Genel

173. YILINDA KOMÜNİST MANİFESTO’NUN GÜNCELLİĞİ

Mehmet YEŞİLTEPE

“Proleter devrimleri, sürekli özeleştiri yapar, koşarken hep ara verir, halledilmiş görünene geri dönüp yeniden başlar. (…) Geri dönüşü imkansız kılan durum yaratılana ve bizzat koşullar ‘işte gül haydi danset’ diye seslenene dek.” (Louis Bonaparte’ın On sekiz Brumaire’i, Marks)

Manifesto’yu 173. yılında yeniden gündeme taşımak, Marksizm’in devamlılığına ve yöntemsel tutarlılığına işaret etmek açısından büyük önem taşır. Doğruluğu kanıtlanmış temel önemdeki önermeler dahil, fikri alandaki birikimin devamlılık zincirinde en temel halkaların koparıldığı ve dün bugün arasındaki diyalektiğin yerini yöntemsizliğin aldığı günümüz koşullarında Manifesto’nun önemini güncellemek, aynı zamanda mücadelede doğru bir hat izlemenin de gereğidir.

173 yıl önce, 1848 Şubat Devrimi’nin öngününde iki devrimci, birikimlerini, yetenek ve öngörülerini birleştirerek, sınıfsız topluma giden yolda bir meşale niteliğindeki Manifesto’yu üretti. Aynı zamanda bir önsöz niteliğindeki bu eserle, proletaryanın devrimci dönüşümdeki rolüne dikkat çekilmiş, sınıf mücadelesi tarihin orta yerine oturtulmuştur. O artık yaşayan bir metindi. İlk andan itibaren ya yanılgılı ya da konjonktürel olduğuunu iddia edenler oldu. Bu bağlamda, Marksizm’i “geçersiz” ilan etme çabalarının Marksizm’in tarihi kadar eski olduğunu söyleyebiliriz.

İşçi sınıfının ve sınıflar mücadelesinin sonunu ilan eden kesimlerin “sol”da da yaygınlaştığı günümüzde, neyin ne ifade ettiğinin güncellenmesi önemli bir ihtiyaç haline gelmiş durumda. “Proletaryanın artık kaybedecek şeyleri var” içerikli tartışmalar, ezilen kesimlerin kapsamının giderek arttığı ve insanların emeğini satamadığı, barınamadığı, kentin varoşlarından dahi kovulduğu koşullarda yapılıyor. Sınıf mücadelesine dair birikimin reddi, bu alanın kazandırdığı muhakeme ve bilinçteki derinliğin yitirilmesini de beraberinde getiriyor ve deyim yerindeyse, sistemin üçüncü sınıf ideolojik iddialarına meydan boş bırakılmış oluyor.

Bilindiği gibi, Sovyetlerin dağılması sonrasında hızla devreye sokulan, sol değerlere dair itibarsızlaştırma faaliyetine, alternatif adı altında, sistemi ihtiyaca göre tahkim edecek teoriler eşlik etmiştir. Manifesto’nun alternatifiymiş gibi sunulan, gerçekte ise Marksist külliyatı hemen tüm önermeleriyle yadsıma üzerine kurulu İmparatorluk kitabı, bu çalışmalardan sadece biridir. En tehlikeli yanı, cepheden saldırmak yerine, koşulların değişiminin gereklerini yerine getirmek üzere, iyi niyetli entelektüel bir çalışma olarak yansıtılmasıdır. Yazarları Negri ve Hardt’ın “Emperyalizmden imparatorluğa geçişte, içerisiyle dışarısı arasındaki ayrım giderek silinir” diyerek sınıfsal paradigmayı aşılmış saydığı ve herkesi aynı “vagon”da göstermeye gayret ettiği bu çalışmanın ağırlıklı rolü, sınıfsal uzlaşmaya teorik temek oluşturmaktır. Bu yönlendirme, tarihin sonunun geldiği, sınıflar mücadelesinin ortadan kalktığı, savaşların yerini uzlaşma temelli küresel bir iyimserliğe bıraktığı; hatta sermayenin dahi hisse senetleri aracılığıyla tabana yayıldığı, dolayısıyla sınıf farkı ve çelişmesinin miadını doldurduğu biçimindeki tespitler üzerinden geniş bir yelpazede yapıldı. Böylece de Marksizm’in tanımladığı dünya ve dolaysıyla o öğretinin temel teorik tezlerinin bütünüyle aşılmış bir tarihsel döneme ait olduğu yanılsaması yaratılmak istendi.

