Genel

Aşk, bir yaşam biçimi ve bir hakikat algılayışıdır

Puşisinin altından gülümseyen
Mezopotamya da olabilir sevgili
1959 Küba’sı da.
Veya
Hem kollarınıza hem yüreğinize sığdırdığınız kişi özetler
Geçmişi, geleceği ve tüm değerlerinizi…

Ezelden beri insan ilişkilerinin en güçlü faktörü

Birkaç yıldır her 14 Şubat’ta farklı açılardan da olsa aşka dair yazıyorum. Bir sevgiliye güzelleme yapma sınırlılığında kalmak yerine daha kapsayıcı bir resim çizmek; Saramago gibi “En büyük devrim aşktır” diyebilmek, sosyalizmden, Küba’dan vb. bahsetmek, kimilerine abartılı veya aşkı, ilgisi olmadığı değerlerle zorlama biçimde ilişkilendirmek gibi gelebilir. Halbuki bu alanda dikkatli bir okuma yapıldığında görülecektir ki aşka dair o zorlama zannedilen değerlendirme, sanıldığından da yaygındır ve aşkın anlamını bulandıran değil kapsamını büyüten bir içeriğe sahiptir.

Aşkı, ezelden beri insan ilişkilerinin en güçlü faktörü olarak değerlendiren ve hayatın insanları geliştirip incelten bir alanı olarak gören Emma Goldman, almaya, katılmaya, keyifli bir durumun tadını çıkarmaya imkan tanıyan büyük, güçlü ve özgür buluşmaların (aşkın-bn) ortaya çıkaracağı gücün neler yapabileceğini ne fantezinin, ne hayal gücünün, ne de şiirsel zekanın öngörebileceğini söyler.

Gelişme, hele ki incelme, insan için yaşamı estetize etmenin, yeniden üretimin ve anlam kazandırmanın ölçülerindendir. Bilincin devreye girdiği, insanın anlam arayışına başladığı sürecin ilk aşamalarından bugüne her tarihsel kesitte mutluluğun ne olduğu değerlendirme konusu olmuştur. Benzer şekilde sevginin, aşkın ne olduğuna, tarihte hangi dönemde hangi biçimlerde yaşandığına dair pek çok araştırma ve veri bulunuyor.

Arkeolojik ve paleontolojik buluşlar içinden birkaçını anımsamak gerekirse örneğin Filistin’de Beytüllahim’de bir mağarada bulunan ve MÖ 10.000’de tarımın başlangıcında yapıldığı anlaşılan bir heykel, resmedilen çiftin öpüşmekte olduğunu gösteriyor. Bir diğer örnek de İtalya, Valdaro’da bir Neolitik mezarlıkta keşfedilen ve birbirine sarılmış şekilde gömülen iki aşığa ait olduğu anlaşılan iskeletlerdir. Söz konusu romantik gömü, bizi 6000 yıl öncesine götürüyor.

Bu somut veriler gibi eğer masallar ve mitolojik anlatımlar incelenecek olursa insanda aşkın (süreç içinde gelişip farklı nitelikler kazanmış olsa da) hemen tüm dönemlerde olduğu görülür. İştar’dan Afrodit’e tüm anlatımlar, nasıl ki aşkı da içeren bir birikimi ve tarihsel gelişimi ifade ediyorsa devamında da insanlığın ekonomik, sosyal ve kültürel gelişiminin bu alandaki etkileyici rolü gözlenmiştir.

Mücadele, umut ve gelecek 

Aşk, ilkin iki insan arasında ve daha dar biçimlerde gündeme gelirken süreç içinde sınıflı toplumlarla beraber mücadeleye, umuda ve gelecek tasarımına içerilmiş halde gelişti ve giderek iki kişi arasında yaşanan ilişkinin sınırlarını aşan, bir yaşam biçimine, bir hakikat algılayışına dönüştü. Ve örneğin ortaklaşa yaşam adına, insanlık adına, bilim ve felsefe adına üretilenler, aşkın niteliğini geliştirici işlevler gördü.

İşin içine şiirin, müziğin, aynı değerler için kavganın ve gelecek düşünün girmesi, aşkın kapsamını olduğu kadar derinlik ve ritüelleri de geliştirip çeşitlendirdi. Bu alanda “Bütün bir hayat aşkla geçmez. Bütün çiçekler solar” diyen Balzac‘a da George Sand‘ın “Hayatta tek bir gerçek mutluluk vardır, sevmek ve sevilmek” dizelerine de faşizmin Reichstag’ına dikilen bayrağın tetiklediği kızıl heyecana veya 1959 Küba’sını aşk olarak tanımlamaya da yer vardır.

