin, kendi sınırsız artışını gerçekleştirmek üzere pazarda parasını vererek satın aldığı insan emeğini soyutlayarak “iş gücüne” dönüştürecektir. Bu açıdan, evrendeki insan varlığı da sermayedarlar tarafından üretim faaliyeti çerçevesinde olduğu üzere hayatın her alanında sürekli bir şekilde soyutlama faaliyetini gerçekleştirecektirBunun en bilinen biçimi özel hayat ile kamusal hayatı uzlaşmaz bir şekilde birbirlerinden ayırarak, toplumsal varlığı sermaye yatırımı ile özelleştirerek soyutlama faaliyetidir.

Sermaye, birey ile toplumu sınıf mücadelesi sürecinde öncelikle birbirleriyle uzlaşmaz unsurlar haline getirerek, ikinci aşamada ise bireyselliği biricik kurgusal unsur olarak ileri sürerek kurgusal soyutlama sürecini sürdürecektir. Aynı zamanda tarihsel bir zaman kesitine yayılan bu süreç boyunca birey, ancak ve ancak aynı zamanda toplumsal bir varlık olarak bireysel varlık olabileceği gerçeğinden uzaklaştırılacak, kendi kendisini toplumsallığından soyutladığı oranda da “insan olma” vasfından da o oranda uzaklaşmış olacaktır. Dolayısıyla, birey söz konusu olduğunda gerçekleşen soyutlama olayında söz konusu olan açık bir şekilde gerçekleşen nitelik kaybı olacaktır.

Bu yüzdendir ki, sermaye birikimi arttığı oranda kurgusallığın soyutlama işlevi kazanması da artmaktadır. Yabancılaşma olgusunun soyutlama faaliyetiyle birlikte içinde gerçekleştiği kapitalist sistemin “serbest rekabetçi” diye adlandırdığımız döneminden sonra gündeme gelen ve “kapitalizmin son aşaması” olarak nitelenen “tekelci kapitalizm” dönemi (Lenin), bizim ifadelendirme biçimimize göre, soyutlamanın “sıfırlamaya” dönmeye başladığı dönemdir. Tekelci dönem, ölümcül krizlerinin krizlerin yaşandığı ve her seferinde başlatılan savaşlarla bütün insanlığın yok oluşunun Tarihin gündemine taşındığı dönem olmuştur. Aralıklarla yürütülen bu “yok oluş-ediş” faaliyeti, düzenliliği sağlanmış krizler ve nihayetinde “toptan çöküş” süreçlerinin tarihin tek yönlü akışı haline getirildiği sermayenin küresel yoğunlaşma ile sonuçlanmış bulunmaktadır. Bu dönemde gündemde olan neo-liberal ideolojinin ve liberal faşist iktidar yapılarının aracılığı ile kapitalist sistem, sınıfsal ayrışma ve soyutlama faaliyetinden sonra sıfırlama biçiminde yeni bir kurgusal döneme girmiş bulunmaktadır. Ayrıştırma ve soyutlamanın yanında, günümüzdeki hakim ideolojik ve siyasi kurgulama biçimi sıfırlamadır.

Evrendeki insan varlığının ve bireyin toplumsallığının kapitalist sistem tarafından sıfırlanması, daha önce yayınladığımız kitaplarımızda (Bkz. Özellikle de “OLUŞ SORUNU”) ele almıştık. Neticede hakim duruma gelen kapitalist sistemin insan varlığını sıfırlama yoluyla kurgulama süreci de, her daim olduğu gibi maddi hayatın yürürlükte olan toplumsal ve tarihsel süreçleri tarafından taşınmaktadır. Sıfırlamayı taşıyan süreç, tarihsel gelişiminin doğal bir sonucu olarak “sermaye temerküzünün” üretim faaliyeti üzerinden sonsuz gelişiminin imkan dahilinde olmasından dolayı (“Kapitalist rantın azalma eğilimi”nin –Marx, hızla azalması) sermayenin toplumsallaşması imkanının da o oranda azalması neticesinde gündeme oturmaktadır. Artık açık ve seçik olarak sermaye ile emekçinin şahsında insanoğlu, kapitalist sistem ile insan toplumu, kapitalist tarzda üretim faaliyeti üzerinden birbirlerini diyalektik bir bütün içinde karşılıklı olarak kurgulayamaz hale gelmiş bulunmaktadır. Kapitalist sisteme göre tarihsel ve toplumsal açıdan aşkın bir konumda olan insanlık ve insan toplumu, sermayedarlar için artık fazlalık haline gelmiş ve bir an önce ideolojik faaliyetler (düşünsel ve sanatsal faaliyetle, tıpkı “roman yazımı” gibi) ve pratik-siyasi faaliyetler (ekonomi ve ekoloji alanında yaşadığımız felaketlerde olduğu gibi) üzerinden “sıfırlanarak” ortadan kaldırılması gündeme getirilmiş bulunmaktadır.

Bu tespitimiz karşısında hemen; “ama bu saçma bir iddia olmaktan öte gidemez, çünkü bu durumda kapitalist sistem kendi kendisini de ortadan kaldırmış olacaktır”, şeklinde itiraz edilebileceğinin –daha önce maruz kaldığımızdan dolayı da- bilincindeyiz. Bu durumda, kendi kurgulama yöntemimiz, Marks’ın da sahip olduğu gibi hayatın maddi gerçekliğinin çizgisini izlediğinden çıkarak, bunun bizim kendi çelişkimiz olmadığını, ama tarihsel olarak zaman-mekan içinde sınırlı bir varoluşa sahip kapitalist sistemin kendi iç çelişkisi olduğunu belirtmekle yetineceğiz. Ve ilave edeceğiz ki, günümüzde artık toplumsallaşmayan sermayenin, üretimin ağırlıklı olarak toplumsallaşmasını öngören “sosyalist toplum” biçimini de, bütün insanlık için bir aciliyet sorunu olan komünizme dönüştürmüş de bulunmaktadır.

Roman yazarak “sıfırlamak”

“Kurgulamak; insanın, paçası olduğu ve “en uçta” yer aldığı evrendeki konumunun bilincine varmasıdır” dersek, okuyucuya onun en temelli bir tanımını sunmuş olacağız. “Kurgusal gerçek” için de, onun geçerliliğine tıpkı insanın evrendeki yerine sadık kalmaya çalıştığımız gibi benzer bir tanım yapabilecek durumdayız: “Kurgusal gerçek” eğer onun ile “maddi gerçek” arasında bir simetri kurma veya eşitleme yapma çabasına girişmediysek, ikinciye yani “maddi gerçeğe” ulaşmanın yürünmesi kaçınılmaz bir yolu olacaktır. “Bilimle uğraşmak” da neticede bir “kurgu faaliyeti” olarak evrenin her yönü belirleyen bütününe ulaşmakta yürünmesi kaçınılmaz bir yol değil midir? Tabiidir ki, eğer bilinçlenme sürecinde ortaya attığımız “evrenin yasalarını” evrenin kendisiyle, yani onun kurgularımızı haliyle aşan “maddi gerçekliliğiyle” eşitlemeye kalkmazsak.

Bilim alanında sinsice sık sık “bilimselcilik” oynayan hokkabazlar tarafından her iki gerçeklik biçimini bu şekilde gerçekleştirilen skolastik bilinç sapması kendisini, “evrende gerçekleşen olaylar doğa yasalarına tabi olarak gerçekleşir” önermesi üzerinden ortaya koyar. Aynı zamanda metafizik bir sapmanın da ürünü olan bu önerme gerçekte, “oluşun” (maddi gerçeklik) dışında bir varoluşun (kurgusal gerçeklik) mümkün olabileceği ve dolayısıyla birincinin yerine ikincinin temelli bir şekilde geçirilebileceğini vaaz etmektedir.

Skolastik veya fiziğin yerine metafiziği geçiren sapma, her şeyin her şeyle ilişki halinde olduğu ve var olabilmek için başka türlü olamayacağı evrende, şeyler ve olgular arasındaki ilişkilere müdahale ederek, görülmesini istemediği şey ve olguları algının, dolayısıyla da bilincin dışına iterek amacına ulaşmaya çabalamaktadır. Aynı zamanda ideolojik ve siyasi sapmaya (pratik bir açıdan söylersek saf dışı bırakmaya) karşı gelmektedir.

Tek başına “kurgulamak” eylemi, orijinal maddi dünyayı oluşturan şeyler ve olguların yerine onların bir adım yabancılaşmış biçimi olan sembol ve fetişleştirilmiş eşyaları geçirmek ile başlar. Bu aynı zamanda bir “yabancılaşma-yabancılaştırma” biçimidir. Kurgulamak işleminde atılabilecek ikinci temelli adım, “soyutlama” yani “kurgusal gerçekliğin” hayatın “maddi gerçekliğinden” kopma-koparılması eylemini gündeme getirecektir. Bu aşamada aynı zamana birinci gerçekliği ikinci gerçekliğin yerine geçirilmesi için gerekli olacak olan bilinç kaymasının temel şartı oluşmuş olacaktır demektir. “Sıfırlama” dediğimiz kurgu yoluyla gerçekleşen işlem ise, içinde yaşadığımız neo-liberal siyaset ve ideolojinin hakim olduğu şartlarda açık ve net olarak hayatın her alanında olduğu üzere sanat ve edebiyat alanında da gözlemlediğimiz gibi, “maddi gerçekliğin” yerine temelli bir şekilde her türlü gerçeğin ölçüsü olarak “kurgusal gerçeği” geçirmek yoluyla mümkün hale gelecektir.

