Genel

ABD’nin ünlü “Yeşil Kuşak” projesinin fikir babası eski bir işçiydi

Bir dönem rıhtımlarda hamallık yapan Eric Hoffer’ın “Kesin İnançlılar” kitabındaki nüve halindeki pek çok fikir, ABD patentli siyaset, sanat ve felsefi yapıtlarda işlenerek geliştirilmiş ve bugün karşılaştığımız kültür bombardımanının kaynağı olmuştur.

KAAN POLATLAR

Bir başlık, kitabın kaderini nasıl da etkiliyor. Şimdi ele alacağım kitabın kütüphaneme giriş tarihi çok eski olmakla birlikte, okumak için bir türlü yeterli motivasyon bulamamıştım. “Kesin İnançlılar” başlığı, psikoloji türünde bir eser olduğu izlenimi veriyordu. Yıllar önce bir okuma denemem olmuştu ama üzerinde çalıştığım kitaplarda zaman zaman psikoloji teorilerine yer vermekle birlikte bu kitaptaki yaklaşım, o sıralarda elimdeki çalışmaya katkı verecekmiş gibi durmadığından bir kenara bırakmıştım.
Kitabı bana şair Hasan Hüseyin Yalvaç, bir zamanlar sahibi olduğu Sone Yayınları’nda oturup sohbet ettiğimiz sırada vermişti, ama doğrusu hangi bağlamda, neye istinaden verdiğini hatırlamıyorum. Muhtemelen o sıralarda üzerinde okumalar yaptığım psikoloji teorilerine katkı yapsın diye vermişti. Kitabın yazarı Eric Hoffer bana tanıdık gelmiyordu, kitabı basan İm Yayınları da bu konuda uzman, büyük bir yayınevi değildi. Belki de tanıdık gelmeyen buna benzer etkenlerden dolayı kitabı elime alıp 20-30 sayfa okumuş, ama o sıralar daha gerekli kitapların okuma önceliği yüzünden öylece yarım bırakmış ve unutmuştum. En son iki ay kadar önce kitap raflarımı düzenlerken yeniden elime geçmiş ve birkaç sayfayı yine okumuştum. İşte o sırada bu kitabın sandığımdan daha önemli olabileceğine karar vermiştim, ama yine de üzerinde yazı yazabilecek kadar ayrıntılı bir okuma için üzerinden iki ay kadar geçmesi gerekti.

Her hastaya aynı ağrı kesiciyi veren bir kasaba doktoru yaklaşımı, sığlaşma

Kitapları da tıpkı insanlar gibi ancak vakti geldiğinde ve belli bir konuya ilgin hâsıl olduğunda tanımak istiyorsun. Ondan öncesi veya ondan sonrası beyhude bir çabadan öteye gitmiyor. Bu kitabın da şimdi belli bir konunun kafamı kurcalamaya başladığı bir sırada gözüme tekrar görünür olması boşuna değildi. Kitabın alt başlığını, yayınevi her ne hikmetse ancak arka kapağa basma lütfunda bulunmuştu. Kitabın alt başlığı “Kitle Hareketlerinin Anatomisi” idi. Böyle bir başlık bireyselliği önceleyen okuyucunun pek de ilgisini çekmeyeceği için muhtemelen ancak arka kapakta yer bulabilmişti. “Kesin İnançlılar” üst başlığı ise hepimize hitap edebilecek bir yaklaşım potansiyeli taşıyordu. Öyle ya… Çevremizdeki hemen herkes, kimliğinin bir köşesine iliştirdiği inancıyla karşımıza çıkıyordu. Bu inancın dini bir içerik taşımasına da gerek yoktu. Her türden görüş ülkemizde kesin bir inanç biçimindedir aslında. Buna rağmen kitap, tıpkı “kişisel gelişim” türündekiler gibi herkese hitap etme kaygısı yüzünden ulaşması gereken asıl kitleyi ıskalamışa benziyordu. Kitabın boyutu (cep kitabı niteliğindeydi), başlığı, kapak resmi, içeriğinin madde madde sıralanması ve her bir maddenin maksimum 3-5 sayfa tutması, tamamen günümüzün popüler “kişisel gelişim” türünün özelliklerini taşıyordu. Dikkatli bir analiz, bu kitabın bana neden kendini bir türlü okutamadığının ipuçlarını verdi. Çünkü bu türden nefret ederim. “Kişisel gelişim” bana, günümüzün en büyük sorunu olan sığlaşmanın, her hastaya aynı ağrı kesiciyi veren bir kasaba doktoru yaklaşımının tezahürü gibi görünür.