Nazi kamplarından fiziki ve ruhsal sağlığını koruyarak çıkmayı başaran Viktor Frankl; bir başka kampa konulan ve yaşamını yitirmiş olan eşinin hayatta olup olmadığından habersiz onunla ruhsal bağlar, diyaloglar kurup bu şekilde moral bulurken, “Sevgi, sevilen insanın fiziksel varlığının çok ötesine geçer. Sevgi en derin anlamını, kişinin tinsel varlığında, iç benliğinde bulur. Sevilen kişinin gerçekte orada olup olmaması, yaşayıp yaşamaması, bir anlamda önemli olmaktan çıkar” değerlendirmesini yapar.

Aslında burada güç ve moral kaynağı olarak görülenin bir kişi olması da şart değildir. Bir başka ifadeyle söylersek; kişi değerlerle, değerler kişiyle öylesine örtüşür ki sevginin kapsayıcılığı da niteliği de anlamı da büyür. Dostoyevski‘nin “Sevgiyi sakın ihmal etme. İnsan mutlu olduğunda daha iyi kalplidir” sözü de bu bağlamda çok şey anlatır. Bunu, “Sevgi, kişinin kendine de bir başkasına da iyi gelmesinin koşullarından biridir” biçiminde de okuyabiliriz.

Kapitalizm koşullarında aşk

Kapitalizm koşulları, en güzel ve derin aşk tanımını yapmaya engel değil. Ancak bozucu nitelikleriyle, sınırlarıyla ve müdahaleleriyle o tanıma denk bir pratiğin yaşanmasına engel olur, en azından durumu güçleştirir. Kapitalizmin yabancılaştırıcı etkisinin giderek kapsam büyütmesi, yaşama aşkla bakanların gerek etkiye gerekse çözüme dair güncelleme yapmasını gerektirir.

Yabancılaşmaya dikkat çekmişken şunu da söyleyebiliriz: Gerçekte kapitalist piyasa, insana bir kasabın kurbana ihtiyaç duyduğu boyutta ihtiyaç duyar. Buradaki nesneleştirme ve acımasızlık, piyasa doğruları olarak içselleştiği oranda, piyasa-insan ilişkisinden insan-insan ilişkisine geçer. İnsan, artık bu nesneleşmenin/değersizliğin hem mağduru hem de sebebi yani devam ettiricisidir. Ve başkasını nesneleştiren, araçsallaştırıp ezen kişi giderek sadece muhatabına, sadece topluma değil kendine de yabancılaşır. Sonuçta insanın yüreğinde oluşan ve başkasının yüreği ile doldurması gereken boşluk, parayla dolamayacağı için, mutsuzluk en varlıklı gibi görünenin de sorunu olarak giderek çap büyütür.

Kollantay, aşk konusunda proletarya ideolojisi ile burjuva kültür farkına dikkat çeker. “Karşılıklı hakların, aşkta dahi tanınması, diğerinin kişiliğini hesaba katma yeteneği, karşılıklı sağlam bir destek, diğerinin gereksinimleri için dikkatli bir özeniş ve yürekten ilgi, çıkarlar ya da dilekler ortaklaşalığına bağlılık, işte aşk-arkadaşlık ideali budur ve proletarya ideolojisi, burjuva kültürünün ‘tekelci’ karı-koca aşkının yıpranmış ideali yerine bunu işleme yolundadır.” (abç, Marksizm ve Cinsel Devrim)

Kapitalizm koşullarında, bu alana yoğunlaşmış yönlendirmelerin de etkisiyle paranın, şehvet ve egonun insanların duruşunu büyük ölçüde belirlediğini söyleyebiliriz. Diğer bir ifadeyle insanların duruşunu belirleyen üç şey sayılacak olursa akla ilkin bunlar geliyor. Ve sonuçta insan, Lefebvre’nin Gündelik Hayatın Eleştirisi’nde aktardığı gibi gerçek mutlulukların yerine sahte mutluluklar ikame ediyor.

Sahte bir dünya keşfediyoruz: Öncelikle bu bir dünya olmadığı için ve kendini gerçek gibi gösterdiği için ve gerçeğin yerine tersini ikame ederek gerçeği yakından takip ettiği için sahtedir. Örneğin, gerçek mutsuzluğun yerine mutluluk kurguları koyarak, gerçek mutluluk ihtiyacına kurguyla cevap vererek bunu yapar. Ya da iğrenç mutsuzluğun yerine dramatik bir mutluluk koyar. Ve bu böyle devam eder…”

Kapitalizmde aşk, iki (ve toplumsal anlamda daha çok) kişilik bir yaşam biçimi, bir değer algılayışı ve sevda barikatıdır. İşte “yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek” gibi şiirler bu kavrayış dahilinde yazıldı; benzer şekilde, devrimci olmak “yeniden kurulacak bir ülkeyi aşkla örmek” olarak şarkılaştırıldı. Bu nedenle bugün devrime, aşkın zaferi, sosyalizme ise aşkın toplumsallaşması denilse, bundan ne kastedildiği, nasıl bir dünya tasavvuru anlamına geldiği kavranabilse, bu tanımların hiç de abartılı olmadığı görülür.

