Genel

  BİR YÜRÜYÜŞ EYLEDİLER ÇİÇEKLER

( Kulağıma “kalk” sözü kurşun gibi saplandı
ve şiddetli bir sarsıntıyla uyandım. Hanım
başımda azrail gibi dikiliyordu.”İşe gitmen
gerek. Geç kalıyorsun” deyip çıktı odadan.
Bense tam finalinde uyandırıldığım düşün
etkisinde kalacaktım saatlerce, günlerce
ve hatta haftalarca.
Destanını yazdığım dilsizler tüm uykumu
işgal etmişlerdi o gece. Çocuklar sobayı
sonuna kadar açmışlar, yün yorganın altında
kanter içinde kalmıştım. Rüyamı öyküleştirmek
istedim ama defalarca denememe karşın hep
lirik bir dizge oluştu. Bu lirik dizgeyi
aşağıdaki gibi biçimlendirmek zorunda kaldım
sonunda. Umarım okurlar fazla zorlanmadan
anlarlar bu dizge öyküyü. )

Ardyanım külrengi sisler içinde
kaybedilmiş bir ülke,
Önümde sıcak ve rengarenk güneşli bahçeler
Yoğun bir gelincik istilası altında dereler, tepeler,
Alı, moru, akı, göğü, sarısı
donanmış köşe bucak bin bir türlü çiçekle,
Havada olgunlaşmış nar gibi bir günün
hasret kalmış yar gibi kucaklayışı,
Güneşin okşayan elleri tenimizde
Yemyeşilin orta yerinde
elvan elvan gönül pınarları,
Taptaze bir bahar,
Sanki toplumsal bir gün başlangıcı,
Sanki hiç kararıp gelmeyecek akşam,
Sanki ilk kez aydınlanıyor dünya
ilk kez başlıyor yaşam…

Gönlü kırbaçlayan esintiler yok
Uçuşan kelebekler gözükmüyor havada.
Yalnızca kaynıyor kanımda bir serüven
durdurulması olanaklı olmayan bir aşkla…

Her şey,
her yer çiçeğe kesmiş
türlü türlü cinsten,
türlü türlü kokudan,
türlü türlü renkten.
Güneş nerede belli değil
Gök masmavi
Toprak yeşil
Hava ılık
Fakat rüzgar esmiyor neden?..

Uzaklarda dereler
Derelerden sular akıyor mu
bilemiyorum.
Uzaklarda tepeler
Tepelerin ötesinde ne var?
Tepelerin ötesi kış mı, bahar mı
seçemiyorum…

Tepelere doğru uzanan bir çakıllı yol
yürüyorum yol boyu
çiçek denizine doğru
yolun orta yerinden,
ve gözlerimi hiç ayırmadan
sürekli hedefini döven
bir namlu gibi menzilinden…

Ardımda bana benzeyen başkaları da var
Beyinlerinde ne saklıyorlar
bilemiyorum sağımda solumda
neden bir gölge gibi duruyorlar?
Bilemiyorum elleri boş mu dolu mu,
Bilemiyorum neden oradalar?..
Peki nereden gelip nereye gidiyorum ben,
Ne zaman çıktım yola
Ve ne zamandır taban tepiyorum ulaşmak için
tılsım çiçeklerinin esrarengiz yurduna?..

Elimde pankartım,
Dilimde
benim bile
zar- zor duyabileceğim
bir garip ıslık ezgisi.
Gözlerimde
bin bir renkte
güneş gibi parlayan çiçek dizgisi.

Güneş nerede,
Neden esmiyor rüzgar,
Soğuk pınarlar neden
benden
bu denli uzak,
Yakıyor sıcak yavaş yavaş
eriyor gözlerim buharlanarak…

Yolun orta yerinde
‘yere saplı bir hançer gibi
dimdik’ duruyorum
Ve kendi kendime soruyorum,
Yol mu sona erdi
yoksa dizlerimde derman mı tükendi?
Ama pankartım elimde
Yirmilik bir çivi gibi
mıhlamışım pankartımın sapını yere.
Güneş nerede
Neden duyulmuyor kuşların cıvıltıları,
Ya çiçeklerin görkemi işgal etti dünyamı
ya da ağaçlar tutup hapsetti onların şarkılarını…

Bir yılan akıyor kıvrılmadan karşımdan
İniyor tepelerden derelere
çıkıyor derelerden tepelere,
Uzuyor, uzuyor, uzuyor durmadan,
başı bana yaklaşıyor
haber yok arkasından.
Yılan bir ırmak oluyor sonra
akıyor masmavi
akıyor ince belli
alev yeleli
yabani bir tay gibi.