Kitabın yazılış tarihi 1951 yılı olduğuna göre ABD’nin ünlü “Yeşil Kuşak” projesinin fikir babası ya da ilham kaynağı da olabilir. Bu proje o kadar iyi tutmuştur ki ülkemizde o tarihten beri ekilen tohumlar, gerçekten iyi meyve vermiştir.

Bütün bu biçimsel iticiliklere ve yazarın her sorunu sadeleştirme eğilimine rağmen aslında çok ilginç saptamalar yaptığının hakkını teslim ediyorum. Tabii ki bu tespitlerin çoğunun benim kişisel gözlemlerimle örtüşüyor olmasının da bu yazıya konu olmasında çok büyük bir payı var.

Varlığını şekillendiren güçleri kendi dışında arama eğilimi 

Şimdi biz de Eric Hoffer gibi, bu ilginç tezleri numaralamaya başlayalım:

  1. “Gelişme halindeki devrimci bir harekete katılan kişilerden birçoğunun, bu harekete kendi hayat koşullarında meydana gelecek ani ve büyük bir değişiklik ihtimalinin çekiciliğiyle katıldıkları herkesçe bilinen bir gerçektir.”[1]

Siyasetin temel motivasyonu kuşkusuz yaşam koşullarının iyileştirilmesidir ama böyle bir iyileşme veya dönüşümü yaşam süresi içerisinde başarmış liderler zaten tarihe geçenlerdir. Bu tarihsel figürlerin çok daha fazlası, tarihin kaydetmeye gerek görmedikleri arasında bulunur. Yani ömürleri boyunca vadettikleri değişim taleplerine rağmen ülkenin mevcut konumunu bile koruyamayıp geriye gittiğine şahit olanlar, siyasi hareketin en bahtsızlarıdır ve maalesef bizim kuşağın devrimcilerinin de başına gelen budur. Ama zaten Eric Hoffer, bu değişim isteğini sosyalist ideolojiyle sınırlamaz. Ona göre dini ve milliyetçi hareketlere katılanlarda da bu temel motivasyon vardır. Dolayısıyla aslında bizim ülkemizde şahit olduğumuz gerçeklik tam da budur: Dinci ve milliyetçi hareketler ülkeyi ileriye taşıyamamış olsalar da kendi mensuplarının bireysel hayatlarında ani ve büyük değişimler yaratmışlardır. O halde ülkemizde dini hareketlerin bu denli başarı sağlamasının ipuçlarını yakalamaya gayret edelim ve Eric Hoffer’in tespitlerine kulak vermeye devam edelim.

  1. “İnsanlarda, kendi varlığını şekillendiren güçleri, genellikle kendi dışında arama eğilimi vardır. Başarımızın veya başarısızlığımızın nedenlerini çevremize bağlamaktan kaçınmayız.”[2]

Günümüzde dini hareketlerin gücünü bundan aldığına şüphe yoktur. Bilinmeyen veya tarif edilemeyen bir gücün (Tanrının) yardımına inanıyor olmak kuşkusuz siyasi başarılarına bir katkı sağlamıştır.

  1. “Hoşnutsuzluğun bizzat kendisi her zaman bir değişiklik isteği yaratmaz. Hoşnutsuzluğun muhalefet haline gelmesi için gerekli etkenlerden birisi, kendini güçlü hissetmektir.”[3]

Hoffer’e göre bu güç, aslında bir şeylere inanmanın gücüdür. Kişiyi sarmalayan güce bir kez inandıktan sonra, buna aklî gerekçeler bulmak pek o kadar zor değildir. Genellikle yapılan rasyonelleştirmelerin başında, liderin özelliklerine atıflar gelir.