Daha önce de altını çizme fırsatını bulduğumuz biçimde “kurgu”, edebiyat sanatının bir türü olarak romanın üretilmesinin en temelli, olmazsa olmaz işlevlerinden birisidir. Bizce, tıpkı bilim alanında geçerli olduğu üzere, romanda da “kurgulama” işlemi gereklidir ve hiçbir şekilde tek başına sorun yaratmaz. Ama yukarıda da belirttiğimiz şekilde, bu durumda gerekli olan bir işlemin çok önemli sorunların kaynağı ve yaratıcısı haline gelmeyeceği demek değildir. Daha önce konu edinerek ele aldığımız E. Şafak ve A. Altan romanlarında bu özel “sıfırlama” işleminin nasıl yerine getirildiğinin çeşitli örneklerini vermiştik. Bu çarpıcı örneklerden ikisini, burada yaptığımız tanımların daha iyi anlaşılmasına yardımcı olacaktır umuduyla yeniden ele alalım.

Hatırlayalım: “Havva’nın Üç kızı” adlı romanının kurgusunda E. Şafak, Descartes’ı da amacına alet ederek, başında ve sonunda metafizik bir mevhum olan Tanrı kavramını, onu daha çok kabul edilebilir, daha çok “Aydınlanma’nın Akıl”ına yakın ve “tutuculuktan” uzaklaştırılmış şekilde yorumlamaya çalışarak “yenilir-yutulur” hale getirip güncelleştirerek günümüzün her türlü dini taassuptan çanı yananlara yutturmaya çabalamaktadır. Ancak, yazarımızın güncellemesini yaptığı “Tanrı”, insanları ve insan toplumunu “esirgeyen-bağışlayan” bir Tanrı değil, neo-liberal ideolojinin insan ve toplum düşmanı tanrısıdır. İşte bu yüzdendir ki, romancının gerçekleştirdiği kurgulamada her türlü taassubun kaynağı olarak sadece salt kurgusal bir gerçekliğe sahip olan Tanrı düşüncesi olmaktan çıkarılmakta, Tanrı düşüncesinin hem kaynağı ve hem de toplumsallaştırılmış biçimi olan din ve onun müminleri gösterilmiş olmaktadır.

Bu kurgulama biçimi insan bireyini kendi toplumsallığından soyutlayarak onun insanlığını da sıfırlamayı hedefleyen neo-liberal ideolojiye uygundur. Dahası, mesela DAEŞ veya EL KAİDE gibi, Suriye ve Irak’ta bugün kendi tanrısının inanan Müslümanlarına karşı barbarca yok etme faaliyetlerine girişmiş olan Müslümanlık dinini onun toplumsallaşmış biçimlerinden kopararak (Selefi inancı) tekellerine almış “Küresel Tetikçilerin” davranış biçimiyle de son derece uygunluk göstermektedir. E. Şafak’ın diğer eserlerinde de (“AŞK” romanı, “İskender”) ısrarla ve edebi kenar süslemeleriyle cici hale getirdiği Tanrı kavramı, kendisine muhatap olarak asla maddi gerçekliğe en yakın olan bilimi almamakta, ama bir ve aynı tanrının marifetlerini insan toplumunun gerçekliğinin yerine geçirilmesiyle ifade eden din olayını almaktadır. Buradaki gerçek hedef ise her zaman özgün ve kurgusallık sosuna batırılmış bir toplumsallık biçimi olan “din” değil, ama maddi gerçekliliğin bütün ağırlığıyla insan toplumu olmaktadır. Özet olarak, romancımızın bu kurgulama biçimiyle yani Tanrı kavramının salt kurgusal gerçekliğini, din olgusunun somut maddi gerçekliğinden kopararak gerçekleştirdiği şey, iki mevhumun arasındaki diyalektik ilişkiyi temelli bir şekilde kopararak, insanlığa mal olmuş maddi bir gerçekliği sıfırlamak olmaktadır.

Hristiyan dini inanç sistemi söz konusu olduğunda bu kurgu yoluyla soyutlama işlemiyle yapılanının adı, “İsa Babamızın gökyüzündeki krallığı” ile O’nun müminleri arasında her türlü ulaşılabilir olma imkanını ortadan kaldırmak demektir. Ve bu işlem, “dini yobazlığa” karşı çıkmak adına yapıldığı iddia edilmesine rağmen, bunun tam tersi sonuç doğuracağı açık bir olgudur. Zira tartışma konusu, dini tutuculukta temel faktör olan tek başına Tanrı mevhumunun (kavramının) dinin kurucu elemanı olup olmadığı değildir; her iki mevhum, biri var oldukça diğeri de “tek tanrı” inancına bağlı dinler açısından var olmaya hep birlikte devam edecektir. Dini yobazlık veya barbarlık her zaman tanrının yardımıyla ve birbirleriyle mücadele halindeki toplumsal sınıfların birisinin kılıcını sallayan bir siyasi temsilci (Kral) tarafından ve devlet erkanı ile ruhbanların katılımıyla gerçekleşmektedir2. Bu yüzden, her türlü gericiliği ve barbarlığı olduğu gibi dini gericilik ve taassubu da insanlığın başına bela olmaktan kurtarılması, toplumsal sınıflar arasındaki savaşta ezen ve sömürülenlerin mi yoksa ezilen ve sömürülenlerin mi hakim durumda olduğuna bağlı olarak belirlenecektir.

Netice itibariyle, Roman türünün romancıya tanıdığı “kurgusal gerçeklikler” ileri sürmek işlevinden faydalanarak “kurgusal gerçeklikler” dünyası oluşturarak bunu hayatın maddi gerçekliğinin yerine geçirme çabası, “neo-liberalizm” türünden her türlü gerici ve faşizan yobazlıkları vaftiz etmekten başka bir sonuç doğurmadığından, ideolojik ve siyasi karakterde bir amaç da içermektedir: Sıfırlamak!

“Sıfırlamak” işlevi, siyasi ve ideolojik bir olgu olarak, neo-liberal veya kapitalist sistemin toptan çöküş döneminde, küresel sermayenin vurucu güçlerinin liberal faşist ideologları tarafından, “Medeniyetler Savaşı” doktrini üzerinden en açık ifadesini bulmaktadır. Bu doktrinin dünya nüfusunun önemli bir kesimini oluşturan ve, sahte “solcular” başta olmak üzere, her türlü karanlık ve taassubu temsil ettiği iddia edilen “Müslümanlık dini” etkisindeki halkların oluşturduğu kampı, “Aydınlık”ı temsil ettiği iddia edilen Hristiyan kamp tarafından sözde “insanlığın ve demokrasinin kurtuluşu” adına harekete geçirerek “sıfırlamak”, yani yok etmek anlamına gelmektedir. Dolayısıyla, gerçekte yobazca ve barbarca olan, aynı zamanda bir “siyaset bilimci” de olan E. Şafak’ın romancılığıyla hizmetine girdiği neo-liberal ideoloji ve siyasettir; kapitalist sistemin insanlığı sıfırlanmasını amaçlayan saf ve son derece tehlikeli bir “kurgusal gerçeklikten” başka hiçbir anlam taşımadığı olgusudur. Bu iki unsurun birleşerek “Medeniyetler Savaşı” adı altında “insanlığın sıfırlanması” hedefinin kurgusal bir mesele olmaktan çıkarıp, çözülmesi gereken pratik bir işlev olarak siyaset gündemine alması ise bir felaket ilanından başka bir şey de değildir.

E. Şafak’ın roman ile “sıfırlama” yapması, düşünce ve toplum-siyaset alanıyla da sınırlı değildir. Romancımız, bir baştan beri çözümleyici bir araç olarak ön plana çıkardığımız “aşk ilişkisi” konusunda da, kurgulamak yoluyla “soyutlama” ve “sıfırlama” düzeneği yürürlüğe konulmuş durumdadır. Romancımız, soyutlama misyonunu birinci biçimde, oluşturduğu çiftlerde aynı zamanda bir toplumsal ilişki biçimi de olan “aşk ilişkisinde”, yoğunlaştırılmış, uzun süreli ve tutkulu bir birlikteliğe işaret eden “aşk”ı, ilişkinin bileşeni olan “cinsiyet” ve “vücut” unsurlarından koparma ile gerçekleştirmektedir. İncelediğimiz romanlardaki öne çıkan başlıca çiftlerin birbirlerine aşık olmaması, sonradan aşık olanların (Ella-Aziz çifti-“Aşk” romanı) ise ölümle birbirlerinden kesin bir şekilde ayrılması buna en açık örnektir. Burada “aşk” ilişkisi kendi maddi gerçekliklerinden yani “cinsiyet” ve “vücuttan” koparılarak birbirlerinden bir daha yeniden bir araya gelemeyecek şekilde soyutlanmasıyla gerçekleşmektedir.