Aşkın itiraz ve alternatifle örtüşmesi

Kapitalizm, toplumsallığın çözüldüğü; bireyin, çıkarın, rant ve kişisel kurtuluşun kutsandığı bir sistemdir. Kapitalizmin içinde yaşayıp etkisinden muaf olmak olası değildir. Bütünüyle steril bir ortam veya koruyucu bir zırh yoktur. İdeolojik-politik alternatif zeminler de sızıntı yapmayan mükemmel korunaklar değildir.

Sadece emek sömürüsü değil aynı zamanda bir çeşit asimilasyon ve soykırımsa; insanlığın ruhsal otlarının biçilmesi, topraklarının kimyasal tuzla zehirlenmesi ise kapitalizm; özgürleşme, bu etkinin bilincinde olmayı ve her an mücadele halinde bulunmayı gerektirir. Daha da önemlisi, Kagan‘ın Çernişevski‘den aktarımla dikkat çektiği gibi güzel ile toplumsallık arasındaki bağ ıskalanmamak durumundadır.

Kagan, Çernişevski’nin “Güzel olan hayattır; hayatı anladığımız tarzda gördüğümüz varlık güzeldir; güzel, hayatı dile getiren ya da hayatı bize hatırlatan şeydir” sözünü aktardıktan sonra, “Demek Çernişevski, güzel olanı salt biyolojik bir olay olarak değil ama biyolojik olan ile toplumsal olanın, nesnel olan ile öznel olanın, gerçek olan ile ideal olanın diyalektik karşılıklı ilişkisi olarak görmüştür” değerlendirmesini yapar.

Farklı kaynakların incelenmesine dayanan geniş bir perspektifle baktığımızda; aşkın da mutluluğun da kişinin kendi dışına taşmasını gerektirdiğine, başkaları için pozitif/iyileştirici emek harcamanın kişiye sağladığı ruhsal artılara çeşitli biçimlerde değinildiğini görürüz. Tolstoy, “Mutluluk, başka insanlar için yaşamaktır” der. Engels, “Eğer kişi sırf kendi kendisiyle uğraşıyorsa, mutluluk dürtüsü ancak çok ayrıksı durumlarda tatmin olunur ve bunun ne kendine ne de başkasına yararı olur” değerlendirmesini yapar. Frankl’ın ise yaşamda anlam bulmanın yollarından biri için yaptığı “iyilik, doğruluk, güzellik gibi yaşamak, doğayı ve kültürü yaşamak, son ve bir o kadar önemlisi de olanca eşsizliğiyle bir insanı yaşamaktır. Yani onu sevmektir” değerlendirmesi, sevilen kişinin aynı zamanda sahip olunan değerlerin bedenleşmiş ifadesi olabileceğini gösteriyor.

Yaptığımız toplam tanımlar gösteriyor ki kapitalizmin türevleri, dolaylı etkileri veya alternatif yöntemlere içerilmiş biçimleri ile mücadele etmek de kolay değildir; bozucu etkiye ve aşındırmaya rağmen yol alabilmeyi gerektirir.

Mücadelenin bir yanını itiraz oluştururken diğer yanını alternatif oluşturur. Dikkatle bakıldığında görülecektir ki tarih boyunca haksızlık-eşitsizlik üzerine bina edilmiş ilişkileri reddedenlerin hemen hepsinin bir gelecek tasarımı, bir ütopyası olmuştur. Böyle bir kapsam ve devamlılık içinde komün adına, insanlık adına, bilim ve felsefe adına üretilenler, yaşam ufkunu ve kalitesini olduğu kadar aşkın niteliğini de arttıran basamaklar olarak işlev görmüştür. Böyle bir niteliğin izlerini; beklentilerini öte dünyaya ertelememiş, iradenin ve bilincin değiştirici/güzelleştirici rolünü benimsemiş, insanlık değerleri için kavgayı da sevdayı da yaşamına içermiş olanların pratiğinde görmek mümkün…
(NÖ)

Mehmet Yeşiltepe

1960 yılında Antakya’da dünyaya geldi. Yıldız Teknik Üniversitesi Elektrik Fakültesi mezunu. Halen çeşitli gazete ve dergilerde yazıyor. Ayrıca Nasıl Yapmalı, Kadın Sevgi Özgürlük, Direniş ve Umut Odağı Haziran, Dünyaya ve Ülkeye Sınıfsal Bakış adlı kitapları yayınlandı.

Yorum yap

You must be logged in to post a comment Giriş

Bir yorum bırak

To Top