Bu eğilimler, ne yazık ki ilkel biyolojik geçmişimize uygun bir dürtüyü de tetiklemektedir. Örneğin “Uzun Adam”ın boyu bile destansı bir övgü nesnesine dönüştürülmüş ve rakiplerinden daha “güçlü” olduğuna ilişkin bir inanç yaratmıştır. Oysa onun öncülleri olan Turgut Özal ve Necmettin Erbakan, “Uzun Adam”dan çok daha zeki olmakla birlikte hiçbir zaman o kitlenin nezdinde böyle bir “güç” imajı oluşturamamışlardır. Tabii aslında bu işin sadece bir yönüdür. Çünkü gücü yaratan, tabii ki seçtikleri partiyi iktidara taşıyan halktır. Ama yukarıda da ifade edildiği gibi halk bu gücü kendinde değil başka sebeplerde arama eğiliminde olduğu için seçtiği liderinin kişisel ve biyolojik özelliklerine atıflar yaparak somutlaştırma eğilimindedir.

Her ne sebepten olursa olsun harekette ya da liderde bu gücü hissetmezlerse, Hoffer’in deyimiyle “düşkün fakirler” bile değişimden korkarlar. Hayatları hassas dengeler üzerine kurulduğu için bu dengenin bozulmasının yarardan çok zarar getireceğini düşünerek değişimi istemezler.

Sırrı içeriğinin bir türlü anlaşılamamasında gizli program, “Adil Düzen”

  1. Değişme isteğinin tetiklenmesi için sadece güç yeterli değildir. Buna bir de “geleceğe inanç (umut)”[4]

Geleceğe inanç olmadan mevcut düzeni değiştirme isteği de ortaya çıkmaz. Bu inanç olmadan kazanılan güç, ancak mevcut düzeni korumak için kullanılan muhafazakâr bir anlayışa hizmet edebilir. Bu konu başta CHP olmak üzere kendini solda tanımlayan hemen hemen bütün parti ve hareketlerin üstesinden gelemediği gerçek bir sorundur. Mevcut iktidarın ve düzenin aksaklıklarını sayıp hoşnutsuzluğu körüklemenin gerçek anlamda bir oy ya da destek getirmediği ortadayken, hâlâ propagandanın sadece bu yönüyle oyalanıp durmalarının bir anlamı yoktur. Hiçbiri halkta gerçek bir umut ya da gelecek hayali yaratamamaktadır. Oysa umut yaratmak, mevcut düzenin aksaklıklarını ve kötülüklerini sayıp dökmekten daha kolaydır. Geçmişte Tansu Çiller’in “her vatandaşa iki anahtar (ev ve araba)” vaadi bile DYP’yi iktidara taşımaya yetmişti. Daha sonra Refah Partisi’nin “Adil Düzen” ütopyası ve AKP’nin ilk seçim zaferindeki 3y (yolsuzluk, yoksulluk, yasaklar) ile mücadele formülü böyle bir umut yaratmış ve karşılık bulmuştu. Tabii ki bu demagojiler içinde sosyalist bir partininkine en benzeyeni “Adil Düzen” vaadidir ve diğerlerinden daha komplike olduğu kesindir. “Adil Düzen” diğerlerinden daha karmaşık görünmesine rağmen vatandaş bunu anlamaya çalıştı ve yeni siyaset tabiriyle söyleyecek olursak onu “satın aldı”. “Adil Düzen” vaadi yıllarca koalisyonların küçük ortağı ve genellikle yüzde 6 civarında oya mahkûm Refah Partisi’ni yüzde 21.38’lere yükseltip iktidara taşıdı.

Eric Hoffer, her ne kadar bir rıhtımda hamallık yapan eski bir işçi olsa da gerçekte o, liberal düşüncenin bir teorisyenidir.

Refah Partisi, o sıralar sanki bir hazine bulmuştu da onu yurdun geri kalanıyla paylaşıyor gibiydi. Sabahlara kadar süren televizyon programlarında lehte ve aleyhte pek çok konuşma dinlemişimdir. Ama bu tartışmalardan benim aklımda kalan en önemli şey, bu vaadin gerçekten ne olduğunu bir türlü tam olarak anlayamamış olmamdır. Oysa Eric Hoffer on yıllar önce buna benzer durumlar ve olgular için şunları yazmıştı:

“Bir öğreti, etkili olabilmek için anlaşılmaz ama inanılır olmalıdır. İnsanlar sadece anlamadıkları şeylerden kesinlikle emin olurlar. Anlaşılan bir öğreti güçten yoksundur. (…) Kişiler bir şeyi anladıkları zaman, o şeyin doğruluğu ve kesinliği onların gözünden düşer.”[5]

O yıllarda olan tam da Hoffer’in anlattığı gibiydi: Ne olduğu zekâ ve mantıkla anlaşılamayan bir projeye halkın önemli bir bölümü inanmıştı ve bu safsatayı deşifre etmeye yönelik pek çok çabaya rağmen inancın gücüyle baş edilemedi. Durum tıpkı Hoffer’in dediği gibiydi: sanki bütün sihir, programın içeriğinin bir türlü anlaşılamamasında gizliydi.