Nasıl düşünüyorsan öyle sevişirsin” şiarı altında ileri sürdüğümüz prensibin hayata geçirilmesi ile bu alanda gerçekleşen “soyutlama” işlevini yerine getirirken “hizmette” kusur eylemeyen E. Şafak, “sıfırlama “ işlevini ise genel yöntemine son derece uygun bir şekilde, “aşk” unsurunu “Tanrı” mevhumuna havale ederek gerçekleştirmekte. “AŞK” adlı romanda uzun uzun tasvir edilen ve bugüne “rehber” olarak sunulan “Şems-Mevlana” arasında geçtiği rivayet edilen “ilahi” aşk ilişkisi, toplumsal karakterli bir ilişki olan ve cinsiyet ve vücut ile maddi bir varlık halinde kendisini ifade eden “aşk” ilişkisinin sıfırlanması operasyonundan başka bir şey değildir. Nitekim bu ilişkinin, günümüzdeki somut yansıması olan romandaki “Ella-Aziz” aşkının ölümle kısa sürede sona ermesi olayı, aşk ilişkisinin cinsiyet ve vücut üzerinden kurulmasının adeta bir tabuyu çiğnemek demek olduğundan, “Tanrı tarafından bir cezalandırma” anlamı taşımaktadır. Ayrıca bu ölüm, E. Şafak’ın kurgulamasının soyutlama evresini de aşarak her türlü ilişkiyi, yani bu ilişkileri gerçekleştiren özne-bireylerden oluşan somut varlıkları nasıl sıfırladığı da gayet açık bir şekilde ifade etmektedir.

Bu arada, yazarımızın, sıfırlama misyonunu yerine getirirken, günümüzde somut insan ilişkileri üzerinden yaşanmakta olan bir aşk ilişkisini “sıfırlamak” üzere, onu 7-8 asır öncesinde, yani “ölü zamanlarda” yaşanmış bir olayla rezonansa tabi tutması da, bizim yirmi-otuz yıladır ampirik olarak tespit ettiğimiz bir sıfırlama yöntemidir. (Bkz. Denge ve Devrim) Romanda, Şems’e atfedilen ve bir aşığın davranışlarının kodlanarak zaman ölçeğinin üstünde bir kurallar sistemine dönüştürülerek okuyucuya “aşırı toplumsallaşmanın” amentüsü olarak sunulmaya çalışılması da ayrıca “sıfırlama” işlemiyle, bireylerin davranışlarında “çöküş dönemine” bağlı olarak ortaya çıkan “aşırılık” ve var olan toplumsal yapı ve bireysel kimliklerin “infilakı” olayı arasında doğrudan bir ilişkinin olduğunu da göstermektedir.

A. Altan’ın soyutlama ve sıfırlama misyonunu nasıl yerine getirdiğini gösterdikten sonra, bu çabadan elde ettiğimiz sonuçların sağlamasını da, yine kendi eliyle yazdığı “Hayat Hanım” romanı üzerinden gerçekleştirmiştik. Burada izlediğimiz yeni metodolojiye bağlı olarak sadece onun kurgu yoluyla gerçekleştirdiği soyutlama ve sıfırlama operasyonunu yaptığımız genel tanımlara bağlı olarak çok kısa bir şekilde ele alacağız

A. Altan’ın soyutlama işleminin mekansal ve zamansal ölçeği, E. Şafak’ınkinin aksine 1-2 kuşak ve neo-liberal dönemin 40-50 yıllık zamansal ölçeğiyle, 1980 sonrasının ideolojik ve siyasal yeniden yapılanmasıyla sınırlı tutulmuş bulunmaktadır. Bu zaman-mekansal çerçeve aynı zamanda kurgulamanın ve ona bağlı olarak soyutlama ve sıfırlamanın Türkiye burjuvazisini oluşturan bireylerin hayat hikayelerinin “mikro ölçeğinde” ve bireysel içselliğin üzerinden gerçekleştirildiğini de açıklamaktadır. Bu demektir ki, A. Altan, “bireyi” kurgu yoluyla toplumsallığından soyutlarken, neo-liberal dönemde somut bir olgu olarak karşımıza çıkan “aşırı bireyleşme” olgusuna dayanarak, bu olguyu “özgürlük edebiyatı” yapıp ön plana çıkararak yerine getirmektedir.

İkinci adımda, toplumsallığından soyutlanan birey, kendi insani içeriğinden de soyutlanarak adeta canavarlaşmakta, “sıfırlama” işlemini sadece kurgusal olarak değil ama bir “katil”, bir “tetikçi” olarak pratik bir biçimde “özne” olarak yerine getirecektir. “Tehlikeli masallar” bu çabanın ürünü olarak yazılmış olup, romancıyı da işbirlikçi bir “hizmetçi” olarak işin içine bir “roman kahramanı” olarak katmaktadır. A. Altan’ın, yazarlık kariyeri ile siyasi-ideolojik kariyeri birbirleriyle örtüşen bir romancı olabilmesinin hikmeti de burada yatmaktadır. Onun, roman yazarını, kendi oluşturduğu kurgunun içine bir özne olarak katma işi, soyutlama ve sıfırlamaya başlangıç anlamına gelen “kurgusal gerçekliği” sanki hayatın “maddi gerçekliği” imiş gibi göstermek işlevinin bir parçasıdır. Üstelik, böylece kurgusal olan ile maddi olan arasındaki düşünsel ve pratik sınırların ilga edilmiş olması romancıya, onun kurgusal barbarlığını okuyucuya varoluşun en şık ve olması gereken bir şeymiş gibi gösterilmesine ve hatta empoze etmesine yardımcı olan bir unsur kullanma imkanı da tanımaktadır.

SIFIRCI” ORHAN…

Özellikle bilinmesi gerekiyor: Biz bir “ispiyoncu” değiliz, O. Pamuk’un yaptığı “yaramazlıkları”, çektiği “kopyaları”, öğretmenimize veya bir “akıl hocamıza” şikayet etmek için yola çıkmadık; hem bırakalım yalnızca O. Pamuk’u, bu işi diğer iki romancıyı eleştirirken de tavrımız farklı değildi. Bizler; bu insanlarla, ister düşünce adamı veya sanatçı isterse sıradan vatandaş olsunlar, adını açıklıkla koyduğumuz nitelikteki bir ve aynı dünyayı, yaşadığımız tarih kesitinde uzlaşmaz toplumsal sınıflar şeklinde bölünmüş olmamıza uygun olarak paylaşmak zorundayız. Bizim bu dünya ile ilişkimiz, O. Pamuk’un roman yazarken takındığı “kurgusal gerçek” yaratmak olmadığı gibi, estetik ve düşünsel bir çabanın ürünü olan bu tür soyut bir gerçekliği, somut olan hayatın maddi gerçekliğinin yerine geçirmek hiç değildir.

Bizim kurgulama biçimimiz, her şeyden önce kelimenin en somut biçimiyle bilimsel olmaya ve öyle kalmaya çabalayan bir kurgusallık biçimidir. Diğer bir ifade biçimiyle bizim bütün yaptığımız, maddi hayatın orijinal oluşu tarafından kurulmuş, yani elemanları birbirleri ile kendiliğinden oluşan ilişkilerin tabiatına bağlı dinamiklerle şekillenmiş gerçekliği kurgusal bir dil kullanarak ifade ederek ortaya çıkarmaktır. Nihayetinde ise bütün yapmaya çalıştığımız, bu kurgusal biçimlerin neden ve niçinini sorgulamak ve elde edilen sonuçlara bağlı olarak da, aynı zamanda oluş hareketinin yönünün ne olduğunu belirlemek şeklinde olacaktır. İlaveten belirtmemiz gerekmektedir ki, “yön tespit etmek” sınıflar savaşının hüküm sürdüğü bir toplumda “çözüm üretmek” ve bu işin nasıl sonuca erdirileceği konusunda da fikir sahibi olmaya çalışmak olacaktır.

Anlaşılmış olacağı üzere, O. Pamuk’un burada birinci olarak eleştireceğimiz ve kendi kurgusal dünyasının mükemmel bir örneğini sunan “Yeni Hayat” adlı romanını bir edebiyat eleştirmeni veya kendisi de roman yazarı olan birisi olarak ele alıp değerlendirmeyi düşünmüyor, dolayısıyla eleştirilerimizi ona kendi disiplini içinde ona bir “başarı” veya başarısızlık notu vermek için yapmıyoruz. Biz bu romanı, ilerde diğerlerine de yapacağımız gibi (ve/veya diğer iki romancının eserlerine karşı yapmış olduğumuz gibi) adını açıklıkla belirttiğimiz “kapitalizmin toptan çöküş” olayına evrilmekte olan neo-liberal dönemdeki toplumun sermayedarlar sınıfının dünya görüşüne göre nasıl kurgulandığından yola çıkarak sorgulamaktayız. Nesnel olayların gözlemcilerinden birisi olarak, bu olayların kendi akışları içinde nasıl kurulduğuna ve kapitalist sisteme endekslenmiş kurgulayış biçimlerinin bütün toplumun ve hatta bütün insanlığın zaman-mekansal oluşumuna engel olan “düğümler” şeklinde kendisini ortaya koyuşunu tespit etmeye çabalıyoruz. Aynı zamanda, “roman yazmak” gibi edebi ve düşünsel diğer faaliyetlerle biricik gerçek olarak toplumun bütün katmanlarına mal edilmeye çalışılan “kapitalist sisteme” dair düğümlerin bütün insan toplumuna mal edilmeye çalışıldığını, bütün olagelen felaketlerden insanlığın tamamının sorumlu tutulmasının nasıl gerçekleştirildiğini de ortaya çıkarmaya çalışmaktayız.