Sistem tarafından merkezi olarak organize edilen, Marksizm eksenli fikri birikimin tasfiyesinin ve algının yönlendirilmesinin, okuma ve düşünme etkinliklerinin de zayıf düştüğü bir tarihsel döneme denk gelmesi bu eğilimin taraf bulma şansını arttırmıştır. Tam da bu nedenle, kapitalizmin bugünkü koşullarda işleyişinin/işlevinin ne olduğunu vurgulamak ve öz itibariyle sınıf ilişki ve çelişkilerinin değişmediğini ortaya koymak açısından, Komünist Manifesto, tarihsel önemini korumaktadır.

Marks’ın manifestoda öngördüğü sermayenin merkezileşmesi, yoğunlaşması ve giderek kârı maksimize edebilmek için sömürünün yaygınlaştırılması, bugünkü sistemin de niteliğidir. Yaşanmakta olanlar, krizler dahil, Marks’ın öngörüleriyle örtüşmektedir. Bu bağlamda, genelde sistemi özelde yaşanmakta olan krizi anlamak için Manifesto, bugünün de rehber kitaplarındandır. Konjonktürel değil, yaşayan bir eserdir.

KOMÜNİST PARTİ MANİFESTOSU YOL GÖSTERMEYE DEVAM EDİYOR

Ezilenler adına kimlik ve amaç tanımını, en özlü biçimde yapan Manifesto, sistemi tanıma konusunda, giderek çap büyüten yanılgı ağına takılmayı önleyen bir rehber, temel öneme sahip tezleriyle, devrimciler (komünistler) için “Tüm zamanların el kitabı” olma özelliğini koruyor.

Marx ve Engels, Komünistler Birliği’nin isteği üzerine, çalışma masasında soyut olarak üretilen fikirlerle yetinmemiş, yaşam içerisinde üretilen ve tanımlanması bir ihtiyaç haline gelen verileri, programatik bir disipline kavuşturmuştur.

Komünist Birliği’nin önceli olan Adiller Birliği’nin Merkez Komitesi tarafından Şubat 1847’de yayınlanan genelgede yer alan “İnsanlık dev adımlarla ilerliyor, bilinç ve onunla birlikte özgürlük isteği yaygınlaşıyor. Bu isteme yanıt vermeli ve insanların, ruhlarının sesine aykırı yasalara boyun eğmemeleri için teşvik etmeliyiz.” (s:11, Önsöz yerine Raul Marco) biçimindeki değerlendirme; bugünün toplumlarında, dayatılan esaret ve kanatılan özgürlük özlemleri sebebiyle, çok daha anlamlı ve günceldir. Devrimciler, sistemin yenilmezmiş gibi duran görüntüsü karşısında, yol gösterici ve cesaret verici rollerini doğru oynamalı ve amaçlarını her vesileyle -net biçimde- tanımlamaktan geri durmamalıdır. Özgürlük istemi, demokratik haklara dair talepler her zaman somut biçimde dışa vurmaz. Bazen potansiyel haldedir. Bu potansiyelin açığa çıkarılarak mücadele ve örgütlülüğün bir parçası haline getirilmesi de devrimcilerin görevleri arasındadır.

Aynı genelgede “Toprakların bütün insanların ortak malı olduğu, herkesin çalışmak yeteneklerine göre üretmek ve gücüne uygun olarak da zevk almak ve ‘tüketmek’ imkanına sahip olduğu bir sistemdir.” (a.g.e, s:11) biçiminde özetlenen komünizm; bugünün toplumlarının yaşadığı ruhsal doyumsuzluk ve mutsuzluğun nedenini de çözümü de içeren bir tanımdır. Bu nedenle komünizm ve ona basamak oluşturabilecek tüm toplumsal projeler, o gün olduğu gibi bugün de, “saldırı” niteliği taşıyan pek çok yakıştırma ile muhatap edilmektedir. Bu tür saldırıların, doğru tanımlamalarla ve somutlanmış yaşam örnekleriyle aşılması her zaman mümkündür. Devrimcilerin, gelecek toplumun nüvelerini bugünün koşullarında oluşturmak anlamına gelen ve projelerinin uygulanabilirliğine dair inandırıcılığı arttıran faaliyetleri, bu bağlamda önemli bir işleve sahiptir.