ABD’nin ünlü “Yeşil Kuşak” projesinin fikir babası

Eric Hoffer’in tespitleri, içinde bulunduğumuz düzenin birtakım kozlarını da deşifre eder. Örneğin şu tespiti çok önemlidir:

  1. “Modern bir toplumda insanlar ancak ardı arkası kesilmeyen telaşlı bir hayatın meydana getirdiği şaşkınlık içinde yaşadıkları sürece umutsuz yaşamaya dayanabilirler.”[6]

Özellikle bunun günümüzde son derece sistematik hale getirildiği ve bilinçli yapılan bir uygulama olduğu, ücretli çalışanların gözünden kesinlikle kaçmaktadır. Gerçi ben, mesleğime ilk başladığım andan beri bunun farkındaydım, ama saçmalık kertesindeki angaryaların yine de mesleki bir amacı olabileceğine ilişkin tereddütlerim vardı. Şimdi ise bunun bilinçli bir yöntem olduğuna kesinlikle eminim. Devlet ya da özel bütün kurumlar, çalışanının memnuniyetini azalttığı ölçüde angaryalarını artırma eğilimindedir. Bunun sonucunda mesaisi işyerinden evine taşan çalışanların çoğu, yorgunluklarının gerçek bir karşılığı ya da değeri olmadığını hissetmelerine rağmen canla başla kendilerine verilen görevi yapma arzusundadır. Üstelik bazıları bundan keyif bile almaktadır.

Olmadık angaryalarla insanları telaşa sürüklemek isteyen sistemin bundan amacı nedir? Hoffer’e göre yanıt basittir: “Telaşlı hayat yaşayan insanlar, başkalarını, zamanı bol insanlardan daha kolay taklit ederler. Böylece telaşlı hayat, tekdüzelik sağlar.”[7] Yani yaratıcılıktan uzaklaşmakla birlikte başkalarına benzemenin verdiği bir tür cemaat ruhunun koruyucu havası, kişiye güven ve huzur verir.

  1. “Bir sosyal devrim, dini veya milliyetçi bir hareketi körüklemek yoluyla durdurulabilir. Böylece Katolikliğin kitle hareketi ruhunu canlandırdığı bir ülkede, komünizmin yayılması önlenir.”[8]

Bu tespit zaten ülkemizde ünlü “Komünizme Karşı Yeşil Kuşak” projesiyle uygulanmaya çoktan konulmuştu. Fakat bu kitabın yazılış tarihi 1951 yılı olduğuna göre ABD’nin ünlü “Yeşil Kuşak” projesinin fikir babası ya da ilham kaynağı da olabilir. Bu proje o kadar iyi tutmuştur ki ülkemizde o tarihten beri ekilen tohumlar, gerçekten iyi meyve vermiştir. Çünkü halk soldan gelen hiçbir uyarıyı dinlemek istemez. Buna mukabil, ülkemizde en azgın, en vahşi kapitalizmi uygulamaya sokan partilerin aynı zamanda en dinci ve milliyetçi partiler olması boşuna değildir. Bu sayede vahşi kapitalizmin ülkemizde yarattığı tahribatı ve içine düştükleri yoksullaşmayı bile kendi hayatlarının somut gerçeklerinden okuyamaz bir hale düşürülmüşlerdir. 

Hoşnutsuzluğun şiddetinin sefaletin derecesine orantısı

  1. Düzenin sahiplerinin kendisine ve kurduğu düzene muhalif olması gerekenler içinde, bir de beklenmedik müttefikleri vardır. Eric Hoffer bunu “düşkün yoksullar” diye adlandırır. Bunlar “açlıktan ölmenin sınırında yaşayanlardır.”