Hayata dair “maddi gerçekliğin” anlaşılmasına yönelik yaptığımız gözlemlerin sonucunda, sermayenin kurgulamasını tanımlamamıza imkan veren kavramlar olarak ortaya çıkardık. Şimdiye kadar çeşitli fırsatlarda ve biçimde gündeme gelen bu kavramların en öne çıkanları, “bireyselliğin infilakı”, “aşırı bireyleşme”, “toplumsal kara delik” oldu. O. Pamuk’un gerçekleştiği kurgusal düzlemi takip ettiğimizde, “maddi gerçekliğe” dair bu kavramların, diğer eserlerde olduğu gibi yerli yerine oturduğuna şahit olmaktayız. Kullandığımız ve bir insan bireyinin yaşam çizgisinin günümüzde “kurularak” aldığı biçimleri de tanımlamamızda gerekli olan bu kavramlar, aynı zamanda, somut insan hayatının sermayenin çıkarları sonucunda yok oluş- yok edişe dönük olarak toplumsallığından nasıl soyutlandığını ve ne şekilde sıfırlanmakta olduğunu da ifade etmektedir. Örneğin, “aşırı bireyleşme” olarak adlandırdığımız kavram, insanın toplumsallığından soyutlanmış bir varlık olarak nasıl yeniden, bilinen bir burjuva hayatına uygun şiar olarak “insan insanın kurdudur!” (T. Hobbes) olarak “Ötekilerin” katili (veya sıfırlayıcısı) olarak ortaya saçıldığına dair bir kavramdır. “Bireyselliğin infilakı” dediğimizde, “Ötekilerin katili” haline getirilmiş bir neo-liberal yaratığın, köşeye sıkıştırılmış akrep misali nasıl ikinci hamlede bizzat kendi kendisini de bir “insan bireyi” olarak hiçleştirdiği ile ilgilidir. “Toplumsal kara delik” ise topyekun insan toplumunun kendisini oluşturan bireylerin “insanlığını kaybedişi” ile birlikte sıfırlandığını ifade etmektedir.

O halde şimdi de O. Pamuk’un romanlarında bu sıfırlanışın kurgu yoluyla nasıl gerçekleştirildiğine ele alabileceğiz. (Devam edecek)

Gelecek yazı: SIFIRLANMANIN veya YOKEDİŞİN ROMANI: “Yeni Hayat” (1. Bölüm)

1 Bunun yanında, bilimsel-düşünsel kurgulama, olgulardan hareket ettiğini iddia etmiş olduğunu gösterse bile, “kurgulamak” fiilini yani bütünü oluşturan elemanların birbirleriyle olan ilişkisi göstermeyi aslına uygun bir şekilde gerçekleştirdiğinin garantisi değildir. Aynı şekilde, sanatsal-düşsel kurgulama, olaylar, şeyler arasında kurduğu ilişki maddi gerçekliğe uygun olduğu oranda, onunla örtüşebilecektir. Bilimle yani “olgularla uğraşmak” bilimsel tavır için gerekli olsa da, yeterli değildir. Bu tür bir faaliyeti sürdürenlerin ideolojik ve siyasi tercihleri, gerçekleştirdikleri kurgulama işlevinde müdahil konumda olmaya devam edecektir. Sanatsal-düşsel kurgulamayı gerekli bir araç olarak kullananların (edebiyatçılar gibi) bu alanda zaten tercih yapmaları ise imkansız durumdadır. Veya, gerçekleştirebilecekleri en olumlu “tercih”, bilimse-düşünsel tipte bir kurgulamayı ön plana çıkararak, yaşanan hayatın maddi gerçekliğine olabildiğince yakınlaşmaya çalışmak olacaktır.

2 Bunlara, yerleşik toplumsal düzenin hizmetindeki entelektüel ve sanatçı tayfasını da ilave etmezsek çizdiğimiz “aile fotoğrafı” eksi kalacaktır.

FacebookTwitterPrintWhatsAppPaylaş

AÇMAZLARIMIZ ve AVANTAJLARIMIZ-1

Hasan H. Yıldırım & Hussein Erkan

Kürdler, Orta Doğu’da yaşayan en eski halklardan biridir. Diğer komşu halklarla birlikte Orta Doğu uygarlığının yaratıcısı ve mirasçısıdır. Zengin bir dil, kültür ve tarihi mirasa sahip bir halktır. Kürdler, Kürdistan’ı bilinen tarihi süreçten bu yana vatan edinmişler. Kürdistan’ın işgal ettiği coğrafya itibarıyla jeopolitik bir öneme, yeraltı, yerüstü zenginlik kaynaklarına sahiptir. Bu ve benzer özelikleriyle Kürdistan, daima yabancı güçlerin ilgisini çekmiş, işgal ve savaşlara sahne olmuştur.

Kürdistan 1514 yılında Osmanlı ve Sefavi devletleri arasında baş gösteren Çaldıran savaşıyla ikiye bölündü. 17 Mayıs 1639 tarihinde yapılan Kasr-ı Şirin anlaşmayla da bölünmesi resmileşti ve adım adım sömürgeleştirildi. Süreçle birlikte kurumlaştı. Kürd toplumun milli ve toplumsal gelişmesi önüne set çekildi. Toplum ortaçağ karanlığında bırakıldı. Kürd toplumuna ait tüm maddi değerlere el konuldu. Üretimde koparıldı. Eli silah tutan Kürd geri dönmemek üzere cephelere sürüldü. Tüm milli-toplumsal dinamikler yok edilmeye çalışıldı. 20. Yüzyıla kadar bu durum korunarak gelindi. 1. Dünya savaşı patlak verdi. Osmanlı devleti, Almanya safında savaşa katıldı ve yenildi. Savaşın galibi itilaf devletlerin paylaşım masasına yatırıldı. Osmanlı devletinin paylaşılmasının arka bahçesini Kürdistan oluşturdu.

1-Dünya savaşı bitiminden kısa bir süre sonra Osmanlı devleti tarihte silindi. Bunun temeli üzerinde Kemalistlerin önderliğinde İngiltere’nin bir projesi olan TC devleti kuruldu. 1923 tarihinde Kemalistlerle itilaf devletleri Lozan antlaşmasını imzaladı. Bu antlaşmayla TC uluslararasında resmileşmesinin yanı sıra, Kürdistan bu kez dört parçaya bölündü, paylaşıldı Türkiye, Irak, Suriye sınırları içine alındı. Daha evvel İran denetiminde bulunan Kürdistan’ın Doğu parçası olduğu gibi bırakıldı. Dört devlet sınırları içinde bırakılan her Kürdistan parçası egemen devlet tarafından siyasi, kültürel, ekonomik vs. olarak ilhak edilerek sömürgeleştirildi. O günden bugüne bu statü devam ede geldi. Bu statü, Kürd Milleti’nin siyasi, kültürel, ekonomik gelişmesi önündeki temel neden olmasının yanı sıra Kürdistan zenginliklerinin yağmalanması, üretici güçlerin tahrip edilmesinin de zeminidir.

Lozan’da Kürdistan’a dayatılan statü masaya oturan taraf ve gözlemci devletlerin çıkarına uygundu. Kürdistan’ın paylaşım ve bölüşümünde taraflar arasında zaman zaman küçük pürüzler ortaya çıktıysa da birbirlerine karşılıklı sundukları tavizlerle aşıldı. Kürdler dışında herkesin çıkarına cevap veren mevcut durum yapılan antlaşmayla garanti altına alındı.

Lozan’da kurulan Kürdistan’ı paylaşım masasında Kürdler yoktu. Kürdlerin iradesi yok sayılarak tüm milli ve sosyal haklarının inkârı temelinde mevcut durum belirlendi. Kürdlerin temel hak ve hürriyetlerinin inkârı üzeri inşa edildi. Bu kölelik antlaşmasının Kürdler tarafından kabullenilmesi beklenilemezdi. Yabancı boyunduruluğu kabullenmediler. Bunu milli onurlarına yedirmediler. Başkaldırı, isyan, silahlı direniş, uluslararası diplomasi vs. tüm meşru yöntemlerle karşı koydular. Bağımsızlık, ülke ve millet birliği için büyük bir fedakârlık ve kahramanlıkla savaştılar. Bu uğurda büyük bedeller ödediler. Bugünde bu uğurda büyük bedeller vermeyi göze alarak savaşımını sürdürüyorlar. Ki tüm milli ve sosyal haklarını elde edinceye kadar bu mücadelesini sürdüreceğinden kimsenin kuşkusu olmasın.