Komünistlerin birliğine ve parti içerisinde birleşme gerekliliğine işaret eden Manifesto’nun, Avrupa’da açığa çıkan devrimci dalganın 1848’deki kabarışı ile taşıdığı zamandaşlık, kuşkusuz ki rastlantıdan ibaret değildir. Devrimlerin habercisi olan günlerde böyle bir hazırlığın yapılması, özellikle verili koşulları doğru tanımlamak ve gelişmelerin niteliğini öngörmek açısından, bilimsel sosyalizmin öncülerinin sahip olduğu nitelikleri gösteriyor; ortaya konan eser ise, komünistler için olmazsa olmaz nitelik taşıyan teori ile pratiğin bütünlüğüne ve programatik bir duruşa işaret ediyordu.

SINIFLAR MÜCADELESİTARİHİN MOTORU OLMA NİTELİĞİNİ KORUYOR

Manifesto’da tanımlanan ve dünyanın dört bir yanına, sınıf mücadelesinin rehber nitelikleri olarak taşınan idealler, bugün artık, “Komünizm öldü” ayinlerinin düzenleyicileri ile özgürleşme mücadelelerinin ısrarlı taşıyıcıları arasında, daha yaygın ve çeşitli biçimler alan bir kavganın konusu durumundadır. Bu ideallerin gerçekleşme imkânsızlığına işaret eden kanıtlı(!) değerlendirmelere ve koparılan gürültülere rağmen, pek çok coğrafyada somutlanmış ön biçimlerle ve devrimcilerin kendi yaşamlarında hayat bulan örneklerle, söz konusu hedeflerin bugün bile ütopya olmaktan çıkarıldığını söylemek mümkündür.

Bu önemli eserde ifadesini bulan hedeflerin ve sistematik bakışın kavranabilmesi, ona kaynaklık eden tarihsel gelişmelerin ve ortaya çıkış koşullarının bilinmesi ile doğrudan ilintilidir. Tarihsel akış içerisinde rol almış irili ufaklı pek çok gelişme vardır. Bunlar içerisinde, 20. Yüzyıl’a dek uzanan etkileriyle 1789 Fransız Devrimi özel bir yer tutar. 1800’lü yılların ilk yarısında eşzamanlı olarak yaşanan gelişmeler, karşılıklı etkide bulunma özelliğine sahipti. İngiliz Çartizmi proletaryanın nitel ve nicel gelişiminde önemli rol oynamış, belli oranlarda da kıta üzerinde de etkisini göstermiştir. Bu süreçte özellikle Paris, sürgünlerin de etkisiyle, adeta devrimcilerin buluşma yeri durumundaydı.

Komünizme ait taslak halindeki ön biçimlerin daha belirgin hatlarla ortaya çıktığı bu süreçte, İngiliz Owen’cileri (Robert Owen), Fransız Fourier’cileri (Charles Fourier), Saint-Simon’culuk, vb.nin, ütopyacı yanlarına rağmen etkisi yadsınamaz. Kendisi de iş adamı olan Robert Owen için Engels, “Bu adamın kişiliğinde yücelik derecesine varan çocuksu bir yanla insanları yönetme konusunda pek az kimsede bulunan bir yetenek yan yana bulunuyor” der. Aynı zamanda Engels’in “1847 yılında sosyalizm bir orta sınıf hareketi iken komünizm işçi sınıfının bir hareketiydi” (sf:33) ifadesi, sürecin niteliğine dair yapılmış önemli bir tanımlamadır.

Manifesto, bakış açısındaki bulanıklığın yerini sınıfsal bir bakış açısının alması açısından da önemli bir adımdır. Örneğin “bütün insanlar kardeştir” sloganının yerini “bütün ülkelerin proleterleri bileşin!” sloganı almıştır. Gerçi, “Marksist araştırmacılar Avusturyalı Grunberg ve Alman Meyer’e (Engels’in biyografisini yazan kişi) göre, Manifesto’nun yayınlanmasından birkaç ay önce Eylül 1847’de Adiller Birliği’nin Londra’da yayınladığı ‘Komünist Derneği’nin ‘0’ numaralı ilk (ve tek) sayısının alt başlığında, bu ünlü slogan yer alıyordu.” (sf:20, Önsöz Yerine, Raul Marco)

Komünist Manifesto’nun farklı tarihsel evrelerdeki geçerlilik oranını saptarken izlenecek yol, nerede durulduğu ve bakılan yerde ne görülmek istendiği ile ilişkisiz değildir. Hele ki bugün, değişen koşulların, Manifesto’yu geçersiz kıldığı iddiasında bulunanların durdukları yere özellikle bakılmalıdır. Kapitalizmin ömrünü uzatacak en güçlü etmenlerden birinin de “yıkılmazlık fikri”ni yaygınlaştırmak olduğunu bilen kapitalist dünya egemenleri için, komünist fikirlerde sürekliliği sakatlamak son derece önemlidir. Bunun için doğrudan saldırıların yanında, tahribatlar yaratmak ve rota bozucu etkilerde bulunmak da burjuvazinin amaçları arasındadır.