“Güneş doğduğundan güneş batıncaya kadar, sadece kendilerini hayatta tutacak şeyleri sağlamak için didinen insanlar keder beslemezler ve hayal kurmazlar.”[9] Dolayısıyla bunlar mücadeleye de katılmazlar. Ülkemizde sayıları hakkında verilen rakamlar birbirini tutmamakla birlikte en az 12 milyon insanın çeşitli sebepler altında yardım aldığına ilişkin ifadeler vardır. Bu insanların sayıları hakkında bile kesin verilerin olmaması bir yana, bunların aynı zamanda iktidarın oy deposu olması en acıtıcı gerçeklerden biridir. Kapitalizmin insan onurunu en çok ayaklar altına aldığı kesimlerin bunlar olması, kendileri için bir sorun yaratmaz. Tam tersine, yardım alabildikleri sürece her türlü iktidarı desteklemeye hazırdırlar. Dolayısıyla Hoffer’in ifadeleriyle “Sefalet otomatik olarak hoşnutsuzluk yaratmadığı gibi hoşnutsuzluğun şiddeti sefaletin derecesiyle doğru orantılı değildir.” Hatta daha da ilginci “Şikâyetin en şiddetli olduğu zaman, şikâyet konusunun ortadan kalkma ihtimali belirdiği zamandır.[10]

Eric Hoffer’in tespitleri, içinde bulunduğumuz düzenin birtakım kozlarını da deşifre etmektedir.

Bu durumda örneğin 2001 krizinin etkisinin azalmasına güvenerek seçime giden 57. ANASOL-M hükümetini oluşturan partiler seçmenden en büyük silleyi yemişlerdir (2002). Yine Eric Hoffer haklıysa, 2023 yılında Türkiye’de ekonominin nispi bir toparlanma eğilimine gireceği öngörüsüne güvenerek seçimde avantaj sağlayacağını düşünen mevcut hükümet, en büyük silleyi o sırada yiyecek demektir.

Eric Hoffer, her ne kadar bir rıhtımda hamallık yapan eski bir işçi olsa da gerçekte o, liberal düşüncenin bir teorisyenidir.[11] Eric Hoffer gibi düşünenler elbette siyasetin sosyolojik ve ekonomik gerçeklerden çıktığını düşünmek yerine insan ruhunun birtakım eğilimlerinden, karanlıklarından zuhur ettiğine inanmaya daha eğilimlidirler. Fakat bu yaklaşım da sonuçta psikoloji biliminin gelişmesinde gözden kaçan pek çok noktanın yakalanmasına fırsat verir. Onun kitabı, Başta Sovyetler Birliği olmak üzere ABD tarafından temsil edilen sözde “özgür dünyanın” ve “demokratik değerlerin”, ne şekilde savunulacağına ilişkin bir tür ilk eser olma niteliği taşımaktadır. Burada nüve halindeki pek çok fikir, ABD patentli pek çok siyaset, sanat ve felsefi yapıtlarda işlenerek geliştirilmiş ve bugün karşılaştığımız kültür bombardımanının kaynağı olmuştur. Elbette bunları ne küçümsemeli ne de görmezlikten gelmeliyiz. İçlerinde pek çok doğru tespitin de olduğunun hakkını teslim etmeliyiz. Nitekim ben, bu yazıda kendimce doğru gördüklerimi ön plana çıkarmış oldum. Ama günümüzde sıradan insana uygulanan kültürel bombardıman buradaki gibi gerçeği arama çabasından farklıdır ve hayli sistemlidir. Üstelik cephanesini de çoğunlukla bunlar gibi psikolojik tespitlerinden alır. Kısacası bunları deşifre etmek için üzerlerinde daha fazla çaba harcamakta fayda vardır.


[1] Eric Hoffer, Kesin İnançlılar, İm yayınları, s. 29
[2] A.g.y., s. 33
[3] A.g.y., s. 34
[4] A.g.y., s. 36
[5] A.g.y., s. 122-123
[6] A.g.y., s. 44
[7] A.g.y., s. 150
[8] A.g.y., s. 49
[9] A.g.y., s. 60
[10] A.g.y., s. 61
[11] Hoffer hakkında ayrıntılı bilgi için: tr.wikipedia.org/wiki/Eric Hoffer

Yorum yap

You must be logged in to post a comment Giriş

Bir yorum bırak

To Top