Kürd milletine silah zoruyla yabancı egemenlik dayatılmıştır. Kürd milleti de kendi egemenliğini kendi devrimci şiddetiyle elde edecektir. Kuşkusuz bu mücadele kanlı ve uzun bir süreç alacaktır. Kürdistan halkının fedakârlığı, cesareti, kahramanlığı ve yüksek savaş azmi süreci kısaltma da önemli bir rol oynayacaktır. Fakat Kürdistan’a dayatılan mevcut durum KUKM’nin zaferini zorlaştırdığı gerçeği de unutulmamalıdır.

Bağımsızlıkçı hareketi boğan ve reformist hareketin kendisini ürettiği ve tükettiği zemin de yine bu mevcut durumdur. Lozan anlaşması ile Kürdistan’ın parçalanılarak dört devlet sınırları içinde hapsedilmesi emperyalist-kapitalist sistemin çıkarlarını korumayı uzun süreli kılmayı öngören iyi düşünülmüş bir planın sonucudur. Bu plan çerçevesinde Kürdistan’a dayatılan mevcut durum KUKM’ni sayısız zorluklarla karşı karşıya bırakmıştır. Bu durum birçok boyutuyla ele alınabilinir.

Her şeyden evvel Kürdistan’a dayatılan durum Kürd millet birliği önünde en büyük engeldir. Kürdistan’ı bölen sınırlar bunun engelidir. Tüm Kürdistan’ı kucaklayacak bir örgütlülüğün yaratılması önündeki en büyük engel de budur. Bu durum mücadeleyi parçacı olmasına yol açıyor. Düzen içi çözüm biçimlerine yöneltiyor. Kürdistan devrimini bağımsızlık, ülke ve millet birliği hedefinden uzaklaştırıyor.

Lozan’da Kürdistan’a dayatılan durum belirlenirken ileride gelişecek KUKM’ni zafiyete uğratmak için savaşın cephe gerisinin oluşum koşullarını ortadan kaldırmıştır. Kürdistan’ın coğrafik konumundan kaynaklanan bir başka ülkeyle bağlantısı kesilmiştir. Bununla hedeflenen savaşın cephe gerisini ortadan kaldırmak olmuştur. Doğaldır ki savaşın zaferi için bir cephe gerisine ihtiyaç duyma kaçınılmazdır. En avantajlı cephe gerisi de doğal olarak komşu ülke olmaktadır. Kürdistan’ın kendisini çevreleyen dört devlet sınırları içine alınmasıyla zaten bunu ortadan kaldırmak hedeflenmiştir. Lozan’da Kürdistan’a dayatılan durumla KUKM bu hayati olanaktan mahrum bırakılmıştır. KUKM’ni verenler bunun çok zorluklarını çekmişlerdir ve de çekmeyle karşı karşıyadır.

Kürdistan’ın her hangi bir parçasında gelişen mücadele belli bir aşamadan sonra bir cephe gerisine ihtiyaç duymuştur. Bu cephe gerisi ülke de Kürdistan’ın bir diğer parçasına hükmeden bir başka sömürgeci ülke olmuştur. Bu zorunluluk KUKM güçlerine sınırsız olumsuzluklar yüklemiştir. Söz konusu Kürdistanlı politik güç KUKM’ne büyük zafiyetler yükleyen zorluklarla karşılaşmıştır. Yazılı anlaşmalara zorlanmıştır. Hükmettiği Kürdistan parçasının “kendi” ülkelerinin bir parçası olduğu kendilerine imzalatmıştır. Dahası hükmettiği Kürdistan parçasında mücadele eden Kürdistanlı politik güçlere karşı kendi saflarında savaşa zorlanmış ve çoğu zaman bunu kendilerine kabullendirmiştir. Bu durum Kürdistan’ın parçaları arasında düşmanlığın gelişmesine yol açmıştır. Bu da Kürd milli birliğinin koşullarını ortadan kaldırmasına yol açmıştır.

Herhangi bir Kürd politik gücü ilişki kurduğu sömürgeci devlet tarafından çok kötü olarak kullanılmıştır. Kendilerine tetikçilik yapmalarına varan işler yaptırılmıştır. Buna mecbur bırakılmışlardır. Her ne kadar bazı kolaylıklar sağlansa da kendilerine “savaş ama ne kazan, ne de kaybet” dayatılmıştır. Çoğu zaman da desteklediği, barındırdığı Kürdistanlı politik güce desteğini çekmekle kalmamış, devlet sınırları dışına itmiş, diğer sömürgeci devletlerle birlikte kendilerine saldırılmış ve büyük darbeler vurulduğu da tarihimizde çokça karşılaşılan bir durumdur.

Sömürgeci devletlerle girilen ilişkiler sonucu Kürdistan sorununun uluslararasılaşmaması için ilişkiye geçen Kürdistanlı politik güce empoze edilmekte ve kendilerine kabullendirilmektedir. Kürdistan sorununun devlet içi bir sorun olduğu noktasında bir yaklaşım kendilerine kabullendirilmektedir. Bu yaklaşım dört sömürgeci devletin ortak politikası olarak dünden bugüne sürüp gelmektedir. Her ne kadar sömürgeci devletlerin kendi aralarında var olan çıkar çatışmalarından dolayı birbirlerinin “Kürdünü” desteklerse de diğer taraftan ortak Kürdistan sorunlarından dolayı KUKM’ne karşı ortak bir politika sahibi oldukları da bilinen bir gerçektir.

Lozan’da Kürdlere karşı dayatılan statü, Kürdler açısında uluslararası alanda bir statükosuzluğu ifade etmektedir. Statüsüz Kürdler, uluslararası kurum ve kuruluşlardan yer alamamaktadır. Bu kurum ve kuruluşlardan kendilerini ifade etme şansını kaybetmişlerdir. Kürdistan sorunu bu alanlarda gündeme geldiğinde kaderlerine ilişkin kararlar alındığında bu iş Kürdlersiz yapılmaktadır. Kürdlerin iradeleri yok sayılmaktadır. Buna karşın Kürdistanı sömürgeleştiren devletler tüm uluslararası kurum ve kuruluşlarda vardırlar ve söz sahibidirler. Kürdistan sorunu gündeme geldiğinde sorun ya inkâr edilmekte, ya da iç sorunları olduğu noktasında kılıfına uydurulmaktadır.

Bu sorun bir bütün olarak tüm Kürdistanlı politik güçlerin ortak sorunudur. Fakat Kürd reformist hareketin düzen içi yaklaşımları mevcut olan durumu daha da zorlaştırmaktadır. Kürd reformist hareketin öngördüğü “çözüm biçimleri” Kürdleri uluslararası alanda yalnızlaştırmasına ve KUKM’nin destek güçlerini yitirmesine yol açmaktadır.

Kürd reformist hareketin bu yaklaşımı Kürdlere çok pahalıya mal olmuştur. Kürdistan sorunu gibi haklı bir meselede bu yaklaşım sonucu sayısız destek gücün desteği kaybedilmiştir. Kürdler uluslararası güçlerin desteğini almak istiyorsa kendi sorunlarını gerçek hakları temelinde ifade etmek zorundadırlar. Bu da her çağdaş milletin hakkı olan devlet kurma hakkıdır. Kürdler kendilerini bu temel amaç için uluslararası alanda ifade ederlerse kazanan olurlar. Bunun dışındaki yaklaşımlar Kürdlere kaybettirir.

Kapitalizmin şafağından başlayarak günümüzde tüm canlılığıyla süren her millet, milli devlete doğru evrilmektedir. Bu tarihin kaçınılmaz bir gidişatıdır. Özerklik, federasyon, konfederasyon gerçek anlamda özgürlük ve bağımsızlığı sağlamaz. Bu tür statüler bağımlılığın başka biçimleri olup, devrimci bir çözüm olan bağımsızlığa ulaşmak için olsa olsa geçici ara çözümlerdir. Nihayetinde Kürdistan’ın güney ve güneybatında yaşanan budur. Federasyon, Irak’a sorunları çözemediği gibi, tam tersine merkezi hükümet güçlendikçe bu statüye de son vermek istediği açıkça görüldü.

Irak’ta merkezi devletin çöktüğü ve dağıldığı bir anda güç dengelerine dayanarak oluşturulan Anayasaya, merkezi iktidar güçlendikçe rafa kaldırıldı. Değişik halkların kendini yönetme ve iktidarı paylaşma yerine onları ortadan kaldırmayı hedeflendi. Bu, şu veya bu hükümet sorunu olmayıp hangi hükümet gelseydi sonuç değişmeyecekti.

Irak’ta olduğu gibi Kürdistan’ı egemenliğinde bulunduran diğer ülkelerde de demokratik bir şekilde birlikte yaşamayı zorlamak boşuna bir çabadır. Yapılacak tek şey her milletin kendi yolunu çizmesidir.

Devamı Var..!

: Şİİ GRUPLARI ARASINDAKİ İKTİDAR SAVAŞI VE IRAK’IN GELECEĞİ…

Dr. Mustafa PEKÖZ 

Irak’taki iç siyasal gelişmelerin ortaya çıkartacağı  sonuçlar, hem Irak’ın geleceğini hem de  bölgesel dengeleri etkileyecektir. Ekim 2019 yılında, milyonlarca Iraklınon özellikle yolsuzluk, işsizlik ve  yoksulluğa karşı başlattığı protesto eylemlerinde 500’e yakın insan yaşamını yetirdi. Hükümet istifa etmek zorunda kaldı.  İstikrarlı bir hükümetin kurulamaması ve ortaya çıkan politik boşluğu doldurmak için Ekim 2021 yılında erken genel seçim karaı alındı.  10 Ekim 2021’de yapılan seçimlerde liderliğini Mukteda es-Sadr’ın yaptığı Şii Sadr Hareketi, 329 sandalyeli Parlamentoda 73 sandalye kazanarak birinci oldu. 