Tarihlerinin hiçbir evresinde değişim olgusunu yadsımayan Marksistler için, bugün de değişen pek çok şey vardır. Ancak bunların saptanması, özellikle sınıflar mücadelesinin sürekliliğini zaafa uğratmadan yapılmalıdır. Mülksüzlerle mülk sahipleri arasındaki orandan teknolojide ve emek üretkenliğinde sağlanan gelişmelere, gerçekleşen sosyalizm ve devrim deneylerinden kaybedilen mevzilere, arada geçen dünya savaşlarından savaşların bugün aldığı biçimlere kadar pek çok gelişme/değişim yaşanmıştır. Hatta sınıfsal uzlaşma ve devrimsiz özgürlük denebilecek eğilim ve duruşlarda da önemli bir artış kaydedildi. Ne var ki burada asıl sorun, değişimin neleri neden geçersiz kılmadığını anlayabilmektir.

Yazarlarının kendisinin “‘Manifesto’, üstünden değişiklik yapmaya artık kendimizde hak görmediğimiz bir tarihsel belgedir” dediği böyle bir eserin; eskimiş, kadük bir hal almış olduğu iddialarının üstünü örtmeye ve görünmez kılmaya çalıştığı şey, gerçekte asıl görünmesi gereken şeydir. Kapitalizm, sınıfları ve sınıflar arasındaki savaşı kaçınılmaz kılan gerçeklerin hiç birini ortadan kaldırmamış; açlık, yoksulluk, sefalet, savaş ve yıkım kapitalizmin kaçınılmaz özellikleri/sonuçları olarak insanlığı tehdit etmeye devam etmektedir.

Burjuvazinin kendi mezar kazıcılarını ürettiği ve onun yıkılması gibi proletaryanın zaferinin de kaçınılmaz olduğu, Manifesto’nun üzerinde oturduğu ana eksenlerden biridir. Aynı şekilde “Manifesto, Marks ve Engels’le birlikte teorik gelişimi içerisinde olağanüstü nitel bir sıçrama gerçekleştiren düşünce tarihinin ilerleyişinin ürünüdür. Manifesto, sosyalizmi belirsiz bir ölçüde bulanık bir fikirden, bir bilim düzeyine yükselterek, ona kayda değer bir adım attırmıştır.” (Önsöz yerine, Sf:22, Raul Marco, abç)

Zanaatkarların en gelişkin sınıf olduğu ve ütopik sosyalizmden bilimsel sosyalizme geçişe tekabül eden bir dönemde yazılan Manifesto, bir şeyleri yoktan var etmiyordu. 1852’de Weydermeyer’e yazdığı bir mektupta Marks, şunları söyler: “bana gelince, ne modern toplumdaki sınıfların varlığını, ne de bunların kendi aralarındaki savaşımı bulgulamış olmak onuru bana ait değildir. Benden çok uzun zaman önce, burjuva tarihçileri, bu sınıf savaşımının tarihsel gelişimini çizmişler ve burjuva iktisatçıları da bu gelişmenin ekonomik anatomisini dile getirmişlerdi. Benim yeni olarak yaptığım şudur: 1-Sınıfların varlığının, yalnızca üretimin belirli tarihsel gelişme aşamalarına bağlı olduğunu tanıtlamak; 2-Sınıf savaşımının, zorunlu olarak, proletarya diktatörlüğüne götürdüğünü tanıtlamak; 3-Bu diktatörlüğün kendisinin de, ancak, bütün sınıfların ortadan kaldırılmasına ve sınıfsız topluma geçişten başka bir şey olmadığını ortaya koymak.” (Bkz. Gotha ve Erfurt Programlarının Eleştirisi, Sunuş, sf:12)(*)

Mehmet Yeşiltepe tarafından yazılan bu yazı Yabancılaşma (Mehmet Yeşiltepe) adlı kitabında “170. yılında Komünist Manifesto’nun Güncelliği” başlığıyla yayınlanmıştır. Yayınladığımız, yazının yazarımız tarafından gözden geçirilmiş halidir.

Yorum yap

Bir yorum bırak

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Popüler Haberler

To Top