İniyor tepelerden derelere
Çıkıyor derelerden tepelere
Çağlamıyor, köpürmüyor, dağılmıyor suları,
Aşıyor tırmanarak yamaçlardan
Koşuyor düşe kalka çukurlardan
İnletiyor koyakları gök gürültüsüyle
Sürüklüyor ardı sıra
tufan kalabalıklarınca dağı- taşı…

Çiçekler dalgalanıyor yerinde
Ama esmiyor rüzgar
ve kavuruyor sıcak
tozlu yolun ortasında gövdemi.
Gözlerim ışığa kesmiş
bir türlü göremiyorum güneşi.

Yüzlerce sıralar halinde
yekinip yürüyor çiçekler,
karanfiller
gelincikler
nergisler…
Yaşam iksiri gibi tütüyor çiçekler,
leylaklar
güller
sümbüller…

Gelin alayları gibi beziyorlar tepeleri,
menekşeler
yaseminler
çiğdemler…

Dal dal uzuyorlar göğe doğru
Kilim gibi kaplıyorlar toprağı
Esans gibi siniyorlar havaya,
Yerden mi sekiyorlar
Gökten mi uçuyorlar
Sellercesine çoğalıyorlar her adım başı
dev gibi büyüyorlar her nefes alışta…
Adımlarını ağır atıyorlar
Yaklaştıkça derinleşiyor gözleri
Havada rüzgar yok
Güneş nerede belli değil,
Dalgalanıyor saçları denizlerce
Ateşler yanıyor alınlarında
Dökülüyor gözlerinden ışıklar yıldızlar gibi…

Böceklere ne oldu
görünmüyorlar ortada
Nereye gitti kuşlar
bırakıp şarkılarını ağaçlarda.
Yanımda bana benzeyenler vardı hani
Yok olup gittiler gerilerde
Toz gibi dağılarak sisler içinde.

Ve şimdi ben
yapayalnızım
bir tozlu yolun orta yerinde…

Pankartım her zaman elimde dimdik
Pankartıma ne yazmışım hatırlamıyorum,
Pankartım onlar için kuşkusuz
Onları yücelten bir belgi
belki
pankartımdaki,
Belki de karanlıktan firarımın belgesi.

Yakıp kavuruyor güneş,
İri ve ağır adımlarla
yaklaşıyorlar durmadan,
Ateş veriyorlar yüreğime
ellerime
yüzlerime
gözlerime ateş !
Rüzgar esmiyor
Fakat saçları
ırgalanıyor havada
buğday tarlaları gibi.
Savruluyor sırma sırma, tül tül
savrulup yanıyor alev alev elleri…

Bölük bölük çıkıp geliyorlar ayçiçekleri
Akıyorlar ırmaklarca
Yakıyorlar kalbe düşen ilk sevdalar gibi,
Meltem gibi esiyorlar
Yaklaştıkça renkleniyor gözleri…

Onlar devleşip yaklaştıkça üstüme üstüme
Ben küçülüp uzaklaşıyorum sanki
tozlu yolun gerilerine.
Sanki güneş mekan kurmuş tam ense köküme
yanıp kavruluyorum.
Üstümden silindir geçmiş gibi yapışmışım yere
Kaynar bir ter boşanıyor her yanımdan
korda kalay gibi eriyorum…
Toz- toprak içinde yapış yapış tenim,
Sel sularınca gürül gürül terim
Şiddetli bir toz istilasında
bayır bayır yanıyor gözlerim…

Gelip başıma dikiliyor ön saftakiler
Konuşmuyorlar hiç, dilleri yok sanki
Sanki “dilsizler” bunlar.
Neden başımı kaldırıp
bakamıyorum gözlerinin içine?
Suçlu muyum yoksa onlara karşı?
Düşünüp bir yanıt bulamıyorum.
Neden sıvışıp gitti benimle yola çıkanlar?
Ben niçin koydum serimi bu yollara?
Ben niçin teptim bunca tozlu yolu?
Niçin
onları selamlamak için
kutsal bir bayrak gibi taşıdım kollarımda
elimden hiç yere düşürmediğim pankartı?..

Garip bir anlatım var yüzlerinde
Başlamadan bitiyor gözlerinin anlamı
Yabancı bir nesneye bakar gibi bakıyorlar bana,
Tekrar tekrar okuyorlar pankartımı,
İki çelik mengene el yapışıyor omuzlarımdan
Tutup kaldırıyorlar yerden
Tatlı bir serinlik yayılıyor üzerime
Yanıyor gözbebekleri kıvılcımlanarak,
Çeviriyorlar başlarını günbatımına…

Bakıyorum dört açıp gözlerimi
Güneş akşam kızıllığı içinde
kocaman bir kan portakalı gibi
salınıp kalmış ufkun üstünde.
Dalgalanıp uçuyorlar
güneşe doğru akın akın
Saçları savruluyor havada,
Esiyor rüzgar serinleterek efil efil,
Bir demet gül oluyorlar,
bir demet kızıl karanfil…

GAZETE KÖK/AVUSTRALYA

                                    Melbourne 
                                             
Yorum yap

You must be logged in to post a comment Giriş

Bir yorum bırak

To Top