Mukteda es-Sadr,  hükümet kurma çalışmasını yürüten Koordinasyon Çerçevesi’ne hükümetin kurulması için 45 günlük süre tanıdığını açıkladı. Şii lideri Sadr, Haziran ayında kamuoyuna yapmış olduğu açıklamadan sonra ‘grubun milletvekilleri toptan istifa ettiklerini’ açıkladılar. Koordinasyon Çevresi, 25 Temmuz’da başbakan adayı olarak eski Çalışma ve Sosyal İşler Bakanı Muhammed Şiya Sudani’yi seçtiğini duyurmasından sonra Sadr,  Koordinasyon Çerçevesi’ne destek vermeceğini, ‘geçmişte Irak siyasetinde rol alan şahısların geri çekilmesi’ talebini gündeme getirdi.  Sadr ne kadar ciddi olduğunu göstermek için taraftarlarına 30 Temmuz  2022 günü başkent Bağdat’ta Yeşil Bölge’ye girerek Parlamento binasında  oturma  eylemine başlatmaları talimatını verdi.

 Sadr’dan çatışmaların durması talimatı

Şiiler arasındaki çatışmaların Bağdat dışında Basra, Necef, Nasıriye ve Hille şehirlerine yayılmasıyla iç savaş tehlikesini arttırdığı iddia edildi. Irak ordu ve polisinın çatışmalara müdahil olması olasılığı dışında Sadr’a bağlı milis güçleriyle İran bağlantılı Haşdi Şabi milisleri arasında belirli bölgelerde çatışmaların yaşanması sorunun ciddiyetini ortaya koyuyor. Sadr tehlikenin boyutunu görerek taraftarlarına yapmış olduğu açıklamada “Iraklı kanı dökmek artık yasaklanmıştır. Oturma eyleminin dahi son bulmasını istiyorum. Barışçıl gösterileri dahi istemiyorum. » Böylelikle milis grupları arasındaki olası bir çatışmanın önüne geçmek istediğinin mesajını verdi. Sadr’ın hem politik hem de askeri bir güç olma özelliği dikkate alındığında milis güçlerini çatışma alanında çekmesi yeni bir misyon üstlenme olarak da tanımlanabilir.

Sadr’ın kritik kararı ; Siyasetten çekilmesi

Ordu yaptığı açıklamada Irak’ın özellikle Şiiler arasında silahlı çatışmaların başlamasının yaratacağı tehlikelere dikkat çetti. Aynı şekilde Sadr’a çağrı yaparak taraftarlarının parlamentoda çekilmesi için talimat vermesini istedi. Aynı şekilde Şii dini otoriterleri arasındaki görüş ayrılıkların artması bir yana krizin doğrudan Sadr’ın sorumluğu olduğuna dair apılan analizler ve yorumların etkisi artmaya başladı. Yapılan açıklamalar ve politik krizin iç çatışmaya dönüşme olasılığının giderek artması nedeniyle Sadr, ‘siyasetten çekildiğini’ açıklamasıyla sonuçlandı. Sadr yayınladığı Twitter’de  ; “Siyasi işleri bıraktığımı ve siyasetten tamamen çekildiğimi ilan ediyorum. Babamın mezarı, tarihi eser kurumuyla Sadr ailesinin müzesi hariç tüm kurumları kapatma kararı aldım” ifadesini kullandı. Bu açıklamadan sonra hem Irak’taki politik gelişmeler hem de Sadr hareketinin geleceğine dair bir çok senaryo tartışılmaya başlanacak.  Burada dikkati çeken nokta, politik bir hareket olan ve seçimlerde birinci olan bir parti lideri olarak siyasetten çekilmesi taktik bir hamle mi yoksa stratijik bir karar mı ? Bunu şimdiden yorumlamak oldukça zordur. Bunun stratejik olması Sadr Hareketinin fiilen dağılması, Irak’taki güç ilişkilerini çok ciddi oranda etkileyeceği açıktır. Bu nedenle bugünkü toplumsal-politik kaos içerisinde siyaset alanının dışında kalma kararı almış olması, sürecin yeniden yapılandırılmasına katkı sunmak için  yapılan bir değerlendirme olarak yorumlayabiliriz. Sadr’da yeni bir politik pozisyor belirleyebilir.

Ayetullah Kazım el-Hairi’nin mesejı nasıl okunmalı

Iraklı Şiilerin önemli otoriterlerinden biri olarak kabul edilen ve İran’ın Kum kentinde yaşayan Sadr hareketinin manevi isimlerinden Ayetullah Kazım el-Hairi’nin açıklamaları son derece dikkat çekicidir.  El Hairi sağlık sorunlarını gerekçe göstererek ‘mercilik görevine son verdiğini’ açıkladı. Bu hamlenin esasen Sadr’ı istifaya zorlamak olarak değerlendirildi. El Hairi’nin bu çıkışı Sadr hareketi içerisinde dini ve politik bir kriz yaratacağını tahmin etmek zor değil.  Sadr, El Hairi’nin yaptığı açıklamayı doğru okudu va İran tarafından verilen bir mesaj olduğunu açıkladı.   Sadr, Hairi’nin ‘görevinden kendi iradesiyle çekilmediğini, bunun İran yönetimi tarafından zorla yaptırıldığını’ belirtmesi oldukça dikkat çekicidir.

Hairi yapmış olduğu açıklamada “Bütün müminlerin İslam İnkılabı’nın yüce lideri büyük Ayetullah Seyyid Ali Hamaney’e) itaat etmesi gerekir.”  Peki burada verilen  politik mesaj nedir ?  Hairi ; bundan sonra Irak Şiileri  için son derece kutsal olan ‘Necef şehirindeki Şii merkezi yerine, İran’ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney’e bağlı kalmaları çağrısında’ bulunması Sadr tarafından ilk kez açıktan eleştiriye tabi tutuldu ve bunun İran iktidar gücü tarafından ‘zorla’ yaptırıldığını açıkladı.

Irak’ta Necef ve Kum rekabeti

İran, Irak üzerindeki hakimiletini sadece Bağdat’ı politik olarak kontrol etmekle kalmıyor aynı zamanda İran Kum kentindeki Fars Şii etki gücünü Irak Şiileri üzerinde hakim kılmak istiyor. Bunun için Arap Ayetullah Şiilerin yönetim merkezi olan Necef kentinin dini otoriter gücünü kırmaya yönelik önemli bir faaliyet yürütülüyor. Bir çok Irak/Arap Şii Ayetullah, Kum kendine yerleşerek İran/Kum’un otoritesi altına girerek Ali Hamaney’i dini lider olarak kabul ettiler. Bu durum Irak Şii Dini otoriterleri arasında bölünmeye yol açacağı ve Arap/Fars Şiiler arasında yeni bir çatışma alanının oluşması yüksek bir olasılıktır. Sadr hem bir dini hem de politik bir lider olarak İran ile arasına açık bir mesafe koyması çatışmanın yönü bakımından bize bir fikir veriyor.

İran kazanan mı kaybeden mi ?

İran, Irak’taki gelişmelerin tam da ortasında duruyor. Sadr hareketinin başlattığı eylemsel süreci de çok yakında takip etti. İlk tepkisi hem sınır kapılarını kapattı hem de Kum’daki Iraklı Şii dini liderlere açıklama yaptırarak Sadr üzerinde açıktan baskı kurmaya başladı. Sadr’a kendisine bağlı milislerin Yeşil Bölgeden çekilmesinin ordu ve polis tarafından doğrulanmasına parallel olarak İran, sınır kapıları yeniden açtı. İlginç olan Irak’taki politik gelişmelere ilişkin açıklama İran Dışişleri Bakanlığının değil de İran Güvenliğinden sorumlu bakan yardımcısı Mecid Mirahmadi tarafından yapıldı. Tasnim Haber Ajansı’na yapmış olduğu açıklamada: “Beklendiği gibi, Irak’ta güvenlik ve barış yeniden sağlandı. Irak’tan gelen haberler, durumun hızla normale döndüğünü gösteriyor ve bu, Irak hükümetinin hava ve kara sınırlarını yeniden açmasını sağladı.”  Bu açıklama İran’ın Irak’ı komşu bir ülke olarak görmekten çok iç politikasına doğrudan müdahale edebilecek bir bölge olarak görmesinden ileri geliyor.  

Irak’taki mevcut gelişmeler İran’ın etki alanını bugün için arttırsa da gelecekte ciddi sorunlarla karşılaşacağını gösteriyor.  Özellikle Fars Şiiliğine karşı güçlü bir toplumsal tabanı olan Arap Şiiliğini ön plana çıkması İran’ın politikalarını önemli ölçüde etkileyecektir. Siyaseti bıraktığını söyleyen Sadr’ın en yakın insanlarından biri olarak bilinen Salih Muhammed Iraki, “Komşu İran’a da sesleniyorum; Irak’taki devesine gem vursun, aksi takdirde pişmanlık fayda etmez” dedi. İran’ın çok açıktan Irak’ın içişlerine karıştığını belirterek uyardı. Iraki’nin yaptığı açıklama bireysel olmayıp milyonlarca Arap Şii’nin görüşlerini yansıtmaktadır. Bu nedenle önümüzdeki süreçte İran’ın Irak politikasında bir kısım değişiklikler kaçınılmaz olarak gündeme gelecektir.

Arap Şiileri arasındaki çatışma Kürtleri nasıl etkiler

Irak Anayasasının Anayasanın V.1 Bölgeler bölünün 116. Maddesi: “Irak Cumhuriyeti’nin federal sistemi başkent, bölgeler, bir bölgeye dâhil olmayan vilayetler ve yerel yönetimlerden oluşur.”  Madde 117’de ise “Kürdistan Bölgenin ve mevcut organlarını federal bölge olarak kabul eder.” Irak Kürdistan Bölgesi fiilen bir devlet  statüsündedir. Ordu/polis gücü,  parlamento gibi devlet yapısını oluşturan kurumsal yapılar, ekonomik potansiyeliyle fiilen Bağdat’tan kopmuştur. Bağdat-Erbil ilişkileri giderek zorunluluktan kaynaklanan biçimsel bir duruma dönüştüğü görülüyor. İç politik istikrarı nedeniyle Erbil, Sülemanyie ve Dohok gibi kentleri güvenlik bölgeler olarak ön plana çıkmaktadır.  Erbil’teki Kürt hükümeti bir çok kez Bağdat’daki politik krizin  çözümünde arabulucu rolünü üstlendi. Bir bakıma dengeleri belirleyen ve yöneten bir pozisyondadır. Irak kürdistan Bölge yönetiminin temel sorunu birincisi halen KDP-YNK ikili yapıyı kıramaması ve merkezi bir devlet yapısını oluşturamamalarıdır. İkincisi ise  İran’ın özellikle YNK üzerinde olan etkisinin bir yönlendirmeye dönüşmesidir.  ABD, İngiltere, Almanya, Fransa ve İsrail gibi ülkeler Irak Kürdistan Bölgesinin merkezi yapısının güçlendirilmesi ve tek merkezli bir yapının oluşturulması için çok ciddi bir baskı uygulamakta adeta Kürt Yönetimine ültimatom göndermektedirler. Bağdat’taki politik istikrarsızlığın sürekliliği ve çözüm bulunmasının girek imkansız hale gelmesi Kürdistan Bölge Yönetiminin yani Erbil’in stratejik rolünü arttırmaktadır. Irak üzerindeki İran’ın artan etkinliği nedeniyle küresel güçler için Erbil’in askeri ve politik önemi çok daha fazla artmaktadır.

ABD,  Bağdat’ta ne bekliyor?

ABD’nin bölgesel stratejisinde Bağdat sanıldığı gibi çok büyük bir önem arz etmiyor. Mart 2003  operasyonu ile ABD’nin  stratejik planı, Irak’ın üç bölgeye ayırmaktı. Ancak dönemsel politikalar ve bölgedeki dengeler sonucunda Bağdat ve Erbil olmak üzere iki bölgeye ayrıldı. Irak’taki gelişme eğilimi artık Bağdat eksenli merkezi bir iktidarın kurulmasının son derece zor olduğunu gösteriyor. ABD, İran faktörü nedeniyle Bağdat ile ilişkilerini istikarlı bir tarzda sürdürmek istiyor. ABD’nin Irak’ı boş bırakması bölgede İran’ın etki alanın çok hızla gelişmesi sonucunu doğurur. İsrail’den Suddi Arabistan’a kadar bütün bölge ülkeleri bunu hiç bir şekilde pozitif görmez. Bu nedenle ABD, Bağdat merkezli bir yönetimi korumuya ve kontrol etmeye bir süre devam edecektir. Ancak ABD, Irak’ın kaçınılmaz olarak Arap Şii, Arap Sünni ve bugün fiilen devlet olan Irak Kürdistan Yönetimi olmak üzere üç coğrafik bölgenin oluşturulmasını prensip olarak kabul etmiş durumda. Bu nedenle İran-Suddi Arabistan-İsrail dengesi nedeniyle bugünkü durum bir süre daha devam etse de uzun vadede uygulanabilir bir politika olmayacaktır. Bağdat’daki politik kriz Kürtlerin uluslararası stratejik önemini çok daha fazla attıracaktır. Tabi Erbil’deki hükümet bunu başarabilirse.

Sonuç; Irak’da devam eden krizin önümüzdeki süreçte çok daha belirginleşeceğini ve bunun Irak içinde yeni bölgesel oluşumların önünü açacağını söyleyebiliriz. Şiiler arasındaki çatışma, yeni bir erken seçim kararının alınmasına yol açsa da sorunların stratejik çözümüne katkısı olmayacaktır.  Irak’ta bölünme kaçınılmazdır.

BAKİR SİBİRYA VE ÇİN-RUSYA İLİŞKİLERİ

Ahmet Hulusi kırım

Çin ile Rusya, aralarında uzun süredir devam eden tarihi Orta Asya sınırları ve güvenliği
sorunlarını halletmemiş olsalar da son senelerde işbirliği içine girmiş görünüyorlar. 1969 senesinde 7 ay devam eden sınır çatışmasından ve 1960-1989 yılları arasında M-L’e dair teorik ve ideolojik tartışmalardan kaynaklanan ciddi diplomatik ayrılıktan sonra taraflar 1996 senesinde “stratejik ortaklık” antlaşmasını imzaladılar. Buna rağmen iki devlet arasında iki taraflı ilişkilerde hala çok sayıda sorun bulunmaktadır. Bunun dışında Putin’in, seçildiğinden beri geliştirdiği, hem bölgede Rus nüfuzunu yeniden yerleştirmek isteyen hem de Batı ve Hindistan’a doğru açılma stratejisi iki devlet arasında başlatılmış olan stratejik yakınlaşmanın devamına gölge düşürmektedir.


Rus emperyalizmi, Çin’i Güneyde en tehlikeli jeopolitik komşusu olarak görmektedir. Rus
jeopolitiğinin inşasında önemli katkıları olan Aleksandr Duğin, Çin’in salt prağmatik açıdan bile Batıyla ilişkilerini Rusya ile ilişkilere tercih edeceğini öngörmekte. Çünkü der, Rusya bu ülkenin teknolojik gelişimine destek olamamaktadır. Böylesi bir “dostluk” sadece Çin’in Uzak Doğu, Moğolistan ve Güney Sibirya’daki yayılmacı jeopolitik oyunlarının hareket alanlarını daraltacaktır. Bundan başka, Çin’deki nüfus artışı, ülkeyi “boş topraklar” sorunu ile karşı karşıya getirmektedir. Bu çerçevede henüz iskana açılmamış Kazakistan ve Sibirya toprakları Çin için oldukça cazip olacaktır.


Rus jeopolitiğine göre iki nedenden dolayı Çin Rusya için tehlikelidir: Kendiliğinden Atlantikçiliğin
jeopolitik bir üssü olması ve yüksek nüfus yoğunluğu nedeniyle “Sahipsiz alanlar” araması. Her iki durumda da Çin, heardlandı (kıtanın merkez karası) mevzii açıdan tehdit eden bir konumdadır. Lenaland’ın güneyindeki toprakları elinde tutması nedeniyle, bulunduğu konum çok tehlikelidir. Tüm bu mülahazalar Çin’i Güneyde ve Doğuda Rusya’nın potansiyel düşmanı yapmaktadır.

Çin, Moskova’nın kendisine “kur yapma” çabalarına rağmen, Rus emperyalizmini hala başlıca
tehlike olarak görür. Bu da yalnızca Ruslar sınırda askeri yığınak yaptıkları için değil, Afganistan’ı
geçmişte işgal etmiş olmaları ve daha da kaygı verici olan Sovyet destekli Vietnam’ın güneye doğru askeri yayılmacılığı yüzündendir. Tüm bu acı hatıralar Çinlileri, aynı global güç sistemi içindeki yerlerini sağlamlaştırmaya çalışırlarken, ”kuşatılmışlık” üzerinde de ciddi olarak düşündürtüyor.


Çin, mevcut konjonktürde Moskova ile kavga etmek istemiyor. Çin emperyalizminin modern
stratejisi, aşamalı ekonomik demografik istilaya dayanmakta yani savaş yolunu tercih etmiyor. Bu
politikasını da günümüzde somut olarak Sibirya’da uyguluyor. Zaten Çinli politikacılar da Sibirya,
Mancurya, Kazakistan üzerindeki niyetlerini çeşitli defalar açıkladılar. Başkan Mao 1964 senesinde bir toplantıda Japon uzmanlarına, SSCB’nin 1.5 milyon km2’lik Çin toprağına el koyduğunu söyledi.

Keza ÇKP Başkan yardımcısı Li Yuançao da bir konuşmasında, dünyanın en emekçi halkının Çin’de yaşadığını ve Rusya’da ise boş toprakların çok olduğunu dile getirdi. Çin’in amacı Sibirya’da sanayi ve fabrika açmak değil ham madde ve kaynaklarını sömürmek.


Sibirya, Rusya’nın Ural Dağları’ndan Büyük Okyanus’a kadar uzanan topraklarına verilen ad.
Sibirya yaklaşık 13 milyon km2’lik bir yüzölçümüne sahiptir. Bu bölgede çeşitli milliyetlerden 27 milyon insan yaşar. Dünyanın en gizemli bölgesidir. Hidrokarbon ve yeraltı kaynakları bakımından çok zengin bir bölgedir. Dünyadaki ormanların yüzde 40’ı bu bölgededir. Ruslar tarafından 17.yüzyılda tamamen fethedilen Sibirya’ya Çarlık Rusya’sı yönetimleri uzaktaki bir “sömürge” olarak baktılar.


Merkezdeki yönetici seçkinlerin bu coğrafyaya olan bakışı zamanla bölge zenginliklerinin merkezi
beslemeye yönelik bir gelir kaynağı olarak görülmesini de beraberinde getirdi. Bu bakir alan emperyalist Çin’in iştahını kabartıyor.


Ekonomik gelişmesinin yan sıra enerji teminindeki güvenliği bakımından yeni ve güvenilir petrol
kaynaklarına erişim Pekin için temel amaç haline gelmiştir. Bir yandan Basra Körfezi üreticilerine olan bağımlılığını, öte yandan ABD ile olacak herhangi bir sorunda Basra Körfezi ile Güney Çin Denizi arasındaki deniz yollarını korumayı sağlayacak gerekli olanaklara sahip olmamasından doğan stratejik kırılganlığını azaltmak maksadıyla petrol ikmal kaynaklarını coğrafi anlamda çeşitlendirmeyi arzu ediyor. Önemli petrol satıcısı olan Moskova’nın Orta Asya üretimlerinin bütün ihraç yollarını kontrol etmemesinde de kendisi bakımından yarar görmektedir.


En önemli petrol yatakları yavaş yavaş tükenme yoluna giren Çin’in 1979’dan sonra görülen
ekonomik gelişmesi petrol ürünleri tüketimini önemli ölçüde artırdı. Böylece 1993 yılında petrol ihraç eden ülke statüsünden petrol ithal eden ülke statüsüne geçti. Çin’in petrol ithalatı bakımından bağımlılığı 2020’de yüzde 60’a çıktı. Önümüzdeki 30 yılda dünya enerji talebi artışının yüzde 20’sinden bu ülke sorumlu olacak. Bu nedenle Sibirya hidrokarbon ve yeraltı kaynaklarına ulaşmaya çalışıyor.


Dünyanın ikinci ekonomisine ve en kalabalık nüfusuna sahip Çin, Rusya ile müttefik görünse de
büyüme iştahı gün geçtikçe artıyor. Çin hükümeti resmi olarak vatandaşlarının Sibirya’ya göçünü
teşvik ediyor ve destekliyor. Komşu ülkede yerleşen vatandaşlarına para yardımı yapıyor. Resmi
kayıtlara göre Rusya’da 30 bin Çinli yaşıyor ama Sibirya’da, Rusya’nın uzak doğusunda 2 milyondan fazla kaçak Çin işçisi olduğu kabul ediliyor.
Bu sayı her yıl daha da artıyor. Rusya’nın uzak doğusunda nüfus sorunu olduğu için de burası çok çabuk göç kabul ediyor. Rus siyaset bilimciler, giderek artan Çinli nüfus ve tarihi iddiaları nedeniyle Pekin’in gelecekte Sibirya’yı ele geçirmeye çalışacağını öngörüyorlar.


Son 30 yıl içerisinde bu bölgeyi terk ederek başka bölgelere yerleşen Rus sayısı her yıl çoğalıyor.
Her sene Rus nüfusun yüzde 5’i batıya göç ediyor. Çünkü yerleşik nüfus burada gelecek göremiyor, Devletin de bu bölgeye yönelik bir yatırımı ve projesi de yok. Çinliler Moskova’nın yumuşak politikasını kullanarak bu bölgede yoğun şekilde işyeri açmaktalar. Zengin ormanları değerlendiriyor, yer altı kaynaklarını çıkarıp toprağı işletiyorlar. Her yıl Çin’den daha fazla insan getirtiyorlar. Böyle devam ederse önümüzdeki senelerde bu bölgede Çin nüfusu Rus nüfusu ile aynı olacak ve Çin bu bölgeye baskı uygulamak için yeni olanaklar elde edecek.


Rusya, Avrupa ve ABD’den uzaklaşarak yüzünü Doğu’ya çevirdi ama tek başına Çin ile Asya
hegemonyası için rekabete giremiyor ve giderek Çin’in hammadde sömürgesine dönüşüyor. Rusya Çin’in yayılmasına karşı koyabilecek durumda da değil. Rusya’nın uzak doğusundaki ordu gücü Çin’in bu bölgedeki gücüyle kıyaslanamaz. Çin isterse çok kısa zamanda Sibirya’yı ele geçirebilir.


Çin Emperyalizmi çok başarılı bir şekilde Afrika’yı ekonomik sömürgeye dönüştürmeye başlamış
durumda. ABD emperyalizmine karşı Pasifik Okyanusu ve Latin Amerika’da mücadele ediyor. Çin
uzayda da ABD ile rekabet içerisinde. Rusya üzerinde de etkisini artırmayı hedefliyor.


Kalabalık nüfusunu besleyebilmek için ekonomisinin her sene yüzde 8 oranında büyümesi
gereken Çin’in gelişmesi çok sınırlı çünkü kaynak ve gıda sıkıntısı çekiyor. Gelişmesini devam
ettirebilmesi için de yeni yaşam alanlarına ihtiyacı var. Zaten Çin yöneticileri de yaşam alanlarını
genişletme ihtiyacını sakınmadan söylüyorlar. Bu genişleme batı yönünde olamayacağı için kuzeye, zengin hammadde, hidrokarbon ve yeraltı kaynaklarına sahip Sibirya’ya doğru olacaktır. Çin’in, emperyalizmin doğası gereği, uygun bir konjonktürde, ÇİN-RUS savaşı ile sonuçlanacak bir işgale, tarihi topraklar ve vatandaşlarının güvenliğini sağlamak gibi “meşru” gerekçelerle girişmesi beklenmelidir.


KAYNAKÇA:
Yves Lacoste-Büyük Oyunu Anlamak.
Giovanni Arrigi-Adam Smith Pekin’de.
Aleksandr dugin-Rus Politiği.
İşxan Miroyev-Çin’in Sibiryayı ele geçirmesi gerçekçi mi?

Savaşların Devrimci Niteliği…

Erdoğan ATEŞİN

Bütün devrimci gerilla savaşlarında emekçilerin seferber edilmesi önemlidir. Devrimci Gerilla savaşları kırsal köylü geleneğinin asi ve kahramanlık geleneğini dıştalar. Devrimci Gerilla savaşı, köy ve kentin öncü devrimci birikimini seferber ederek hayat bulur. Mutlak bir toplumsal zemini olmayan bir ortamda öncü gerilla savaşları tutunamaz ve yenilgiyle sonlanır.

Gerilla Savaşının bir diğer özelliği de hareketin süreç içinde devrimci halk ordusu niteliği kazanmasıdır.

”Sosyalist Halk Savaşı” diye bir savaş stratejisi yoktur ve bugüne kadar denenmiş, her hangi bir pratikte de görülmemiştir. Devrimci halkların tarihinde denenmiş böyle bir savaş pratiği yoktur. Ayrıca bütün devrimci gerilla hareketleri, bir ulusal nitelik taşırlar ve savaşın ulusal yanına damgasını vuran emekçi karakteridir.

Devletin bağımsızlığını halkların kurtuluşu birikimini meşru zeminlerde arkasına alan bir savaş ancak pratikte hayat bulur. Devrimci Gerilla Savaşı askeri politik bir stratejinin ürünüdür ve politik toplumsal birikimin kuvvet kullanılarak el değiştirmesinin tezahür etmesidir.

Kuvvet seferber edilen insan gücüdür ve onların politik ve askeri birikimidir.

Çin, Vietnam gibi ülkelerde geliştirilen Devrimci gerilla savaşı, daha sonra halk ordusuna dönüşerek bütün ülkeye mal olmuş ve ulusal bir nitelik kazanmıştır. Demek ki gerilla savaşlarının birde ulusal devrimci bir yanı vardır. Vietnam bu gerçeğin büyük bir örneğidir.

Anadolu tarihi ve toprakları de bu konularda zengin bir savaş sanatına beşiklik etmiş, tarihsel derinliği olan bir savaş coğrafyasıdır.

Kemalist Hareketin yenilmesinin ve emperyalizmle uzlaşmasının en önemli nedeni, savaşın öncü birikiminin emekçi karakterde ve devrimci öncü bir nitelikte olmamasındandır.

Savaşın öncüleri, çok kısa bir süre sonra emperyalizmle uzlaşma içine girerek, emperyalizme teslim olmuşlardır ve Türkiye Milli Demokratik Devrimini tamamlayamayarak, emperyalistlerin dayattığı politikalara teslim olmuştur.